Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
CELÂL BEY (Hakkıpaşazâde Mehmed)
Geçen asır sonları ile asrımız başında yaşamış şâir ve muharrirlerden; 1867 de İstanbul’da doğmuşdur. Jandarma Dâiresi Reisi Hakkı Paşanın oğludur; muntazam, ciddi bir tahsil görmemiş, devamlı bir memuriyet veya iş hayatı olmamışdır, has mânası ile kalenderâne, derbederâne, mecnun misâli âşıkaane yaşamışdır; bir ara Büyükada’da Anna adında bir rum kızını sevmiş, o kız için kâğıd tomarları dolusu şiirler yazmış, bu vesiîle ile Adanın da güzelliklerini tasvir, hattâ kendine “Ada Şâiri” diyen bile olmuşdu.
Ahmed Rasim “Muharrir, şâir, edib” adlı ölmez eserinde yakından tanıdığı ve çok sevdiği Mehmed Celâlin çok canlı, çok renkli bir portresini çizmişdir; aşağıdaki satırları ordan alıyoruz:
“Hakkıpaşazâde Celâl ki, her zaman ve her vesîle ile söylerim, bu asrın en tabii bir şâiridir. Mübtelâ olduğu cinneti, küûliye sâikası ile sokakda, dükkânda, birahânede, nerede bulunursa bulunsun çok defa bağırır, Muallim Naci’yi taklid ederek bıyıklarını burardı.
“Bir sabah Bakırköyündeki hânemde henüz yatakdan kalkdığım esnâda kapu çalındı; inip açdım, bakdım ki Celal; yüzüme bakıp deli deli gülüyor.
— Buyurun, hayır ola!
“Yine gülüyordu. Zâten mâlûliyetini bildiğim için o güzel sîmânın her gülüşde izhar ettiği alâimi maraziyeden müteessir oluyordum.
— Gel yâhu!
— Gelirim ama bana dîvâne d...
⇓ Read more...
Geçen asır sonları ile asrımız başında yaşamış şâir ve muharrirlerden; 1867 de İstanbul’da doğmuşdur. Jandarma Dâiresi Reisi Hakkı Paşanın oğludur; muntazam, ciddi bir tahsil görmemiş, devamlı bir memuriyet veya iş hayatı olmamışdır, has mânası ile kalenderâne, derbederâne, mecnun misâli âşıkaane yaşamışdır; bir ara Büyükada’da Anna adında bir rum kızını sevmiş, o kız için kâğıd tomarları dolusu şiirler yazmış, bu vesiîle ile Adanın da güzelliklerini tasvir, hattâ kendine “Ada Şâiri” diyen bile olmuşdu.
Ahmed Rasim “Muharrir, şâir, edib” adlı ölmez eserinde yakından tanıdığı ve çok sevdiği Mehmed Celâlin çok canlı, çok renkli bir portresini çizmişdir; aşağıdaki satırları ordan alıyoruz:
“Hakkıpaşazâde Celâl ki, her zaman ve her vesîle ile söylerim, bu asrın en tabii bir şâiridir. Mübtelâ olduğu cinneti, küûliye sâikası ile sokakda, dükkânda, birahânede, nerede bulunursa bulunsun çok defa bağırır, Muallim Naci’yi taklid ederek bıyıklarını burardı.
“Bir sabah Bakırköyündeki hânemde henüz yatakdan kalkdığım esnâda kapu çalındı; inip açdım, bakdım ki Celal; yüzüme bakıp deli deli gülüyor.
— Buyurun, hayır ola!
“Yine gülüyordu. Zâten mâlûliyetini bildiğim için o güzel sîmânın her gülüşde izhar ettiği alâimi maraziyeden müteessir oluyordum.
— Gel yâhu!
— Gelirim ama bana dîvâne demeyeceksin...
— Demem... gel..
“Zavallı Celâl. Bu asrın en rakik şâiri mâderzâdı, bazılarına hıfzı Kur’an dokunur, buna da hıfzı divan dokunmuşdu. Her ne ise.. girdi, oturduk.
