Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
CEMİL BEY (Tambûrî)
Cerrahpaşa Hastahânesi
(Resim : Behcet Cantok)
Yer yüzünden silinmiş, yahud boş bir harâbe, yâhudki hâlâ ayakda duran bir küçücük köyden taht şehrine, başkente kadar her yer, târih yapraklarında yetişdirdiği büyük adamların hâtıraları ile yaşar. Büyük virtüoz ve bestekâr Tanbûrî Cemil Bey, kendi kısa ömrünün hâtıralarına İstanbul şehrişehîrinin bir devrini rindâne sanatkâr hayatı ile nakşetmiş, bu gün o devri yaşatan sîmâlardandır. Bu şehir kütüğünde onun hal tercemesini kaleme almak çok zordur; bu mes’ûliyeti yine büyük bir sanatkâr olan oğlu Mesud Cemilin İstanbullu edîb kalemine devrediyoruz, ve aşağıdaki satırları “Tanbûrî Cemil’in Hayatı” adındaki eserinden naklediyoruz:
“Tanbûrî Cemil, Silistire vâlisi Mehmed Paşanın ihtimamla yetiştirdiği evlâtlığı ve sadrazam Hüsrev Paşanın ölümüne kadar kethüdası olan Mustafa Reşid Efendinin torunu ve Tevfik Beyin oğludur. Mustafa Reşid Efendinin iki oğlu vardı: Tevfik Bey, Refik Bey. Bu iki kardeşin de dörder çocukları oldu. Cemil, Tevfik Bey çocuklarının en küçüğüdür. 1873 de İstanbulda Molla Gûranide doğmuştur. Doğduğu evin numarasını bilmiyoruz. Ev de yanmıştır.
“Dede Mustafa Reşit efendi, ve baba Tevfik Beyin çok iyi tahsil ve terbiye görmüş insanlar olmalarına rağmen, musiki ile doğrudan doğruya alâlakalarına dair hiç bir bilgi y...
⇓ Read more...
Cerrahpaşa Hastahânesi
(Resim : Behcet Cantok)
Yer yüzünden silinmiş, yahud boş bir harâbe, yâhudki hâlâ ayakda duran bir küçücük köyden taht şehrine, başkente kadar her yer, târih yapraklarında yetişdirdiği büyük adamların hâtıraları ile yaşar. Büyük virtüoz ve bestekâr Tanbûrî Cemil Bey, kendi kısa ömrünün hâtıralarına İstanbul şehrişehîrinin bir devrini rindâne sanatkâr hayatı ile nakşetmiş, bu gün o devri yaşatan sîmâlardandır. Bu şehir kütüğünde onun hal tercemesini kaleme almak çok zordur; bu mes’ûliyeti yine büyük bir sanatkâr olan oğlu Mesud Cemilin İstanbullu edîb kalemine devrediyoruz, ve aşağıdaki satırları “Tanbûrî Cemil’in Hayatı” adındaki eserinden naklediyoruz:
“Tanbûrî Cemil, Silistire vâlisi Mehmed Paşanın ihtimamla yetiştirdiği evlâtlığı ve sadrazam Hüsrev Paşanın ölümüne kadar kethüdası olan Mustafa Reşid Efendinin torunu ve Tevfik Beyin oğludur. Mustafa Reşid Efendinin iki oğlu vardı: Tevfik Bey, Refik Bey. Bu iki kardeşin de dörder çocukları oldu. Cemil, Tevfik Bey çocuklarının en küçüğüdür. 1873 de İstanbulda Molla Gûranide doğmuştur. Doğduğu evin numarasını bilmiyoruz. Ev de yanmıştır.
“Dede Mustafa Reşit efendi, ve baba Tevfik Beyin çok iyi tahsil ve terbiye görmüş insanlar olmalarına rağmen, musiki ile doğrudan doğruya alâlakalarına dair hiç bir bilgi yoktur Her ikisinin de hayatı bilindiği halde musiki veya güzel sanatların başka bir şubesine karşı o zaman aydınlarının duyduklarından daha fazla, özel bir yakınlıkları bulunmadığı anlaşılıyor.
«Cemilin babası Tevfik bey, 1836 da İstanbulda doğmuş, Tanzimat hamlesi içinde yüksek bir devlet adamı olmak gayesi etrafında mükemmel bir tahsil görmüş, o zamanın aydınları için öğrenilmesi tabii sayılan Arapça ve Farsçadan başka yine zamanın revaçta olan temayülüne göre Avrupa dillerine bilhassa çalışmış ve yabancı dil bilenler arasında Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyancadaki bilgisiyle şöhret kazanmıştır. Mesleğe pek genç yaşında evvelâ mülkiye memuru olarak giren Tevfik Bey Rumelide bir çok ehemmiyetli memurluklarda bulunduktan sonra İşkodrada vâli muavinliğinden hariciyeye geçti ve Tahrana sefir olarak gönderildi. Yedi sene Tahranda kaldıktan sonra gençliğinden beri taşrada ve dış memleketlerde yaşamış olmanın verdiği yorgunlukla İstanbula döndü ve bir defa daha meslek değiştirerek adliyeye geçti. Ölümünden evvel son vazifesi Beyoğlu ceza mahkemesi âzalığı idi.
“1876 da, üç yaşında babasını kaybeden ve onu böylece hiç tanımamış olan Cemil, annesinin yanında fakat amcası Refik Beyin devamlı ihtimam ve himâyesi altında iptidaî tahsilini bitirdiği zaman oniki yaşındaydı. O yaşa kadar derslerine çok iyi çalışmış, verilen bütün vazifeleri kolaylık ve istekle yapmış, canlı, dürüst, duygulu ve yetim hâliyle ayırd edilmişti. Artık oniki yaşında, iyi verilmiş imtihanlardan sonra, yaşından daha büyük çocuklara mahsus ağır başlılığı, uzun pantalonu, galoş kunduruları, kolalı yakası, olgun bakışları, hele âile muhitinden dışarıya durmadan genişleyen halkalar halinde hikâyesi yayılan tanburu ile dikkati çekmiye başlamıştı. Genç adam olma çağının kapısında duran çocuğu, musikinin bir meslek olmaktan ziyâde tehlikeli bir güzel şey sayıldığı o devrin anlayışı içinde, daha sıkı bir kontroldan uzak bulundurmak doğru olmazdı.
“Cuma geceleri annesinde kalmak üzere, amcası Refik Bey onu yanına aldı.
Cemil, amcasının evinde yeni bir hava içine girdi. Rüşdiyeye gidiyor, otuz iki odalı büyük evde kendisine mahsus iki odaya sahip bulunuyordu. Kendisinden biraz küçük amca kızı Hâver, o zamana kadar pek az tanıdığı yeğenini sevinçle karşılamış, onun şahsında sade yeni bir akraba değil, şu yazıhanenin arkasına dayalı duran tanburu ile çok meraka değer bir arkadaş bulmuştu.
Amcasının Horhordaki evi sade musiki değil fakat genel kültürü bakımından da Cemil için çok tesirli bir muhitti. Refik Bey İngiltereden başka başlıca Avrupa memleketlerini gezmiş, görmüş; İstanbullu Türk tipinin halis vasıflarını kaybetmeden evine ve muhitine o zamanın modernizmini mükemmel ölçü ve disiplinle getirmiş bir tanzimat münevveri idi. Bütün çocuklar ve gençler mektepteki derslerinden başka muallim Gregoire Efendiden fransızca ders alıyorlar, ayrıca Fransadan bilhassa getirtilmiş bir mürebbi, Monsieur Maurice’den istifade ediyorlardı. Evde birkaç tane piyano vardı ve kızların hepsi piyano dersi alıyorlardı. O zaman için müthiş bir yenilik olarak elektrikli zil tertibatı yaptırılmıştı ve harem tarafında bir dikiş makinesi bile vardı!
“Bu Osmanlı evinin alafranga manzarası, mutfağında beyaz boneli aşçılar ve sofrada fraklı, beyaz eldivenli hizmetçilerle tamamlanır.
“Fakat garbın daha ziyade şekle ait taraflariyle de olsa, ilk gençliğini idrake başladığı bir zamanda böyle bir muhit, bütün şekil ve muhtevasile tanzimatı karakterize eden böyle bir vasat içinde bulunuşu Cemil’in genel kültürü, geniş ansiklopedik bilgisi, sanat anlayışı, dünya görüşü, eski ile yeni arasındaki individuel terkibe götüren ruh yapısı üzerinde kuvvetle müessir olmuştur.
“Musikinin ilk teknik esaslarını da bu evde öğrenmeğe başladı. Oraya geldiği zaman tanburu, şaşmaz bir insiyakla, zamanın bütün yetişkin tanbûrîlerini düşündürecek kadar acayip bir kuvvetle çalıyordu. Olgunlaştığı zaman başka bir kokusu ve lezzeti olacağı evvelden sezilen henüz ham, buruk ve meçhûl bir yemiş gibi.
“Fakat musikinin klâsik kanunlarını, makam yollarını, usullerini, hattâ nota okumasını bile bilmiyordu. O vakit delikanlılık çağında olan ağabeyisi Ahmed Beyden bu konularda genel bilgileri edinirken, en büyük amcazadesi Mahmud Beye keman dersi vermeğe gelen meşhur kemanî Ağa (Ağya) dan da Hamparsum notasını ve alafranga notayı, batı notasını öğrendi.
“Cemil’in Horhordaki evde sakin, muntazam, muvazeneli fakat aynı zamanda renkli yaşayışı, amcasını ansızın yakalayan ölümle alüst oldu. Bütün aile hep beraber, o evi bıraktılar, Refik Bey ailesinin tek erkek rüknü ve en büyükleri, o sırada Bakırköy kaymakamı, Mahmud Beyin evine taşındılar.
“Bakırköyde geçen iki sene içinde Cemil’in Horhor’da, amcasının sağlığındaki kadar kendi âleminde rahat olduğunu zannetmemelidir.
“Cemil’in bu evde de bir odası vardı. Tanburu yine köşesinde dayalıydı. Yine Gregoire efendiden fransızca dersini alıyor, yine mektebine gidiyor, yine masasının başında tercümeler yaparken küçük amcakızı örgüsünü işliyordu.
“Lâkin yeni aile reisi Mahmut Bey gayet klâsik yetişmiş, realist, titiz ve küçük kız kardeşleri gibi amcaoğlunu da kendi anlayış ve görüşlerinin son derece sıkı kayıt ve şartları altında bulundurmaya meyilli bir mizaçta idi. Örnek olacak derecede çalışkan ve vazifesever bir insandı. Herkesten, hele durumlarından sorumlu olduğu yakınlarından, gerek tahsil ödevlerinde, gerekse aile içi ve dışı muaşeretlerinde küçük bir ihmal, kayıtsızlık, yanlış ve noksanı ehemmiyetsiz karşılamazdı. Halbuki Cemil’in yaşı ile beraber, İstanbulun musiki sever muhitlerindeki şöhreti alabildiğine büyüyor, Mahmud Beye ricalar edilerek, hayret verici istidadı kulaktan kulağa söylenen genç sanatkâr, musikili ve elbette içkili, toplantılara ısrarla dâvet ediliyordu. Mahmud Bey, baskısı gittikçe artan bu dâvetleri, bütün hayatında göreceğimiz gevşemez bir irade, medenî cesaret ve tedbirlerle önlemiş, yüz tanesini savmış, ancak bir kaçına, o da pek güç durumlarda kaldığı vakit, icâbet etmiştir.
“Cemil’in, Bakırköyünden başka Kartaldaki iki sene ile beraber tam dört sene, onüç yaşından onyedi yaşına kadar en kritik çağını yanında ve himayesinde geçirdiği bu amcazâdenin varlığı, büyük sanatkârın karakter teşekkülünde kuvvetle tesirlidir.
