Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BİNBİRDİREK BATAKHÂNESİ
Ne zaman ve kimin tarafından yazıldığını tesbit edemedik; on sekizinci asrın ikinci yarısında ilk defa meddah ağzından dinlenmiş bir hikâye olacakdır; ilk baskısı hicrî 1290 (Milâdî 1873) de yapılmış olan ve “Tayyarzâde” adını taşıyan hikâyede vak’a, Dördüncü Sultan Murad zamanında İstanbulda geçer; hikâyenin kahramanlarından Fazlı Paşanın kızı Gevherli (Mücevherli) Hanım Sultan, Binbirdirek Sarnıcının üstündeki Fazlıpaşa sarayını bir batakhâne hâline sokmuş, buraya dürlü hilelerle düşürdüğü İstanbul zenginlerini soydukdan sonra, hepsi birer şâkî olan uşaklarına öldürtmektedir; pençesine düşen bedbahdaları da, öldürtünceye kadar, cezâhâne adı verilen sarayın altındaki büyük susuz sarnıçda hapsettirmektedir.
Halk tarafından çok okunmuş olan bu hikâye, Binbirdirek sarnıcının bir zamanlar hakikaten bir batakhâne olduğu zehâbını uyandırmışdır.
R. E. Koçu, bu meşhur hikâyeden mülhem olarak, on yedinci asır ortalarında ve Dördüncü Sultan Murad devrinde İstanbul hayatını en doğru, en câzib, husûsiyetleri ile yaşatan “Binbirdirek Batakhânesi” adı ile bir târihi roman yazmışdır. Aşağıdaki satırlar da, yine R. E. Koçunun kalemi ile Tayyarzâde Hikâyesinin bugünkü sohbet dili ile bir hulâsasıdır;
On yedinci asır ortalarında, Dördüncü Sultan Murat zamanında İstanbulun namlı zenginlerinden De...
⇓ Read more...
Ne zaman ve kimin tarafından yazıldığını tesbit edemedik; on sekizinci asrın ikinci yarısında ilk defa meddah ağzından dinlenmiş bir hikâye olacakdır; ilk baskısı hicrî 1290 (Milâdî 1873) de yapılmış olan ve “Tayyarzâde” adını taşıyan hikâyede vak’a, Dördüncü Sultan Murad zamanında İstanbulda geçer; hikâyenin kahramanlarından Fazlı Paşanın kızı Gevherli (Mücevherli) Hanım Sultan, Binbirdirek Sarnıcının üstündeki Fazlıpaşa sarayını bir batakhâne hâline sokmuş, buraya dürlü hilelerle düşürdüğü İstanbul zenginlerini soydukdan sonra, hepsi birer şâkî olan uşaklarına öldürtmektedir; pençesine düşen bedbahdaları da, öldürtünceye kadar, cezâhâne adı verilen sarayın altındaki büyük susuz sarnıçda hapsettirmektedir.
Halk tarafından çok okunmuş olan bu hikâye, Binbirdirek sarnıcının bir zamanlar hakikaten bir batakhâne olduğu zehâbını uyandırmışdır.
R. E. Koçu, bu meşhur hikâyeden mülhem olarak, on yedinci asır ortalarında ve Dördüncü Sultan Murad devrinde İstanbul hayatını en doğru, en câzib, husûsiyetleri ile yaşatan “Binbirdirek Batakhânesi” adı ile bir târihi roman yazmışdır. Aşağıdaki satırlar da, yine R. E. Koçunun kalemi ile Tayyarzâde Hikâyesinin bugünkü sohbet dili ile bir hulâsasıdır;
On yedinci asır ortalarında, Dördüncü Sultan Murat zamanında İstanbulun namlı zenginlerinden Defterdar Hüseyin Efendi azledilir ve Yenibahçedeki muhteşem konağına çekilerek bir münzevî hayatı sürmeğe başlar; ikbal devri dostları ve dalkavuklar dağılmıştır. Efendi hazretlerinin ise iki lâf edecek bir yâr-ı sadıka ihtiyacı vardır. Bir gün Derviş Mahmud isminde bir zât: “Sultanım, Şehremini semtinde Tayyarzâde isminde on sekiz, yirmi yaşlarında gayet nazik, gayet güzel, sözü sohbeti yerinde bir delikanlı vardır. Şiirden anlar, musikiye, âşınâdır, kendi sesi ile güzeldir; güzel tambur çalar, bu genci efendimize nedimi has olarak getirevim!” der. Hüseyin Efendi de: “Var getir bir göreyim” der. Tayyârzâde konağa getirilir, efendi kendisinden gaayetle hâzzeder ve Tayyarzade Yenibağçedeki konakta yerleşir.. Kendisine selâmlıkta mükellef bir oda döşenir. Kılığı kıyafeti tepeden tırnağa değiştirilir: Samur, sincap, kakum, vaşak kürkler, altın kabzalı elmaslı hançerler, elmas yüzükler.. Her gün yüz altın cep harçlığı.. Efendi ihsan kapılarını ardına kadar açar.. Kâh saz, kâh söz, edibâne, ârifane sohbetlerle geceler ve günler, haftalar aylar geçer.. Ramazan gelir. Ramazanı şerif de safayı hatırla geçer. Arife günü ikindi vakti Tayyarzade anasını ziyaret için velinimetinden izin ister.. Hüseyin efendinin hazinedarı bütün bendegân için bayram hediyesi birer bohça hazırlamışdır. Tayyarzadenin bohçasını da arkasından Şehreminindeki evine gönderir. Delikanlının anası bohçayı açınca şaşırır kalır, içinde: Bir gâvur fesi, dört değirmi astar, pamuk ipliği alacası bir yanaşma entârisî, mavi bezden diz donu, bir kara ırgat kuşağı, yelken bezinden don ve gömlek vardır..
