Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BEYLERBEYİ SÂHİLSARAYI
Beylerbeyi Sâhilsarayının bulunduğu sâha, Fetihden XIX. asır başına kadar, pâdişahlara mahsus emlâk arasında, “İstavroz Bağçesi” adını taşımıştır.
Eski Belediye Mektubcusu ve değerli müdekkik Osman Nûri Ergin’in “İstanbul Şehireminleri” adlı eserinde verdiği mâlûmata göre burası fethi müteakib Fâtih Sultan Mehmed tarafındran mirialemliğinde bulunmuş bir zâte temlik edilmiş ki, bu zât İstanbul şehireminlerinin en şöhretlisi Operatör Doktor General Cemil Topozlunun ceddi imiş. Bu arâzi sonra bu mîrialem ağadan veya veresesinden satın alınarak emlâk hümâyun arasına katılmış ve içine “Şevkaabâd” adı ile bir kasrı hümayun yapılmış. Beylerbeyi Sarayının târihi bu kasır ile başlar.
Şevkaabâd kasrı İstavroz Bağçenin üst kısmında, tepede, denize kadar inen güzel bir korunun içinde idi. Pâdişahlar buraya geldiklerinde, kıyıdaki iskeleden kasra tahtirevanla çıkarlardı.
Birinci Sultan Ahmed bu kasır ve civarına bir mescid ve maiyet memurları için de daireler yaptırtmıştı.
Bu Pâdişah yaz mevsimlerinin çoğunu İstavroz Bağçesinde geçirmiştir. Hattâ bir yaz, Mekkeye gönderilecek olan Kâbenin altın olduğunu Beylerbeyi Kasrının yanına kurdurduğu bir kuyumcu imalâthânesinde yaptırttı.
Birinci Sultan Ahmedin oğullarından Şehzade Murad 1021 (1612) cemaziyelevvelinin 28 inci günü Beylerbeyinde İstavro...
⇓ Read more...
Beylerbeyi Sâhilsarayının bulunduğu sâha, Fetihden XIX. asır başına kadar, pâdişahlara mahsus emlâk arasında, “İstavroz Bağçesi” adını taşımıştır.
Eski Belediye Mektubcusu ve değerli müdekkik Osman Nûri Ergin’in “İstanbul Şehireminleri” adlı eserinde verdiği mâlûmata göre burası fethi müteakib Fâtih Sultan Mehmed tarafındran mirialemliğinde bulunmuş bir zâte temlik edilmiş ki, bu zât İstanbul şehireminlerinin en şöhretlisi Operatör Doktor General Cemil Topozlunun ceddi imiş. Bu arâzi sonra bu mîrialem ağadan veya veresesinden satın alınarak emlâk hümâyun arasına katılmış ve içine “Şevkaabâd” adı ile bir kasrı hümayun yapılmış. Beylerbeyi Sarayının târihi bu kasır ile başlar.
Şevkaabâd kasrı İstavroz Bağçenin üst kısmında, tepede, denize kadar inen güzel bir korunun içinde idi. Pâdişahlar buraya geldiklerinde, kıyıdaki iskeleden kasra tahtirevanla çıkarlardı.
Birinci Sultan Ahmed bu kasır ve civarına bir mescid ve maiyet memurları için de daireler yaptırtmıştı.
Bu Pâdişah yaz mevsimlerinin çoğunu İstavroz Bağçesinde geçirmiştir. Hattâ bir yaz, Mekkeye gönderilecek olan Kâbenin altın olduğunu Beylerbeyi Kasrının yanına kurdurduğu bir kuyumcu imalâthânesinde yaptırttı.
Birinci Sultan Ahmedin oğullarından Şehzade Murad 1021 (1612) cemaziyelevvelinin 28 inci günü Beylerbeyinde İstavroz Bağçesi kasrında dünyaya geldi. Bu Şehzâde Dördüncü Sultan Murad namile osmanlı tahtına oturduğu vakit, kendi doğduğu ve babasının çok rağbet ettiği İstavroz Bağçesine ve Kasrına sık sık gitmeğe başladı.
Bu pâdişâhın çok dedikodulu olan işret sofralar ve garib gönül eğlenceleri için de pek uygun yerdi.
