Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÇAMLICA (Türk Edebiyatında)
İstanbul’un fethinden zamanımıza kadar, Edebiyatımızda Çamlıca’nın mümtâz ve müstesnâ bir mevkii vardır.
Edibler, bu harikalâde vatan semtinin eşsiz güzelliklerini, hususiyet ve şâhâneliğini kalemleriyle, renkli tablolar halinde, işlemişlerdir.
Şiir, roman, hikâye ve hâtırat.. v.s. gibi yazı san’atının çeşitli kollarında, daima anılacak eserler vermişlerdir.
Şâirlerin, bu mevzudaki sezişlerini aksettiren mısra’larından bir kısmını hatırlamıya çalışalım. İşte o örneklerden bazıları:
ŞARKI
Pek hâhişi var gönlümün ey serv-i bilendim
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Redditme sakın bu sözümü Şâh-i levendim
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Râhat mı olur anda iken cümle ahibba
İster ki gönül zevk idelim biz bize tenha
Bir gün de Fener-baçesi’ne gitmeli amam
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Va’d itmiş idip bendene ey kânı-ı mürüvvet
Bir gün idelim gizlice bir seyre azimet
Ağyara duyurduk bugün olmaz ise elbet
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Ol cay-i muallâda kurub bezm-i meyane
Gül devrini seyr itdirelim fasl-ı hazana
Beyhûde yere gün geçirüb bulma bahane
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
(İkinci Sultan Mahmud)
★
ŞARKI
Gitdi eyyam-ı şita fasl-ı behar itdi vürud
Eyledi bad-i nesim âlemi pür şemme-i ud
Cümle esbab-ı tarab sahn-i çemende mevcud
Mevsimdir g...
⇓ Read more...
İstanbul’un fethinden zamanımıza kadar, Edebiyatımızda Çamlıca’nın mümtâz ve müstesnâ bir mevkii vardır.
Edibler, bu harikalâde vatan semtinin eşsiz güzelliklerini, hususiyet ve şâhâneliğini kalemleriyle, renkli tablolar halinde, işlemişlerdir.
Şiir, roman, hikâye ve hâtırat.. v.s. gibi yazı san’atının çeşitli kollarında, daima anılacak eserler vermişlerdir.
Şâirlerin, bu mevzudaki sezişlerini aksettiren mısra’larından bir kısmını hatırlamıya çalışalım. İşte o örneklerden bazıları:
ŞARKI
Pek hâhişi var gönlümün ey serv-i bilendim
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Redditme sakın bu sözümü Şâh-i levendim
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Râhat mı olur anda iken cümle ahibba
İster ki gönül zevk idelim biz bize tenha
Bir gün de Fener-baçesi’ne gitmeli amam
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Va’d itmiş idip bendene ey kânı-ı mürüvvet
Bir gün idelim gizlice bir seyre azimet
Ağyara duyurduk bugün olmaz ise elbet
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
Ol cay-i muallâda kurub bezm-i meyane
Gül devrini seyr itdirelim fasl-ı hazana
Beyhûde yere gün geçirüb bulma bahane
Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım Efendim
(İkinci Sultan Mahmud)
★
ŞARKI
Gitdi eyyam-ı şita fasl-ı behar itdi vürud
Eyledi bad-i nesim âlemi pür şemme-i ud
Cümle esbab-ı tarab sahn-i çemende mevcud
Mevsimdir gidelim Göksu’ya ey çeşm-i kebud
Zevk-i mehtam idelim subha kadar deryade
Virelim mahasal-i derd ü gami berbade
“İşte üç çifte kayık iskelede âmâde”
Mevsimidir gidelim Göksu’ya ey çeşm-i kebud
Vaktidir şimdi Küçüksu’ya gidersek gidelim
Gâh Fıstıklı’ya gah Çamlıca’ya azın idelim
Suy-i gülşende olan nağmeleri gûş idelim
Mevsimidir gidelim Göksu’ya ey çeşm-i kebud
Çemenistana nigah itmez isen de bari
Kıl temaşa su kenarında olan ezhari
Dinle bir kerre nolur sen de Fatin-i zari
Mevsimidir gidelim Göksu’ya ey çeşm-i kebud
(Fatin)
★
GAZEL
