Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÇİNGENE, ÇİNGENELER
Asıl vatanları Hindistan olup oradan dünyanın her tarafına yayılmış olan meşhur kavim, Kıbti adı ile de anılır, Türkiyede de büyük bir kalabalık teşkil eder, ve bir kısmı şehir ve kasabalarında mahalle kurmuş, yerleşmişdir; bir kısmı çerke - çadırda oturur, göçebe hayatı sürer; İstanbul’da biri Ayvansarayda Lonca, ve diğer Edirnekapusu ile Topkapusu arasında kadim kale duvarlarının iç yüzü boyunca uzanan yol boyunca Sulukule olmak üzere iki çingene iskân bölgesi vardır (B.: Ayvansarayda Lonca; Sulukule). İstanbul civârında göçebe çingenelerin konub göçdükleri yerler pek çokdur, umumiyetle güzel vadileri, çayırları dere boylarını seçerler; göçebeler Lonca ve Sulukule çingenelerine nisbetle daha tipik ve yüz çizgileri daha güzel simalara sahip, vücud yapıları ile daha çâlâkdirler; umumiyetle koyu esmer derileri, kap kara saçları, koyu yeşil gözleri, çingenelerin alâmeti farikalarıdır. Şehir çingeneleri sâzendelik, hânendelik, çengilik, köçeklik, kundura boyacılığı, hammallık, ve nâdir olarka yetişkin delikanlıları hamam dellâklığı, kadınları ise ekseriyetle hamamlarda dellâklık, natırcılık yaparlar; içlerinden ve bilhassa erkeklerinden mektebe gidip bir meslek sahibi olanlar, memuriyete girenler de olur ki, bu gibiler istisnasız çingeneliklerini gizlerler ve bir nesil sonra o câmia...
⇓ Read more...
Asıl vatanları Hindistan olup oradan dünyanın her tarafına yayılmış olan meşhur kavim, Kıbti adı ile de anılır, Türkiyede de büyük bir kalabalık teşkil eder, ve bir kısmı şehir ve kasabalarında mahalle kurmuş, yerleşmişdir; bir kısmı çerke - çadırda oturur, göçebe hayatı sürer; İstanbul’da biri Ayvansarayda Lonca, ve diğer Edirnekapusu ile Topkapusu arasında kadim kale duvarlarının iç yüzü boyunca uzanan yol boyunca Sulukule olmak üzere iki çingene iskân bölgesi vardır (B.: Ayvansarayda Lonca; Sulukule). İstanbul civârında göçebe çingenelerin konub göçdükleri yerler pek çokdur, umumiyetle güzel vadileri, çayırları dere boylarını seçerler; göçebeler Lonca ve Sulukule çingenelerine nisbetle daha tipik ve yüz çizgileri daha güzel simalara sahip, vücud yapıları ile daha çâlâkdirler; umumiyetle koyu esmer derileri, kap kara saçları, koyu yeşil gözleri, çingenelerin alâmeti farikalarıdır. Şehir çingeneleri sâzendelik, hânendelik, çengilik, köçeklik, kundura boyacılığı, hammallık, ve nâdir olarka yetişkin delikanlıları hamam dellâklığı, kadınları ise ekseriyetle hamamlarda dellâklık, natırcılık yaparlar; içlerinden ve bilhassa erkeklerinden mektebe gidip bir meslek sahibi olanlar, memuriyete girenler de olur ki, bu gibiler istisnasız çingeneliklerini gizlerler ve bir nesil sonra o câmiadan tamamen çıkarlar; göçebeler ise demircilik, orakcılık, ayıcılık, atcanbazlığı ile iştigal ederler; kadınları, kızları falcılık yapar, mesire yeri çengiliği yapar, lavanta çiçeği, ebegümeci, hindiba, satarlar.
Çingeneler dinsiz (belki putperest), kıbtii müslim ve kıbtii nasrani olmak üzere üçe ayrılır; müslim olsun, nasranî olsun, cami ve kilise ile pek ilgileri yokdur, yalnız kibtii müslim olanlar İbrahim, İsmail, Hüseyin gibi, müslüman isimleri alırlar; nasrani olanlar da bu dine Bizans devrinde yaşamış cedleri girmiş olduğu için Lambo, Dimitri, Kosti gibi bilhassa rum isimleri taşırlar.
Ahmed Vefik Paşa “Lehçei Osmânî” adındaki meşhur lûgatında çingeneler için: “Kendileri isimlerine Romakule derler” diyor; bizim “Çingenece” dediğimiz ve kendilerinin “Romanyol” adını verdikleri bir dilleri vardır; fakat yazıları yokdur, aralarında kulakdan öğrenir, konuşurlar ve Romanyol dilini kulakdan öğrenir, konuşurlar ve Romanyol dilini bilhassa oba çingeneleri, göçebeler konuşur; Lonca ve Sulukule çingenelerinin dili türkçedir, türkçeye pek az romanyol kelimeler katılır, muhatabları kendilerinden olmadığı zaman onları da kullanmazlar.
Oba çingeneleri, göçebeler asırlar boyunca ve hâlâ bir sefâleti mutlaka içinde yaşarlar; erkekleri son zamanlara gelinceye kadar en kaba kumaşlardan potur giyer, kuşak sarar, bir basma mintan üstüne poturun kumaşından çebken giyer; başda ya yağlı ve püskülsüz bir fese, yahud bir keçe külâha yemeni dolar, sarar; kadınları, kızları da basma şalvar ve entâri giyerek, entâri eteğini şalvar içine sokar, başlarına da bir yemeni atarlardı; bu yemeni-baş örtüsünü tesettür kasdı ile değil, kıbtii müslim tanındıkları için usûlen kullanılarlar; saçlar dâima meydandadır, göğüs bağır açık, ekseriye memelerinin üst kısımları görülür; kadın, kız ve oğlanlar yazın hemen istisnasız yalın ayak dolaşırlar, erkekleri de çıplak ayaklarına bir yarım pabuç geçirir.
Pervasızlık, yılışıklık, bir menfaat yolunda yapışkanlık, hattâ hattâ hayâsızlık, müstehçen lâfızlar, küfür, çingenenin alâmeti farikası gibidir. Oba çingenelerinin çadırları bir sefalet meşheridir; eşya döküntü, yatak yorgan palâspâre, çamaşır boğça içindedir; ve her çadırda bir köpek, o çadırın maskotu yerindedir; at, eşek ve bir külüstür araba göç vasıtalarıdır. Bilemeyiz ne dereceye kadar yerinde, üç beş, sekiz on çadır halkından ibâret bir çingene kabilesi-âilesi bir çeribaşının idaresinde konub göçer.
Namus ve iffet meselesinde fazla asabiyetleri yokdur; fakat kendi aralarında zina ve lıvata vak’alarına rastlanmaz, yahud ki bu gibi vak’alar zâbıtaya aksettirilecek mesele olmaz, kıskançlık cinâyetleri de pek görülmez; kızlarını pek küçük, 13-14 yaşında kocaya verirler ve ekseriya 15-16 yaşında büluğ çağına yeni girmiş tüysüz oğlanlarla evlendirirler. Evlendikten sonra kadın, kız, ve taze oğlanlar bir para, menfaat karşılığı, her türlü teklife kolaylıkla rızâ gösterirler; Davudpaşa ve Rami gibi şehir dışı kışlalarda bekâr uşağı garib neferlerin, kışlalar civârına konan göçebe çingenelerle ucuz fuhuş temasları, büyük şehrin ahlâk zâbıtası tarafından men’ine imkân olmayan vukuâtı âdiyeden ola gelmişdir. İstanbul ayak takımı, hezele güruhu indinde de çingene nigârı ve mahbubu kadimden beri makbul ola gelmişdir.
Geçen asrın büyük kalender şâiri Enderunlu Fâzıl Bey İsmail adında çingene bir köçek oğlanla olan muhabbetli alâkasını “Defteri Aşk” adındaki eserinde uzun uzadıya naklediyor (B.: İsmail, Çengi Kıbti; Defteri Aşk) ve burada da:
Belî her cilvesi canperver idi.
