Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
COŞKUN (Ali Huzûri)
Çağdaş halk şâirlerinin en büyüklerinden biri, 1887 de Artvinin Yusufeli kazâsının Zor köyünde doğmuşdur, bu köyün ileri gelenlerinden Kavasoğulları âilesinden şâir Mustafa Keşfî Efendinin oğludur; âşık yaradılışı kendisini tarlaya, bağa, bağçeye, rencber köylü hayâtına bağlatmamış, bütün emsâli gibi “güzellerin ah gözleri, ah kaşları, ah benleri, ah dudakları, elleri, ayakları diye diye” elinde sazı, evini evlâdını terkederek memleketinde diyar diyar dolaşmaya başlamış, fakat her gittiği yerde köyünü, evini özlemiş, koşa koşa dönmüş, dinlenmiş, sonra yine yollara düşmüşdür. Kalenderlik yolunda sazını arşa asmış büyük şâirdir.
Folklor araşdırıcılarından Mehmed Gökalp; “Asrımızın halö şâirleri arasında Poshoflu Âşık Müdâmî ve Yusufelili Âşık Pervânî Ali Huzûrî Coşkuna Huzûrî Baba diye hitâb ederek onu kendilerine üstad bilmişlerdir” diyor.
Her gittiği yerde gönül verecek bir güzel bulmakda güçlük çekmeyen Ali Huzûrî Coşkun, sevgilerinde afif kalmış, o iffetidir ki kendisine âşıklık ve kalenderlik yolunda bülbül gibi şakıma imkânını bahşetmişdir; meselâ bir ara bir ramazan ayında uğradığı Erzurumda imamlık yaparken, bir tâze fidan dilberi müstesnânın zülûf kemendine tutulmuş, ve şu şirin kıt’alar o alâkanın mahsûlü olmuşdur:
Bir gül için bin dikene kul olmak
İnce düşünürsen revâ ...
⇓ Devamını okuyunuz...
Çağdaş halk şâirlerinin en büyüklerinden biri, 1887 de Artvinin Yusufeli kazâsının Zor köyünde doğmuşdur, bu köyün ileri gelenlerinden Kavasoğulları âilesinden şâir Mustafa Keşfî Efendinin oğludur; âşık yaradılışı kendisini tarlaya, bağa, bağçeye, rencber köylü hayâtına bağlatmamış, bütün emsâli gibi “güzellerin ah gözleri, ah kaşları, ah benleri, ah dudakları, elleri, ayakları diye diye” elinde sazı, evini evlâdını terkederek memleketinde diyar diyar dolaşmaya başlamış, fakat her gittiği yerde köyünü, evini özlemiş, koşa koşa dönmüş, dinlenmiş, sonra yine yollara düşmüşdür. Kalenderlik yolunda sazını arşa asmış büyük şâirdir.
Folklor araşdırıcılarından Mehmed Gökalp; “Asrımızın halö şâirleri arasında Poshoflu Âşık Müdâmî ve Yusufelili Âşık Pervânî Ali Huzûrî Coşkuna Huzûrî Baba diye hitâb ederek onu kendilerine üstad bilmişlerdir” diyor.
Her gittiği yerde gönül verecek bir güzel bulmakda güçlük çekmeyen Ali Huzûrî Coşkun, sevgilerinde afif kalmış, o iffetidir ki kendisine âşıklık ve kalenderlik yolunda bülbül gibi şakıma imkânını bahşetmişdir; meselâ bir ara bir ramazan ayında uğradığı Erzurumda imamlık yaparken, bir tâze fidan dilberi müstesnânın zülûf kemendine tutulmuş, ve şu şirin kıt’alar o alâkanın mahsûlü olmuşdur:
Bir gül için bin dikene kul olmak
İnce düşünürsen revâ değildir
Dayanır çekerim cevrini ancak
Meylim sana kuru dâvâ değildir.
Münâsib bağrıma vurursun bir ok
Alışkındır ister olsun daha çok
Göze kaşa kirpiklere sözüm yok
Kim der bal dudağına devâ değildir
Lütfet sevdiğim Huzûrî zâre
Bu derdliyi yola getir ne çâre
Bir sulu şeftâli gönder iftâre
Bu gazeller bâdi hevâ değildir.