Bâde-nûşan-i hevâdan zümrei zühhade dek
Eylemişdir şimdi bir ayyar tersazade dek
Şu’le-i avaz-i mutrib canına kâr eyleyüb
Nâle-i ney çıkdı bam-ı perde-i feryade dek
Ey sitemler zahm-i gamzen görmedik var mi meğer
Dîdeden dilden geçirdin hâtır-i nâşâde dek
Çamlıca seyri mükerrerdir Hisar ise ba’id
Serv-i nâzım gel gidelim bâri Sa’d-Âbâde dek
Âsıma narefte rah açmış Nedim’e aferin
Kuçe-i teng-i kalemden milk-i isti’dade dek
(Çelebizâde Âsım)
★
SEMÂÎ
Seni Beylerbeyi, Çengelköyü, Göksuda bulsunlar
Gören üftâdeler Kandillide gökkandil olsunlar
Civârı vuslata saf saf görenler bâri gelsünler
Cemâlin seyrini Çamlıca semil üzre bilsünler
Sana Bağlarbaşı mesken bana hicrin medâr olsun
Bu yaz ey servi kaamet öz makaamın Üsküdar olsun
(Beşiktaşlı Gedâî)
★
SEMÂÎ
Beni bu derdi hicre saldı gitti ol perî nevzâd
Yakar beni velî nâri muhabbet eyleyib berbâd
Bu bünyâdı gönül tâmirine kimden imdâd
Varayım Çamlıca Bağlarbaşından eyleyim feryâd
Şu yerlerde beni meftûn eden genci nihânım var
Ya Kartal Gebze Pendik semtlerinde er kemânım var
(Beşiktaşlı Gedâî)
ÇAMLICA’DA BİR TÜRBE
Yer semâya, vakt ise şâma yakin,
Bir hava-yi sünbüli, manzar hazin
Şehrin en yüksek civarında idim,
Bundan eflâke yakin bir yer didim.
Arzun üstünde, cihanda müştehir,
Şehrimiz ulviyet-i mevkice bir.
Şehrimizde Çamlıca en hoş tepe,
Gezdiğim yer onda en son mertebe.
Kim onun da dahilinde üç çınar,
Bir de bab-ı adem, yani mezar.
Kimse meftun olmamış bir makbere.
Makber olmaktır mukadder her yere.
Türbe yok, mevcud lâkin türbedar
En güzel mevkide sâkin türbedar.
Dahilinde âlem-i mehtablar,
Hem-dem olmuş mestler, hem-hablar
Bûseler, agûşlar, cûş-u huruş
Handelerle, nâralarla ayş-ü nuş.
Dahilen divan-ı işret pür cünun,
Hâricen divar-ı hayret pür sükun
(Abdülhak Hâmid Tarhan)
★
ESKİ MUSIKİ
Çok insan anlıyamaz eski mûsıkimizden
Ve ondan anlamıyan bir şey anlamaz bizden.
Açar bir altan anahtarla ruh ufuklarını,
Hemen yayılmağa başlar sada ve nur akını
Ve seslenir büyük Itrî, semâyı örten ruh,
Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nuh.
O mutlu devrede Itri’ye en yakın bir dost
Işıklı danteller bestekârı Hâfız Post...
Bu neslin ortada dâhîcedir başardığı iş.
Vatan nasıl karışır mûsukıyle göstermiş.
Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da,
Baharda bir gece tanbûru dinle Çamlıca’da.
Bu sazların duyulur her telinde sade vatan,
Sihirli rüzgâr eser daima bu topraktan.
Evet bu eski nesil bir şerefli âlem açar,
Duyuşda ince zamanlardan inkıraza kadar.
Yüz elli yıl, sıra dağlar birer birer yücelir
Ve âkıbet Dede’nin anlı şanlı devri gelir.
Bu mûsıkiyi, O, son kudretiyle parlattı,
Ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı..
(Yahya Kemal Beyatlı)
İSTANBUL’UN O YERLERİ
Aşkın şeref diyarının gördümdü bir zaman
Yıldızlariyle başka bir âlemdi her gece
Kıpkırmızıydı şanlı ufuklarda her şafak.
Cânanla çıktığım tepeler... Başta Çamlıca...
Hâlâ muhayyilemde parıldar, resim gibi,
Yârin dudaklarında bitip başlıyan visâl.
Cânanla gezdiğim kıyılar, sürdüğüm hayat,
Öz mâvilikle çerçevelenmiş o levhada,
Ömrün murâdımızca geçen mutlu günleri.
Yaş bastı. Görmedim nice yıldır o yerleri,
Görsem de görmesem de bu indimde bir benim
Mâdemki şimdi her biri kalbimdedir benim.
(Yahya Kemal Beyatlı)
★
BİR SES Kİ…
Rüzgârla nasıl dalgalar oynarsa yerinden,
Rûhum yol alır göklere sen şi’r okuyunca.
Bilmem ki benim vecdimi duymuş mu derinden,
Mûsâ o büyük sayhayı Sina’da duyunca.