Eli ağzına yar dilber idi
Gerçi Kıbtî idi ol servi sehî
Aşk anı kıldı, gönül pâdişehi.
Diyor; “Hubannâme” adındaki uzun manzumesinde de Çingene mahbublar için şunları yazıyor:
Hoşçadır dilberi çingânelerin
Yüzü esmerdir o cânânelerin
Vergidir anlara fenni nagemât
Hep usûliyle iderler harekât
Nâzik âvâzeleri gevrekdir
Sözü şerbetden elez bî şekdir
Halk ile bey’ü şirâsı kaabil
Gizlüce ahz u atâsı kaabil
Her ne eylerse behâne mümkin
Öyle dildâre behâ ne mümkin
Zâhir oldukda hattı meymûni
Ayu oynatmaya başlar hûnî
Yine aynı şâir “Zenannâme” adındaki diğer uzun bir manzumesinde de çingene kadın ve kızlarını şöyle tarif ediyor:
Kaaredir rûyi zeni çingâne
Ande sîmin olamaz cânâne
Dil kaare çehre kaare çerge kaare
İki dünyası kaare ol fıkaare
Kocasına idicek nâz o köpek.
Rûyi nâ pâkine tutar bir kıl elek.
Edebiyatımızda çingeneyi en güzel tarif eden Ahmed Hâşim’dir; aşağıdaki satırlar o büyük şair ve edibindir:
“Çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sâkinleri, beşerî şekle istihâle etmiş bir takım yeşil ağaçlardır. Çingene bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm baharlardan bu gün hatırımda kalan hayal; yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyliyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde zurna çalıp bu musikinin vahşi kahkahaları ardından müşabih akisleri ile vâdileri inim inim inleten gene bir çingenedir.”
İstanbul civârına konub göçen demirci-ayıcı oba çingeneleri ile İstanbul civârı köylerinde yerleşmiş ve nefsi İstanbulun içinde Sulukule ve Lonca çingenelerini bazı yazarlarımızın ayırd edemedikleri görülür... Hiç şüphesiz bu iki grup çingenenin yaşayış farkları vardır. Fakat rindâne, pervâsız hayat felsefesinde oba çingenesi de, yerleşmiş çingene de ayni kavmin insanlarıdır.
Reşad Ekrem Koçu bir sohbet yazısında Ayvansarayın Lonca çingenelerinden bir şopar hakkında şu satırları yazmışdır:
“1939 da, İkinci Cihan Harbinden eveldi, mûsikimizin büyük simalarından Mesud Cemil ile bir akşam Balıkpazarında Boris’in meyhânesine gitmiştik. En çok on beş yaşında ve yanık tuğla renginde tığ gibi bir şopar geldi, elinde sazı, meyhâne meyhâne dolaşan bir seyyar kemanî, bir küçük serseri, pırpırı virtüoz...
“Ayakları yalın; mintanının düğmeleri kalmamış, esmer bağrı ve birer böğürtlen meyvesine benzeyen memeleri meydanda, ve kapkara tülü saçlarının üstünde saman renginde geniş kenarlı bir hasır şapka... bakışları âteşin, yüz mütebessim, üstünde bir sanatkâr vekaarı, meyhânenin en kuytu köşesine çekildi, konserine hicaz taksim ile başladı...
“Oğlan, bir üstâdın karşısında keman çaldığından bî haber, ve dolayısiyle kayıdsız... Mesud Cemil ise birden dikkat kesildi:
— Ekrem... dedi... Bu çocuk bir hârika!... Yalnız bir falso var ki sebebini anlayamadım.
“Şoparın kemanı istedi, akorduna baktı, mükemmel... yayını istedi. Çocuk utandı, önce vermek istemedi, sonra hicabından önüne bakarak uzattı... üstad:
— Bu ne?! dedi.
“Yayda bir tek kıl bile kalmamıştı. Çocuk kemanı değnek ile çalıyordu... O güzel, fakat az falsolu nağmeler, o değnekle çıkarılıyordu.”
İstanbul şoparları arasında büyük müzisyen istidatlara çok rastlanır, ve onların büyük kısmı ilgisizlik yüzünden heder olub giderler. Aşağıdaki satırları Hürriyet Gazetesinden alıyoruz:
“1962 yılında Sulukuleli Üfler Kardeşler, 13 yaşında kemâni Yaşar ve 11 yaşında darbukacı Hüseyin Sultanahmed Camii önünde Johnson adında amerikalı bir artist organizatörü ile karşılaşdılar. Küçük çingeneleri çok beğenen organizatör, Üfler Kardeşleri Hollywood'a götürmek üzere teşebbüse geçdi ve çocukların babaları ile anlaşdı; perişan kılıkları düzeltilerek Yaşara 100 liraya yeni bir keman ve Hüseyine de 25 liraya yeni bir darbuka alındı. Şimdi Sulukule iki şopar Mr. Johnson’u dâvet mektubu ile beraber göndereceği Hollywood için uçak bileklerini beklemektedirler (Hürriyet Gazetesi, kasım 1962)”.
Lonca, Sulukule ve Oba çingenelerinin hayatı geniş ve hâlâ bâkir bir tedkik konusudur. O âlemleri, çok geç de kalınmış olsa, en hurda teferruatı ile tedkik edecek olanlar büyük eserler yazabilirler, hele bir romancı belki şâheserini ortaya koyabilir. Edebiyatımızda çingene hayatından kısmen bahseden, “Çingene” adını verdiği bir uzun hikâyesnide Ahmed Mithat Efendi olmuşdur (B.: Çingene).
Mithad Efendinin çingeneler hakkında bilgi ve düşünceleri, onların “mutlak bir sefalet içinde, vücud yapısı ve yüz çizgileri güzelliğinden gayri bütün beşerî faziletleri kaybetmiş, ahlâk, iffet, nezâket ve en basit terbiyeden mahrum fakir ve zelîl bir kavim” olması hükmü üzerinde toplanmışdır. Hikâyesinin kahramanı olan güzel çingene kızı Zibâ İstanbul civarında Alibeyköyünde oturur, ve dört köşe çingene karısı ile beraber yazın Kâğıdhâne Mesiresined şarkı söyleyerek, oynayarak dilenir. Ona âşık olacak ve bu aşkının uğrunda hayatını fedâ edecek olan zengin, kibar ve bilgili güzel delikanlı Şemsi Hikmet Beye rastladıkları zaman, bu beyin: “Ne kadar güzel kız!” iltifatına, Mehtab adındaki kart çingene karısı heman; “Güzeldir ya beyim... Zibâ Kız pek güzeldir.. hem de kız oğlan kızdır!.” Cevabını verir. Bu sahne üzerine “çingene için bu kadar yüzsüzlük çok mudur” diyen meşhur halk romancısının çingeneler hakkında söyledikleri şunlardır:
“Çingene güzeli ne kadar şâyânı perestiş olsa yılışınca, yahud edebsiz sözler söyleyince, veya bir şey dilenmek için arsızlanınca o güzellik zail olur ve çingenelik meydana çıkar. Aslında sesi ne kadar lâtif ve tesirli de olsa, şarkı okurken ağzını yayar, sadâ da çingene sâdâsı olur.
