Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
BIÇAK
Türk lûgatında biçmek kökünden isim; kesen, biçen, ayıran âlet.
İstanbulda günlük hayat içinde kullanılan çeşidleri ekmek bıçağı, sofra bıçağı, mutfak bıçağı (bunlar arasında mevye, sebze bıçakları) bir kaç boy ve çeşid kasab bıçağı, kurban bıçağı, usturaya yaklaşan sünnetci bıçağıdır.
Halkın müsellâh gezdiği devirlerde bilhassa tanzimatdan evvel ve hattâ yeniçerilik devrinde, nefis müdafaası veya tecâvüzde pala-bıçaklar, saldırma-bıçaklar vardı, ve İstanbulda 13-14 yaşlarındaki çocuklar dahil, sokağa bıçaksız çıkmış erkek görülmezdi. Hele ayaktakımı, avam arasında bıçak, erkeğin nâmusu bilinirdi. Zamanımızda paralayıcı, yaralayan silâh olarak bıçak taşımak ağır müeyyedelerle yasakdır.
Onyedinci asır ortasında Sultan İbrahim zamanında tanzim edilmiş bir narh defterinden, üçü bir yerde, yâni üç bıçak bir kın içinde ve “Altıokka” adını taşıyan yeniçeri aşçılarına mahsus bir bıçak olduğunu öğreniyoruz, aynı defterde, bu üçüzlü Altınokka bıçakların hicrî 1050, milâdi 1640 ve 35 akçeye satıldığı narh olarak kayıdlıdır.
Eski bıçakların hepsi İstanbulda yapılmaz, bir kısmı, el bıçak sanâyi meşhur yerlerden gelirdi, onlar da ayrıca geldikleri yerlere nisbetle “Vidin Bıçağı”, “Girid Bıçağı”, “Bursa Bıçağı”, “Cezayir Bıçağı” gibi isimler taşırdı.
Bıçaklar evvelâ demirine, çeliğine göre, s...
⇓ Devamını okuyunuz...
Türk lûgatında biçmek kökünden isim; kesen, biçen, ayıran âlet.
İstanbulda günlük hayat içinde kullanılan çeşidleri ekmek bıçağı, sofra bıçağı, mutfak bıçağı (bunlar arasında mevye, sebze bıçakları) bir kaç boy ve çeşid kasab bıçağı, kurban bıçağı, usturaya yaklaşan sünnetci bıçağıdır.
Halkın müsellâh gezdiği devirlerde bilhassa tanzimatdan evvel ve hattâ yeniçerilik devrinde, nefis müdafaası veya tecâvüzde pala-bıçaklar, saldırma-bıçaklar vardı, ve İstanbulda 13-14 yaşlarındaki çocuklar dahil, sokağa bıçaksız çıkmış erkek görülmezdi. Hele ayaktakımı, avam arasında bıçak, erkeğin nâmusu bilinirdi. Zamanımızda paralayıcı, yaralayan silâh olarak bıçak taşımak ağır müeyyedelerle yasakdır.
Onyedinci asır ortasında Sultan İbrahim zamanında tanzim edilmiş bir narh defterinden, üçü bir yerde, yâni üç bıçak bir kın içinde ve “Altıokka” adını taşıyan yeniçeri aşçılarına mahsus bir bıçak olduğunu öğreniyoruz, aynı defterde, bu üçüzlü Altınokka bıçakların hicrî 1050, milâdi 1640 ve 35 akçeye satıldığı narh olarak kayıdlıdır.
Eski bıçakların hepsi İstanbulda yapılmaz, bir kısmı, el bıçak sanâyi meşhur yerlerden gelirdi, onlar da ayrıca geldikleri yerlere nisbetle “Vidin Bıçağı”, “Girid Bıçağı”, “Bursa Bıçağı”, “Cezayir Bıçağı” gibi isimler taşırdı.
Bıçaklar evvelâ demirine, çeliğine göre, sonra sapına-kabzasına göre kıymetlendirilirdi. Saplara abanozdan, gergeden boynuzundan, fildişinden, gümüş, altın kaplama, üzerleri mercanlı, yakutlu, zümrüdlü, elmaslı müzeyyen, murassâ bıçaklar aynı boyda ve aynı işde kullanılır âdi bıçaklardan bir kaç yüz misli üstün değere alınır, yaptıkları bıçakları imzalarlar, bıçaklar o zaman da kıymetlenirdi.
Zamanımızın seçkin antikacılarından merhum Nureddin Rüşdi Bingül “Eski Eserler Ansiklopedisi” adındaki eserinde bıçak maddesinde şunları yazıyor:
“Birgün Bedestende bir büyük saldırma almışdım, erbâbı bir adam geldi, pek beğendi, aynı büyüklükde diğer bir âdi bıçağı vurduğu gibi o âdi bıçağı ikiye böldü, ve bana: Evlâd, buna Cezâyir çeliği derler, biz bununla on iki kat kıvrılmış keçeyi keserdik! dedi.