Mısrâlara manzumenin âhengi dışında,
Şevkınla gelir yüz sene evvelki nevâlar.
Bir Çamlıca mehtâbı gülerken bakışında,
Kalbinde Haliç akşamının hüznü kan ağlar.
Doğdukları gün ölmeye fermanlı şiirler,
Dünyaya döner bir daha tılsımlı sesinde.
Rûhunda birer nağme bulup bestelenirler,
Tanbur ile ney faslı sürerler nefesinde.
Bir ses ki terennüm gibi her lafzı bir âhenk
Hilkatteki esrarı kader toplamış onda.
Bir ses ki bütün manzara, mevsim, heyecan, renk
Ruh onda, vücud onda, bahar onda, kış onda!
Rûhun bu güzel seste bulur her ne ararsa
Encâma erer onda bütün çektiği hasret.
Bir aynaya vurmuş gibi âlemde ne varsa
Yer, gök, deniz ancak bana bir sesten ibaret.
(Faruk Nâfiz Çamlıbel)
ÇAMLICA’DAKİ ÇINAR
Çamlıca’nın en yüksek yerinde bir perinin,
Işıktan heykelini nakşettim ufuklara...
O yeşil Çamlıca ki, kat kat eteklerinin,
Birinin Boğaz öper, ötekini Marmara.
Bir ceylandın o sonsuz güzellikle vurulmuş,
Benliğin his kesildi bir gölgeye geldin ki...
Ağaçlar öyle dalgın, sular öyle durulmuş,
Gök öyle mavi ve sen o kadar güzeldin ki!
Diyordum: “Gözlerime yaş değil, perde inse,
Bu güzel yüz gözümden kaybolamaz bir ara.
Senin aksin silinmez bütün eşya silinse...”
Derken gözüm ilişti yaslandığım çınara.
Bu çınar yaralıydı belki binbir yerinden:
Kimi çizmiş bıçakla ona kendi adını,
Kimi bir okla delmiş iki kalbi derinden,
Kimi yazmış adıyla yanyana bir kadını.
Bu adların içinde ben, eski ben de vardım
Unuttum, kimdi yalnız o zamanki nergisim?
Ben iki onbeş yıl önce, ona candan tapardım,
Şimdi baktım, bana da bir sır olmuş o isim.
Anladım, aşkın izi suda çizgiyle birmiş,
Onları duymamışım şu kök kadar derinden:
Anladım, hâtıraya daha çok yer verirmiş,
Çınarların gövdesi âşık yüreklerinden!
(Faruk Nâfis Çamlıbel)
ÇAMLICA’YA
Çıkalım biz de gel ey serv-i revân Çamlıca’ya,
Gidelim, yolları mehtâba varan Çamlıca’ya,
Bütün İstanbul’u bir anda saran Çamlıca’ya
Gidelim, yolları mektâba varan Çamlıca’ya.
Ay’ın esrarlı, solak rengini içmiş çamlar,
Mest-olan dallarının altına sevdâ damlar,
Şehri seyretmeği arzuladığın akşamlar,
Gidelim, yolları mehtâba varan Çamlıca’ya
Gah gurubun tutuşan rengine bel bağlıyalım,
Gah kayıtsız gezelim, gah durup el bağlıyalım,
O yeşil zirvede gah aşka emel bağlıyalım,
Gidelim, yolları mehtaba varan Çamlıca’ya
(Safâ Erkün)
★
YAŞAMAK
I
Biliyorum, kolay değil yaşamak
Gönül verip türkü söylemek yâr üstüne.
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak.
Şöyle bir fırsat bulup, yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine...
— Bin türlü mavi akar Boğaz’dan —
Herşeyi unutabilmek mâviler içinde.
(Orhan Veli Kanık)
★
BİZİM ŞARKIMIZ
Çamlıca bahçelerinde eski günler hatırlanıyor:
“Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık”.
Hüsnüne güvenen sevgilim gene uzakta benden:
“Niceler bu tarz-ı revişten geçmiş”.
“Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır”:
O kadar gülüp eğleniyorlar ki:
“Yalnız seni sevdim, seni yaşadım”;
Nasıl bir sevgidir bu... Evet, belki...
Her yerdeyim şimdi ben;
Zamanın dört sene evvelinde;
Eylûl mehtabı Bostancı iskelesinde,
Zamanın üç sene evvelinde,
Yazın Çiftehavuz bahçelerinde.
Zamanın iki sene evvelinde;
“Bir ihtimal daha var
O da ölmek mi dersin” şarkısı dilimde.
Bizim şarkılar çalınıp söyleniyor.
Çamlıca bahçelerinde.
Ben ise hep eski delilik içinde:
“Bugün de akşam oldu”...