Genç Cemil, içinden gelen fantezist duygulara eklenen dış cazibelerle, himayesi altında bulunduğu amcazadesinin hendesî disiplini arasında bir muvazene kurabilmek için, çok sıkıntı çekmişdir.
Mahmud Beyin Bakırköy kaymakamlığı iki seneden fazla sürmedi. Rus Çarlık hükûmetinin himaye ve tahrikleriyle Bakırköy civarında yaptırılmak istenilen bir ortodoks manastırının inşasına izin vermediği için Kartala tâyin edildi ve Cemil de amcazâdesiyle beraber Kartala taşındı.
“Kartalda geçen iki sene içindeki hayatında şekil bakımından büyük bir değişiklik yoktur.
“Sıkı disiplin devam ediyor, fakat Mahmud Bey Cemil’in musiki istidadını, bizzat musikiye çalışmış bir insan, sanat ve sanatkârı geniş kültürünün delâletiyle de anlamış bir münevver olarak, endişeli bir duygu ile karışık sevgi, hattâ saygı ile takip etmekten geri kalmıyor: “Bu çocuk hepimizden başka bir hamurdan yaratılmıştır.” diyordu.
“Titiz amcazade, genç yeğeninin, nereden gördü ve öğrendi ise, gizli gizli rakı içmesine mani olacak tedbiri elde edememişti.
“Tanbûrî Cemil’in, zaten süratle yayılan şöhretini, tam bu sıralarda Mahmud Beyle beraber gittiği bir mecliste Tanbûrî Ali Efendi ile buluşması ve üstad Ali Efendinin bu genç meslekdaşına hayranlığını gösteren bir sözü kulaktan kulağa dolaşarak, birkaç misline çıkardı.
“Bu görüşmenin yeri hakkında birkaç rivayet varsa da biz, Mahmud Beyin bu gibi davetleri kabul etmesi için ancak hatırından çıkamıyacağı ricalden olarak o zamanki Şehremini Mazhar Paşanın konağı olacağını tahmin ediyoruz. Bu mecliste, o zamana kadar sazı ve eserleriyle, bilhassa Sûzidil makamındaki peşrevi, iki beste ve iki semaîsiyle, etrafında kalabalık hayranları toplamış olan Tanbûrî Ali Efendi merhum henüz bıyıkları terlemeğe başlayan genç Cemil’i evvelâ büyük bir hayret, sonra derin bir heyecanla dinlemiş, titriyen elleriyle onun yüzünü okşamış, alnından öpmüş ve aşağı yukarı:
“— Evlâdım, bunca senedir bu sazı çaldım.. eh, şöyle böyle biraz yendik de sanırdım.. şimdi, seni dinledikten sonra, bir daha tanburu elime almıyacağım!.. gibi bir cümle sarfetmiş ve toplantıda bulunanları bu sözleriyle allak bullak etmiştir.
Kani yad-ı-lebinle hûn-i-dil nûş ettiğim demler
Hezâran bülbülü nâlemle hâmûş ettiğim demler
Yanar âteşlere ârâm-ü-sabrım yâda geldikçe
Seni mesteyleyip ey gül derâgûş ettiğim demler
“Sûzidil semaisinin âşık bestekârı, o zamanın kudretli tanbûrîsi Ali Efendinin, göz yaşları içinde, bu utangaç çocuğa bu sözle hitabı, sonraki Tanbûrî Cemil’in, Orfeos efsaneleri halini alan hikâyelerine başlangıç olmuş, o akşamdan itibaren: “İşittiniz mi? Tanbûrî Ali Efendi, Cemil isminde bir çocuğa demiş ki...” diye eş dost kulağına inanılmaz bir vak’ayı fısıldayan dudaklar, Tanbûrî Cemil’in sevgilisinin mezarında sabahlara kadar saz çalan, bülbülleri dalından indirip tanburunun sapına konduran, vahşî ceylânları ağlatan bir masal ve üstûre kahramanı hâline getirmiştir.
“Hakikatte, Cemil’in evvelâ Türk musikisine ve bunun tabii sonucu olarak tanbur tekniğine getirdiği yeniliği kabul edemiyen eski mektep mensupları, “Bu tanbur tavrı değildir!” diyerek Cemil’e karşı durdukları halde, Ali Efendinin daha o zaman, Cemil’in üslûbu henüz yeni doğmuş bir çocuk çıplaklığında iken, bu “tavır” a bîat edişi, Cemil kadar Ali Efendinin şahsiyeti bakımından da dikkatle üzerinde durulacak bir noktadır. (B.: Ali Efendi; Hünkâr İmamı Tanbûrî-.
“Ali Efendi ile bu görüşmeden sonra Cemil, üstadın bulunduğu meclislerde çok defa bulundu ve doğrudan doğruya ders almamakla beraber, genel musiki bilgisi ve klâsik mektebin esas karakterine ait incelikleri öğrenmek hususunda ondan geniş ölçüde faydalandı.
“Mahmud Bey Kartaldan Humus’a kaymakam tâyin edildikten sonra; Cemil de annesi Zihniyar hanımın yanına, Taşkasaptaki eve döndü. Cemil’in hayatının bu devresini evleninceye kadar, aile içi, dostlar halkası, müzik muhiti ve kendi derunî âlemindeki çalışmaları gibi birbirinden hem ayrı hem birbirine bağlı çerçeveler içinde görmeğe çalışacağız. (1889-1901).
“Cemil’in annesi Zihniyar Hanım, Mustafa Reşit Efendinin, gelin olmadan evvel kimsesiz bir küçük cariyesi idi. Yedi sekiz yaşlarında iken sadaret kethüdası Mustafa Reşit Efendinin evine alındı. Oniki yaşına kadar orada büyüdü. Bir gün küçük Çerkes kızını, narin kollarını sıvamış, yalın ayak, ağır su kovalarını merdivenlerden yukarı taşırken Mustafa Reşit Efendi gördü, acıdı, kalfalardan birine:
— Bu biçare, zayıf yavrucağa bu ağır işleri niçin gördürürsünüz? Bu hanede yukarı katlara su taşıyacak daha münasip kimse kalmadı mı?.. diyecek oldu.
“Efendinin küçük cariyeyi bu şekilde koruması hemen o günün en münasip dakikasında hanımefendinin kulağına gitti. Silistire valisi Mehmed Paşadan dul kaldıktan sonra, kendisinden daha genç olan Mustafa Reşit Efendi ile evlenen bu azametli hanımefendi, kocası için son derece kıskanç ve onun en küçük bir ilgi göstereceği cariyeler için, amansız bir müstebid idi.
“Küçük Zihniyar hemen ertesi günü, efendiye oldu bitti haberi verilmek üzere, en sıkı ve gizli emirlerle esir pazarına gönderildi ve neye uğradığını şaşırmış zavallı çocuk, orada Sultan İkinci Mahmudun kızı ve Sultan Mecidin kızkardeşi Adile Sultan sarayına satıldı.
“Küçük Zihniyar, bu son derece iyi kalpli Sultanın sarayında yetişmiş, Sultanın kızı Hayriye Sultanın dadısı olmuş, nihayet bir gün çırağedilip Sultan kâhyasının evine geçtikten yıllarca sonra, karşısında görücü olarak, vaktiyle konağından esir pazarına satılığa çıkarıldığı eski efendisi Mustafa Reşit Efendinin karısını görünceye kadar hiç bir üzüntü ve heyecan geçirmemiştir.
“Fakat büyük oğlu Tevfik Bey için kâhyanın evine görücü gelen Mustafa Reşit Efendinin haremi, eski cariyesini tanımadı ve güzel saraylıyı beğendi. O gidinceye kadar renkten renge giren Zihniyar Hanım, görücü gelen hanımın eski efendisi olduğunu kâhyanın karısına hemen söyledi ve kızı istemek üzere tekrar geldiği zaman, kâhyanın karısı bu eski münasebeti hanımefendiye hatırlattı. Bu macerasını anlatırken Zihniyar Hanım: “Doğrusu o eve tekrar gireceğim diye korktumdu, ama ne de olsa, gelin gitmek başka!” dermiş. O zamanların saf, hoşsohbet, nekre ve hazırcevap saraylılarındandı. Sultan efendi ona Taşkasaptaki evi yaptırdı, çeyiz ve halayıklar verdi. Zihniyar Hanım, bildiğimiz dört çocuğun (Reşat Bey, Beyhan Hanım, Ahmet Bey, Cemil Bey) anası oldu ve ölünceye kadar Adile Sultanın çok sevdiği bir nedimesi olarak kaldı.
“Tanbûrî Cemil 1901 de yirmi sekiz yaşında iken evlendi. Bu evlenmede annesi Zihniyar Hanımın isteği ve telkinleri kuvvetli âmil olmuş, Cemil evlenmeye prensip bakımından razı edildikten sonra, âdeta göre görücü gidilmiş, kız aranmış, ve kuvvetli ihtimale göre Zihniyar Hanım, Adile Sultan sarayından kapı yoldaşı olan Eflâknur Hanımın kızını, oğlu için daha evvel düşünerek seçmişti. Cemil, kendisine yüzünü görmeden teklif edilen hayat arkadaşının, bir defa da ablası Beyhan Hanım tarafından görülmesini istemiş ve nihayet kısa bir zaman içinde karar verilmiş, söz kesilmiş ve Taşkasaptaki evde Defter-i-Hakani müdürlerinden Nazif Beyin ve Eflâknur Hanımın kızı Şerife Saide hanımla nikâhları kıyılmış, düğünleri yapılmış, biraz sonra yeni karı koca Cağaloğlunda, Şeref Sokağında, yeni bir eve taşınmışlardı.
“Bu evlenmeye kadar Cemil’in hayatına girmiş herhangi başka bir kadın tanımıyoruz.
“Halbuki onun sanatkâr şöhretinin yanında ısrarla söylenen bir rivayet kendisinin de, karısının da kulağına gelecek kadar yayılmıştı. Türlü version’ları olan bu rivayet şudur:
“Cemil, gençliğinde senelerce bir genç kızı uzaktan uzağa sevmiş ve onunla evlenmek istemiş; vermemişler. Kız verem olmuş, ölmüş; Cemil bu aşkını hiçbir zaman unutmamış; sevdiğinin mezarına gider, orada tanbur çalar ağlarmış. Hattâ onun gömüldüğü topraktan elleriyle çıkardığı bir kemik parçasını, içi kadife bir kutuda saklar, zaman zaman karşısında ağlarmış... Bu rivayetin bir türlüsü de kızla evlendiği, fakat kısa bir zaman sonra onu kaybettiği ve Şerife Saide hanımın ikinci karısı olduğu şeklindedir.
“Bu hikâyelere, Cemil’i uzaktan tanıyanlar ve fantezisi elverişli olanlarca o kadar inanılmıştır ki, rahmetli öz annemi, üvey annem sananlar ve aksine bir türlü inanmak istemiyenlere daima rast geldim!!...
“Hakikatte Tanbûrî Cemil, bütün hayatında çirkinden kaçmış, güzele kendini yakarcasına vermiş bir insan olmakla beraber, yaradılışı ve muayyen mevzulardaki utanma derecesini bulan terbiyesi ile, cinsî şahsiyetini kazandığı ilk zamanlardan beri, insiyakları tabiî yolundan sapmış, hapsedilmiş, manevî değerlere doğru ulvileşmiş, afîf bir insandı.
“Evlenmesi, kendisinin istek veya ihtiyacından ziyade, sosyal vazife ve geleneğe uymak için ailesinin ve annesinin ısrariyle oldu.