— Nereden geliyorsun?
— Konakdan...
— Taşkasabdan mı?
— Evet..
— Ne zaman çıkdın?
— Bir buçuk saat oluyor, ortalık ağarmamışdı bile..
— Sebeb?.. sıkıntı mı basdı?
“Hâlâ gülüyordu:
“Dîvânelik basdı, bu gece bir gazel söyledim, bir türlü uyuyamadım, anlayacak yok ki okuyayım.. düşündüm, düşündüm, hatırıma sen geldin, uyumam, erkenden gider, ona okurum dedim.. nasılım?..
— İşte şimdi dîvânesin!
— DÎvâne ha!..
“Bıyıklarını burdu:
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil
Kim derdi ki bir bana dîvâne desinler!..
“Bîçâre Celâl! O zaman Anna nâmında bir kızın üftâdesiydi. Müverrih Ahmed Refik Beyin dediği gibi bu aşk ile Adayı son derece his etmişdi, “Adada söylediklerim” ile sâir âsârı perîşânında Annanın hâtırâtı garâmı hüzünler, feryadlar, nedâmetler içinde yatar durur.
“Celâl’in babası Hakkı Paşanın manzum eserleri vardı; Celâl babasının gazellerinin bir kısmına nâzireler yazar, bir kısmını da tahmis ederek takdim eder, bu suretle kendisinden para koparırdı. Bir gün dediler ki:
— Celâl Hasanpaşa Karakolhânesinde imiş!
— Neden?
— Gaalibâ pederi teslim etmiş..
“O esnâda Celâl Osman pâdişahlarının manzum bir tarihini yazıyordu. Zavallıya bu heves Muallimi Nacinin Terceman gazetesinden ayrılmasından sonra Târih Nüvisi Âliosman memuriyetiyle taltif edilmesi üzerine gelmişdi. Aradan biraz geçdikten sonra yine dediler ki:
— Celâl Fransız Hastahânesinin mesânen kısdaymış!
— Bu da ne?
— Çıldırmış!
“Pek sevdiğim için ertesi sabah Taksime kadar gittim. Kapucu ve diğer biriyle görüşdükten sonra Celâle bir odada mülâki oldum. Bîçâre beni görür görmez hüngür hüngür ağlamaya başladı. Boynuma sarıldı. Ben onun deliliklerinin boğazımı sıkmayacağından emindim. Heyecanı biter bitmez, iri elâ gözlerini yukarıya kaldırarak ellerini havada sallaya sallaya:
Peder hiddetli dâder hâle hayran, vâlide mâtûh
Bu esbâbı cünûnu seyreden dîvâne olmaz mı?
beytini okudu, ve:
— İşte beni timarhâneye sevk eden sebebler bunlardır!.. dedi, Paşa beni Hasan Paşaya teslim etti, yazdığım manzum tarih müsveddelerini verdi, böyle şeylerle uğraşmaklığımı münâfii ubûdiyet ad etmiş.. halbuki ben pâdişahlarımıza hizmet ediyordum, beni istintak bile etmediler, peder sonradan nâdim olmuş olmalı ki yine Hasan Paşaya müracaat ile tahlîsimi rica etmiş, Hasan Paşa — Deli imiş diyelim de muvakkaten bir hastahâneye yatıralım, bundan başka çâre yokdur... demiş; bu karar üç gün sonra tatbik edildi, beni yanımda bir polis ile arabaya bindirdiler, fakat ben burada bütün bütün çileden çıkacağım.. dedi idi.
“Bîçâre Celâl, bütün hayatında pederinden şikâyet ederdi dururdu. Zan ederim ki birkaç defa teehhül etmişdi. Âsârının içinde tâlihsizliği ab âşikâre durur.
“Sevdiği Anna’nın hâtırai garâmını ölünceye kadar unutamamışdır. İşrete inhimâki şedîdi neticesinde bazan cünûna müşâbih alâim gösterdiği vâki idi. Hattâ bir gün Fevziye Kıraathânesinde Ali Ulvi Beyin fesini kapıp Saraçhvne tarafına doğru kaçmış, beni de Galatada Havyar Hanı önünde aynı muamelede bulunacağını söyliyerek tehdîd etmişdi.