1943 yılında Ankara, Eskişehir, İzmir, Bergama, Bursa, İnegöl taraflarında dolaşdıktan sonra İstanbula geldi. Nereye gitse garibliğini duydu. İzmirde yazdığı bir gazelde şöyle diyor:
Huzûrî, âşinâ yok, hemderd ü hemdem yok
Diyârı garbe düşdüm, şimdi şarkın kıymetin bildim
İstanbulda nasıl bir hayat sürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Başından bâzı küçük mâceralar geçmiş olacağı muhakkakdır. Meselâ bir gün Kadıköyünden vapur ile İstanbula geçerken, muhakkak ki güverte yolcuları arasında kalender halk şâirinin gözleri, gönlünün meşrebine uygun, aradıklarından birini bulmuşdur:
Kadıköyden vapur ile gelirken
Bir nevreste civan oldu arkadaş
Tenâsüblü âzâ, her yanı güzel
Kara saçlar, kara gözler, kara kaş
Rûha neş’e verir âfet mi âfet
Eğri bakış koymaz kimsede tâket
Zeri pâdişâhî hulkî melâhet
Vakuur ü gülbeden gaayet ağır baş
Hayretlere saldı Huzûrü zâri
Hüsnü her tarafa saçar envâri
Saklasın her derdden cenâbı Bâri
Lâ’lü gevher olsun el vurduğu taş
Tarih öğretmeni M. Fahreddin Kırzıoğlu’nun delâleti ile Fâtih tarafında, Horhor civârında Kars Talebe Yurduna anbar memurluğu ile girmiş, yurd binasının alt katındaki küçük bir odaya yerleşmişdir.
Yine aşk derdlerinden anlayacak hemderd ve hemdem bulamamış, odasına garîbâne kapanmış, şiir yazmış, saz çalmış, ne şiirini okuyacak ve ne de sazını dinletecek bulamamışdır. İstanbul tarihden öğrendiği ve tahayyül ettiği belde olmakdan çıkmış, Huzûrî için şiir ve füsununu kaybetmişdir. Halkının ağız tadı kalmamış, artık o eski çalğılı kahveler, semâî kahveleri yokdur, avâmı da kibârı da sıdk u vefâ ile can sohbetleri ve muhabbetlerini unutmuşdur. Acımışdır İstanbulun hâline:
İğrenc havyan ağılını andırmış
Bon bulaşık insanların otağı
Cehâlet her yanın almış bürümüş
Yazık olmuş sana bilgi ocağı
Ruhları okşayan dillerin bitmiş
Kalbinde sevincli duygular yitmiş
Nezâket nezâfet bozuluş gitmiş
Çamurlu yolların vahşet yatağı
Kazancın kalmamış havadan gayrı
Kim kurtarır seni Hudâdan gayrı
Elinden ne gelir duâdan gayrı
Huzûrî olsa da derdin ortağı
İstanbulda Profesör Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Folklorcu Mehmed Halid Bayrı ile tanışmışdır. Öyle zan ediyoruz ki, bu tanışmalar sâdece akademik kalmışdır, Fındıkoğlu da Bayrı da, İstanbul sokaklarında Huzûrî ile beraber âvâre dolaşacak, şu iskelede bir şehbaz civelek, şu kahvehânede bir keman ebrû, bir fitne nigâh, şu sokakda, şu meydanda topuk nümayişi ve kâkül cümbüşü arayacak kimseler değildirler. Afif fakat külhânî ve derbeder şâir iç âlemiyle anlaşılamamış, küçümsenmişdir, ve Huzûrî de bunu duymuşdur:
Düşdük İstanbul’a garîbü bikes
Kimsin diye hâlimizden soran yok
Sazımız paslandı kırıldı heves
Sivri sinek kadar kimse gören yok
Huzûrî Felekden yedik bol dayak
Ekmeğimiz atlı olmuş, biz ayak
Anteri istemem, sokmakçün ayak
Ham iplikden sâde çorab ören yok
İstanbulda kendi taraflarını pek tez özlemişdir:
Kaldım gurbet elde ağlayanım yok
Gözden atmış o yar beni aramaz
Azdı yaralarım bağlayanım yok
Her bir tabib aşk yâresin saramaz
Yine kendi mısraı ile İstanbulda “Arûza, heceye zihin yoran yok” dur eski çağlarda şehrengizlerle övülmüş İstanbul güzelleri diyar garibi kalender âşıkların ceblerini, koyunlarını dolduran ve hepsi onların medhi şânında yazılmış tomar tomar, defter tefter gazel, şarkı, destan, semâî, koşmalara kayıdsız; o gamzeli yüzler, fitne bakışlar, cüzdanlardaki kâğıt para destelerindedir. İstanbulda hem yalnızlıkdan, hem yoksullukdan bunalan Âşık Ali Huzûrî Coşkun aynı 1943 yılında, bir gün sessiz, Anadolu yakasına geçmiş ve Erzurum postasının bir üçüncü mevki tahtalı vagonunda şarkın yolunu tutmuşdur.
Bu büyük halk şâiri 23 eylûl 1951 de Artvin memleket hastahânesinde vefât etmişdir.
Bibl. : Mehmed Gökalp, makaaleler, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, cild 1, II.
Ali Huzûrî Coşkuner
(Resim : Suzan Âdil, Türk Folklar Araştırmaları dergisinden)
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Suzan Âdil
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM070244
Tema
Kişi
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Emeği Geçen
Suzan Âdil
Tanım
Cilt 7, sayfalar 3611-3612
Not
Görsel: cilt 7, sayfa 3611
Bibliyografya Notu
Bibl. : Mehmed Gökalp, makaaleler, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, cild 1, II.
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Suzan Âdil
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.