“O, annesinin kapı yoldaşı olan saraylı hanımın genç kızında: ilk gençliğinden yirmisekiz yaşına kadar farkına varmadan alıştığı hürriyetine, kendi meşru haklariyle engel olabileceğini hiç düşünmediği, basit, istediği zaman var, istediği zaman yok, uysal, duygu ve iradesini kayıtsız şartsız kendisininkine teslim etmiş bir zevce tasavvur etmiş, genç kız ise, Hariciye umuru şehbenderi hulefasından bir Babıâli efendisi yerine, ruhu ne kendisinin ne de başka bir kimsenin takip edemiyeceği âlemlerde alabildiğine dolaşan bir sanatkâra hayatını bağladığının farkına varmamıştı. Annesinin dizinin dibinde bir saksı çiçeği gibi tertemiz, lekesiz büyümüş, hayata dair hiç bir şey öğrenememiş olarak gelinlik duvağını taktığı zaman nasıl korkunç acılarla dolu bir maceraya girdiğini bilmiyordu ve kocasına aşık oldu.
“İlk zamanlarda Cemil, bu şebnem damlası gibi saf, iri lâcivert gözlü, kumral saçlı genç kadının yanında, kendisini yeni ve bilmediği bir saadetin ışığı içinde buldu.
“Eksikliğini şiddetle duymakla beraber dostları, arkadaşları yeni evliyi karısiyle başbaşa bırakmak nezaketini gösteriyorlardı.
“Bir taraftan dostlar halkası onsuz kalmış, yeni evlilerin sakin aile saadetine karşı ilk aylarda gösterdiği saygıyı ve tarafsızlığı yavaş yavaş bozmaya, Cemil de hemen çocuk yaşındanberi kendisini çepçevre saran bu halkanın coşkun ve hayran mırıltısını özlemeğe başlamıştı.
“Cemil’in dost muhiti çok kere yalnız erkeklerden mürekkepti ve o zamanın cemiyetine hiçbir kadın giremezdi. Saide hanım kadınların paravana veya kafes arkasında bulundukları ve meclise uzaktan katıldıkları dost evlerine ısınacak ve harem tarafından kocasının muhitine iştirak edecek bir mizaçta da değildi. Bunu her tecrübe edişinde paravanın arkasından kocasına yanan gözlerle bakan, mide bozukluğu bahanesiyle bira, diş ağrısı vesilesiyle iki kadeh konyak içen ve onu dinlerken inleyen, ağlayan hattâ bayılan hanımefendiler arasında kendisini ateşten bir gömlek içinde yanıyor sandı.
“Fakat saraylı hanımın kızı, saadeti mutlak olarak kocasında, şöhretsiz ve tanbursuz da olsa yalnız ve sadece onun varlığında tasavvur edebiliyor ve onu kıskanıyordu.
“Saide Hanım, 1902 senesinde, karın pencerelere kadar yükseldiği bir kış gününde, kırkbeş sene sonra bu satırları yazacak çocuğu büyük acılarla dünyaya getirdiği zaman, kocası yatağının kenarına oturmuş ve sormuştu:
— Saide, sana biraz tanbur çalayım mı?
“Doğum ıstırabından bitâp düşen genç anne, lohusalık ateşiyle yanan gözlerini dehşet içinde açtı:
— Hayır! İstemiyorum.
“Adam hafifçe kızardı; dalgın, karla örtülü pencereye doğru yürüdü.
“Yeni doğmuş çocuk ağlıyordu. Kadın endişe ve saadetle, tapınır gibi bu sese uzandı. Adam, yavaşça kapıya baktı.
“Yılların yılı, benim annem, dışarı açılmış fakat hep kendi içine bakan korku ve üzüntü dolu gözlerle, bu uzun gecelerin sonuna kadar kocasını bekledi.
Henüz otuz yaşında bir genç kadın iken onu büsbütün kaybettikten sonra da, yine bekliyordu.
“Cemil’in şöhreti saraya aksedecek bir genişlik aldığı zamanlar İkinci Sultan Hamid, otuz üç senelik saltanat devrinin yarısını idrak etmiş, tahtına mutlak hükümdar vasıflarının en koyu mânasiyle yerleşmiş. yarım ve sathî bilgisiyle musiki meşguliyetine kendisini iyice vermişti. Fakat padişahlığının son senelerine kadar, payıtahtında ün salan Tanbûrî Cemil ismindeki adamı arayıp sormadı. Zamanının musikisever bütün nüfuzlu ve saray yakını büyük ricalinden başka musiki meraklısı, başlıca şehzadeler, sultanlar ve damadı hazreti şehriyarileri tanıyan Tanbûrî Cemil’in padişaha o zamana kadar tavsiye edilmemiş olmasına hayret etmemelidir.
“Cemil, kendi dünyasının hür ve bağımsız havasında yaşamadığı zamanlar azap içinde kalır, tekellüften, yapma ve sahte her türlü muhitten kaçardı. Bu karakterini bilen ve onun sonsuz tevazuunun arkasında bir dev gölgesi gibi yükselen vekarına saygı gösteren ekâbir ve ricâl, uzun zaman onunla padişah arasında perde oldular, Tanbûrî Cemil’i saraya karşı adetâ sakladılar.
“Ayrıca Sultan Hamid’in Türk musikisini sevmemesi, daha doğrusu musikinin iyisinden hiç anlamaması, Cemil’in saraydan uzak kalma isteğinde, talihine yardım etti.
“Cemil’in garp musikisine karşı alâkasının ilk delilini kemanî Rıfa Efendinin (1790 ? - 1840 ?) Tahirbuselik peşrevî üzerinde, bu peşrevin zaten batı musikisi tesiriyle meydana gelmiş melodik kuruluşundaki virtüozca tasarrufunda görmek mümkündür. Cemil, kemanî Rıza Efendinin peşrevini şark ve garp musiki esprisinin yeni bir terkipte birleşmesine doğru giden uzun ve zahmetli yolu, ilkel fakat doğru bir istikamette yakalıyan sezişiyle yepyeni, batıya mahsus canlılık ve parlaklıkta, mutlak musikinin profan ve instrumental bir örneği haline getirmiş, (tahir) gibi daha çok şarka, (buselik) gibi daha çok garbe ait iki karakterin birleşmesinden meydana gelen (Tahir - buselik) makamiyle bestelenmiş olan bu eseri devrin ikili cereyanının bir sembolü gibi ortaya atmıştır.
“1318 de (1900; 1902 - 1903) Tanbûrî Cemil “Rehberi musiki”sini neşretmişti ki, bu kitap Türk musikisini, (o zamanın tâbiri ile Mûsikii Osmanîyi) garp musikisi sistemiyle yanyana anlatmaya ve eski sanatımızın edvar kitapları dışında, modern anlamda izahını yapmaya çalışan ilk eserdir.
Cemil’in garp musikisi ile teması ve meşguliyetine saray muhitinde Burhanettin Efendi, Abdurrahim Efendi, Tevfik Efendi gibi şehzadeler, Şerif Ali Haydar paşazade damad Mecit Bey ve kardeşi Şerif Muhittin Bey, damad Fahir Bey gibi aristokrat simalar geniş ölçüde sebep olmuşlar, birkaç vesile ile Cemil’in meselâ piyanist Godovski gibi büyük virtüozlarla tanışmasını sağlamışlardır.
Cemil’in ilk gençlik muhitinin müzik bakımından umumî görünümünün bir kısmını teşkil eden bütün bu tanzimata mahsus alafranga cereyanı yanında eski ve köklü ses sanatı hâlâ geniş dalgalariyle, uzun nefesleriyle dipdiri ayakta duruyor, genç sanatkârı kuvvetli kolları arasında tutuyordu.
“Böylece, fazla olgunlaşmış lâkin henüz diri bir Osmanlı musikisi geleneği ile üstünkörü bir garp taklitciliğinin yarattığı hava içinde, iki ayrı kutbun en kuvvetli seyyalelerini çekip alan Cemil, bir taraftan, belki kendisi de farkına varmadan başka bir cevherden, halk musikisinden besleniyordu.
“Gerçi, o zamanlar Halk musikisi, Halk sanati diye bir kıymet hiç kimse tarafından tanınmış değildi. İçinde musiki bahsi de dahil olduğu halde sanat’le sonsuz, girift münasebetleri olan geniş bir folklor ufku bütün dünyada hâlâ açılmamıştı. Taşıdığı dinamik cevherin değerinden bugün bile gaflet içinde bulunduğumuz bir Halk musikisi temelinden –o zamanki anlayış ve yaşayış şartlarına göre– ne Tanbûrî Cemil’in, ne de bütün muhitinin haberi olmasına imkân yoktu. “Payitahtlı” nın kulağına gelen Halk musikisi örnekleri, o zamanki deyişe “köy türküleri” musikiden sayılmaz, küçümsenir, hor görülürdü.
“Fakat o zamanki İstanbula –bir defa daha o haliyle canlanabilse– şimdiki folklorcunun, içinde bütün ömrünü heyecanla geçireceği bir folklor mahşeri denilebilirdi. Üç kıt’anın geçitleri üzerinde yayılan imparatorluğun her köşesinden, türlü kılıkta, türlü dilden konuşan, akla gelebilecek her tip insan, eski ve zengin şehre akın halinde dolup boşalırdı. Bizim bugün köylerde, obalarda aradığımız Âşıklar o zaman İstanbulun han odalarını, semaî kahvelerini, tekke ve zaviyelerini hattâ sokaklarını doldururlardı, Cemil Taşkasaptaki evi ile aristokrat dostlarının oturdukları konaklar arasındaki yollarda, yol üstündeki uğraklardan başka o konakların içinde de bunlarla karşılaşıyor, her halis sanat adamına vergi olan o hududsuz seziş kudretiyle bu insanları anlamaya, duymaya başlıyordu. Yüksek sınıftan zengin ve zarif dostları onu çok kere sohbet meclisinin dağınık bir ânında kaybetmişler, aradıkları zaman, mutfakta ahçıbaşının kavalını, parkın bir köşesinde bahçıvan yamağının bağlamasını dinlerken bulunca hayretler içinde kalmışlardı.
“Tanburla Kürdî taksim, Gülizar taksim, yaylı tanburla Hüseyni taksim, kemençe ile Çeçen kızı, Çoban taksimi ve ötekilerdeki halis Halk üslûbu, Cemil’in alıcı ve yaratıcı ruhuna bu cins kaynaklardan sinmiş, orada şekillenmiştir.
“Tanburî Cemil, politikadan tamamiyle uzak bir hüviyet göstermeğe son derece dikkat ederek, zararsız bir adam sayılmış, sanatı sahiden seven ve anlıyanlarla beraber, gösteriş ve âdet diye meşgul olanlardan mürekkip bir muhipler ve hâmiler muhitine mâlik olmuştur.
“Mustafa paşa, Mahmut Celâleddin paşa, Şeyh Celâl Efendi gibi yüksek ve hâlis sanat muhibbi veya bizzat sanatkâr bazı dost çevreleri istisna edilirse, Tanburî Cemil bu muhitten ölünceye kadar artan bir sıkıntı duydu ve muhitinden şikâyetini belirtmek için bütün ömründe (en yakın, en büyük dostu Yanyalı Mustafa Paşa oldu; ve bu kıymetli dost hâminin 1904 de ölümünden sonra, hâtırâsını, bir târih devri gibi Mustafa Paşa zamanı diye andı).
(Ferik Yanyalı Mustafa Paşa, General Pertev Demirhan ile Bay Mahmut Demirhanın babasıdır. Mesud Cemil, Mustafa Paşa için: “Babamın biyografisinde ehemmiyetli olduğu kadar geniş bir karanlık teşkil eden bu devir” dedikten sonra, bu karanlığı aydınlatma yolunda Mahmud Demirhanın uzun bir mektubunu neşrediyor. Bu mektubda, ve güzel kitabın onu tâkib eden sayfalarında Tanbûrî Cemil kronolojik biyografisi tamamen kaybolmuşdur; çok şirin, son derece dikkate değer, Cemil Beyin adı etrâfında devrin hikâyeleridir).