“Kitabcıların açdığı hisâbı cârîden kırma, kırdırma suretiyle bedbaht idi. Büyükadada oturduğum senelerde bir gün Andelib ile beraber (B.: Andelib, İst. An. 842) çıkageldiler. Eyvâh!.. burada ben bu iki deliyi nasıl idâre ederim?.. Derhal merkebleri çağırdım, bindik, Diyaskalos diyip yürüdük. Çamlar altında oturduk. Bir saat sonra ikisi de birden ayaklandılar, Celâl bağırıyor, Andelib bağırıyordu. Sus demek, onlara, sesinize ne oldu, kısıldı mı, bağırsanıza demekdir. Bırakıp gitmek de elimden gelmiyordu. Gelen geçen bize bakıyordu. Bilmem ne oldu? İkisi birden ağlamaya başladılar. Fransızlar “ufak bir rüzgâr yağmuru dindirir” derler ama burada beş on damla göz yaşı fırtınayı dindirdi idi.
“Meğer Celâl Anna’yı hatırlamış, Andelib de onun ağladığını görünce kendisini zabtedememiş, bana da bir hal dokundu, gözlerim sulandı. Bîçâre Celâl beni de ağlamak üzere görünce yerinden fırladı, Anna’nın hânesi istikametine dönerek irticâlen:
Ada!.. Ey meskeni dildâr!.. Sende sonbahar ağlar
Celâl ü Râsim ağlar, Andelibi dilfikâr ağlar!..
diye avazı çıkdığı kadar bağırdı idi.
“Şükürler olsun ki geceyi pek sâkinâne geçirdik idi. Onları bağlıyacak zinciri elde etmişdim: bol, sık sık rakı!
“Kaç defa Celâli, Andelibi meyhânede, ellerinde yarı yazılmış bir gazel veyâ bir manzûme olduğu halde sızmış görmüşümdür. Zavallı Celâl, kaç defa bana, rüyâsında söylediği şiirleri sonra hatırlayamadığından dolayı izhârı teessüf etmişdir. Her ikisi de dâimâ âşık geçişirdi. Bir mahbub veyâ bir mahbübe de kâfi gelmediği demleri bilirim. Birgün Celâlin pederi merhum Hakkı Paşa kitabcı dükkânında beni pür telâş yakaladı. Henüz yeni evli olduğu halde Hasan nâmındaki genc bir uşakla beraber kaçdığını söyledi. Bulmak için kendisine yardım etmekliğimi rica etti. Bütün gün Galatada dükkân dükkân, hâne hâne gezdim, bütün gece Beyoğlunda tarassuda yattım. Ertesi sabah uykusuzlukdan bîtab kalmış olduğum halde, üç dört gün evvel bana muharriri şehîr Şemseddin Sâmi beye gideceğini söylediğini tahattur edince tâ Bostancıya kadar gittim. Sami Bey çalışıyordu, Celâli aradığımı söyleyince gülümsedi:
— İki gün evvel gelmişdi, yanında kaynı da vardı (genc uşak Hasan), bir öğle üstü idi, ikindiye doğru gittiler... dedikden sonra, gaalibâ pederi ile kavgalı imiş, eve gitmiyormuş, biraz da para istedi, verdim... sözünü ilâve etti.
“İstasiyona döndüğümde Haydarpaşadan gelen tirene bakıp dururken Hakkı Paşayı gördüm. O da beni görünce: — Gel!.. gel!.. diye çağırdı. O tirene bindim. Meğer Paşa mülhakaata telgrafnâmeler vermiş, Celâli Karamürselde tevkif etmişler, tahtelhıfız bir sandala bindirmişler, Kartalda teslim edeceklermiş.