Dördüncü Sultan Mehmedin zamanı da İstavroz Bağçesinin parlak bir devri oldu. Sultan Mehmed, bilhassa kiraz mevsimlerinde civardaki bahçeleri de kilalıyarak harem, takımile beraber Beylerbeyine göç eder ve burada pek tantanalı güzel günler yaşanırdı.
XVIII. inci asırda Beylerbeyi kıyılarında Sâdırâzam Nevşehirli İbrahim Paşanın damadı kaptan Mustafa Paşanın “Ferahâbad” ismile anılan yalısı meşhurdu. Nedimin hakkında kasideler söylediği bu sahilhâne müteaddid köşkleri, nakışlı divanhaneleri, selsebilleri ve büyük bir havuzu ile Boğazın Anadolu kıyılarının misilsiz bir güzelliğini teşkil ediyordu.
XVIII. asrın sonlarına doğru Birinci Sultan Abdülhamid zamanında İstavroz Bağçesinin büyük ârazisi parçalanarak halka satmış ve burası Osmanlı padişahlarının yazlığı olmaktan çıkmıştı.
Bu pâdişah İstavroz Bağçesinin yalnız lebideryâda bir parçasını muhâfaza etmiş, yıkılan kadim sarayın burada bulunan Hırkai Saadet dâiresi yerine bugün gördüğümüz Beylerbeyi Cami ile Beylerbeyi Hamamının yapdırmışdı. (B.: Beylerbeyi Camii; Beylerbeyi Hamamı):
İstavroz Bağçesinin parsellerini satın alanlar da erzak ve ve mahrûkat resimlerinden muaf tutulmuşlardı; bundan alıcı rağbeti görmediği anlaşılır.
İkinci Sultan Mahmud hicrî 1242 (M. 1826) yılında Yeniçerilerin kanlı bir şehir muharebesi ile kaldırdıktan sonra Boğaziçinde yeni üslûbda büyük bir saray yaptırmayı arzu ettiği vakit ilk hatırına gelen eski İstavroz kasrının yerini oldu.
Padişah, Beşiktaş sarayı ile, o tarihlerde Üçüncü Sultan Selim devrindeki halinde olan Çırağanı oldukları gibi muhafaza ederek Beylerbeyinde yeniden bir saray yaptırılmasını uygun buldu. (B.: Beşiktaş Sahilsarayı); Çırağan Sarayı). Eski İstavroz Bağçesinin muhtelif ellere geçmiş arazisi, sahiblerinin rizalarile istimlâk olundu ve bina emanetine tayin olunan Said Efendi marifetile bugünkü Beylerbeyi sarayının işgal ettiği saha üzerinde muhtelif daireleri ihtiva eden iki katlı, ahşa ve sarı boyalı büyük bir sâhil saray yapıldı. İşte bu sâhilsaraydır ki ilk defa olarak Beylerbeyi Sâhilsarayı adını aldı, ki biz ona “Eski Beylerbeyi Sâhilsarayı” adını vereceğiz.
Sarayın yapısı 1826 dan 1832 ye kadar altı yıl sürmüşdü; mimarı o devrin hassa baş mimârı olan Kirkor Amira Balyan (1764-1831) dır; ki torunu Sarkis Balyan yıllarca, sonra dedesinin yapdığı bu sarayı yıkacak, yerine yeni bir saray, hâlen gördüğümüz Beylerbeyi Sarayını inşâ edecekdir.
İkinci Sultan Mahmud 1832 yılı yazında, hicrî muharremin 5. inci pazartesi günü Çırağan Sarayından ve “Filia-i Hümayununa” binerek ve beraberinde maiyet sandalları da olduğu halde eşref saat bulunan on ikiye kırk dakika geçe yeni Beylerbeyi Sarayı rıhtımına ayak bastı.
Bu esnada saray önünde demirli bulunan harb gemilerinden toplar atılmış ve rıhtım boyunca dizilmiş hassa askerleri de selâm resmine durmuş ve bir mızıka selâm havasını çalmağa başlamıştı.
Sultan Mahmud merasim kıtalarını geçerek Boğaziçinin, kendi devrinde yapılmış ilk büyük sarayına girdi.