“Tanburî Cemil’in meşrutiyet ilânından sonraki hayatı, bu inkılâbın memleket sanat hayatı üzerinde yalnız şekil bakımından meydana getirdiği bazı yeniliklerle siyasî hareketlerin, onun küskün ruhuna büsbütün yorgunluk ve çekingenlik veren tesiri altında, gittikçe kendi iş âlemine gömülerek ve arz yuvarlağına ait alâkalarını birer birer keserek geçmiştir.
“31 Mart vakasında evde değildi. Fakat yakından duyulan top ve makinelitüfek ateşleri arasında, bahçemize düşen mermi kovanları altında biz korkudan titreşirken sararmış bir yüzle geldi.
“Beşinci Mehmedin cülûsunu bildiren toplar atılırkhen, eski idare eski saraya bağlı bir muhit kayboluyor, yüksek bir nabız atışı ve baş dönmesi içinde, kelebekler gibi kısa ömürlü bir yığın gazete çıkmaya başlıyor, her yerde nutuklar söyleniyor, köşe başlarındaki tiyatrolarda oyunlar veriliyor, nümayişler yapılıyor, bu arada mutlakiyet idaresinin baskısı altında ancak düğünler, eğlentiler ve itibarlı kimselerin evlerindeki masa başlarına sıkışmış kalmış musikiciler arasında yeni bir sihirli kelime dolaşıyordu: Konser...
“Tanburî Cemil hususî ev muhiti dışında, bugün anladığımız mânâda, halk karşısında, (umuma mahsus) ilk Türk musikisi konserini veren adamdır.
“Kim önayak olmuştu bilmiyorum, fakat, meşrutiyetin ilk senelerinde bir konser projesi hazırlanmış ve bizim evde provalarına başlanmıştı. Haftanın iki gününde müzikal idaresi babama verilen konserin provaları için kanunî Hacı Arif Bey, Griftzen Asım Beyle oğlu Musa Süreyya Bey, tanburî Tahsin Bey, tanburî Kadı Fuad Efendi, kemanî ve tanburî Ömer Bey, udî Nevres Bey, hânende Kaşıyarık Husamettin Bey, Hâfız Mustafa Efendi ve galiba Şaşı Osman Efendi ve şimdi hatırlayamadığım diğerleri gelirler, muntazam meşkler yaparlardı. Akşam ezanından hemen sonra, babamın küçük odası ve sofa bu üstadlarla dolar, kahveler, limonatalar içilir, babamın kemençesi, Kaşıyarık Husamettin Beyin dik sesi ve defi ile iki ucuna hâkim oldukları bu seçme konser heyeti, gece yarısına kadar çalışırdı. Babam daimî mükedder hâline, bütün dış olaylara karşı sessizce müstağni duruşuna rağmen, bu hazırlık sırasında belli olur derecede iyimser, alâkalı, canlı, hattâ neşeliydi.
“Misafirlerin geleceği akşamlar, gündüzden hazırlıklar yapılır, ev silinir, süpürülür, bahçe kapısından selâmlığa giden yoldaki fenerlere gaz konur, onlar gelince selâmlığın beş basamakla çıkılan camlı antresi şemsiyeler, bastonlar, galoşlar, pardesülerle dolar. Hacer (hizmetçi kız?) durmadan kahve, su, şerbet, limonata taşır, ben de bu müterennim kalabalığın arasında dolaşır dururdum.
“Bu provalar haftalarca sürdü. Gazete ve el ilânları safhasında babam anlaşılır derecede heyecanlı idi. Konser haberi İstanbulda büyük bir akis yaptı. Biletler bir hamlede ve ilânların ilk günlerinde hemen satıldı, bitti, fakat konser verilmedi. Hikâyeyi sonradan işittim.
“Rahmetli udî Nevres o zamanki gençler arasında uddaki kudretile beraber, zamanının İstanbul terbiyesine göre, iddialı, mağrur, tenkitçi, hırçın, haşin sayılıyor, çaldığı sazdan başka bu vasıflariyle de Cemil’in temkinli, nâzik ve mütevazi mizacına hiç uymuyordu; diğer arkadaşlarını da, aralarında gizli gizli münakaşa ettikleri ciddî bir endişeye düşürüyordu.
“Konser günü Cemil Bey epeyce heyecanlı idi. Süreyya Bey, Ömer Bey ve Hüsamettin Bey gelip onu aldılar. Sazlarla beraber iki kupa arabası oldular, Beşiktaşa gittiler.
“Konser verilecek tiyatroya halk bir saat evvelinden akın akın gelmeğe başlamış, cadde, yeni hürriyetten bizzat istifade eden Sultan ve Şehzade arabalariyle ve halkla dolmuş, herkeste konser hâdisesini bekleyen büyük bir heyecan varmış. Bu heyecanı pek tabiî olarak daha evvelden taşıyan konser heyeti âzalarının her biri, organizasyona ait eksiklik ve acemilik karşısında, bir şeyler yapmaya çalışırken Cemil Bey, telâşlı kalabalıktan yavaşça sıyrılarak iskele civarında bir meyhaneye girip bir kadeh içmek ve konser vaktine kadar, sinirlerini büsbütün bozan gürültüden uzakta kalmak istemiş. Fakat bir aralık onu ortalıkta göremiyen birisi: “Eyvah! Cemil Bey gitti!” diye haykırınca, canı sıkıldığı zaman belli etmeden savuşma âdetini bilen bütün dostları müthiş paniğe düşmüş ve yine Nevresin aykırı bir hareketile Cemil’in kırılıp gittiğine hükmetmişler.
“O zamanki vasıtalarla bir yerde aranmasına imkân da yok. O da dükkânda biraz dalıp gecikince, Cemil’siz de bu ilk konser verilemiyeceği için, tiyatroyu kapılarına kadar tıklım tıklım dolduran halktan özür dilenerek biletlerin iadesine başlanmış ve skandalın hercümerci devam ederken Cemil Bey, dinlenmiş ve heyecanı dinmiş olarak geldiği zaman, geri dönen araba zincirleriyle ve yeis içindeki halkla karşılaşmış!
“Böylece bir vehme, acemiliğe ve sinir gevşekliğine kurban giden bu konserden sonra kazasız geçen başkaları oldu. Bunlardan bir tanesi, Tepebaşı tiyatrosundaydı, babamla beraber ben de gitmiştim. Aşağı yukarı aynı heyet ve fazla olarak Neyzen Tevfik de oradaydı. Ayrıca piyanist Hege (Chevalier Geza de Hegey) de vardı. Üç dört saat süren bu karışık konserde fasıllar arasındaki taksimden başka, babam ayrıca, tanbur, kemençe ve yaylı tanburla, sahnenin ortasında kırmızı kadife bir koltuğa oturarak taksimler yaptı, tavanlarına kadar gayet seçkin dinleyicilerle dolu salondan ahlar, oflar yükseldiydi.
“Ben kulisler arasında dolaştım durdum. Babam pek sinirli, sıkıntılı, adetâ asık yüzlüydü; kendi işi bitince kimseye bakmadan, beni elimden tutmuş eve dönmüştü.
“İstanbulda verdiği başka konserlerine ait bilgim yok. Yalnız meşrutiyetin ilk senelerinde Enver ve Niyazi beylerin millî kahramanlar halinde illerde dolaştığı zamanlarda, Niyazi beyin bilhassa adam göndererek daveti ve ricası üzerine Selâniğe ve Resneye gitmiş, orada konserler vermişti. Yolda trenin geçtiği tünellerde boğulacak kadar sıkıldığından, bir de (Kahramanı hürriyet) Niyazi beyle beraber ihtilâl kuvvetleri erkânının toplandığı bir konakta bir Rumeli oyun havası, (hora gibi bir şey) çaldığı zaman eli tüfekli, göğüsleri çapraz fişek dolu iri yarı muhafız askerlerin coşkun bir dansa başlamasından, ev çökecek diye korktuğundan başka bu seyahate dair bir şey bilmiyorum. Oradan bana kırmızı deriden, üstü işlemeli Arnavut çarıkları getirmiş, bir yemiş bâhçesinde, ağaçlardan birinin dalına asıp unuttuğu gümüş saplı bastonu bir zaman sonra Niyazi beyin yeniden selâm, hürmet ve teşekkür mektubiyle beraber İstanbula gönderilmişti.
“Cemil Beyin Balkan harbinden sonra, Kaşıyarık Hüsamettin, Musa Süreyya, kemanî Ömer (şimdi avukat) beylerle yaptığı Edirne konser heyetinden sağ kalan tek sanatkâr, Bay Ömer Faik’tir.
“Cemil Beyin Balkan harbinden sonra, bütün devlet memurları arasında eski idarenin kırtasiyeci ve uyuşuk sistemiyle savaşmak ve devletin memur kadrosunu gençleştirmek düşüncesiyle geniş ölçüde uygulanan ve o zaman hayli dedikoduyu uyandıran tensikata kadar hariciye umuru şehbenderi kalemi hulefalığını muhafaza etti.
“Tensikat, hizmetlerine son verilmek istenen memurlara, maaşları ve hizmet müddetleri karşılığı toplu bir tazminat verilerek yapılıyordu. Tanburî Cemil, bu memuriyetini zaten başındanberi, cebinin bir köşesinde kalmış eski bir sigara ağızlığı, buruşuk bir kâğıt gibi taşıyıp duruyor, hariciyeciliği hiçbir zaman bir meslek olarak telâkki etmiyordu. O zaman, hariciye umuru şehbenderi müdürü (merhum Fethi Okyar’ın kayın pederi İsmail Hakkı Bey, doktor Hâmid Hüsnü Beyin eski mektep arkadaşı idi.
“Cemil, Hamid beyin bütün itirazlarına rağmen bunda ısrar ediyordu; ve böylece kendi isteği ile 800 altın lira tazminat alarak kadro harici oldu.
“Cemil’in bundan sonraki geçimi, sayıları gittikçe azalan aristokrat dostlarının alâkalarından başka, ancak kararsız vasıtalara, gramofon plâklarının değişik gelirine, bir aralık “Darülbedayi” musiki kısmındaki muallimliğine münhasır kalıyordu. Sultan Reşad’ın mâbeyin müzikasına girmesi teklifini, üniforma giymek zorunda kalacağından ötürü ve umumiyetle resmî teşekküllerin, memuriyetlerin her türlüsüne karşı duyduğu nefretten, yahut hür sanatkâr gururundan dolayı reddetmiş ve kendisine “Sultanülaşıkîn” diye hitap ederek hararetli bir mektup yazan, kendisinin ve ailesinin istikbâlini her surette temin edeceğini vadeden ve İstanbula bilhassa Cemil’i almak için şahsî yatını gönderen Hidiv Abbas Hilmi Paşanın câzip davetini bile kabul etmemişti.
“Hayatının bu devresinde, geçimine dolayısiyle yardımcı olabilen talebeleri de vardı. Fakat istidadsız bir talebe ile uğraşmaktan duyduğu boğucu sıkıntıyı güç saklıyabilen bu hocaya dayanacak sabırlı ve azimli talebesi pek çok değildi. Gelenlerin yarısı kısa bir zaman sonra kaçar, kalanlarla da zamanla dost olur ve ona göre zaten güçbir iş olan alış veriş ile bu dostluğu ayırmak ayıp sayıldığı için, daha iyisi, maddî kazancından vazgeçmekle ferahlık duyardı.
“Tanburî Fefik Fersan bu talebelerin, şimdi sağ kalan, en eskisidir. Ben bahçede oynayan bir çocukken o bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı idi ki koyuca renkli (Şlik) fesi, altın östeklerle süslenmiş fantezi yeleği, Mir’den dikilmiş gayet zarif kostümü ve on adım geriden tanburunu taşıyan uşağı ile Sineklibakkaldaki eve, derse gelirdi.