(Özdemir Asaf)
★
DENİZE DOĞRU
Yolculuğa çıkıyoruz zor bir yolculuğa
Susuz kalacağız, yollar çeşmesiz.
Acıkacağız, ekmeğimiz taştan ve topraktan,
Uzun bozkırları geçeceğiz yürüyerek.
Ellerimizde kuru otlar tutuşacak,
Yorgun düşeceğiz sonsuz tepelerde.
Bir tek şey söyliyebilirim o zaman sana:
“Deniz” diyeceğim kulağına sessizce!
Sonunda deniz olduktan sonra deniz
Bütün yolculuklar güzeldir.
Irmaklar gibi gemiler bozkırlar kan içinde
Sonunda Çamlıca tepesinden bakacaksın
İstanbul’da sabah olurken, yüreğin denizler içinde…
(Ceyhun Atıf Kansu)
★
Ses ve tel kudretiyle, bir kısım güfteler de, ayrı bir nağme ve ölmezlik kazanmışlardır.
Bestelenmiş eserlerden bir kaç misâl verelim:
Fâiz Kapancı: “Nihavend”
Gel güzelim Çamlıca’ya bu gice,
Gün doğmadan görüşelim gizlice.
Bülbülleri dinliyelim yanyana,
Kumru gibi sevişelim can cana.
★
Cevdet Çağla: “Kürdili Hicazkâr”
Bir yaz gecesi Çamlıca mehtâbına geldin,
Billâhi o gün sen iki mehtâba bedeldin.
Ay’dan da, Güneş’ten de semâdan da güzeldin,
Billâhi o gün sen iki mehtaba bedeldin.
★
Yesari Âsım: “Hicaz”
Sazlar çalınır Çamlıcanın bağçelerinde,
Bülbüller öter şarkıların nağmelerinde.
Güller açıyor bak şu kızın handelerinde,
Bülbüller öter Çamlıca’nın bahçelerinde.
ÇAMLICA İLE ALÂKALI ROMAN VE HÂTIRA NOTLARI:
Üsküdar’dan Bağlarbaşı tarikiyle Çamlıca’ya gidilerken, Tophanelioğlu’ndaki dört yol ağzı mevkiinden takriben bir yüz haive ileriye medd-i nazar olunur ise o vâsi şosenin müntehay-i vasatisinde etrafı bir buçuk arşın kadar irtifada duvar içine alınmış bir ağaçlık görülür.
Bu ağaçlığa varıldığı gibi şose yol sağ ve sol olmak üzere iki şubeye ayrılır. Duvar ile muhat olan ağaçlığın büyücek bir kapısı vardır ki iki yolun tamam notka-i iftirakında vakidr.
Sağ ve soldaki yollardan hangisine gidilecek olsa taraf-ı muhalifi mâhut ağaçlıkla mahduttur. Ağaçlığın yanındaki duvar alçacık olduğundan üzerinden hayvan ve mahusus insan aşamamak için boyunca teller uzatılarak muhafaza olunmuştur.
Mutedil bir yokuş üzerindeki bir yollardan seyr-i âdi ile dört beş dakika kadar gidilince daima duvar ile muhat olan bir meydancığa müntehi olur. Ağaçlığın burada da cephede aşağıkine muhazi bir kapısı vardır. Yüksekten kuşbakışı bir nazarla bakmak mümkün olsa bir şek-i mahrutide görünecek olan ağaçlık burada biter ise de iki yol gene birleşemez. Meydancığın bir otuz hatve ötesinde epeyce vâsi ve mürtefi bir set üzerinde kâr-ı kadim binaları taklit yolunda yapılmış enli saçaklı bir kattan ibaret bir bina ve bunun etrafında bazı büyücek ağaçlar mevcuttur. Onun üst yanında diğer bir set ile başlayan yer ise bir takım selvi ve meşe ağaçlarının ve vaktiyle kırılamayıp kalmış ve mevziin–Sarı Kaya-ismiyle benam olmasına sebep olmuş büyük büyük sararmış kayaları hâvi inişli yokuşlu metruk bir mezarlıktır ki geçtiğimiz meydancıktan buraya değin olan mesafe de gene bir beş dakikalık kadar tahmin olunur.
Bu mezarlık da geçildikten sonradır ki iki yol hem birleşir hem de düzleşir. Buradan gene bir beş dakika kadar iler yürünürse artık Çamlıca dağının eteğinde Kısıklı köyünün çarşısına varılmış olur.