Ertesi günü bütün rical, ülema, yüksek rütbeli askerler Beylerbeyi sarayının mabeyin dâiresine gelerek Padişaha, yeni sarayında mesud günler geçirmesi temennisinde bulundular. Şâirler birbirlerle yarışırcasına tarihler düşürdüler.
Ayıntablı Ayni Efendi Sultan Mahmud’un Beylerbeyi Sarayına ilk gelişi için şu târihi söylemişdir:
İşbu târihi göreydi Cem atardı tâcını
“Nakli nev sâhilserâ kıldı şehi âli himen”
(H. 1248)
Bu münâsebetle devrin şâirlerinden Râsih de bir şarkı yazmış ve Nûman Ağa tarafından şehnâz bûselik faslından bestelenmişdir;
Ey şehi hûrşid tal’at eyle meh âsâ zuhûr
Mihrî vechin çeşmei bedbini adûden ola dûr
Eyle teşrifinle lütfet nâsi lebrizi sürür
Makdeminle vir bu nev sâhilsarâya ziyhü nûr
Virdi bu sâhilserâ Beylerbeyine pür şeref
Kimse mislin görmemiş yapmamış üstâdı selef
Olmasın vakti bahârın zevki beyhûde telef
Makdeminle vir bu nev sâhilsarâya ziybü mir
İşte nev sâhil serâ hâcet değil târifine
Eyleyen beyhûde sây eyler bunun tavsifine
Râsih âsâ muntazirdir bendeler teşrifine
Makdeminle vir bu nev sâhilsarâya ziybü nûr
İkinci Sultan Mahmudun Yeni Sarayı, (bizim için Eski Beylerbeyi Sarayı,) başlıca Mabey-i Hümâyun, Zülvecheyn, Harem- Hümayun daireleri ihtiva ediyordu. Ayrıca Serdab köşkü, Sarı Köşk, Şevkaabâd Kasrı, Yalı Kasrı isimlerini taşıyan kasırları ve muhtelif bendegân daireleri, hamamlar, mutfaklar, has ahırlar vardı. Sarayın rıhtım üstündeki dairelerinin ayrı ayrı kapuları bulunuyordu. XIX. uncu asırda Beylerbeyi sarayını bazı mühim şahsiyetler ziyaret etmiş, garblı prens ve veliahdlara burada ziyafetler tertib olunmuşdu. Mareşal Moltke, Şark Hatıralarında bu sarayı şöyle anlatmaktadır:
“Beylerbeyi sarayının cephesi pencereden görünmez, Sarayın arka tarafındaki bir kapıdan bahçeye girdim. Havuzlardaki mercan balıklarını, tarhlardaki nadide çiçekleri seyir ile meşgul idim. Bahçe bir çok sedlerle arkadaki bir tepenin zirvesine kadar uzanıyor ve yüksek yeşil duvarlar hududunu tâyin eyliyordu. Sarayın deniz cephesindeki pencereleri hep kafesli, kafesler sade harem pencerelerinde olmayıp selâmlık kısmı da bunlarla örtülmüşdür. Fakat harem tarafındakiler, hem daha yüksek hem daha sıktır.
“Ben böyle öteyi, beriyi tetkik ile meşgul iken harem tarafında bir pencereden Sultan Mahmud başını çıkararak yanına çıkmaklığımızı ferman buyurdu.
“Dehlizden geçerken bir zenciyenin kucağında Üçüncü Efendiyi gördük. Damad Said Paşa kemâli tehâlük ve ihtiramla bebeğin eteğini öptü. Prens sıhhatli ve güzel yüzlü bir çocuktu.
“Güzel, büyük bir merdivenden çıktık. İçinde mobilye namına bizim evlerimizde mevcud şeylerden farklı bir döşeme bulunmıyan bir çok salonlardan geçtik, sade yerler, Sûr Lübnan parkesile döşeliydi.
“Sultan Mahmudun dairesine girdiğimiz vakit Padişahı bir koltukta oturmuş bulduk. Çubuk içiyordu, karşısında mabeyincilerinden Mehmed Ali ve Rıza Beyler divan durmuşlardı.”
İkinci Sultan Mahmudun büyük oğlu Abdülmecid 1833 senesi yazında Beylerbeyi sarayında hatim indirmiş, vükelânın ve ülemanın bulunduğu bu merâsimin sonunda Şehzâdenin validesi hazır olana cevahirli kutular, pırlanta saatler ve kalfalara da şallar, iğneler, ihsalar dağıtılmıştı. Bu münasebetle üç gün üç gece âdeta bir düğün yâhud bayram olmuştu.