“Dâimâ hakaaret gören çingenenin aslı hindlidir; lisanları da bozuk bir hindçedir; pek çok kavim ile ihtilât etmiş, hem çehreleri, hem dilleri çok değişmişdir. Karıları gaayet rezil, edebsiz görünürler ise de iffetlerini muhafazada çok mutaassıbdırlar. Kendilerine mahsus dinleri hâlâ mevcuttur, fakat sır olarak gizlerler; bulundukları yerlerin diline ve dinine alışır ve girerler; fakat kendi kavimiyetlerini kaybetmezler. Çingenede, hiç bir kavimde bulunmayan bir pislik farz edilmişdir; hıristiyan ve mûsevi kızı ile evlenir. Çingene kızı ile izdivaç edilmez; bu pislik belki de onların bir dine sâhib olmamasından gelir, çingenenin kesdiği hayvanın eti yenmez, şer’an murdar ad olunur. Bir kısmı nasraniyete yaklaşmışdır, bir kısmı islâmiyet iddiasındadır, imamları vardır, namaz kılıp oruc tutarlar hacca gitmiş çingeneler bile vardır; ama onların bu müslümanlıkları münafıklığa verilir; çocuklarını rum papazlarına vaftiz ettirerek rumlardan birer “kumbaroz” peydâ ederler ve ondan alacakları hediyeyi parayı alırlar, sonra çocuk erkekse, müslümanlar içinde de onu sünnet ettirirler denilir; her milletden her şeyi alırlar, ama kendi şeylerinden hiç birini terketmezler, dâimâ nâpâk ve muhakkar sayılmalarının sebebi budur. İmânı cidden, safvet ile kabul etseler üzerlerinde çingenelik levsi kalmaz. İstanbul gibi büyük bir şehrin içinde ve etrâfında hâlâ bir bedevî hayatı sürmesi onlardan ziyâde bizim için utanç verici hâdisedir; fakat onların kavmiyet taassubunu yenmek imkânsız denilecek kadar zordur. Onun içindir ki dünyanın her tarafında çingene vardır. Yalnız bizim çingenelerimizin sefâlet hâli Avrupa çingenelerinde kalmamışdır.
Çağdaş yazarlar arasında çingeneleri çok yakından tanımış ve onların hayatını tetkik fırsatını bulmuş olan Osman Cemal Kaygılı’dır; hattâ bu büyük romancının iki şâheserinden biri de “Çingeneler” adını taşıyan romanıdır (B.: Kaygılı, Osman Cemal; Çingeneler).
Osman Cemalin tetkik ettiği, yerleşmiş yahud göçebe, İstanbul Çingeneleridir; (Ayvansaray Çingeneleri için B.: Ayvansarayda Lonca). Burada bu güzel romandan bazı parçalar nakledeceğiz. Roman oba çingeneleri ile başlıyor:
“Bundan yirmi, yirmi beş yıl önce (1917-1918), az aydınlık, çok durgun bir temmuz gecesiydi. Ortada ağustos böcekleriyle kara kurbalağalarının hiç durmadan ötüşlerinden başka ses yoktu. Vakit tam yatsı zamanıydı. Bir arkadaşla birlikte Topçulardaki Toskaların Bağları denilen yerin biraz ilerisinde oturmuş, ağustos böcekleriyle kara kurbağalarının tatlı tatlı ötüşlerini dinliyorduk.
“Bu saatte gündüzden pek yorgun düşen harmancı çingeneler çoktan yatmışlardı. Elli altmış adım kadar önümüzdeki çadırlarda tıs bile yoktu. Kadın, erkek, çoluk çocuk çingenelerin bir kısmı sıcaktan çadırların biraz ilerisindeki incir ağaçlarının altlarına devrilmiş, sereserpe uyuyorlardı.
“Oturduğumuz yer, o mevkiin en yüksek ve bütün İstanbulun görünüşüne hâkim, güzel bir yeri idi. Şehrin Haliç ve Fatih tarafları da şimdi mışıl mışıl uyuyorlardı. Yalnız Beyoğlu yakası ışıldıyor; Tepebaşı bahçesi ile pırıl pırıl yanıyordu. Öyle ki, tam bir saatlik yerden, çalınan havaların bazıları bulunduğumuz yere kadar geliyordu.
“Bir aralık Tepebaşı bandosu meşhur Karmen’e başladı ve elli altmış adım kadar ilerimizdeki çadırların birinde bir kımıldama oldu. Bu çadır, ötekilerin en sonunda ve onlardan yirmi, yirmi beş adım kadar açıkta bir çadırdı.
“Biraz sonra çadırdan çıkan bir kadın, ayaklarının ucuna basarak patırtısız bir halde gitti; az ötedeki harman yığınlarından birine yaslandı.
“Tepebaşı bahçesi bu gece inadına Karmen’i ne de hoş, ne de yanık çalıyordu. Biz kendimizi bu böğürtlenlerle sipere aldığımız için kadın bizi göremiyordu. Onun çadırdan yavaşça çıkması için, ya sıcaktan ya pireden uykusu kaçtı ve kalktı, öteki uyuyanları rahatsız etmeden gidip ekin yığınlarına yaslandı, diyorduk.
“Karşıyakada flütlerin bülbülleşen nağmeleri sanki yanıbaşımızda ötüyorlarmış gibiydi. Opera yarıya gelmişti, klârnetlerle fanyonllar ağır, yalvarıcı, gevrek nağmelere dökülmüşlerdi, işte tam bu aralık kadının derin ve tatlı bir “Aaah!...” çektiği duyuldu...
“Karmen bitince tekrar döndü, gene ayni sessizlik içinde yürüdü, çadırına girdi.
Arkadaş:
— Garip şey, dedi bir harmancı çingene karısı Karmen’den bu kadar müteessir olsun!...
“Artık bizim için kalkma zamanı gelmişti... Birer cigara daha tellendirip tam kalkarken kadının girdiği çadırın içinden ezgin, baygın bir mırıltı gelmeğe başladı. Kulak verdik.. Bu mırıltı, şimdiye kadar hiç duymadığımız yepyeni bir şeydi... Şarkı desek pek şarkıya, türkü desek pek türküye benzemiyor, ancak gecenin bu vaktinde, bu ıssız, yarı aydınlık ve çok durgun bir yerde kulaklarımıza çalınan bu makamlı mırıltının tatlı bir yürek duygusunu anlatan hafif bir melodi olduğu seziliyordu. Hey gidi gençlik hey, şimdiki aklımız olsaydı, hiç kalkar da usul usul çadırın yanına sokulur, kulağımızı seksen yerinden yamalı çadırın kenarna ve gözlerimizi küçücük yırtıklara dayıyarak bu mırıtlının ne olduğunu anlamaya çalışır mıydık?
“Çadırın içi karanlıktı; kapıdan vuran pek az bir aydınlıkla bir kenarda küçücük, külüstür bir salıncak görünüyor ve yerde yatan bir kadının eli yavaş yavaş o salıncağı sallıyarak mırıldanıyordu. Belliydi ki, anası dışarıdan içeriye girerken çocuk uyanmış, şimdi onu tekrar uyutmak için kadın, alçak sesle o ezgin ve baygın nağmeli şu ninniyi söylüyordu:
Rağduk kela kana, beşe kana,
Avrupa dana dana dana!
Rağduk dana, tospaa dana dana,
Kele kana, beşe kana!
Rağduk dana dana,
Dana din nan... Dan din nan...
Dini dini dini... din nani dini
Dina dina dina Dinana dina!
(Git yavrum, oyna, sıçra, hopla yol al! Yorulursan otur, dinlen... Uyu!.. Mışılmışıl uyu!)
“Arkadaş biraz musikiden çaktığı için gece eve gelirken yolda bu nağmeyi durmadan, boyuna tekrarlıyor ve ertesi gün bunu notaya alarak akşam üstü ayni yerde bana büyükçe bir ağız armoniği ile çalarak çingeneleri bile şaşırtacağını söylüyordu. Ertesi akşam gene onunla ayni yerde erkenden, daha güneş batmasına yarım saat kala buluştuk. Çingeneler harmanı yeni paydos etmişler; erkekler birer gölgeye yanüstü uzanmışlar, cigaralarını tüttürüyorlar, çocuklar atları, tayları, eşekleri, sıpaları harman yerinin alt tarafındaki yalaklara sulamağa götürüyorlar; kadınlar da çadırların önündeki yer ocaklarında çalıçırpıları buram buram tüttürerek akşam yemeklerini hazırlıyorlardı.