“Bu çeliği namlı bıçakların içerisinde asırlarca kullanıp da ağızı bozanlar, kesmez hâle gelenler yokdur.
“Ecdâdımız arasından yetişmiş üstâd bıçakçıların işi olup üzerleri altın çakma yazılarla bezenmiş ve alâ bir sap ve kabartma gümüş kın ile de süslenirse, o bıçaklar 50-100 liraya, hele bir de büyük tanınmış tarihi sümâlara aid olduğu tespit edilirse 300 den 500 liraya kadar satıldığı görülmüşdür bu rakamlar 1939 dahi kıymetlidir). Bıçak, hançer, gaddâre, pala, saldırma gibi isimler alır, bunların içinde pâdişâhlara mahsus olanlara binlerce lira değerindedir.
“Topkapusu Sarayı Müzesine Fatihin, Yavuzun bıçaklarına ise zamanımızda kıymet biçilemez.
“Harcı âlem eski bıçaklardan kurban ve sünnet bıçağı olarak 50 liraya satılan bıçaklar gördüm.
“Sapın içinde nargile maşası, veya diğer pek küçük bıçaklar yerleştirilmiş son saplı, ve arkatarafları kalın ve ucu sivri Girid bıçakları da makbuldür. Sapı ince ve zayıf yapılmış olup ağızlarında kalyoncu bıcakları da 60 lira kadar eder. Eski İzmir bıçakları, Pizren yatağanları, Bursanın ayni büyüklükde bıçakları 30 liradan 100 liraya kadar satılır. Eski Bursa ustalarının yaptıkları açılır kapanır bıçakları da zamanımızın İngiliz çakılarından çok üstündür.”
İstanbul târihinde “Karabıçakları” “Gümüşbıçak Mustafa”, “Bıçakcı Petri”,”Bıçak İsmail”, “Bıçakcoğlu” gibi lakablı şöhretler vardır.
İstanbul ağzında bıçak üzerinde darbı meseller:
Bir kötü muamele veya duruma, baskıya, zulma, sıkıntıya, darlığa karşı tahammülün, sabrın son haddine gelindiği anlamında” Bıçak kemiğe dayandı..”
İnsanın hakikaten sevdiği kimseye, candan yakınına kötülük yapamayacağı anlamında: “Bıçak kınını kesmez..”
Kalb kırıklığının aslaa tâmir edilemeyen anlamında: “Bıçak yarası onulur, dil yarası onulmaz..”
Bıçak üzerine halk ağzı deyimler:
Bıçak sırtı-iki şey arasında pek az fark: misâl:
“Birinci sınıf, Paris’ten diplomalı terzi imiş, bırak Allah aşkına, şu dikdiğine bak, hazırcı iğnesi ile arasında bir bıçak sırtı yok...”
Kanlı bıçaklı olmak-iki kişi arasında can düşmanlığı; misâl:
“İçdikleri su ayrı gitmeyen iki arkadaş kırk erkek artığı bir kahbe yüzünden kanlı bıçaklı oldu...”
Bıçak bıçağa gelmek-hasni öldüresiye karşılıklı bıçak çekerek amansız kavga; misâl:
“Şu sarı kopuk oğlanı görüyor musun, Filiz Ahmed ile Sarac Ali arasında laf taşıyarak iki yiğitti bıçak bıçağa getirecek...”
Ne zaman yaşadığını tesbit edemediğimiz resmi adında İstanbullu bir şâirin bıçkın meşreb olduğu anlaşılan bir nevcivan için yazdığı, ve İkinci Sultan Mahmud devrinde yaşamış musikişinaslardan Şakir Efendinin beyâti faslından bestelediği bir şarkıda “bıçak” âşık ağzı ile pek yerinde kullanılmışdır:
Seninçün düşdüm dillere
Sevdirmem seni ellere
Uyma sakın engellere
Sevdirmem seni ellere
Ey benim çeşmi mestânım
Pek cilveli yosma cânım
Sevdirmem seni ellere
Al elimden bir bâde çok
Yakdı beni derdi firak
İşte kılıç işte bıçak
Sevdirmem seni ellere
Resmi kulunda bu devam
Ancak budur bende meram
Hâsılı budur tekmil kelâm
Sevdirmem seni ellere
Kabzası ve kını hurda kıymetli taşlarla süslü büyük kulaklı bıçak
(Resim: Nezih)
Tema
Diğer
Emeği Geçen
Nezih
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM050564
Tema
Diğer
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Emeği Geçen
Nezih
Tanım
Cilt 5, sayfalar 2740-2742
Not
Görsel: cilt 5, sayfa 2740
Tema
Diğer
Emeği Geçen
Nezih
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.