Beylerbeyi sarayında 1934 yılında da bir sergi kurulmuştu. Rus Çarı, Petersburg fabrikalarının imâl ettiği sanat eserlerinden mürekkeb bir koleksiyonu Padişaha hediye olarak göndermişti. Hediyeleri getiren heyete Beylerbeyi Sâhilsarayı civarında evler tutuldu, ve bu eşya Rus sefiri Pontiyef’in nezaretinde Beylerbeyi Sarayında teşhir olundu. Sergiyi Padişah, vezirleri ve devlet memurları ziyaret ettiler.
İkinci Sultan Mahmudun ölümünden dört yıl sonra, 1843 de İstanbulu ziyaret eden Prusya Kıralının biraderi prens Alberte Beylerbeyi Sarayında çok mükellef bir akşam yemeği verilmişdi. Prens, Abdülmecide Prusya Kıralının bir nâmesini getirmişti. Pâdişahla arasında müteaddit ve samimi görüşmeler oldu. Prens İstanbuldan iyi hâtıralarla ayrıldı ve Tuna yolu ile memleketine döndü.
Abdülmecid 1851 yazında Beylerbeyi Sarayında otururken bir yangın çıkmış, ateş önlenmişse de bu hâdise bir uğursuzluk sayılmıştı. Derhal Çırağana nakleden Abdülmecid için yedi ve Valide Sultan için beş koyun kurban edildi.
Eski Beylerbeyi sarayının tarihinde mühim hâdiselerden birisi de Amerikalı Profesör Mr. Smith’in arkadaşlarıile beraber, Abdülmecidin önünde ilk telgraf makinesi tecrübelerini yapmasıdır.
Abdülmecid bu tecrübelerden çok memnu kalmış ve sarayın bir salonundan diğer salonuna kurulan makinelerin: “Fransız gemisi geldi mi, Avrupadan ne haber var” mealindeki mesajını nakletmelerini:-Maşallah, maşallah! diye karşılamıştı.
Kırım Harbi başımda müttefik ordu ve donanmaların İstanbulda toplanmış olan kumandanlarına bu sahilsarayda pek muhteşem bir ziyâfet verildi. Bu harb üzerine kaleme alınmış manzum bir târihçede Beylerbeyi Ziyâfetinden de şu beyitlerle bahsediliyor:
Amirallerle seraskerler
Cenerallerle ilvâyı asker
Dâvet olmuşdu umûmen süferâ
Gelüb erbabı şâir vükelâ
Çünkü Beylerbeyi câyi hâli
Oldu tasvib o sârâyı âlî
Oturub sofrada yüz onyedi zât
Müteaddid niem ü meşrûbât
Zâti şâhâne dahi bitteşrif
Cümle mihmânı buyurdu teltif
Abdülmecid zamanında İstanbula gelmiş olan ingiliz edîbesi Mis Pardoya, Türkiyenin mümtâz bir misâfiri sıfatı ile Beylerbeyi Sâhilsarayını gezme müsaadesi verilmişdi. Bu kadın yazar Eski Beylerbeyi Sâhilsarayını şöyle anlatıyor:
“Sultanın Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı Boğaziçinin en zarif eseridir. Bu, sâhil boyunca uzanan gayri muntazam cebheli bir kâşâne olup Boğazın suları, pırıldayan mermer merdivenlerini yıkar. Şurada burada esrârengiz kafesli menfezlere girer. Binâ ahşabdır; harem kısmı yaldızlı küçük tahta kepenklerle mestur pencerelerle müzeyen bir sıra müsellesiyüşşekil dâirelerden murekkebdir. İdârei hükûmete âid odaları, sultanın şahsına mahsus salonları ve maiyeti şâhânenin işgal ettiği yerler, selâmlık, sekiz köşeli muazzam bir kısım teşkil eder ki bunun sivri damının tam ortasında, yaldızlı uçları güneş ışığında pırıldayan bir yıldızı kavuşdurmuş bir hilâl vardır. Bütün binâ beyaz ve sarıya boyanmışdır; ve bir insan eserinden ziyâde büyülenerek yer yüzüne çıkmış bir peri sarayını andırır.