“Arkadaş oraya benden önce gelmiş, dört gözle beni bekliyordu. Ben, yanına gelir gelmez, cebinden ağız armoniğini çıkarıp güldü. Sonra çadırların solundaki incirliği göstererek kucağındaki torbaya sarılı çocuğa oradaki gölgelikte meme emzirmekte olan kadını göstererek:
— Akşamki bu olmalı, dedi.
“Gece yüzünü iyice göremediğimiz için o muydu, değil miydi pek kestiremiyorduk.
“Ben, yanına oturur oturmaz, arkadaş armoniği ağzına yanaştırdı. Yanaştırdı amma o daha üflemeğe başlamadan kızlı oğlanlı ve kahverenkli yedi, sekiz şopar etrafımızı sardı ve oracıkta eşi görülmemiş bir cıvıltıdır başladı:
— Ha veresin ağabeyciğim beş paracık bana!
— Ha ver bana da beş paracık efendim, paşam!
— Ver derim sana, biraz harçlık bize.. (Yerde yuvarlanan dört, beş yaşındaki bir çocuğu göstererek) te bu şoparcığın yoktur babası... Kalmıştır öksüz...
— Ha beyefendi ağabeyciğim, on paracıklar verseniz bize... Çekeriz birer kıyak hampur size...
“Bütün bu zırıltılara biz hiç aldırmıyor, gülüyorduk. Derken gülmemizden hıza gelen şoparlar (çocuklar) bu sefer de eteklerimizden çekerek asılmaya koyuldular:
— Ha versene be ağam peş paracık, odel (Allah) versin sana çok!
— Ah lâçı (güzel) ağabeyciğim, (Yerde sürünen bir meme yavrusunu göstererek) toslayasın (veresin) buncağıza yarım metelik! Zere (zira) nenesi hastadır, yatar çadır içinde...
“Bu aralık az esmer, uuznca boylu, ince yapılı, tirşe gözlü, sarı zemin üzerine siyah çiçek işlenmiş cepkenli, morla karışık turuncu beneklerle dolu şalvarlı, belinde, lâhuraki taklidi şal sarılı, başı alaca yemenili, ayakları püsküllü iskarpinli, her iki bileği ve parmakları gümüş ve altın yaldızlı bilezik ve yüzüklerle süslü yirmi, yirmi iki yaşlarında bir kız yanımıza sokuldu. Sırnaşan arsız çocukları yarı gerçekten, yarı şakadan azarladıktan sonra kendisi yılıştı:
— Ha tutun birer niyet de açayım size birer maydanozlu fal!
— Biz maydanozlu istemeyiz!
— Ebegömeçli açayım!
— Ebegömeçli de istemeyiz!
— Neli istersiniz ya civan beylerim?
— Biz karanfilli isteriz!
— Hay kokasınız karanfil gibi. Anlaşılan sizin karanfil gibi esmer bir sevgiliniz var. Allah artırsın muhabbetinizi; ille velâkin açayım size birer fal da okuyayım kalbciklerinizi!...
— Peki.. aç, bakalım!
“Hemen elindeki bakla çıkınını açıp önümüze uzatarak:
— Atın birer metelik içine! (O zaman on para yüz para yerine geçerdi.)
“Meteliği önce bizim arkadaş attı ve esmer, uzunca boylu, ince yapılı, tirşe gözlü kız, uzunca boylu, ince yapılı, tirşe gözlü kız metelikle baklaları bir, iki çalkaladıktan sonra açtı ağzını:
— Bak benim karanfilli beğciğim, şimcik senin var bir sebdan.. ille velâkin var var bir sevdan.. Amma demem ben ona kara sevda... Senin bu sevdan bembeyaz, aynal bir sevda... Amma tuttuğun niyetle iyi bir haber alacaksın, iyi bir söz alacaksın.. Şimcik bu günlerde biraz üzüntü içindeysen de kasavetlenmeyesin uzun uzun. Zere kavuşacaksın sevgiline... Onunla bir araya geleceksin, göz yaşını sileceksin... Kör kuyuyu deleceksin!...
— Kör kuyuyu da nereden çıkardın?
— Ben çıkarmadım onu... Onu çıkardı senin sevdan? Senin ki yüreceğin şimcik sevda ilen susamıştır; yanar fırının içi gibi... Lâzımdır onu söndürsün bir kuyu su... İlle vekuyu var ortada... Suyu görünmez içinde... Zere... kapalıdır üstü... Örtülüdür toprakla... Derler buna kör kuyu... İster ki delmek bu kör kuyuyu... Çıksın içinden tatlı bir su... Ha içesin o suyu.. serinlesin yüreceğin... Ona sebepten derim işte sana ki, sen kasavetlenmeyesin, yakında alacaksın iyi bir haber, kavuşacaksın şirinciğine. Yalnız merak ederim ki, sen mi verdim ona gönül, yoksa o mu yaktı sana daha önce abayı?
— Hayır, ben vermiştim daha önce ona feryadı!
— Hah... Öyleyse, geçmiş olsun, sen savdın şinci nöbetini... O çeksin artık kasavetini! Üzülme, üzülüp te süzülme, tosba gibi üzelme! Sabrın sonu selâmet! (Çadırdan kendisine doğru gelen yağız bir delikanlıyı göstererek) İşte geldi Kel Ahmed! Haysağlıcağılan paşacığım!
Bu sefer fal çıkınını bana doğru uzatarak:
— Ha at meteliği de bakayım senin de niyetine!
— Benim niyetime bakılmış!
— Kim niyetime bakılmış!
— (Alay için) Kaynanam bakmış!
— Öyleyse hay o kaynanın başını kaynar sular yağsın! Niçin ya dememişler:
Kaynana kaynana,
Kalk gelin oynana
Oynaması senden,
Çalması benden
Hülürük yavrum hülürük
Avşama kalmaz gelürük!
— Oldu olacak, bunu makamla söyle de bari biraz eğlenelim!
— Toslarsın bir kuruşçuk makamla da söylerim!
“Kuruşu avucuna dayayınca beriki ellerini çırparak başladı kaynana türküsünü makamla söylemeğe! Tabiî buna etrafındaki şoparlar da karışınca iş büyüdü ve bir iki dakikanın içinde etrafımız panayır yerine döndü...
“Yalnız oradaki çingene çocukları ve karıları değil, civarda akşam keyfi yapan birçok başka kadınlarla çocuklar da başımıza üşüştüler... Hattâ biraz ilerideki incirlerin gölgesinde kucağındaki çocuk ile duran akşamki çingene karısı da yanımıza sokuldu... Arkadaş, artık işin tam kıvama geldiğini anlamıştı. Cebinden armoniği çıkarıp dudaklarına yanaştırdı; çingenelerin şaşkınca bakışları arasında bir gece önce çadırın kenarında dinlediğimiz o ezgin, baygın nağmeyi tutturdu... Önce birkaç saniye kadar bundan pek bir şey anlamayan çingene çocukları biraz sonra birdenbire afalladılar ve hep analarının, ablalarının yüzlerine bakarak bağırdılar:
— Hoy miday, hoy miday! (Hey anne, hey anne) hoy peral, hoy peral! (Hey abla, hey abla) bu ne çalar, bu ne çalar?
“Şimdi kadınlar da alık alık birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. Arkadaş çalgısını bir iki daha üfledikten sonra döndü, kucağında çocuk olan genç kadına:
— Haydi, dedi, kız, şimdi benim bu çaldığımı sen ağızdan söyle, ben de gene çalgı ile çalayım!
“O, biraz utanır gibi oldu... başı çatkılı, suratsız kocakarılardan birinin yüzüne bakarak çingenecek bir şeyler söyledi... Kocakarı da ona ters bir karşılık verince zavallı somurtarak çadırının yolunu tuttu... Sonra suratsız kocakarı, giden kadın için:
— O, dedi, bilmez söylemesini... Hem o hastadır, hasta... (Öteki esmer, narin ve tirşe gözlüyü göstereke) te bu söylesin, siz çalarsınız!
Arkadaş sordu:
— O giden hasta dedin, nedir hastalığı?