Kadın:
— Oğlum bunlar nedir?!.. O adam seni çoktan istiskal etmiş haberim yok!.. der.
Delikanlı teessüründen ağlamağa başlar, bohçayı saklar ve: “Ben de bir daha onun konağına gidersem nâmerdim!.. “ der. Halbuki işde büyük bir yanlışlık vardır: Arabacı Veli Mahmud Tayyarzade için hazırlanmış fevkalâde kıymetli hediyelerle dolu bohçayı almış, arabacının bohçası da efendini sevgili nedimine gönderilmişdir. Veli Mahmud bohçayı açıp da içinde kendisinin on yıllık aylığı ile tedarik edilemeyecek eşya olduğunu görünce “Burnu bana yedirmezler!” deyip memleketine kaçar. Delikanlı bayram günü görünmeyince Hüseyin efendi merak eder, evine haber gönderir, buldurtamaz. Aradan bir ay geçer... Tayyarzadeden haber yok. Zengin adam “Bir iş oldu.. Tayyarzademi gücendirdiler ama benden saklıyorlar..” der ve nihayet bir gün: “Varayım kendim arayıp bulayım!..” diye konaktan çıkar ve akşama konağa dönmez. Aradan bir hafta geçer, efendiden haber yok. Konakda bir merak ve telâş. Herkes: “Zâhir Tayyarzâde, efendiyi büyüledi. Kedi evinde kapadı. Parasını sağıp yiyecek” şüphesi uyanır. Bir hafta sonra konağa meçhûl bir şahıs gelir ve efendinin el yazısı ile bir tezkere sunar: kâğıtta “Ali ağa!.. Senedimi getirin efendiye on altın ver ve bana dair kendisine bir şey sorma” yazılıdır. Ertesi hafta o meçhûl adam yine gelir, Hüseyin efendinin yazısı ile yine bir kâğıt verir, bin altın alıp gider.. Bunun üzerine Hüseyin efendinin zevcesi Şehreminine, Tayyarzadeye başvurur. Fakat görür ki delikanlının hiç bir şeyden haberi yokdur. Hüseyin efendinin kaybolduğunu öğrenince kalbinin kırgınlığına rağmen fevkalâde müteessir olur. Hemen konağa koşar ve iki sefer biner altın alan meçhul adamı bekler.
Bu adam, aynı mealde bir tezkere ile yine gelir. Fakat Tayyarzade de herifin peşine takılır ve hissettirmeden takip eder:. Fatih, Vezneciler, Bayazıd üzerinden Divanyoluna gelirler.. Adam orada bir yan sokağa sapar. Ve meşhur Binbirdirek Sarnıcı üstüne yapılmış olan Fazlı Paşa sarayına girer. Bu sarayda Fazlı Paşanın bir sultandan doğmuş olan kızı Cevherli Hanım Sultan oturmaktadır. Herkesin bildiğine göre, yıllardan beri sokağa çıkmıyan hanım sultan haylı yaşlıdır ve ibadetle meşguldür. Tayyarzade “Şimdi ne yapayım?” diye düşünürken sarayın kapısı açılır. Bir de ne görsün, dışarıya âfeti devrin bir kız çıkmıştır; Sırtında bülbül damağı bir ferace vardır ve yaşmağı da çilek şerbeti rengindedir. Hilâl kaşlı, âhu gözlü, kirpikleri karanfıl gibi.. pembe hotoz üstüne takıp takıştırmış olduğu elmasların pırıltısı dışarı aksetmekte. Servi boyu ile bir dalgalı dalgalı yürümekte ki ya hey!.. Feracesinin altından da bir karış nar çiçeği entarisi dışarıya çıkmış.. Arkasında sekiz cariye.. Feraceleri al, sarı, güvez, fıstıkî, mor, turuncu, yeşil, ve mavi... Bir renk dalgası, tavus kuyruğu halinde..