“Merdivenlerin müntehâsındaki mermer kapudan müzehher ve muattar bir bağçeye geçilir. Buradaki havuzlardan savrulan fıskiye suları rûha sükûn veren nağmelerini etrafa dağıtırlar. Rengârenk çiçeklerin arasında kavsî kuzahın bütün elvânı ile mülevven parlak tüylü kuşlar dolaşır. Bu güzel bağçeyi deniz tarafındaki nazardan saklayan yaldızlı kafeslerin yanından geçildikden sonra muhteşem bir kapudan saraya girilir.
“Sarayın dâhili ilk bakışda bir fevkalâdelik arz etmez. Hemen orta yerden hilâlvâri yükselen bir çift merdiven, yıldızlı muazzam sütunlar salonu nisbetsiz bir şekilde küçültmektedir. Fakat hakikatte böyle değildir; bu salona, pâdişâhın maiyetine tahsis edilmiş ve döşemeleri nâdide ağaçlardan yapılmış, arabesk tavanlı, müzeyyen, en az sekiz geniş oda açılmaktadır.
“Yukarı katda devlet işlerinin görüşüldüğü şark ile garbın lüksünü mezcetmiş altın yaldızlı dâireler bulunur. Burada Türk dîvanları, sîm işlemeli kadifeleri yerine Avrupakârî koltuk ve kanepeler; Ceneveden, Sevrden, Pompeiden, İrandan, İngiltereden gelmiş türlü tezniyat, eşyâ, porselen, biblo, halı görülür. Bunlar arasında Hünkâr iskelesi muahedesini müteakıb Rusya Çarı tarafından Pâdişaha hediye edilen, dünyanın en muhteşem altı endam aynası vardır. Dâirelerdeki mefrûşât ve müzeyyenâtın hayalleri, iki imparatorluğun armaları bulunan bu aynalardan daha füsunkâr tesirlere bürünerek in’ikâs ederler. Kabartma çiçeklerin, zemindeki parlak renkli halıların salona bahşettikleri ışık ve neş’e atmosferini, pencerelerin dışında nazarlı okşayan fıskiyeler, yaldızlı kafesler tezyid etmektedir.
“Padişahın kabul salonu küçüktür; fakat pâdişahın oturduğu dîvan bir hârika, salonun, Sarayburnundan Rumelihısarına kadar uzanan nezâreti ise muhteşemdir.
“Ziyâfet salonu, mozayiklerle müzeyyen birbirine geçme kıymetdar tahtalardan yapılmışdır. Tavan ise ananaslar üzerine atılmış asma yaprakları ve üzüm salkımları ile süslenmişdir.
“Sultanın husûsî dâiresine uzun bir galeri ile geçilir. Galerinin iki tarafındaki beyaz mermer çeşmelerden şırıldayarak sular akar; bunlardan birinde su, ak mermerden yapılmış gaayet sanatkârâne işlenmiş bir tüyden damlar, öyle ki, o taş tüy, ucunda biriken damlaların ağırlığı ile sanki eğiliyormuş hissini verir. Başka bir çeşmede ise su, kenarlarında aşk bebekleri oynaşan bir nîlûferî doldurarak taşar.
“Harami selâmlıkdan ayıran bu dâirede her türlü konfor temin edilmişdir. İki odalı mümkin olabilen en güzel tarzda ve krem renginde hasır ve kamış mefrûşat ile döşenmişdir.
“Harem bir mühürlü kitabdır. Saray hanımlarına, Sultan Mahmuda tahsis olunan dâirelere bile şöyle tatmini merak kabilinden bakmak müsâadesi verilmezken bir yabancının müdhiş kıskançlıkla kapanmış kapular aşarak hareme girebilmesi nasıl mümkün olabilir.