(Recâizâde Mahmud Ekrem, “Araba Sevdâsı”)
★
İstanbul denilen mecmua-i bedayiin hâvi olduğu her türlü nevadiri bir bakışta gösterecek bir nokta ise Çamlıca’dır. Boğaziçi’nde bir büyük orman veya bir küçük körfez yoktur ki Çamlıca’nın pamal-i nezareti olmasın. Payitahtımızın Beyoğlu gib, Galata gibi, Babıâili civarları gibi, Sultan Bayezid gibi hangi mamur ciheti görülür ki Çamlıca’nın nazar-ı temaşasından kendisini saklıyabilsin. İstanbul’da tesisat-ı atika ve ebniye-i meşhureden hiçbiri var mıdır ki Çamlıca tasvirini almak mümkün olmasın?
Çamlıca o nazargâh-i ibrettir ki bahar içinde insan çeşmesinin yanına çıkar da başını kaldırır etrafına bakınır ise gözünün önünde tabii, sınal, fenni nice yüzbin türlü bedayiden mürekkeb bir başka âlem görür. Bayağı hadaka-i basar o âlem-i bedayiin bir meharet-i fevkalâde ile nokta-i vahideye sığıştırılmış haritasına döner. Bir de gözünü aşağı meylettirmek isteyince nur-ı nazar-ı cihanın her türlü ezharını câmî şükûfezara düşmüş zenbur gibi-dakikada bir çiçeğe işliyerek, saniyede bir meyve ile oyalanarak, âheste âheste sahil-i deryaya gidinceye kadar tab ü tüvandan kesilir.
Çamlıca’ya Firdevs-i âlâ’nın yere inmiş bir kıt’ası denilse şâyetedir.
(Namık Kemal, “İntibah yahud Sergüzeşti Ali Bey”)
★
Üsküdar’da payton bulamadık. Çek çek arabasına bindik. Posta yolunun tozlarını yutarken, kaldırım bozuk yollarda yalpa yalpa vuran arabada kafa kafaya birbirinize çarparken içimden söğdüm durdum. Fakat Çamlıca’ya yaklaşıp da önümüzde nazlı yeşil yamaçlar görününce biraz keyiflendik. Kısıklı kahvelerinde bir ev tellâlı bulduk, arabanın üstüne aldık. Ve ev gezmeğe başlaylınca Mediha bile canlandı. Fakat yer meselesinde olduğu gibi, ev meselesinde de aramızdaki mizaç başkalığı baş gösterdi. O, boyalı yeni caddeye yakın olsun diyor, ben hep bahçe içinde, üstü mor salkımlı yahut sarmaşıklı ev istiyorum. Nihayet çamlık içinde bir eve karar verdik. Sofası büyük, pencereleri çok, çifte merdivenli, İstanbul’a kadar manzarası var. Ben en çok korusunu sevdim. Loş, serin, yeşil, Mediha’yı ikna eder etmez hemen evi tuttum. Bir hafta sonra taşınıyoruz.
(Hâlide Edip Adıvar, “Son Eseri”)
★
Nihayet, asıl Çamlıca demek olan Kısıklı caddesi, solda, Büyük Çamlıca, sağda, Kısıklı meydanında Küçük Çamlıca yolları başlar ve etrafı yine şâirane isimler sarardı. Karşımızda uzun Alemdağı caddesi, sağ tarafta Suphi Paşa’nın kır menekşesi kokuları ve bübül sesleri meşhur büyük korusu, daha ileride Libâde, korunun arkasından geçen Bulgurlu caddesi üstünde, sol tarafta Hanım seddi denen bir yerde vardı ki ha-
kikat, o civardaki köşklerde bulunan hanımlar akşamları buraya gelirler, asırlık büyük çınarların gölgesinde yerlere serili ehramlar üstünde otururlardı. Dah sonra Bulgurlu ve Söğütlü çayırı gelirdi ki orada Hüseyin Cahid Bey’in hikâye ettiği köy düğünleri olurdu.
Çamlıca’nın bu asıl eteğine gelince bir âlâimüssemâ” ya bakar gibi içimde bir kaç hissin birden en şefkatli renklerle parıldadığını görürdüm. O zaman cidden bir kurtuluş emniyeti bulur, Üsküdar’dan Çamlıca’ya çıkmak için yorulan mânevi kanatlarımın artık çırpınmadığını, düm düz bir sahada uçtuğumu duyardım. Burası yüksek, ihtişamlı, biraz münzevî ve başkalarınca unutulmuş ve kendi gönlile biraz mumyalşmış şehirdi.