Tayyarzâde şaşkın şaşkın seyrederken güzel kadın yanına gelir ve:
— Vakti şerifleriniz hayrolsun efendim Tayyarzade!.. der.
Tayyarzadenin âdeta dili tutulur:
— Allaha emanet olun efendim. diye kekeler.
Beriki, şuh ve dilbaz:
— Ah efendim.. Haylı zamandır hayalinde oyalanırken elhamdülillâh bugün size kavuştum.. Ah kızlar kaç gündür gözüm seğirdi.. Bakın sonu neymiş.. Tayyarzâdemi görecekmişim!.. der.
Delikanlı biraz toplanıp:
— Hayrola efendim.. Siz beni nereden bilirsiniz?! diye sorunca genç kadın şöyle bir kırıtarak:
— Efendim, ehli dil birbirini bilmemek mümkün müdür?. Lûtfen teşrif edin.. Buyurun bir fincan acı kahvemizi nûş edin.. Teşrifinizle hanemizi şen ve ruşen eyleyin.. İki gözüm nevcivanım... Bu cariyenizi ağlatmayın!. Cevabını verir ve Tayyarzâdeyi Fazlı Paşa sarayının kapısından içeri alır.
Bu güzel ve dilbaz kadın, Gevherli Hanım Sultanın mahremi esrarı gürcü kızı Sahbâ’dır.
Tayyarzâde Gürcü kızı Sabbâ ile Fazlı Paşa sarayına girer girmez yirmi nefer Macar kölesi ile karşılaşır. Hepsi gözleri kanlı şakî suratlı adamlardır; “Efendi.. Tütün bahşiş!..” diye delikanlının etrafını sararlar. Sabbâ’nın işâreti ile delikanlı dört altın verir. Birkaç kapı geçince karşılarına bu sefer de yirmi kadar Boşnak ve Arnavut köle çıkar. Onlar da aynı kırat cellât yüzlü adamlardır: “Tütün bahşi!..” derler. Dört altın da onlara verilir. Harem kapısına gelince orasının da yirmi kadar ak hadım ağalarla tutulmuş olduğunu görürler.. Bunlar da tepeden tırnağa müsellâhtırlar ve Tayyarzâdeyi ortalarına alıp: “Maşallah efendim.. Bizlere tütün bahşiş!..” deyip dört altın kaparlar.. Tayyarzâde fevkalâde korkmuştur. Delikanlının yüzü bembeyaz olmuştur. Hareme girilir... Geniş ve fevkalâde müzeyyen, mükellef bir merdivenin iki yanına biri diğerinden güzel on iki cariye dizilmiştir, kızlar bir ağızdan: “Maşallah Sabbâ kalfa!.. İşte bu şikâra söz yok!..” derler. Sahbâ Tayyarzadeyi kolundan tutup yukarı çıkarır. Geniş bir sofaya açılan kırk oda kapısı. Her kapının önünden ağır kumaşlardan perdeler... Duvarlar tavana kadar ayna.. Tavanın ortasından muhteşem bir avize sarkmış.. Tayyarzâde odalardan birine alınır. Bu oda da ayna, billûr, altın şakırtısı, ipek ve yaldız parıltısı içindedir. Az sonra bir cariye gelir; Tayyarzâdeye: “Buyurun efendim.. Hanım Sultan sizi istiyor” der. Delikanlı Sahbâ kalfa ile beraber başka bir odaya geçer ki ihtişamı kalem ile tarif edilemez. Köşede, inci işlemeli bir sedir üstünde yetmiş beşlik bir kadın.. Dizlerine bir beyaz şal atmış... Bu, vaktiyle güzelliği, hoppalığı dillere destan olmuş Gevherli Hanım Sultandır. Bir gülü râna iken yolunmuş dökülmüş koçalak kalmıştır:
Kaşlar kazan kulplu, gözlerinde sürmeler çilingir yüzüğü, burun mor patlıcan, yanaklar porsuk ciğer, dudaklar sığır böbreği.. Gerdan karnabahar koçanı... Başında inci işlemeli al kadife serpuş.. Kulaklarında kuş yumartası kadar inci küpeler... Gevherli Hanım Sultan Tayyarzâdeyi görünce gözlerinde bir şimşek çakar, selâm verip: “Gel bakalım Tayyaroğlu. Otuz şöyle dizimin dibine!.. der. Tayyyarzâde koşar. Etek öper ve mücevherler içindeki acûzenin dizi dibine oturur. Hanım Sultan titrek eliyle delikanlının yanağı okşar: “Ey Tayyaroğlu.. İstanbulda güzelliğin gökyüzünü tuttu. Seni ne zamandan beri isterdim. Ele avuca sığmaz âhûyi vahşî gibi kaçardın. Ama bu sefer elime düştün nevcivanım aslanım..” der. Kahveler içilir. Sonra mükellef ve muhteşem bir içki sofrası kurulur. Hanım Sultan: “Tayyaroğlu.. Elinle bana bir bâde kerem et. Aşkına nûş edeyim..” der; delikanlı gümüş bazularını sıvayarak bir trâşîde billûr kadehi doldurur, ve sunar. Hanım Sultan da bir kadeh doldurup: “Civanım...Sen de benim elimden iç!..” der.