— Yok bir şeyciği amma temelden... Kocasından kurar bazı bazı, düşünür ağlar.
— Kocası nerede?
— Kocası ölmüştür bu idirellezden bir gün öncesinde...
— Vah zavallı vah!
— Bu kadının başka kimsesi yok mu?
— Var te kucağındaki çocucağı... Bir de ben varım, kaynanası...
— Demek o senin gelinin!
— Haha!...
“Etraftaki çocuklar sızlanmaya başladılar...
— Ha veresin ağabeyciğim beş paracık bana...
— Ha buyurasın bana bir metelikçik, odel sana bereket versin!...
— Te be şu şoparın babası yeni ölmüştür, kalmıştır şinci yetim, veresin buncağıza birkaç paracık!...
“Çocukların bu arsızlıkları üzerine esmer, narin, tirşe gözlü kız onlara bağırdı:
— Susun, da susun... Haydi cakana serha! (Haydi çadırlara gidiniz!) Haydi cakana miday (Haydi annelerinizin yanına gidiniz!)
“Suratsız kocakarı, esmer, narin, tirşe gözlü kıza uzunca ve çingenecek bir şeyler söyleyerek bizim arkadaşı sıkı bir göz baskınına aldı... Kocakarının durumundan, bakımından öyle anlaşılıyordu ki, o, bizim arkadaşı oraya dilber çingene kazları ile gönlünü eğlendirmeğe gelmiş paralıca bir delikanlı sanıyordu. O ise ki bizim arkadaş daha çok kır, köy, orman, sahra hayatını seven, sonra da musikiye pek bayılan san’atkâr yaradılışlı bir gençti. Bir gece önce bu çok güzel pastoral yerde dinlediğiniz çingene ninnisini şimdi ayni kadına bir daha söyletmek ve kendi ağız armoniği ile ona ortaklık etmek için can atıyordu.
“Tekrar armoniğini hazırlayarak suratsız kocakarıyı işmar etti:
— Şu sizin ninniyi hep bir ağızdan bir daha söyliyelim haydi!
“Kocakarı:
— Ben, dedi, kocakarıyım... Benden geçmiş öyle şeyler...
(Çocuklarla esmer, nârin, tirşe gözlü kızı, göstererek):
— Te söyleyin, ep birlikte bunlarla.
“Tirşe gözlü kız önce utanır gibi nazlandı. Sonra arkadaşımın gösterdiği bir çil kuruşu görünce:
— Ha bakayım, dedi, sen bulaş çalmıya, biz de tutturalım peşinden!...
“Âhenk bu sefer daha şatafatlı başladı. Kızın billür gibi, pürüssüz bir sesi vardı. Kız ve oğlan çocukların da karışık, alacalı sesleri pek fena kaçmıyordu. Şimdi etrafımızı sarmış olan seyirciler gülmeden katılıyordu. Âhenk böylece bir kaç defa tekrarlandı... Bizim arkadaş bir gece önce yarım yamalak bellemiş olduğu çingene ninnisini böylelikle adamakıllı pişirmiş oldu.
“Bizim arkadaşı artık, her gün, ikindiden sonra koydunuzsa bulun... Eskiden yaz akşamları arasıra gittiği harman yerine şimdi her akşam damlıyordu. Zavallı artık başka gezme yerlerini, civardaki başka bağları, bahçeleri, su başlarını hep unutmuştu. Varsa Toskaların harman yeri, yoksa Toskaların harman yeri...”.
Osman Cemal Kaygılı, yaşlı bir oba çingenesini (Tirşe gözlü, ince kızın eniştesi Edhem’i) Çingeneler hakkında şöyle konuşduruyor:
“— Te görüyorsun bunları; zanaatları, işleri, güçleri hepten başka. Bunların kimi, te gördüğün gibi sepetçi, kimi demirci, kimi diyirmen, tarak tamiratçısı, kimi orakçı, kimi harmancı, kimi falcı, kimi de ayıcı, maymuncu, şemekçi, kuklacı... Amma yine ayıcılarla maymuncuarın, şebekçilerin, kuklacıların çoğu da romdur. Biz hep Romuz ya! İlle velâkin onlar hristiyandır, biz elhamdülillâh müslümanız!.. Yani ya efendim, sizin anlıyacağınız, bizim bütün çingenelerin adı Romdur; Ne yana gitseniz, çingenelerin hepçiğine birden Rom denir... çingen adı sonradan uydurmadır... Hani ya kendi aramızda biz böyle biliriz... Todi de çingene demek ya... Amma sanırım o da yine sonradan konmadır. Bizim aslımız Romdur. Ve konuştuğumuz da Romcadır. Sulukuleliler, Ayvansaraylılar beyağacığım, onlar büsbütün başkadır, bakarsan aslına onlar da bizdendir, ille velâkin onlar bilmezler şinci Romcayı, yani ya ki çingeneceyi... onlar şinci olmuştur şehirli artık... Hem onlarda büyük adam da var. Büyük adam... Yani ya, ağa var, efendi var, bey var!... Zere onların içinde öyle menşur hanendeler, menşur çalgıcılar var ki saraydan yetişmedir. Söz misali Ayvansaraylı hânende Kurban İsmail Bey, hânende Mehmed Bey, Mehmed Beyin babası, Hurşit efendi hep oradan yetişmedir. Sonra kemaneci Meftun Bey, menşur klârnetçilerin piri İbrahim Bey ki alaturka incesazta klârneti ilk iptida bu adam sokmuştur ve bunlar İstanbulun en hatırlı beylerindendir.”
Tirşe gözlü ince güzel kızın eniştesi Edhem, bâkire baldızını genç beye yamamak için iki delikanlıyı sabah kahve altısına dâvet eder, aşağıdaki satırlar İstanbulun oba çingenelerinin çerge-çadır hayatının güzel bir tasviridir:
“Etem, tirşe gözlü kıza seslenerek:
— Hayda kız, hayda kız!... Tut elini çabuk, buluşalım kahvaltıya...
“Kız, çadırdan bağırarak:
— Ha geldi, ha geldi...
“Etem gülümsiyerek bize döndü:
— Ha geldi, ha geldi ve lâkin yok daha ortada bir şey. Kız hamarat kızdır amma, nedense bakarım kaç gündür var bir dalgınlık onun kafasında... Sabah beri kalkalı yarım saatten ziyadece oldu... Hâlâ pişiremedi bir sütü!
“Tekrar kıza haykırdı:
— Hoy Nigâr! sokerana, sokerana? Haydi mani, haydi mani! (Ne yapıyorsun, ne yapıyorsun? Haydi çabuk, haydi çabuk!)
“Bu sefer kız, kucağında yepyeni, hiç kullanılmamış sakız gibi bir çamaşır sepeti ile çadırdan çıktı:
— Ha geldim, mokamotro (enişte) ha geldim!...
— “Esmer, ince, tirşe gözlü kızın bu sabahki tuvaleti pek başka idi. Başında, kenarları yeşil oyalı mor bir gaz boyaması krep bağlıydı. Mintanı açık toz pembe zemin üstüne birkaç renk ince çizgi ile türlü çiçekler işlenmiş basmadandı. Belinde kuşak yerine koyu turuncu ve ipek bir keyfiye sarılıydı. Şalvarı dümdüz, sapsarı ve canfes gibi pırıldıyordu. Çıplak ayaklarında yüksek ökçeli ve üstleri fiyangolu beyaz pordösüet iskarpinler vardı.
“Yeni örülmüş, hiç kullanılmamış, sakız gibi bembeyaz çamaşır sepeti kucağında, yanımıza geldiği vakit candan gelen hafif bir gülüşle bizi selâmlıyarak sepeti önümüze indirdi. Bembeyaz, sakız gibi çamaşır sepetinin içinde neler yokdu? Dilim dilim, ince kızartılmış ekmekler, küçücük toprak çanaklar içinde zeytin, peynir, domates, soğan, sarmısak, şeftali, kavurma...