(Abdülhak Şinasi Hisar, “Çamlıcadaki Eniştemiz”)
Çamlıca bana yepyeni bir muhit, ilk defa duyulan bir aşk gibi yeni bir iklim olmuştu. Boğaziçi’nde tabiat hep mavi, mırıldanıcı sular, sulardan ötede görülen yeşiyl munis ve hulyaya dalmış dağlar, güneşli veya mehtaplı sularda yüzer gibi gezişlerdir. Yalının arkasında bu kadar çok gülü nasıl taşıyabildiğine şaşılacak kadar ufak bir bahçemiz vardı. Deniz kenarından Bebek Bahçesi’ne veya Baltalimanı’na gider, gelirdik. Fakat Hisar’da dağlara çıkmak adet değildir ve insanın hatırına gelmez. Büyükada’da tabiat bütün çiçekleri açmış bir bahçe, tekmil ağaçları güzel bir çam ormanı ve şehir içinden geçen bahçeyle çam korusu yollarıdır. Ada’yı saran, uzaktan görülen mavi, sessiz bir denizdir. Eyüp’te Bahariye’de tabiat çıplak, sarı, yeşilimtrak bir kır ve dağlar, ölgün sular, daimi bir daüssıladır. Bu yerlerin hepsine hâkim olan Çamlıca’da tabiat ihtişamlı ve geniş manzaralardan başka sanki Çamlıca’yı saran, muttasıl kabaran, taşan bir deniz gibi emsalsiz bir bahar feyzidir. Buradan Boğaziçi’nin dar görünüşleri müessir, mavi bir atlas hulya denizine yatmış Ada küçük ve uzakr, Haliç şehrin tümsek evleri arkasına saklanmış ve kaçaktır. Çamlıca, eteklerini bir deniz gibi kuşatan baharın içinden sivrilen biraz tozlu bir tepeydi. Gezinmek için yavaş yavaş aşağılara indiğimiz saatler tabiatın, otların, çiçeklerin içine dalıyor gibiydik.
(Abdülhak Şinasi Hisar “Geçmiş Zaman Köşkleri”)
★
Zinetsaz-ı cihan olan bahlar-ı ruhperver, her yerden ziyade Çamlıca tepesinin eteklerini malamal izhar eder. Çamlıca ise lâkaydane ve âşıkane surette bıraktığı uzun etekleriyle o mevsim de her tarafa râyihalar, çiçekler saçar. Bu etek dolusu çiçekler, Çamlıca’nın o mevki-i sema karibin zemine hediye-i baharîyesidir.
Evet! dest-i san’atkâre-i tabiatın güller, erguvanlar, lâleler, yasemenlerle nakşettiği bu yeşil damen-i letafeti şükr-i güzarane ve bedayii perestane surette takbil eden bir hıyâban terâveti, bir ormancığı tanıyacağınızda şüphem var.
Şu hakikatli itiraf etmeliyiz ki bizler ekseriyet üzere en uzak bir yerde bulunan bir âlinen mahremiyyet ahvaline bir hıyâban terâveti, bir ormancığı tanıyacağınızda şüphem var.
Şu hakikatli itiraf etmeliyiz ki bizler ekseriyet üzere en uzak bir yerde bulunan bir âlinen mahremiyyet ahvaline vâkıf olduğumuz halde, oturduğumuz yerin bir ötesini bilemeyiz.
Gerçek, insan Çamlıca tepesini o eteklerinde etrafa ihale-i nazar ettiği zaman Boğaziçi’nin iki taraftaki yeşil sevâhilini dolaşarak ceryan edip giden suları en sevdâlı helecanlardan, en gizli telâkilerden, en sâkit rüzgârlardan, en rakik bulutlardan, en hafif renklerden, en büyük âlemlere kadar semâda bulunan biicümle bedâyii kâinatı irâe eder.
(Sâmipaşazâde Sezâi, “Küçük Şeyler”)
Çamlıca şu âlem-i süfinin semaya en karip bir mahalli veya semânın zemine en yakın bir burcudur denilecek kadar ulvidir. Çamlıca bir büyük şâirin zihni gibi âlem-i bâlâyı kudrettin nüzul eden feyuzatın her yerden ziyade muhit-i müştak-ı ulviyyet olan hayâlâtın her yerde ziyade mahalli tarassutu, Halkını düşünmek nimet-i baka cevyanesine mütehassir olan bir ruhun arayıp da bulamadığı şü cihânın bir kûşe-i inzivâyı müstesnasıdır.
Çamlıca denilen mevki-i mümtaze kudretin atâya-i bediasını câmi bir mücessem levha-i tabiattır. Semanın hiç bir ulvi temaşası, hiç bir reng-i letâfeti, hiç bir ruh-perver manzarası yoktur ki Çamlıca’nın tulûunda, gurubunda, leyi-i mükevkebinde meşhut olmasın. Tabiatın hiç bir revnak safabahşı; hiçbir nokta-i dili âşûyanesi yoktur ki Çamlıca’nın o güzel kırlarında o cihannüma mevkiilerinde nazargâh-i iştiyaktan kendisini saklıyabilsin.