“Ressam Tahsin Bey, tepesi sırmalı astrakan kalpaklı, uzun boylu, kalın siyah kaşlarının altında siyah gözleri daima gülen bir suvari yüzbaşısı idi. Cemil’in ölümünden sonra, onun mezarını bir Velînin türbesi gibi ziyaret ederdi; orada saatlerce oturur, bir amele gibi kabristandan taş toprak, hocasının mezarının etrafını dizerdi.
“Şeyh Şuaettin Efendinin küçük kızı Samiye hanımı da (Bayan Samiye Burhan Cahit Morkaya), eli muşamba fenerli bir uşağın refakatinde, annesi ve hemşiresiyle beraber birkaç sene derse geldiği ver dersten sonra büyük eve, anneme uğradığı zamanlardan hatırlarım. Samiye Burhan Cahit hanım, kemençede hocasının üslûbunu, o zamana kadar başka kimseye müyesser olmamış bir başarı ile benimsedikten sonra, geçirdiği bir kaza sonunda, Cemilden alıp bir altın ışık gibi parmaklarında taşıdığı sanatını bırakmaya, avucunun içine aldığı sihirli kaynaktan kendisini de bütün memleketi de mahrum etmeye mecbur kalmıştır.
“Rahmi Beyin kızı Nahide Hanım ve Ziya Beyin kızı Satıa Hanımı, Müzeyyen Hüznî Hanımı, Ziya Hüznî Beyi de burada rahmetle yâdederim.
“Cemil’in yıllarca ve aşk ile kendisine bağlı bir talebesi de merhum Kadı Fuad Efendi idi. Doğmatik din çerçevesinden dışarı çıkıp, rindliğe ve tasavvufa dalan bir dünya görüşüne sahip olduğu ve medrese talebesi olan oğluna İngilizce ve musiki öğrettiği için “Gâvur İmam”, “Kara Hafız” diye anılan bir babanın oğlu idi. Medreseden çıktıktan sonra kısa bir zaman Nazilli Kadılığını yapmış, sonra İstanbula gelmiş, “Bâbı meşihate” girmişti.
“Fakat onun için Şeyh de Şeyhülislâm da, üstadı Tanburî Cemil’den ibaretti. Hiç ustura görmemiş seyrek sakallı, gölge gibi ince bıyıklı hafif çivitli sarıklı geniş cübbesinin içinde ney kamışı gibi zayıf, başı önünde, nâzik, mahcub, ciddî, iri parlak gözlü bir gençti.
“Babamın ölümünden sonra beni ısrarla arayan en yakın dost olarak onu biliyorum. İstanbul sultanisinde yatılı talebe olarak bulunduğum senelerde (1914 - 1918) bir gurup sınıf arkadaşları ile ihtiyar Viyanalı Daniel Fitzinger’den keman dersi alırdık. Bu derslerin verdiği ilk müzik anlayışı ile evdeki eski tanburları karıştırırken, Fuad Efendi beni yakaladı ve o günden itibaren tanbur hocam oldu. Cemil’in sağ ve sol el tekniğine, yıllarca süren sabırlı bir müşahede ve tahlilden sonra en halis esasları ile nüfuz etmişti. Bizim musikimizin en asîl tarafını verme hususunda sonsuz bir kabiliyeti olan bu azı biraz çalabiliyorsam, bu bilgimin hemen hepsini rahmetli Fuad Efendiye borçluyum.
“Henüz otuz yaşında iken, üstadı gibi ciğer vereminden hastalandı ve yatağında: “Cemil! Cemil!” diye inliyerek öldü. Toprakta olduğu gibi ma’na âleminde de onun yanında olduğunu şüphe etmiyorum.
Son talebesi de, Bay Murad Öztorundur.
“Babam, benim iyice hatırladığım zamanlarda, sürekli melânkolik hâli gittikçe artan bir adamdı. Onun neşeli, gülümser yüzünü hiç hatırlamıyorum. Bütün ev halkı ile olduğu gibi benimle de çok ciddî, hattâ resmî idi. Yanına daimâ ihtiyatla girdiğim zaman, elini öpmez, biraz uzağında durur, yerden temenna ederdim.
“Hatırlamadığım pek küçük yaşlarım dışında onun beni bir tek defa bile kucakladığını, öptüğünü bilmiyorum.
“İstikbâlim ve tahsilim hakkında düşünceleri ise annemin ayrı bir kâbusu olmuştu. Yedi yaşıma girerken açılan bu bahiste babam, annemi baygınlıklara sürükliyen fikirler ortaya atmış, ya Mevlevî dervişi, yahut kunduracı olmamda ısrar etmişti. Nihâyet mektebe gitmeme razı oldu; fakat kendisinin evde bulunmadığı bir gün, gürültüsüz, patırdısız; yani o zamanın âdetine göre, arabaya bindirilmeden, boynuma yaldızlı cüz kesesi takılmadan, sadece elimden tutup yürütülerek mektebe götürülmem şartiyle...
“Annem, ana dâvânın kurtarılması yanında bu şartlara sevinerek razı olmuş, beni, arkasından mektep çocuklarının ilâhîler okuyarak yürüdükleri süslü bir fayton arabasiyle değil, fakat hiç olmazsa, bayramlık eğerleri takılmış küçük bir eşekle “Mektebi Osmanî” ye gönderilmişti.
“Derviş veya kunduracı olarak yetiştirilmem fikrinden böylece vazgeçtikten sonra, babam benim mektep hayatıma ve derslerime oldukça ilgi göstermeğe başlamıştı. Hiç beklemediğim zamanlarda derslerimi müzakere etmek için beni çağırdığı vakit korkudan dizlerimin bağı çözülürdü. Bu müzakerelerde yanlışlarımı o kadar ciddî, hattâ sert bir tonla ihtar ederdi ki, bildiğimin yarısını unutur, başım önümde, terler dökerdim. Mektep derslerimin dışında da Fransızca öğretirdi; ilk “Jules Verne” romanını da onun elinden alarak okumuştum.
“Annemin dayısının, benim yaşımdaki, küçük kızı bize misafir gelmiş ve birkaç mevsimi benimle arkadaşlık ederek Sineklibakkaldaki evde geçirmişti. Bu küçük kıza (şimdi Bayan Şeref Alpman) babam kemençe dersi vermeğe razı olmuştu; bu derslere ben de katıldım ve nota okumaya dair ilk bilgilerle beraber, Griftzen Asım Beyin rast peşrevinin birinci hanesini, Ordu marşını ve bir oyun havasını, başını gözünü yararak çaldım. “Tılf-ı nazeninim unutmam seni”, “Akşam olur güneş gider”, “Erzincanda bir kuş var” gibi masum güfteli birkaç şarkı ve türküyü, babamın lâvta refakatiyle söylemeği, küçük usullerin birçoğundan başka Hafif, Fahte, Devri kebir büyük usullerini vurmayı öğrendim.
“Küçük yeğenimin tekrar Bebeğe dönmesiyle bu musiki dersleri bir daha tekerrür etmemek üzere durdu ve benim gizli çalışmalarıma münhasır kaldı. Benim musiki terbiyem konusunda önceleri açıkça isteksizdi. Sonraları biraz daha yumuşak olmakla beraber daha ziyade tarafsız kalmayı, beni bu hususta kendi hâlime bırakmayı tercih etmiştir.
“Lâkin son senelerinde, gittikçe kendi içine çekilerek, günlerce yapyalnız evde kaldığı; okumak, yazmak, bahçe işleri, marangozluk, saz tamiri veya hayvanlarla meşgul olduğu zamanlarda kendimi ona daha yakın duyar ve bu oyalanmalarında, canını sıkmamaya dikkat ederek, ekseriya onun hitabını bekliyerek ve kendiliğimden pek az şey sorarak, bir gölge gibi yanında dolaşırdım.
“Bazen lâvtayı veya çöğür’ü alır, çalmaya ve derinden gelen kalın sesiyle okumaya başlardı.
“O vakit yaşımın çok üstünde garip bir heyecan düşer, vücudumdan rahatsız olmasın diye köşemde sessiz bir oyunla meşgul gibi görünürdüm.
“Ne kibar meclislerinde, ne de gramofon plâklarında onu, bu münzevi âlemindeki gibi dinliyen olmamıştır.
“Bugün elimizde bulunan plâklar, Cemil’in ilâhî aşk kitabından kopmuş soluk birer sahife oldukları halde bir tek cümlesini bile taklitten âciz kalıyoruz. Fonografın, iptidaî şeklinden ve sesin çoğaltılması mümkün olmıyan bir teknikle, kovanlara çizildiği zamanlardan şimdiki, teksiri kabil plâklara intikaline kadar bu yeni icad onu hem çekmiş, hem tiksindirmişti.
“Kovanlı fonograf zamanında, her birini teker teker doldurduğu üstüvaneler, sihirli birer kutu gibi imparatorluğun en uzak köşelerine gidiyor, bir lira çeyreğinden birkaç altına kadar satılıyordu. Boşken bu kovanlar bir üstüvaneye geçirilir ve sabit bir diafragm altında, mihveri etrafında dönerek soldan sağa, uzunluğunca yürür ve ses çizgileri ile dolduktan sonra tek ve çoğaltılması kabil olmıyan bir ses akümülâtörü teşkil ederdi. Bunun için her yeni kovanın seslendirilmesi, yeninden çalmayı icabettiriyor, büyük emek, uzun zaman istiyor; nihayet, az sayıda meydana çıkıyor, pahalı satılıyor; kolay kolay harcıâlem olamıyordu.
“Bu şartlar Cemil’in titiz mizacına ve amatörce merakına uygundu. Fakat bir gün, kovan yerine bir düzlem (satıh) üzerine, hareket eder kollu diyafragmla plâk alma ve bundan yapılan negatif matrisle, ilk nüshayı istenildiği kadar çoğaltma tekniği bulununca, plâklar ve gramofon makineleri birdenbire popüler oldu; kıraathanelerde, eğlence yerlerinde, evlerin pencerelerinde, Kâğıthane kayıklarında, süslü, boyalı ve gürültülü borular görünmeğe başladı.
“Tanburî Cemil hünerli parmaklarından ziyade, gizli ruh kıvrımlarının sırlarından taşan nağmelerinin böyle orta malı halinde sokaklara dökülmesinden üzülüyor, eza duyuyordu. Onun için çeşitli bir iki firmaya tecrübe mahiyetinde doldurduğu birkaç plâktan sonra bütün ısrar ve ricalara dayanarak bu kârlı işi reddetmiş, ancak 1910 - 1911 yıllarında gittikçe artan geçim zorlukları karşısında Blumenthal biraderlerin Orfeon firmasına plâk vermeğe razı olmuştu.
O zaman Blumntahl biraberler yanında genç bir memur ve stüdyo rejisörü olan Jak Beresi, Tanburî Cemil’le senelerce temas fırsatını bulmuş olanlardan birisidir ki hâtıralarını şöyle hülâsa ediyor:
“1908 senesinde Odeon plâk fabrikasına bu müessesenin Türkiye acentası olan Blumentahl biraderlerle Tanburî Cemil bey 100 Napolyon altını mukabilinde plâk doldurmak üzere anlaştılar. Para Kredi Liyone bankasına depozit edildi. Fakat ertesi gün Cemil bey büroya gelerek, çalamıyacağını ve paranın bankadan çekilmesini, derin hayret ve teessüfümüz karşısında kat’î bir lisanla söyledi, gitti. Ancak birkaç sene sonra, ziraat mühendisi Şevket Bey, Tanburî Cemil beyi plâk çalmaya ikna ettiğini bildirdi. Bir mukavele yaptık ve bu suretle bildiğiniz Orfeon plâkları 1914 harbine kadar yavaş, yavaş meydana geldi.”