“Filvâki Kartalda karşılaşdık. Mestilâyûkal denilecek derecede idi. O hâlinde bile:
İsmi mânâda güzel, kendisi suretde güzel
İkisinden de güzel bir Hasanım var benim!
deyip duruyordu. Acıdımdı. Bu hayalperest şâir her şeyi kaybediyor, hasanı bir türlü kaybedemiyordu. Pederine yan yan bakıyor, felâketlerinin müsebbihi olduğunu söylüyor, bunları müteâkib Hasana dönerek:
— Bu da püsküllü belâsı!.. diyordu.
“Tirende ayrı bir kompartımana bindik. Hasan da yanımızda idi. Tiren kalkar kalkmaz üç günlük mahsulü idrâk etmeye başladık. Sağ cebinden bir yığın kâğıd çıkarmış idi. O okuyor, ben dinliyordum, Hasan da gülüyordu. Arada parmağı ile işâret ediyor, Hasan cebinden çıkardığı kadehi kendisinden şişe ile rakı veriyor, o da cebinden mezeleniyordu, gûyâ hiç bir şey olmamış gibi davranıyor, bana:
“Tirenden iner inmez paşanın fesini kapıp kaçayım mı?.. diyordu.
“Kapar mıydı, kapardı!..” (Ahmed Râsim, Muharrir, şâir, edib, 1924).
Fâik Reşad Bey de şâir Mehmed Celâl Bey için Nevsâli Osmânide yazdığı bir fıkrada yüzünü şöyle târif ediyor: “Kendisini 1887 - 1888 arasında tanıdım, Mürüvvet gazetesi muharrirliğinde bulunuyordum, bana sık sık uğrardı, o zaman 22-23 yaşlarında ter bıyıklı, hafifce sakallı, kara gözlü, buğday benizli, değirme çehreli; yakışıklı bir delikanlı idi. “O mühlik hastalığı iki sene çekdi. Hele son günlerinde saçı sakalı kâmilen ağarıp süt gibi olmuş, çehresi de simsiyah kesilmişdi.
“Şiirlerini çok süratli yazar, ekseriya irtîcâlen hattâ mazum konuşurdu; her vâdîde yazar, hayal perver, hassas şâirdi, fakat bilgisi mahdud, görgüsü pek az, çok da yazdığı için şiirlerinde pürüzler pek çokdur, ve muayyen bir dâire içinde dönüp dolaşmışdır. Çocukluğunu ve ilk gençliğini babası Hakkı Paşanın memuriyeti dolayısı ile Erzurumda geçirmişdi.”..
Mehmed Celâl Beyin manzum eserleri şunlardır: “Adada söyledimlerim”, “Zâdei şâir”, “Sürûd”, “Âsâri Celâl”, “Gazellerim”, “İstigrâb”, “Elvâki şâirâne”, “Terâcimi ahvâli salâtin”. Hikâye ve roman olarak; “Cemile”, “Venüs”, “Zehrâ”, “Bî vefâ”, “Mev’idi mulâkat”, “Mükâfât”, “Elvâhi sevdâ”, “Mâvi sünbül”, “Dâmen alÛde”, “Küçük gelin”, “Dehşet”, “Oyun”, “Margrit”, “Vicdan azabları”, “Muhabbeti mâderâne”, “Bir kadının hayatı”, “İki kanarya”, “Âşinâyi nigâh”, “Röne”; didaktik yolda da “Osmanlı Edebiyatı Nümûneleri”, “Şiiri Gazâ” ve “Sevdâ Lugatı” isimli üç eseri vardır.
Kalenderâne hayat yolunda keder ölmüş bir kıymet olduğu muhakkak olan Mehmed Celâl Bey 1912 de kırkbeş yaşında vefat etmişdir.
Şâir Mehmed Celâl Bey
(Resim : B. Cantok)
Theme
Person
Contributor
B. Cantok
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM060742
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
B. Cantok
Description
Volume 6, pages 3415-3418
Note
Image: volume 6, page 3415
See Also Note
B.: Andelib, İst. An. 842
Theme
Person
Contributor
B. Cantok
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.