“Ve sonra yeni kalaylı koca bir güğüm içinde ağız ağıza dolu kaynamış süt... Çocuklara mahsus küçücük bir kocayemiş sepetinin içinde tepeleme dolu kesme şeker. Kısa saplı bir yemek tavasının içinde yarı böreğe, yarı poğaçaya, yarı gözlemeye benziyen hamur işi bir şeyler...
“Kız, sepeti önümüze indirir indirmez, ellerini kalçalarına dayayıp karşımıza dikildi. Etem, kıza kendi dillerile uzun uzun bir şeyler söyledikten sonra bize:
— Ha buyurun, dedi, sofra bizim değil, sizin!...
“Biz çamaşır sepetine yanaşırken arkadaş kızı da çağırdı:
— Haydi gel, kız sen de otur, ayakta ne duruyorsun?
“Kız daha ağzını açmadan Etem atıldı:
— Yo, yo, yo!... Düşmez onun şanına ki otursun beyzadelerin yanında sofraya... O duracak şinci ayakça sofra bitesiye kadar... Ha, bulaşalım biz habe kaymaya (yemek yemeğe) o dikizlesin bizi ayaküstü!”
Oba-çerge hayatından bir başka sahne:
“Nihayet çadırların en yaşlısı ve hatırlısı olan beyaz köse sakallı adam yanımıza yanaştı, önce yerden temenna ile bizi selâmladı. Sonra Etem’e dönerek:
— Kesin gayrik, dedi, zere dayandı iş zamanı, buaşsın her kişi işine artık!
“Cümbüş durunca şoparlar başladılar:
— Ha veresin bir beş paracık bana paşa beyim!...
— Ha buyurasın bir metelikçik de bu öksüze, Mevlâm bereket versin kesenize!...
— Ha toslayasın bana da bir iki mangırcık, çok mudarla (hazin) bir dua edeyim size!...
“Ben çocuğa dört metelik göstererek:
— Haydi et duanı da vereyim sana bunları!
“Şoparın sevinçten ağzı kulaklarına vararak ellerini havaya doğru açtı ve sırıtarak şu duayı tutturdu:
Yalvarırım mevlâya
Düşmeyesin belâya!...
Düşesin genç yaşında:
Bir gözleri elâya!.
“Arkadaşla ben:
— Âmin!...
“Şopar:
Şoparlar oynar hampur..
Dalemin (babamın) sırtı kambur.
Ha versin Odel (Allah) sana:
Çil çil altın bir kalbur!.
“Biz:
— Âmin!..
“Şopar:
Pınar başı serindir.
Çinçukuru derindir.
Bu çukurdan korkarsan,
Şoparları sevindir!...
“Biz artık amin demedik; çünkü bu çingene duasının âmin! Denecek yeri kalmamıştı artık.
“Çocuklar, hâlâ durmadan arsızlıklarına devam ediyorlardı. Etem sıkılarak bizden izin istedi:
— De bize artık veresiniz misâde!
— Müsaade sizin...
— Haydi kalkalım, kalkalım!
“Arkadaşın hiç kalkmıya niyeti yok gibiydi.
— Allahaısmarladık ağalar, şoparlar, kadınlar, kızlar! Dedim.
“Caddeyi tuttum. Ben harman yerinden açılırken bana o hazin duayı (!) eden çocuk peşim sıra şöyle bağırıyordu:
— Hoy efendi, hoy efendi! Akete nanay, makete nanay! İlle velâkin sağına pırnay, soluna pırnay! Çali lûm güle güle.. Toptan savrange selâm, dalcalana havla muğli!”.
(Hey efendi, hey efendi! Size lâzım gelen saygı ve ikramda bulunmadıksa da kusura bakma, haydi şükür, güle güle, yine buyur, soranlara cümleten selâm!...”
Osman Cemal, bu arada çingenece üzerine şu malûmatı veriyor:
“Biz bu dile çingenece diyoruz amma, onlar kendi aralarında (Romanes) diyorlar. Zaten kendilerine de Rom dedikleri gibi. Çingeneceyi İstanbulun şurasında, burasında yerleşmiş, oturmuş olan çalgıcı çingeneler bilmezler. Yalnız onların kendi aralarında bir çoğu da düğünlerde, derneklerde parola yerine kullandıkları bâzı tâbirler, ıstılahlar vardır ki, onların arasında da pek az, binde bir gerçek çingenece kelime ya vardır, ya yoktur. Onların kullandıkları bu tâbirlerin çoğu argodur. Söz gelişi: Onların kullandıkları şu: “Sipari, piyiz, çızlam, toslamak, hındım, keriz, habe kelimelerinden yalnız (yemek) anlamına gelen sonraki (habe) kelimesi Romanes dedikleri gerçek çingenece olduğu halde ötekiler tam birer kerizci argosudur ki, bunları yalnız çalgıcı çingeneler değil, karagözcüler, orta oyuncuları, tulûatçılar ve sonra argo ile konuşan herkes aynen kullanır. Romanes denilen çingeneceye gelince, bu dil, çok karışık bir dildir. İçinde hemen her milletin dilinden kelimeler vardır. Sonra bazı kelimeler de var ki Fransız, Macar, Romen, Bulgar çingeneleri o kelimeyi hangi mânada kullanıyorlarsa bunlar da öyle. Söz gelişi “Odel” kelimesi Fransız çingenelerinde “Allah” demektir. Bunlarda da öyle: “Benk” kelimesi Fransız çingenelerinde “Şeytan” demektir. “Bengal” kelimesi de bizimkilerde cin, peri demektir. Ne ise biz şimdi burada çingenece hakkında etüd yapacak değiliz. Maksadım, çingenece denilince bunun İstanbul’daki bütün çingeneler tarafından konuşulan bir dil olduğu sanılmasın diyedir. Arkadaşımın, çingeneler arasında sonradan geçirmiş olduğu uzun maceraları anlatırken arada geçecek yine tek tük çingenece, yani Romanes kelimelerle karşılaşınca bunların salt göçebe çingenelere ait olduğunu unutmamalısınız.”
Vidos köyü arkasında bir vadide oba çingeneleri arasında:
“Aman Allahım, burası büsbütün başka bir âlemdi. Ben ömrümde bu kadar çok çingene kalabalığını, bir arada görmemiştim. Buradak çukurda belki karşı karşı ve takım takım kurulmuş, kırk beş, elli çadır ve bu çadırların etrafında karınca gibi kaynayan irili, ufaklı yüzlerce çingene vardı.
“Bir tarafta sepetçiler, bir tarafta kalpazan dedikleri demirciler, tarakçılar, değirmenciler, bir tarafta ayıcılar, şebekçiler, iskemle kuklacıları...
“Vakit iş zamanı olduğu için bunların bir takımı dişili, erkekli harman sürüyor, birtakımı çamaşır sepeti örüyor, birtakımı küçücük ayı yavrularını oyuna alıştırıyor, birtakım kadınlar da çadırlardan biraz ötede akan ince bir suyun başında çamaşır yıkıyorlardı.”
Vidosda demirci çingenelerden dinlenmiş çingenece bir türkü:
Nega kesko Anadoli neklas
Uşti şil te gumira ya vinera
Kaven tuki bahtali dünira
Leki ta Bakira Capa miski...
“Tercümesi: Amcamın öküzleri, Anadolu yakasından Rumeli yakasına geçtiler. Onlarla birlikte seni alacak dünürler de (görücüler de) geldiler. Uğurlu, kademli olsun kız!... Durma kalk, ortalığı süpür, her şeyi derle, topla... Ve yeni kalaylı bakırları al, pınara koş, dünürlere pınar suyu getir!”
Topçulardaki çadılarda tirşe gözlü, ince Nigâr kızın çingenece ninnisi:
Nenni meçyaski ta purol
Romestelal keste Horol
Paşlo miçay nenni
Habe miçay nenni
Pami miçay nenni
Dol romanda miçay nenni
Borya telav miçay nenni!