“Zamanla Tanburî Cemil’in Blumentahl kardeşlere itimadı artmış, esaslı bir dostluk derecesine ulaşmıştı. Cemil’in cenazesine gelen yirmi kişi arasında Hermann ve Julius Blumentahl kardeşlerin de bulunduklarını, derin ve samimî bir teessür gösterdiklerini burada zikretmek yerindedir.
“Bu plâk çalışmalarında en canlı hâtıralarımın birisi plâklar yavaş yavaş meydana çıktıktan sonra, eve, o zamana kadar bu derecede güzelini hiç görmediğim bir gramofon makinesinin gelmesidir. Sonradan öğrendim ki, bu makine mukavelenin bir maddesi gereğince, Cemil Beyin, doldurduğu plâkların provalarını dinliyerek, gerekirse tekrar çalmayı istemesini sağlamak üzere, Blumentahl kardeşler tarafından gönderilmiştir.
“Onları dikkatle dinlerken hep yanında idim. İşin bu kısmı onu da eğlendiriyordu. Bazen gülümser, bazen sinirlenir ve üst üste sigara içerek bir deftere birşeyler yazardı. Kaykolmuş binbir hâtırası arasında o defteri bugün yeniden bulduğum zaman, Cemil’in kendi kendisini tenkidi bakımından ne kadar değerli bir ipuucu ele geçirdiğimi anladım. Bu deftere Cemil her plâğın numarasını ve adını yazmış ve hizalarına eser hakkındaki kritiğini gösteren “iyi”, “daha az iyi”, “fena” işaretleri ile bazı kısa cümleler ilâve etmiştir. Buna rağmen ölümünden sonra, “daha az iyi” ve “fena” diye işaretlediklerinin hemen hepsinin, yeniden yaptıkları ile beraber, Orfeon plâklarında çıkmış olması Cemil’in ruhunu üzse bile, onun “fena” diye vasıflandırdığını, biz “olağanüstü güzel” buluyoruz.
“Fakat son senelerinde, etrafındaki kalabalık ve hayat akışı ile arası yeniden ve gittikçe açılmaya başladı. Dönülemiyen uzak bir ana yurdun devasız hasretini çeken insan gibi idi. Sıhhati belli olur derecede bozulmuştu. “Uzletgâh” dediği, bahçenin içindeki evde günlerce biraz kaşar peyniri, zeytin veya bu gibi malzemelerden başka birşey yediğini ve yatağa uzanıp rahat bir uyku uyuduğunu görmedim. Eski bir pantolonunun üstüne boz renkli abasını giyer, koltuğa gömülür, en çok kırmızı bir battaniye ile sedirin üzerinde yarı uyku halinde dinlenir, bütün gece okur, çalar, içini dolduran büyük dalganın bir parçasını zaman zaman derin bir “Ah!” ile boşaltır, ancak sabah olduktan, gün ilerledikten sonra şu veya bu dış olaylara alâkalı görünür, uzun gecenin içinde, gömüldüğü mürakabe âleminden muvakkaten uzaklaşırdı.
“1914 harbi patladığı zaman, zaten bitkin bir halde idi ve dünya işlerine artık dayanamıyacak kadar aşınmış olan sinir örgüsü, payitahtın harap sokaklarında arka arkaya yeni sınıfları “ahzıasker şubelerine” çağıra davullu bekçilerin haykırışlariyle alt üst oldu.
“Tanburî Cemil’i başında kabalak, elinde mavzer, belinde palaska ile görmek, o gün gibi bugün de aynı derecede, gülünç ve fecidir.
“Sanatkâr henüz 41 yaşında idi ve bir insan yüzü gibi mânalı ellerinden tanburunu bırakmak ve üstünde Almancadan çevrilme “Allah bizimle beraberdir” yazılı süngüyü başka bir adamın göğsüne saplamak üzere, bu ölüm bayramına davullarla çağrılıyordu.
“Bir defa bedel verdi. İkinci defası için harp meydanındaki Ölüm, bedeli almaya bizzat gelecekti.
“Nasıl başladığını kendisinin de bilmediği bir soğuk algınlığından sonraki öksürük bir türlü geçmiyordu. Ahzıasker şubesindeki hekimin şüpheli sözlerinden kuşkulanan bir dost onu doktor Musa Kâzım Beye götürdü.
“Cemil doktordan dönüşte bu toprak üstündeki alâkalarından artakalan tek değer saydığı bir çocuk için, karısına ilk evlendikleri günlerin yakınlığı ile son bir defa daha için döktü ve ağladı.
“Saide Hanım, anne olduğu ilk mesut senenin, kendisine avucunun içi kadar yakın, saman yolu kadar uzak hâtırasına bir defa daha kavuşuyordu. Bu dünyaya ait bütün kaygıları kendi renginde eritmek için başuçlarına gelen ölümün gölgesinde karı-koca bir defa daha, birbirlerini buldular.
“Saide hanım ona saçını süpürge etti, ve eğer bu hastalık kıyamete kadar sürseydi, dünyada ondan daha bahtiyar olan başka hiçbir kadın bulunamazdı.
“Tanburî Cemil’i tedavi etmiş olan hekimlerden Hâmid Hüsnü Bey onun sağlığı etrafında muhitin ilgisini bize nakledebilecek ve hastalığı hakkında bilgi verebilecek olan son canlı şahittir. Hastalık haberi onun dost çevresine bir anda yayıldı. Sadrazam Sait Paşadan sonra Talât Paşanın kulağına kadar geldi. Harp hümması içindeki hükûmet, İttihat ve Terakki Partisi ile beraber, Şerif Ali Haydar Paşa ve büyük oğlu damat Şerif Mecid Bey ve diğer erkân, Cemil’in hastalığını günün önemli meseleleri içine almakta hassasiyet gösterdiler.
“Fırka merkezi umumîsinin Tanburî Cemil’in İsviçrede bir sanatoryuma gönderilmesi için verdiği kararı ve bulduğu imkânı Cemil reddetti.
“Babam hastalığının süresince, zaten mevcut olmayan, bir yatağa yatmak istemedi ve yatmadı. Kodein haplarını, yardımcı ilâçları hep, yastıklarla desteklenen geniş, eski koltuğunda aldı. O zamanlar vereme karşı hekimliğin şimdiki bazı faydalı tedavi usulleri de yoktu ve hastalık, eski İstanbul yangınları gibi, aman vermeden seyrediyordu
“1916 yılı temmuzunun yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuna bağlıyan gece yarısından sonra karısı ile helâllaştı. Hatâlarından dolayı özür diledi; güçlükle:
“— Vakit geldi! dedi. Yirmibeş sene rindâne yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum, lâkin sizin için bâdîi ıztırap oldum. Affediniz! Kendinize ve Mesud’a iyi bakınız...”
“Sabaha karşı, bir iç nefesden sonra vefât etti.
“Tanburî Cemil Bey, Rauf Yekta, Ali Rıfat, Musa Süreyya ve ölümünden sonra onu tanıtmaya çalışan diğerlerine göre dâhi bir virtüoz, bir nevi “Paganini” dir. Türk musikisinde, tanbur tavrını esasından değiştirmiş kemençe ve başa sazların çalınış tarzlarına yaratıcı bir yenilik, canlılık, hareket ve renk getirmiştir.
“Bu konu etrafında hepsi, en samimî ifadeleriyle kâfi derecede edebiyat yapmış olan tahlilciler, onun bu “yaratıcı” vasfının asıl temelini çok kere bulamadılar.
“Yalnız birisi, Musa Süreyya “Cemil Beyin ince sanatı, bilhassa taksimlerde tecelli ederdi. Her taksim kıymetli bir eser, yüksek bir beste idi.” Diyerek bir gerçeğe doğrudan doğruya yaklaşabilmiş ve “Musikinin bu nevinden nihayetsiz bir hazine-i ilhâmâta maliktı. Sazını eline aldığı zaman, efkâr ve hissiyatını istediği tarz ve edada ifade ederdi. Hususî bir üslûbu vardı. Mazî ile alâkası kesilmişti. Eski musikinin ilâhî ve semavî esrarına fikren vâkıftı, fakat Dergâh musikisinden tamamiyle ayrılmış olarak, doğrudan, doğruya ruhunun acı hasretlerini terennüm ederdi. Bütün nağmeleri bir teessürdü. Ruhunda ebedî bir matemin hicranları vardı. Taksimlerinde bir müteverim melâli gizlenmişti…) gibi hükümleriyle, açıkça, romantik bir bestegâr tipinin tarifini yapmıştır.
“Hakikatte ve ilk plânda, onu. tarihî bir zaruretin yarattığı bestegâr ve ancak bundan sonra icracı olarak anlamak mümkündür.
“Bu bahiste hepimizi şaşırtan taraf, taksim formundaki Spontané bestelerinin, vaktiyle, yalnız kendisi tarafından, ilk ve son defa çalınabilmiş olmasıdır.
“Bu kusurlu kitabı büyük Yahya Kemal’in Cemil’e dair bir hâtırası ile bitirmek isterdim. Bu hâtırayı, şiirindeki gibi mucizeli konuşma üslûbiyle, bize birkaç defa öylesine anlatmıştı ki, her seferinde hepimiz konuşamaz, düşünemez, kımıldanamaz olmuştuk. Fakat bu anlatış da Cemil’in Taksim halindeki besteleri gibi, yalnız Yahya Kemal tarafından, bir an için, ilk ve son defa mümkündür; üstelik plâğa da alınmamıştır.
“Çok gençmiş. Jön Türkmüş Avrupadan yeni gelmiş. Fransız kültürüne hayranmış. Memleketine ait her şeyi küçümsüyormuş. Snobmuş, züppe imiş. Kadıköyünde, Cevizlik’te Cemil’in pek yakın dostları, merhum Şevket Beyin ve oğlu Sabih Beyin evinde onu tanımış... Zayıf, soluk renkli gösterişsiz fakat garip bir adam... Tanburu bırakmış, kemençeyi almış... “Yine yol vermedi Erzincan dağları...” Bir taksim, “Yine de kaynadı coştu dağların taşı...” Bir taksim daha; “Nazlı nazlı sekip gider güzel ceylân” ve bir taksim daha...
“Yahya Kemal: – O zaman karşımda, altından bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim!... diyor.
“Şâir, çok sonra, bir defa da, Varşova’da iken, kasvetli ve uzun bir kış gecesinden kurtulmuş, yine o seslerin açtığı kapıdan, memleketine, İstanbula, Kanlıca koyuna dönmüştü:
Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı
Bir erganun âhengi yayılmakta derinden;
Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanburî Cemil bey çalıyor eski plâkta.
Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle.
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık;
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.
(Mesud Cemil, Tanbûrî Cemil’in Hayatı; 1947).
Tanbûrî Cemilin Hayatı — Büyük sanatkârın, yine büyük bir sanatkâr olan oğlu Mesud
Cemil tarafından yazılmış biyografisi; bu İstanbul Ansiklopedisinde, yazılması çok güç Tanbûrî Cemil Bey maddesinde, diğer bütün kayıdlara tercih ederek tek kaynak olarak kabul ettiğimiz eser; kendi vâdîsinde ise eşsiz kıymetde bir kitab; rindâne zerâfetin timsâli, sohbetleri en tatlı Türkçe ile edebî ziyafet Mesud Cemil’in elhak ki sânına lâyık bir eser; 14,5 X 21 eb’adında 155 sayfa olan bu kitab 1947 senesinde Ankarada Sakarya matbaasında basılmış olup bu birinci baskısının geliri müellif tarafından Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü Para Biriktirme ve Yardım Sandığı üyelerinden ölenlerin âilelerine yardım için terkedilmişdir. Eserin hâlen mevcudu kalmadığı halde ikinci baskısı o tarihten bu yana yapılmamış. Ressam Turgut Zaim kitabın kapak kompozisyonu ile içine metin dışı beş parça gravür çizmişdir; gravürlerin konuları şunlardır: Tanbûrî Cemil’in evi, çocuk Tanbûrî Cemil, Mâşûkanın kabrinde tanbur, Bir meyhâne âlemi, her akşam kocasını pencerede bekleyen cefâkeş zevce Sâide Hanım. Kitap ayrıca onüç parça fotoğraf kopyaları ile tezyin edilmişdir ki o kıymetli vesîkalar da şunlardır: Cemil Beyin son portresi, Cemil Bey 12 yaşında, Cemil Beyin amca oğlu Mahmud Bey, Cemil Bey 18 yaşında, Cemilin büyük kardeşi Ahmed Bey, Cemilin en yakın dost ve hâmilerinden Yanyalı Mustafa Paşa, Cemil dostlarla bir kır gezintisinde, Cemilin zevcesi Saide Hanımın genç kızlığı, Sâide Hanım evlendikten sonra, Cemil Bey ve konser arkadaşları, Cemil Bey bir dost evinde tambur çalarken. Evde fonograf çalışması.