(Sâmipaşazâde Sezâi, “Çamlıca”)
★
O tarihlerde, Çamlıca denilen bir yer daha vardı. Yine var amma, o benim bildiğim Çamlıca değil.
Benim çocukluğumun Çamlıca’sı, mâmurdu.. şendi.. kalabalıktı. Dönümlerle ölçülen uçsuz bucaksız bahçelerin içinde kocaman köşkler, iki dudağın arasına değer değmez çatlıyan iri taneli bal gibi çavuş üzümü bağları.. Boza gibi kalın ve köpüklü mis kokulu süt veren inekler.. buram buram kokulu biçilmiş yonca yığınları.. göz alabildiğine uzanan ve yeşilliğini hiç bir mevsimde kaybetmiyen kırlar.. çağıl çağıl akan tatlı su pınarları.. ayni âilenin fertleri imiş gibi sevişen, görüşen, birbirlerinin iyiliğine çalışan komşular ve bütün bunların yanında, ilâhi Boğaziçi’ni baştanbaşa, nazarlara ihata ettiren tepeler, köşeler, bucaklar.. Çamlıca, işte o Çamlıca idi.
Sonbahar, Çamlıca’ya başka bir çeşni verirdi. Hava orada her yerden daha çabuk serinler, buna rağmen, yazı Çamlıca’da geçirmiş olanlar, şehri dönmek için ayak sürürlerdi. Ayvaların, üzümlerin, muşmulaların arkası alınmadıkça, patlıcan ve hiyar turşuları kavanozların içine girip de, ağızları bağlanmadıkça, narlar ağaçlardan toplanmadıkça hiç kimse yerinden kımıldanamazdı.
Hâsılı, o zamanlar, bu şehrin ahâlisinde tabiate, tabii güzelliklere karşı biraz daha incizap vardı gibime geliyor. O devrin insanları geleneklere daha çok bağlı idiler. Taklitçilik, snobluk bugünkü kadar içimize sokulmamıştı. Sayfiyeye, süs göstermek, lüks yarışma çıkmak, biri birine nisbet vermek, biribirinden aşağı kalmamak kaygusile değil, düpe düz hava tebdili etmek, tabiatın nimetlerinden, güzelliklerinden faydalanmak için gidilirdi.
(Ercümend Ekrem Talû, “Çocukluğumun Çamlıcası”)
İnsanların güzel vasıflarından biri de hercailik olması gerekir. Ayni zamanda Âdem oğullarının zevk sahibi oldukları da lâftan ibarettir. Her bakımdan güzel, asîl, erdemli bir kadını bırakıp da, çok defa, hiçbir meziyeti olmayan her hangi bir şıllığın peşinden koşan onlar değil midir?
Geçenlerde, geçmiş günlere ait bir takım hâtıraları canlandırarak onlarla kendi kendime kalmanın bir kere daha zevkini tatmak istedim ve Çamlıcaya gittim.
Orası dünyanın, şüphesiz, en ilâhî manzaralı noktalarından biridir. İstanbul, Çamlıcadan bakılınca, daha güzel ve daha muhşetemdir. Boğaziçi daha mânalanır. Her türlü duygular da, Çamlıcada, insana başkalaşmış gibi gelir. Sevişmek için ideal dekor yine Çamlıcadır.
Tevekkeli değil; duyguda ve ifadede inceliğe doğru adım atan Tanzimat edebiyatı ve Tanzimat edipleri, İstanbul semtlerinin hepsine Çamlıcayı tercih etmişler, belki en güzel ilhamlarını, onun tepelerinden, İstanbul’a ve Boğaziçine baka baka edinmişlerdi.
O devirlerde Çamlıca kübera yatağı idi. Havasının ve sularının mûcizeli hassalarına kanmış büyük büyük şahsiyetler Bağlarbaşından Kısıklıya ve Çamlıcaya kadar yer yer mâlikâneler kurmuşlardı. Gerçekten de o semtin âbu havası canlara can katacak kadar hafif ve lâtif idi. En ağır hastalar orada şifa bulmasalar da ferahlıyor, ümide kavuşuyorlardı.
Sultan Mahmud bile, sen günlerini, kızı Adile Sultanın, Sarıkayadaki köşkünde geçirmiş, hayata gözlerini orada yummuştu.
Yakın Osmanlı tarihinin ünlü vezirlerinden Suphi Paşa yazları Çamlıcada geçirirdi. Tunuslu Mahmut Ayad Paşanın uçsuz bucaksız malikânesi hâlâ oralarda Tunsu bağı adile anılan koca bir semtte âlem olmuştur.