“Sarayın arkasındaki dağın tepesine kadar kademe kademe yükselen vâsî ve muhteşem bağçelere geçelim. Her kademe bir ecnebi bağçıvanın yedi ihtimâmına bırakılmışdır, her bağçıvan da kendi memleketinin usulünce bağçesini tanzim etmişdir. Bunların en nefisi “Kuğular Gölü”nün bulunduğu kısımdır. Sultanın en sevdiği yerdir. Wordsworth’ın:
“Kuğu ile sudaki aksi beraber yüzer..” dediği gibi, sâkin sularda kayıb giden hayvanların karşısında bâzan saatlerce tefükkürata dalar. Gölün etrafını çerçiveleyen manolyalar, söğüdler ve diğer güzel ağaçların altında yaldızlı ve rengârenk sandallar bulunur. Sâhilden takriben elli yarda ilerde zarif “Hava Hamamı” görülür. Hava Hamamı, yazın müz’ic sıcaklardan korunmak için kullanılan bir mel’ce olub tavanı, zemini ve duvarları mermerden inşâ edilmişdir; duvarlarının üst kısmından dökülen sular müteaddid deniz hayvanı kabuklarından, deniz yosunlarından ve mercan kayalarından şırıldayarak akarlar ve dâimî bir serin hava cereyanı meydana getirirler. Bu güzel salonun iki tarafında daha basit birer kısım bulunur, ve hepsi birlikde hayal kudretinin en son ibdâ edebileceği zarif bir oyuncağa benzer.
“Zirvenin yanı başında serviler, çınarlar arasında yaldızlı bir köşk pırıldar. Buradan görülen teshirkâr güzelliği bir sanatkâr renk ve çizgi hâlinde tesbit etmeden geçmez. Gür ormanlı tepelerin eteklerini çeviren ve evlerle müzeyyen kıvrıntlı sâhiller, kalelere temel teşkil eden kayalar, Boğazdan geçen gemilerin yelkenleri, ve daha uzakda fırtınaların hükümran olduğu Karadenizin yol vermek istemeyen kalelere meydan okurcasına kudurmuş dalgaları.. bütün bunlar bir zâirin hayretini, ressamın nazarlarını celb edecek bir tablo meydana getirir...”
Abdülâziz tahta çıktıktan bir müddet sonra bazı eski saraylarla beraber Beylerbeyi Sarayı da yıktırıldı, ve yerine hassa mimarı ola gelen Balyanlardan Serkis kalfa tarafından bugünkü binâ yapıldı.
Yeni Beylerbeyi sarayı kâmilen mermerden inşâ edilmiştir. İç taksimatı çok süslü ve zariftir. Oda ve salon duvarları, tavanlar nefis nakışlarla işlenmiştir. Alt katta mermerleri gayet sanatkârane işlenmiş büyük bir havuz ve üst katta güzel bir hamamı vardır.
Bahçeleri set settir. Her setinden Boğaziçi bir başka güzellikte görünür. Abdülâziz burada bir de büyük hayvânât bağçesi yaptırmıştı. Bunlar arasında meşhur aslanının kafesi de vardı. Padişah hayvanı kendisine alıştırmıştı. Saraya gittikçe onunla oynamağı severdi. Sarayın bahçesinde aynı zamanda çok kıymetli hayvan heykelleri de vardı.
Sedlerin en üstündekinde büyük bir havuz vardı ki belki İstanbulun en büyük havuzudur; müstakil şeklinde, derinliği 3 metre olup boyu 70 eni de 40 metredir.
Sarayın inşası 1864 yılında bitmiş ve Abdülâziz 1281 (1864) yılı 21 nisan cuma günü, namazını Beylerbeyi camiinde kılıp büyük merasimle yeni saraya geçmişti.
Yeni Beylerbeyi sarayında bir çok tarihî simalar misafir edildi. Hiç şüphe yok ki bunlar arasında hâtıraları İstanbulluların hâfızasında en çok yer edeni Fransa imparatoriçesi Eugénie (Öjeni) dir.
Abdülâzizin Fransa seyahatini Üçüncü Naporyon namına iade eden imparatoriçe Eugénie 1869 yılı sonbaharında büyük bir debdebe ile İstanbula geldi. Sultan Aziz misafirinin ağırlanması için bir fedakârlıktan kaçınılmamasını istemişti.
İmparatoriçeyi getiren Aiglie vapuru Beylerbeyi sarayı önüne gelince, Abdülâziz saltanat kayığiyle gemiye geçip misafirini almış ve kendisine sarayda intizar halinde bulunan vükelâsını takdim etmişti. Burada Fransız tabaası da İmparatoriçe tarafından kabul olundu.