On altı fasla ayrılmış kitabın ihtivâ ettiği bahisler şunlardır:
I — Bu adam kimdir? — Kâtip Müslihüddin Mahallesi — Kirpi dans ediyor — Kapının arkasındaki resim.
II — Bir mezar arıyoruz — Mevlâna diyor ki.. — İçimdeki ses — Tanbûrî Cemilin iskeleti.
III — Çocukluk günleri — Molla Gûrani — Farenin dinlediği konser — Pabuçlar neye yarar?— Anbarlı çiftliği— Lenber Ağanın Tanburu — İki dost — En güzel hediye — Sevgili.
IV — Aile — Soya hâs müşterek karakter — Amcasına sığınan yetim çocuk — Padişahın eski dostu ölünce.
V — Küçük yeğenle arkadaşlık — Bir Tanzimat Efendisinin evi — İlk musiki bilgileri — Cemil ikinci defa yetimdir.
VI — Mahmut Beyin yanında — İlk gençliğe doğru — Tehlikeler — Koruyucu bir amca oğlu — Tanbûrî Ali Efendi ile ilk görüşme — Taşkasaba dönüş.
VII — Aile tipleri — San’at ve Tanbûrî Cemil.
VIII — XIX. uncu asrın başında — III. üncü Selim — II. nci Abdülhamit neler yapabilirdi? Batı musikisi karşısında Tanbûrî Cemil — Tanzimat ikiliği içinde Tanbûrî Cemil — Fasıl atîk, Faslı cedîd — Halk musikisi ve Tanbûrî Cemil.
IX — Mustafa — Bir mektuptan öğrendiklerimiz — Kemençeci Vasilâki ve Tanburî Cemil — Başka Dostlar.
X — Zurna — Selâtin meyhaneleri.
XI — Evlilik hayatı — Bir aşk efsanesi — Kocasına âşık — “Désenchanté”ler — Bir çocuk doğunca — Perili evde bekliyen genç kadın.
XII — Meşrutiyet — Cülûs topları — İlk konserin talihsizliği — Seyahatler.
XIII — Tensikat — Geçim zorlukları — Talebeler.
XIV — Ev içi hayatı — Kediler — Mevlevi Dervişi mi, kunduracı mı? — Kederler — Cemil kendisini yalnız sanıyor — Tanrının karşısında.
XV — Gramofon — Kendi kendini tenkid — İyimser bir anın yazdırdığı mektup.
XVI — Son yıllar — 1914 — Tanbûrî Cemil asker — Hastalık — Cerrahpaşa yokuşundan alp dağlarına — Ölüm — Bu adam kimdir?
Mesud Cemil babasının hayat hikâyesine şöyle başlıyor; ağlamadan yazılmaz, ağlamadan okunmaz satırlardır:
“Babamı; evimizin geceleri ahşap kaplamalarına tırmanan sansarları, tavan aralarında koşuşan fareleri, selâmlığın bodrum penceresine açılan penceresinde görünen sarı yılanı, açık kalan boş oda kapılarının karanlığında karşıma çıkan perilerile karışık, bir hâtıralar yumağının arasında görürüm.
“Siyah redingotunun ipekli geniş yakası zayıf göğsünün üstünde ciddiyetle kapanır, nahif bünyesine ve ince boynuna göre geniş yakası, plâstron boyunbağı üstünde hafifçe yana eğik başı biraz daha büyük görünür, zaptedilmiş büyük bir şikâyetin tükenmez kederini taşıyan dargın bakışlariyle bu adam, bir esir ve bir kral gibi, tecessüsümün önünden gelir geçerdi.
“Kimin esiri ve neyin hâkimiydi? O gün gibi bugün de bilmiyorum.
“Öldüğü zaman onüç yaşındaydım. Son nefesini verirken anneme bahsettiği “yirmibeş senelik rindâne hayatı”nın, bir çocuk idrâk ve ihsasları hududu içine girebilen ne kadarını kavrayabilirdim? Şahsiyetinin kıvrımlarını bize en iyi açabilecek olan kendisinden daha yaşlı bütün akrabaları, daha evvel öldüler. Kalanlar üç beş kişiyiz.
“Ahbap, dost, meslektaş, talebe olarak hâtıra ve bilgileri olanlar da birer birer azalıyorlar.
“Bu dost ve yakınlarının bir çoğunu tanıdım ve dinledim. Onun adetâ zorla tutunduğu bu dünya hayatından romantik bir ölümle çekilip gittiğinden beri geçen otuz yılın türlü değişiklikleri arasında bu dostlar, hem kendi hüviyetleriyle doğrudan doğruya, hem de muhitten gelen tesirlerle, pek çok değişmiş ve bir çok unutmuşlardı. Hepsi onu, hayatının muayyen bir parçasiyle tanırlar. Hepsi doğrudan doğruya intibalarla olduğu kadar, işittikleriyle de ona hayrandırlar.
“Onlarla karşılaştığım zaman, bugün bağlı bulundukları yaşayış ve duyuş şartları ne olursa olsun hemen o zamanların havası içine dönüyorlar ve Tanbûrî Cemil’i tanımış olmakla mağrur görünüyorlardı. Elimi iki ellerinin içine alır, omzumun üstünden boşluğa doğru muhabbetle bakarak:
— Büyük adamdı senin baban... derlerdi.
“— Tanbûrî Cemil’i tanıyanlar arasında yaşça en küçükleri olduğum için, hepsinden bir amca, bir ağabey sevgisinin sıcaklığına kavuştuğum bu baba dostlarının sözlerini daima dikkatle dinledim. Söylenenlerin bir çoğunda bazı hakikatleri belirten müşterek taraflar kadar tezatlar, garabetler, mübalâğaların da bulunmasına rağmen bunların hepsi benim bildiklerimle birleşince, bir gün, bu kitabın temeli olabildiler.
“Bununla beraber Cemil’e dair, yüzdeyüz biyografik bir eser meydana getirmek için lüzumlu olan her türlü vesikaya pek az sahip bulunuyoruz. Esasen Tanbûrî Cemil, nota defterinden başka kendisine ait mektupları, el yazılarını derleyip toplamak için hemen hiç bir şey yapmamış, bazı perakende ve yarım notlardan başka hâtıra defteri de tutmamıştır. Makale, şiir veya musiki eseri müsveddeleri, tercümeler, başlanmış bir musiki kamusu, bir kemençe metodu, gelen mektuplar, gönderilen mektuplar, bir çok notalar, kitap, resim vesaireden mürekkep olarak bana kalan bir yığın kâğıt; sandıklar, sepetler, bohçalar, zarflar içinde yıllarca semt semt göç ettikten sonra, benim bunları saklamak hususundaki kayıtsızlığımdan başka kendi hayatıma ait sarsıntılar arasında dağıldı gitti.
“Bu vesikalardan başka, evimize gelenlerin bugün de hatırlıyacakları kırk elli parça türlü türlü çalgıları, kitaplar, masası, hokkaları, kalemleri, mızrapları, kadehi, karafakisi, marangoz takımı kıl destereleri, bastonu, şemsiyesi, elbiseleri, ve başka bir sürü şahsî ve hususî eşyası; fakir fıkara, hâtıra meraklıları, yangınlar, ev taşımalar uğrunda, denizin ortasına bırakılmış bir avuç saman gibi, bilinmez ufuklara doğru yayılıp kayboldular.
“Rahmetli annem, onun ihtiyat olarak daima redengotunun arka cebinde taşıdığı ağzı vidalı, maroken kaplı, yassı rakı şişesini, içindeki rakı ile beraber, uzun seneler saklamıştı.
“Haşarı çağlarımdı. O zamanki inhisar rakıları da hiç iyi değildi. Bir gün bu şişeyi açtım, rakısını başka bir şişeye boşalttım, içine inhisarın (ikinci nevi) rakısından doldurdum, kapadım, yerine koydum. Babamın binliklerinden aktarılmış o nefis rakıyı — o kadar güzeldi ki — yalnız başıma, mezesiz ve susuz, yudum yudum içtim. Zavallı anneciğim, o sahte rakı ile dolu şişeyi için bulunduğu sandıkla beraber, benim hiçbir kıymeti sıkıca tutmasını bilmiyen hercai ellerime büsbütün bırakıp hastaneye düşünceye kadar, lâvanta çiçeği, sabun ve naftalin kokan eski elbiseler arasında, kocasının yadigârı diye dikkatle saklamıştı. Sonra şişeyi de bir arkadaşa hediye ettim.
“Bugün bizi Tanbûrî Cemil’in şahsiyetinin örgüsüne doğrudan doğruya yaklaşmaya yarayacak olan bütün bu şeylerin içinde saklandığı 21 mükerrer numaralı hânenin tütün ve anason kokan odaları gelecek yangına kadar bomboştur.
“Bu evi Almanyaya musiki tahsiline gitmek için Emniyet Sandığına rehin koymuş, sonradan borcunu ödiyemediğimiz için satmıştık. O zamandanberi geçen yirmibeş sene içinde oraya yalnız bir defa, bundan iki sene evvel gidebildim.
“Ölülerimizi sevdiğimiz kadar onlardan kaçıyordum da galiba.
“Bana, o evin duvarları içine annemle babamın cesetleriyle beraber kendi kendimin ölmüş olan bir tarafım, hayatımın bir parçası gömülüdür gibi geliyordu. Yağmurlu bir kış haftası gibi koyu kasvetli rengine rağmen o hayatımı ve annemle babamı o kadar seviyordum ki oraya gidersem bir daha çıkamam sanıyordum. Çok kere trenle Yenikapıdan geçerken yahut Beyazıttan Aksaraya, öğretmen olduğum okula inerken oraya uzaktan, eski yangın yerlerine yeni yapılmış çirkin apartmanların aralarında, merakla, istekle korku ile baktım, ahşap evlerin yosun yeşili altından kırmızısı görünen kiremitleri arasında bizimkini aradım; fakat bir türlü oraya yaklaşamadım.
“Nihayet, 1944 sonbaharındaydı dostum Ruşen Kam’la beraber oraya gitmeğe karar verdik. Onunla; evlerimize gitmek için önünden geçmeğe mecbur olduğumuz türbenin kavuklu mezar taşlarının karanlık sokağa vuran gölgelerinden korktuğumuz gecelerdenberi, bütün kalp çarpıntılarımızda, böyle beraberiz.
“Oğlanlar tekkesinin önünden ağır ağır çıktık. Teker teker bildiğimiz, kafeslerinin arkasında kımıldanan gölgelere bütün gece şiirler yazdığımız evlerin önünde dura dura, bizim sokağa saptık.
“Şimdi bütün pencereler açılacak, komşular, tanıdıklar bize seslenecekler, sevinecekler, sitem edecekler, soracaklar, alnımızdan öpecekler.. Çok üzülüyoruz. Bütün bu eski dostlara o kadar vefasızlık ettik ki..