Bir oba çingenesi ile Uskumru Köyü yolunda:
“Uzatmıyalım, çingenenin bu semersiz beygirine atlayınca, tam öğle sıcağında yola düzüldük. Bahçeköyünden orman yolu ile Zekeriya ve Uskumru köyleri taraflarına gitmenin ne kadar yaman bir iş olduğunu bilmem bilir misiniz? Diyebilirim ki, ben, ömrümde bu kadar güç ve yorucu, ayni zamanda korkunç bir yolculuk geçirmemiştim...
“Hınzır çingene beni öyle ormanların içine daldırıyor, öyle incecik, belli belirsiz ve kapkaranlık keçi yollarından geçiriyordu ki, âdeta kendimi bir rüyâ görüyor sanıyordum.
“İçine güneş aydınlığının zerresi sızmayan, o kapkaranlık, o sımsıkı ormanın tam ortalarına geldiğimiz zaman çingene bana seslendi:
— Abe efendi?
— Ne var?
— Abe gelmişisiz şinci ormanın tam ortalık yerine. Burada belki çıkarsa karşımıza ya bir çakal, ya bir ayı, korkmayın sakın, ben peşinizdeyim.
— Çakal bir şey değil amma, ayı çıkarsa fena yahu!...
— Ayıdan hiç korkmayın! Zere ayılar anlar bizim dilden, ben süylerim ona çingenece birkaç lâkırdı, o duyunca bunları utanır, kaçar bizden.
— Sen ayıcısın galiba!
— Ya ya! Ayıcıyım. Var benim Alibey küyü taraflarında iki tane koskoca ayım. Ona sebep, ayı çıkarsa, o koca oğlana meram anlatması kolay! Dua et ki çıkmasın başka şey...
— Ne gibi şey?
— Söz misali, hırsız falan gibi...
— Buralarda hırsız olur mu?
— Ey.. orman bu.. bilinmez. Bakarsın, beş on adım ötede bir iki kişi, ellerinde altı patlangaçlarla çıkmış karşımıza...
— Ağzını hayıra aç be!
— Haydi hayırlısı mevlâdan amma, ne olur ne olmaz, var mıdır zatınızın üzerinde silâha benzer bir şeycik?
“Bu son söz üzerine herifin maksadını derhal çaktım. Kupoğlu, böylelikle benim ağzımı arıyor, korkak olup olmadığımı, üzerimde silâh bulunup bulunmadığını anlamak istiyor, belki de bu kapkaranlık, ıpıssız ormanın ortasında beni soyup kaçmayı tasarlıyordu. Onun:
— Var mıdır, zatınızın üzerinde silâha benzer herhangi bir şeycik? Diye sorduğu sorguya verdiğim cevap şu oldu: Hemen beygirden atladım, hayvanın tâ kuyruğu dibinde yürüyen çingenenin çenesini yumruğumu dayadım:
— Bu yumruk yetmez mi sana, silâhı ne yapacaksın?
“Zavallı çingene, birden, öye afalladı öyle korktu ki, ağlar gibi yalvarmağa başladı:
— Köpeğin olayım, yapma beyim, Tabanlarını yalayım etme beyim! Yok benim içimde hiçbir kötülük size karşı. Ben sorarım size lâf olsun diye...
— Geç bakayım beygirin önüne de tut yularından!...
— Tutayım paşam!...
“Ve ben beygire atlarken o, birdenbire beygirin yanında eğildi:
— Basasınız sırtıma da üyle binesiniz biygire, zere zahmet olmasın beyağacığım!...
“Çingenenin bu kadar korkağını görmemiştim. Ben beygire atladım, o yulara yapıştı, tekrar yola düzüldük. Bu sefer çingene, yular elinde, keyifli keyifli çingenece şu şarkıyı tutturdu:
Palenin da ravela
Ojamutru namola
Bori habe kerala
Dera Kolonçi yala
Dade Kolondi kela!
Herif, ağzını şapırdata şapırdata bu türküyü öyle neş’eli söylüyordu ki, bunun, benim de hoşuma gidip gitmediğini anlamak için ikide bir dönüp, bana bakarak gülümsüyordu:
— Bu bizim çingenece türkülerin en güzel ve en menşurlarındandır. Bunu türkçesi, yaniya demektir ki: Derelerden geliyoor, tepelerden geliyor, damat yıkanıyor, gelin yemek yiyor, ana çorbaya tuz atıyor, baba mancanın tadına bakıyor...”
Çingene Etem’in “Nigâr” diye hitab ettiği güzel baldızı tirşe gözlü kızın asıl adı Gülizardır; ince güzel kız musikişinas gence gönül vermişdir. Onun çingenece bir aşk mektubu:
Bu gün, ben evde yokken çingeneye benzeyen karakuru, kılıksız bir çocuk bir mektub getirip bana verilmek üzere bizim kahvecinin çırağına bırakmış... Bir de açıp bakayım ki, bu mektup baştan başa çingenece değil mi? İmza da, yürek şeklinde Gülizar... Tirşe gözlü kızın adı Gülizarmış... Bakınız, haspam bana çingenece neler yazıyor:
“Ah, manga dile val’ But bruşasi tutataye korba inavili manke! Tuke dilâva!
Sarsan sokerdan, cangler mange!
Moşoro la muji raki gives şukar harman yeri kerko me... Goji magvi tuti... Nakiro me eziyet.. Zere oldum hasta... Naburistarma mange dil vol!
Aco devlesa çok çok!
Beklerim dört göz ilen acele.. Sıl kalbi cales cevap.
Mangaptut
Gülizar
Mektubun tercümesi:
“Ah benim sevgili yârım,
Çoktandır senden bir haber alamıyorum, onun için üzülüyorum; ne yapıyorsun, ne haldesin? Çabuk bana bildir. Sıkıntıdan başım ağrıyor, hastayım... Bu aydınlık yaz gecelerinde harman yeri sensiz bana zindan oluyor, rica ederim, bana eziyet etme, beni unutma, benim sevgili yârım! Çok çok selâmlar!
Bu mektubun cevabını dört gözle beklerim.
Hasretli
Gülizar
“Gelin de çıkın bakalım işin içinden. Yalnız kız, hakikaten bana gönül mü vermişti, yoksa benim ona hasta iken hatır sormak diye götürdüğüm şeyler ona tatlı gelmişti de onun için mi bana bu mektubu yazıyordu? Fakat mektup, pek öyle öteberi hatırı için yazılmışa benzemiyordu.”
“Dün akşam o yağmurlu, rüzgârlı ve soğuk havada Etem bana geldi ve yine lâfı çok tatlı tarafından açarak ağzımdan girdi burnumdan çıktı, beni kandırarak, aldı Topkapı içinde yarı gazino, yarı meyhanemsi bir yere götürdü.
“Etem, Sulukuleden bir keman, bir ut, hânende ve çengi olarak iki kadınla bir kız getirmiş, ondan sonra biz gece yarısına kadar orada vur patlasın, çal oynasın gittik... Akşam yaptıklarımız hep hatırımda. Hattâ bir aralık Sulukuleden gelme kemancı oğlanın elinden kemanı ben aldım, orada mahut ninniyi, Karmeni çaldım, sonra da Sulukuleden gelenlerle birlikte yine yarım saat keriz havalarına o kemanla iştirak ettim. Fakat, ne yalan söyliyeyim, musiki istidadı, musiki mayası, musiki ustalığı, dedikleri gibi berikilerde hakikaten pek fazla. Heriflerin ve karıların yay tutuşları, mızrap vuruşları, def çalışları, şarkı söyleyişleri bile bambaşka. Fakat çaldıkları, söyledikleri şeyler, hep bizim bildiğimiz mahut alaturka keriz havaları...