Fazlı Paşa sarayı bir batakhanedir.. Muazzam servetini sefahatle bitiren Gevherli Hanım Sultan, âlet olarak kullandığı güzel cariyeler ve kölelerle zenginleri avlatıp saraya kapatmakta, türlü yollardan paralaranı çektikten sonra cellâtlarına teslim edip yok ettirmektedir. Defterdar Hüseyin Efendi de bu avlardan biri olmuştur. İhtiyar Hanım Sultan Tayyarzadeye can ve gönülden âşık olmuştur... Güzel Sabhâ’ya “Elin eline dokunmasın.. Alimallah seni diri diri ateşe atarım!..” diye tenbih eder. Halbuki Sahbâ kalfa da güzel delikanlıya vurulmuştur. Batakhanenin bütün esrarını Tayyarzâdeye anlatır.. Delikanlı bu arada velinimetini Hüseyin efendinin de henüz hayatta olduğunu öğrenir. Ertesi günü Hanım Sultan, Tayyarzâdenin parmağında Hüseyin efendinin hediyesi bir elmas yüzüğe bakarak: “Delikanlı bu ne kadar güzel yüzük!..” der. Zeki çocuk fırsatı ganimeti bilir: “Efendim Sultanım. Güzeldir ama, taş yalancıdır!..” der. Hanım Sultan hayret eder: “Canım. Felemenk traşı tefîs bir pırlanta!..” deyince Tayyarzâde: “Hayır efendim.. Bir derviş ahbabım vardı. Bunları o yapar. Gayet hünerli adamdır!..” cevabını verir. Ve bu sahte elmas yapıcısı dervişi bulup getirmek üzere Hanım Sultandan dört saat için izin alır.. Fazlı Paşa sarayından çıkar.. Doğru Sultan Murada koşarak batakhaneyi ihbar eder.
Sultan Murat tebdili kıyafet eder., elmasçı derviş olup Tayyarzâde ile batakhâneye girer. yeniçerilere de emir verilmiştir. Fazlı Paşa sarayı sarılır. Padişah Gevherli Hanım Sultanın huzuruna çıkınca derhal kendisini açığa vurur:
— Melûne.. Sen kimsin ki böyle bir işe cüret eder ve bu batakhaneyi açıp bunca insanlara zulmedersin!.. diye gürler..
İhtiyar Hanım Sultan Padişahın ayaklarına kapanır:
— Aman Padişahım.. Gençliğime merhamet eyle!.. diye yalvarır.
Sultan Murat hemen hançerini sıyırır ve Hanım Sultanın kalbine kendi eliyle saplar.. O sırada batakhane de basılır ve Hanım Sultanın cinayetlerine âlet olan Macar, Arnavut, Boşnak köleler idam olunur. Hüseyin efendi ile beraber daha sekiz biçare ölümden kurtarılır.
Güzel Sahbâ kalfayı da: “Bana bağışlayın!..” diye Tayyarzâde kurtarır. Hüseyin efendi yedi gün yedi gece süren mükellef bir düğün ile Sahbâ’yı Tayyarzâde alır ve her ikisini de evlât yerine konağında yerleştirir.
Tayyarzâde ile Sahbâ Kalfa
(Münif Fehim’in kompozisyonu)
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050665
Theme
Location
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 5, pages 2789-2792
Note
Image: volume 5, page 2790
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.