“Mescidin çeşmesi kurmuştu. Zincirle bağlı tasın yerinde yalnız bir çivi yarası kalmıştı. Bekçi Hüseyin ağa ortalıkta yoktu. Bu saatte mutlaka evine dönen Gıyasettin bey neredeydi? Mühendis Saffet bey niçin kapısının önünde sigarasını içmiyor? Nevzat niçin topaç çevirmiyor, Müfit niçin bizi karşılamıyor? Bize dargın mıdırlar, yoksa hep beraber bir yere mi gittiler?
“Halbuki sokağın basılmamış köşelerinde yirmi sene evvelki ısırgan otları gibi duruyordu!
“Masaldaki uyuyan şehrin bir sokağından geçer gibi hayret içinde birbirimize tutunarak yürüdük.
“Kapının, çok kullanılan sağ taraftaki siyah demir tokmağı hem parlaktır, hem berrak bir ses çıkarır. Soldaki tokmak tozlu ve mat renklidir, sesi de tokdur. Onu yalnız pek yabancılar, tek kollu yahut kör dilenciler çalarlar. Bazan da, ev halkını izaç için, ben çalarım.
Satılmadan evvel o eve girmiş ve bizi tanımış olan iyi insanlar, iki nazik hanım kapıyı açtılar. Asîl ve sakin sevinçleri hayretlerini perdeliyordu. Onlar başlarını örttüler, biz şapkalarımızı çıkardık.
İlerlerdik. Vaktiyle ancak zıplayarak iki elimle üst pervazına tutunup sallandığım camlı kapıdan başımı eğerek girebiliyordum. At koşturduğum koca sofayı üç adımda aştım. Birinci kata çıkan boylu boslu merdiven küçülmüş, daralmıştı. Bütün odalar, tavanlar, pencereler olduklarından daha dar ölçülerle karşıma çıkıyordu. Bizim evde değil de sanki onun küçük bir maketi içinde dolaşıyordum. Yalnız merdivenin, gizli gizli inip çıktığım karanlık gecelerde dostum ve sırdaşım olayı hiçbir zaman kabul etmemiş olan gıcırtısı hep o eski inadile ayaklarıma sarılıyordu. Ateşli rüyalardaki gibi hep cüceleşmiş olan bu hacimler içinde yalnız, Ayastefanostan getirtilen sekiz çam fidanından sağlam kalan bir tanesi – ki üstünden atlar dururdum – alabildiğine büyümüş, kalınlaşmış, selâmlık kapısının açıldığı çıkmaz sokakla bahçeyi ayıran sarı aşı boyalı duvara yorgun argın yaslanmıştı.
“İlerlemiş sonbaharın akşam güneşi süratle çekiliyor, iki içli müslüman kadının nemli gözleri koyulaşıyor, sokakta yoğurtçu bağırıyor, çocukluğumun Hayırsız adaya sürülen köpeklerinden birinin torunu havlıyor:
— Ruşen Kardeşim! Haydi gidelim! Daha fazla duramıyacağım..
“Biliyorum; o da duramıyacak. Ama duruyor. Orta kat sofa kapısının, inerken sağ kanadının üstünde bir yazıya parmağını uzatıyor. Gotik harflerle Almanca bir cümle; “Das ist die Tür.” Benim yazım! 1914 de ilk Almanca derslerimizin sınıftan eve taşınmış bir parçası.
“Birden zihnimin başka bir köşesinde bir idare lâmbasının fitili açıldı. Kapıyı hızla çevirdim; dıvar tarafı karşımıza çıktı. Zihnimin aradığını bulmuştum. Ben belki beş yaşında iken, beni eğlendirmek için babamın eski usul lâvabonun mermerine kurşun kalemle çizdiği insan ve hayvan resimlerinden birisi de burada idi. Uzun saçlı, dik bıyıklı, yüksek yakalı, Mopasanın “Güzel dost” romanının kabındaki resmi andıran, profilden bir adam resmi; Tanbûrî Cemil Beyin eliyle çizdiği bir resim! En aşağı otuzbeş seneden beri bu kapının arkasında durmuş, tahtanın belki yüz senelik ve ilk yapıldığı zaman sürülmüş yağlı boya cildine karışmış; lâvabo satıldığı, duvarlar badana edildiği için öteki resimler kaybolduğu halde, bu; kapının arkasındaki, işte bir Mısır mumyası gibi burada kalmış. Eski bir tabloyu yeniden keşfetmiş gibi heyecanlandık. Ruşen kapıyı söküp götürmeye kalktı; ben:
— Başka bir zaman gelir, bu parçayı oydurur çıkarırız, dedim.
“Hanımlar bu fikirlerimize hiç şaşmadılar.
“Sonra, düşünebildik ki, bu kapıyı alsak bile onu koyacak koleksiyonumuz da yoktur ve bir Tanbûrî Cemil müzesi halinde görmek istediğimiz bu evde, ondan kalmış tek eser, bu kurşun kalemle çizilmiş desenden ibarettir. Varsın dursun!
“Arkamıza bakmadan çıktık.
“Cemil’in hayatına dair, hâtıra ve rivayetlerin dışında, müsbet ve vesikaya dayanan bilgilerimizin fukaralığı yanına bir de onun mezarının nerede olduğunu bilmemek utancı katılıyor.
“Bence, bir insanın mezarının belli olmasiyle olmaması arasında, esasında büyük bir fark yoktur. İçimizden kaç kişi sevdiklerinin mezarlarını bilirler. Bilseler bile, onlar da öldükleri zaman kendilerinden sonrakiler bu mezarları nasıl ve ne kadar zaman muhafaza edebilirler? Tutank Amen, Napoleon Bonapart, veya Pastörün mezarları bilindiği halde Mozart veya Yunus Emrenin yattıkları yerin bilinmemesi, bu insanların vicdanlarımızdaki yerini değiştiriyor mu?
“Bu suallerle içimde, beni paylayan sesi susturmaya çalışırken, o, mütemadiyen söylüyor:
“— Hayır, öğle değil! diyor. Bu adam senin babandır ve öleli ancak otuz sene oldu. Onun gönüllerde dolu hâtırasının, plâklarda kazılı sesinin bulunması, mezarının yerini bilmene mâni değildir. Tam tersine, yalnız bu sebeple, sade baban olarak değil, ayrıca büyük bir sanatkâr olarak onun mezarını kaybetmemek, borcundu. Biliyorsun ki süvari yüzbaşısı, ressam Tahsin Bey senelerce o mezarı ihmal etmedi. Kabristanın köşesinden bucağından tek başına topladığı taşlarla ve kendi elleriyle etrafına bir dıvar çevirmeğe çalıştı. Sen de hiç olmazsa bu taşları biraz alçı ile tutturamaz, iki üç senede bir gidip ne oldu diye bakamaz mıydın?”
“Öldüğü zaman, birdenbire büyük bir ağlama buhranına düştüm. Beni alıp Beyazıtta Fuad Vehbi Beyin evine götürdüler. Sonradan işittim ki cenazede pek az insan, ancak onbeş yirmi kişi varmış. “Herhalde ölümü duyulmamış olduğundandır” dendi idi. Ama bir zaman sonra –belki bir sene– Kadı Fuat Efendi ile beraber Merkezefendiye gittim, mezarı gördüm.
“O gün, Yenikapı Mevlevihanesine de uğramış, merhum şeyh Abdülbaki Efendiyi ziyaret etmiştik. Baki Efendi, uzun uzun, hıs ve temkinle babamdan bahsederken bir aralık:
— Merkezefendi kabristanı iyidir. Lâkin zamanla tahribata uğramakta, diğer cihetten yeni yollar yapılarak kabristanlar tadil edilmektedir. Nakli Kubûr için müddeti muayyenenin hulûdünde, inşallah, merhumun bakiyei izamını Dergâhı şerifin haziresine naklederiz. Münasip olur, demiş.
Fuad Efendi de hararetle bu fikre iştirak etmişti. Babamın pek aziz dostu merhum Şeyh Celâl Efendinin oğlu ve Miraciye şair ve bestegârı Kutb–ün–nayî Osman Dede’nin torunu olan Baki Efendi, bütün cedlerinin ve kendisinin bu hazirede, ebedi uykuları için gereken huzur ve emniyete güveniyor, hattâ Tanbûrî Cemil’e de bu huzur ve istirahatten istifade imtiyazını esirgememek inceliğini gösteriyordu. Fakat Nakli Kubûr için kanunî müddet gelip geçtiği halde ne o, ne başka kimse buna teşebbüs etmedik. Bir zaman sonra tekkeler kapandı. İstanbuldaki Mevlevî tekkelerinin en mühimlerinden birisi olan Yenikapı Mevlevihanesinin son şeyhi Abdülbaki efendi, mânevi varlığının yoğurulduğu bütün bir geleneğe rağmen uyanık bir insandı. Başında vakur sikkesi yerine siyah yir melon şapka ile Cağaloğlundaki Türkocağında millî umdelerimiz yolunda birkaç sene çalıştıktan sonra öldü ve herhalde dergâhın haziresine gömülmedi. Kadı Fuad Efendi ise, vasiyeti mucibince, Merkezefendide babamın mezarına gömüldü. O gün mezar açıldı. Ben, babamın kemiklerini gördüm ve inandım ki toprak da kısmettir.
“Şimdi oralarda, gittikçe ihtiyarlayan serviler arasında, keçiler dolaşıyor.”
Tanbûrî Cemilin Ruhuna Gazel — Yahyâ Kemal Beyatlının en güzel gazellerinden biri bu adı taşır; şiir şudur:
Bezm-i Cemşîdde devran ki kadehlerle döner
Şevk şeb tâ beseher raks–ı mükerrerle döner
Tutuşur meş’alei dille merâyâyi huzûr
Hüsnü aşk ortada bin mâh bin ahterle döner
Cümle ervahı makâmât açılır arşa kadar
Râst mâhûr ile uşşâk muhayyerle döner
Kurtulur pâyi tarab yerden o dem kim melekût
Yere gökten süzülür halkai şehperle döner
Her gelen rind kanar zevke bu mecliste Kemâl
Cânibi rahmete son çektiği sâgarle döner
Tanbûri Cemil Bey 18 yaşında.
(Resim : Sabiha Bozcalı)
Tanbûri Cemil Bey
(Resim : Sabiha Bozcalı)
Tanbûrî Cemil Beyin zevcesi Saide Hanım
(Turgud Zaimin gravürü)
Tanbûrî Cemil Bey bestesi şehnaz şarkı Güftesi Nigâr binti Osman Hanımındır
(Bâki Sühâ Ediboğlu’ndan)
Semti ve evi
(Turgud Zaim’in gravürü)
Sazı ve Mâşukanın kabri
(Turgud Zaim’in gravürü)
Bu maddedeki kitabın kabı
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı, Turgud Zaim
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM070001
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı, Turgud Zaim
Description
Volume 7, pages 3461-3480
Note
Image: volume 7, pages 3462, 3463, 3465, 3466, 3467, 3468, 3476
See Also Note
B.: Ali Efendi; Hünkâr İmamı Tanbûrî-. “Ali Efendi ile bu görüşmeden sonra Cemil, üstadın bulunduğu meclislerde çok defa bulundu ve doğrudan doğruya ders almamakla beraber, genel musiki bilgisi ve klâsik mektebin esas karakterine ait incelikleri öğrenmek hususunda ondan geniş ölçüde faydalandı. “Mahmud Bey Kartaldan Humus’a kaymakam tâyin edildikten sonra; Cemil de annesi Zihniyar hanımın yanına, Taşkasaptaki eve döndü. Cemil’in hayatının bu devresini evleninceye kadar, aile içi, dostlar halkası, müzik muhiti ve kendi derunî âlemindeki çalışmaları gibi birbirinden hem ayrı hem birbirine bağlı çerçeveler içinde görmeğe çalışacağız. 1889-1901
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı, Turgud Zaim
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.