“Yalnız bir mesele var ki, eğer bu Sulukuleli kerizciler, yani çalgıcı, şarkıcı ve oyuncular üzerlerinde biraz uğraşılacak, onlara biraz yol gösterilecek, kendilerine nota, usul filân öğretilecek ve sazlarının arasına flüt, viyolonsel, korna filân ilâve edilecek olursa bunlardan çok şey beklenebilir. Hani diyebilirim ki, kendileri iyi çalıştırılacak olursa, yakında bunlardan da İstanbulda yepyeni bir Çigan orkestrası, bir Çigan flârmonisi, elde edilebilir.
“Ben bunları eskiden hiç sevmezdim! Çaldıkları şeyleri hep bayağı ve zevksiz bulurdum. Onlar yine çok bayağı ve zevksiz şeyler amma, akşam dikkat ettim, musiki istidadı pek fazla. Hele kemancı esmer oğlanla def çalıp şarkı söyleyen kestane gözlü sarışın kızda tam birer san’atkâr edâsı var.
“Gece yarısı oradan ayrılırken o kestane gözlü, sarışın kız, Eteme çaktırmadan kulağıma eğildi:
— Küçük bey, dedi, size böyle çalgı felân lâzım olunca siz doğrudan doğruya bize gelin; ya başka birisi ile bize bir haber gönderin (Etemi kastederek) bu at hırsızı kılıklı herifi almayın bir daha yanınıza!
“Sordum:
— Neden yahu, neden at hırsızı olsun, o da sizden değil mi?
— Allah etmeye. Biz nerede, o nerede, O yabanın göçebe çingenesi... Biz ise bunun burasında ev, bark sahabısı insanız..
“Etem işin farkına varmış olmalı ki, belinden çözülmüş olan vişne çürüğü kuşağını dolayırak yanımıza sokuldu ve kıza çıkıştı:
— İmşayım, (konuştuğunuzu çaktım, parmağım içinde!) Karışmam ha! Küçük bey benim yabancım değil; bizi birbirimizden sen değil, senin sülâlen gelse ayıramaz. Hem bilirsin, bana derler bizimkiler Gâvur Etem; sizinkiler Duman Etem... Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha... Ben, bizim küçük beyi kapıncas Ayvansaraya aşırmasını da bilirim.” (B.: Çingeneler; Osman Cemal Kaygılının Romanı).
Realist romancılarımızdan Selâhaddin Enis. (B.: Atabeyoğlu, Selâhaddin Enis) “Bataklık Çiçeği” adındaki eserinin bir parçası “Çingeneler” serlevhasını taşır; demirci oba çingenelerinin hayatından bir parçadır; çingenelerin kondukları yer olarak gösterilen meçhul bir köydür ve İstanbul civarında hiçbir yere benzemez; fakat Osman Cemal’in yakından müşahede ile yazdığı “Çingeneler” romanın oba çingeneleri üzerine bulunmayan tasvirler vardır; aşağıdaki satırları o bakımdan alıyoruz:
“Her çergenin behemal bir eşeği bulunacakdı. Bunu uzun boylu, buruşuk yüzlü erkeklerle meşin esmer çehreli karılar, pişkin, kayış bacalı çingene çocukları tâkip ederdi. Nereden gelip nereye gittikleri meçhûl bu kaafile köyün en güzel mevkiini, ırmağın kenarındaki söğüd ağaçlı serin gölgeliği intihab ederler, oraya çergelerini, ocaklarını kurarlardı.
“Hepsi ayni âilenin evlâdı gibiydiler. Aralarında en tabiî bir hayat hüküm sürüyordu. Ayni çerge altında iki üç aile yatıyordu. Oturdukları mevkiler arasına bir hudud çizmedikleri gibi döşekleri arasında da hudud yoktu; ekseri geceler her döşek, aynı çerge altında yatanları birbirine naklediyor, ve onlar böyle bir nakli daimî içinde her gece sinirlerinin çeşnisini de değiştiriyorlardı.
“Ya bir çocuk yâhud pişkin yüzlü bir kadın muttasıl körük çekerek ateşi alevlendiriyor, erkek, bir elinde demir, diğerinde çekiç, ateşde kızaran demire örs üzerinde bir şekil vermeye uğraşıyor; ve bunların arasında döşek denilen yağlı bir paçavra yığını, ve yerde, arkası üstü toprağa yatmış, eline geçirdiği çürük bir domatesin sularını akıtarak emmeğe, yemeğe çalışan küçük bir çocuk...
“Bâzı günler akşam üstü körük başındaki kadınlardan birisi bir türkü tutturur, örs üzerine demir döğmekle meşgul erkek çekicinin harekâtını buna göre terfik etmeğe uğraşırdı.
“Geceleri ekser çergelerin ön tarafı açık olurdu. Çingene çergelerine mahsus kerih bir koku vardır...”
Bir çergenin içinde bir vak’a ile biten bu yazının son satırları buraya nakledilmeyecek kadar ağırdır. Selâhaddin Enis’in oba çingenelerini gereği gibi tanımadığı bellidir; fakat yukarıdaki satırlar, bu günkü oba çingenelerinin perişan sefaletinin doğru tasviridir.
Oba çingeneleri, kadimdenberi, göçebe hayatın ve koyu cehlin icâbı yoksulluk ve ağır sefâlet içinde yaşarken fırsat buldukça hırsızlık yoluna sapmışlardır; fakat hırsızlığı iş edinmemiş, profesyonel hırsız olmamışlardır daha doğrusu çalmamışlar; sahibleri tarafından korunması gerekirken korunmamış olan şeyi kimseye göstermeden alıp gitmişlerdir. Profesyonel hırsız olanları da obalarından ayrılıp İstanbulun uygunsuz güruhu arasına katılmışlardır.
Yine oba çingeneleri için “çocuk hırsızı” oldukları söylenir, bilhassa büyük şehir İstanbuldan çaldıkları küçük kız ve oğlan çocuklarını, taşraya götürüp, evlâdı olmayan ve çocuk isteyenlere mânevî evlâd edinilmek üzere sattıkları ve bunu göçebe hayatlarında çok kârlı bir iş haline getirdikleri söylenir. Bu yolda menfur vak’alar az değildir. Buradan oba çingenelerinin bedevilik icabı, rûhen zâlim olduklarına kolaylıkla hükmedilebilir. Onun içindir ki, yine kadimden beri, idam hükümleri bilfiil icraya me’mur cellâdlar hep oba çingenelerinden çıka gelmişdir (B.: Cellâd); fakat cellâdlığı meslek edinenler de obalarında yaşıyamamışlar, şehirde yerleşme zaruretinde kalmışlardır.
Oba çingenelerinin mezarlıkları yokdur, yolda veya konak yerinde ölenler bir çukur kazılıp gömülürler, nişanı da olmadığı için kabir kaybolup gider; bundan ötürüdür ki, İstanbul halkı ağzında: “Çinge mezarı gibi yok olsun” diye bir beddûa vardır.
Otakçılarda bir çingene obası, 1885
(Fotoğrafdan Bülent Şeren eliyle)
Çingene çeribaşısı, 1874
(Resim: C. Biseo)
Sulukuleli Üfler Kardeşler
(Resim: Hürriyet Gazetesindeki fotoğrafdan Sabiha Bozcalı)
Oba çingenesi kadınlar, 1885
(Fotoğrafdan Bülent Şeren eli ile)
Oba çingenesi kızlar, 1885
(Fotoğrafdan Bülend Şeren eli ile)
Sulukule çingenesi kolbaşı kadın, 1885
(Fotoğrafdan Bülend Şeren eli ile)
Theme
Other
Contributor
C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM070994
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
C. Biseo
Description
Volume 7, pages 3986-3999
Note
Image: volume 7, pages 3986, 3988, 3989, 3990, 3992, 3994
See Also Note
B.: Ayvansarayda Lonca; Sulukule; B.: İsmail, Çengi Kıbti; Defteri Aşk; B.: Çingene; B.: Kaygılı, Osman Cemal; Çingeneler; B.: Ayvansarayda Lonca; B.: Çingeneler; Osman Cemal Kaygılının Romanı; B.: Atabeyoğlu, Selâhaddin Enis; B.: Cellâd
Theme
Other
Contributor
C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.