Genç Osmanlıların hâmisi olarak tanıdığımız Mısırlı Fazıl Mustafa Paşa da, Belediye bahçesinin karşısındaki yazlık sarayında, politika faaliyetinden zaman zaman dinlenmeye gelirdi.
Hele Abdülâzizin Bina Emini Altunî Zade İsmail Paşa, camii ile, mektebi ile, çeşmesi ile koskoca bir mahalle kurmuştu. Yaz mevsimine rastlayan ramazanlarda, paşalar, beyefediler güzel sesli hafızların mukabelesini dinlemeye ve teravih namazı kılmağa Altunî zade camiine şitap ederlerdi.
Tanzimat edebiyatının üç mühim rüknü; Sezai, Hâmit, Ekrem.. gençlik heyecanlarının bir kısımın Çamlıcada tattılar. Namık Kemal’in de, Prens mustafa Fazıl Paşanın köşkünde misafir kaldığı ve Çamlıca tepelerinden, İstanbulu uzun uzun seyredip içlendiği günler oldu.
(Sergüzeşt), (Küçük Şeyler), (Aba Sevdası) ve (Cezmi) nin bazı parçaları Çamlıcanın edebiyatımıza kazandırdı cevherlerdir.
İstanbulun o vakitki harem-selâmlık hayatının sıkılığından bunalanlar için Çamlıca bir menfes olurdu. Mustafa Fazıl Paşanın teşebbüs ve himmeti ile açılan Belediye bahçesi, kadın erkek aşinalıklarına, âşıkane maceralara senelerce sahnelik etti. Yer müsaitti. Takip için yol uzundu. Gidişte ve gelişte arabalar birbirine sokulabiliyor, atbaşı beraber gidiliyor, âşikıne duyguları ifadeye fırsat bulunuyordu.
Haftada üç gün: Çarşamba, Cuma, Pazar.. konak arabaları, kira paytonları, tenteli paraşollar, üç koldan, Üsküdar, Haydarpaşa ve Kadıköyünden, Mama ve Merdivenköy üzerinde Uzunçayırdan buraya akın ediyor, yaşmaklı, feraceli, maşlahlı, yeldirmeli kadın kalabalığı ile bunların vurgunlarını veya vurgun namzetlerini taşıyorlardı.
Çamlıcanın heveslileri ve âşıkları arasında her sınıftan, her seviyeden, her yaşta kimseler vardı. O cennet gibi yerde bir gün geçirmeyi tekmil İstanbul felekten nasip almak addederdi.
Hava, su, tabiat güzelliği, manzara.. halkı çeken sade bu değildi. Belediye bahçesini işletenler, oraya en meşhur saz takımını, en marifetli hokkabaz, cambaz ve vair hüner ehlini getirtmekle rağbet arttırmasını bilirlerdi. 1887 Paris sergisinde nam kazanmış, Cezayirli Beni-Zukzuk cambaz takımını İstanbullular Çamlıca Belediyesi bahçesinde seyretmişlerdi. Ve bir daha İstanbula öyle bir cambaz kumpanyasının gelmediğini babamızdan duyardık.
Çamlıcanın bunlardan başka daha bin bir hususiyeti vardı. Bunları bir bir sayıp dökebilmek için Yahya Kemal kâbında bir şair, yahut ki Abdülhak Şinasi ayarında bir nasir olmak gerektir.
Allahın bir çok nimetlerini nasıl tepmek gafletini gösteriyorsak, Çamlıcayı da git gide ihmal ederek nihayet kendi haline bıraktık, koyuverdik.
Öyle iken orası güzelliğinden ve asaletinden hiç bir şey kaymetmemiştir. Azıcık himmetle, sosyal tarihimizin o zengin hazinesini yeniden kıymetlendirebiliriz.
Çamlıcanın dili olsa, bize nakledeceği binlerce hâtıralardan başka, kendisine karşı gösterdiğimiz nankörlüğü yüzümüze vurmasından korkarım.
(Ercümend Ekrem Talû, “Çamlıcanın dili olsa”)
Elbette ki, Çamlıca hakkında yazılar bunlardan ibaret değildir. Bahsimizle kısmen ilişiği olanlardan bazıları, bir münasebetle, Ansiklopedi’nin diğer alâkalı kısımlarında görülebileceği için burada tekrarından sakınılmıştır.
Hikmet Şinasi ÖNOL
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Creator
Hikmet Şinasi Önol
Identifier
IAM070403
Theme
Location
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 7, pages 3712-3717
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.