Aynı gün İmparatoriçe bir müddet istirahatten sonra kayıkla Dolmabahçe sarayına geçmiş, Sultan Azizin ziyaretini iade etmiş, Valide Sultan tarafından kabul olunmuş ve o gün yemeği sarayın Mabeyin dairesinde Padişahla beraber yemişti.
İmparatoriçe akşam, kayıkla Beylerbeyine dönerken gidişinde olduğu gibi, Boğaziçi sularında yatan büyük donanması kendisini top ateşlerile selâmlıyordu.
İmparatoriçe İstanbulda bulunduğu müddet esnasında görülecek yerlerin hepsini gezmiş, şerefine verilen ziyafetlerde bulunmuş. Beykoz Çayırında pek tantanalı bir askerÎ resmî geçid seyretmişti.
İstanbul bu güzel misafirin ziyaretini büyük bir alâka ile karşılamıştı. Halk Eugénieden bahsediyor, onun geçeceği duyurulan yolları halk erken saatlerde işgal ediyordu.
Bugünleri yaşamış olan eski Balıklı Nazırı Ali Rıza Bey intibalarını şöyle anlatıyor:
“İmparatoriçe hakikaten pek güzeldi. Fakir, kendisini iki defa görmüştüm. Bunun biri Beykoz çayırında inşa olunan Resmî geçit köşkünün önünde arabadan inip Sultan Azizin koltuğunda olarak köşkün haricindeki merdivenden yukarı çıktıklarında idi. Diğerdi de Taksim Kışlası pişgâhında bir pazar günü maiyetinde Fransa elçisi olduğu hamâşiyen piyasa etmekte iken görmüştü. Mavi renkli fistan içinde narin matbu endam, ince helâvetli pembe bir çehre, uzun kirpiklerle sâyedâr şâhâne gözler hiç hatırımdan silinmemiştir.
“İmparatoriçe ekseriya mavi renk fistan giydiklerinden o sene bütün Beyoğlu madamları ve İstanbul hanımları nezdinde mavi renk moda olmuştu.”
Ojeni yeni Beylerbeyi sarayını pek sevmişti. Orada biraz hülyalı bir şark sultan hayatı geçirmek istiyordu.
Ali Riza bey bir başka hâtirasile Eugénienin Beylerbeyi günlerini yaşatıyor.
“İmparatoriçe Türk kadınları usulünde yıkanmayı arzu ettiğinden en mâruf hamam ustalarından İstavroz hamamındaki Vesile hanım celbedilerek sarayın hamamında müşarünileyhâyı elile yıkamıştır. Vesile hanım Eugéninin güzelliğini, endamının tenasühünü, bâhusus billûr gibi vücudunu söylemekle bitiremezdi. Bu kadının dediği gibi İmparatoriçe hakikaten pek güzeldi.
“Vesile hanım bellediği bir kaç kelime fransızcayı karışık bir şekilde söyler; İmparatoriçe pek çok gülermiş, İmparatoriçe giderken kendisine haylice atiyeler vermiş olduğundan bu parayı sermaye yapıp bohçacı olmuş ve hamam ustalığını terketmişti.” “Ali Riza Bey, 13. asrın hicrîde İstanbul Hayâtı, fiili Mecmua”.
Beylerbeyi sarayında Eugéniden başka Avusturya İmparatoru François Joseph (Fransuva Josef), İran Şahı Nasıreddin Şah, Karadağ prensi Nikola misafir edilmişlerdi. 93 harbini bitiren Ayastefanos muahedesinin imzasından sonra Livadya vapurile İstanbula gelen Rusya orduları komutanı Grandük Nikola Dolmabahçe sarayında II. Abdülhamidi ziyaret edip Beylerbeyi sarayına geçmiş ve Hükümdar Grandükün ziyaretini bu sarayda iade eylemişti. Nikola sonra vapuruna dönmüş ve ertesi akşam Sultan Hamid Grandüke Yıldız Sarayında bir ziyafet vermişti.
Abdülâziz hal’edildiği vakit Topkapu sarayında kendisine nakletmek istediği saraylar sorulurken Beylerbeyi sarayından da bahsedilmiş, fakat eski Hükümdar oraya götürülmesini istememişti.
İkinci Sultan Abdülhamid otuz üç yıllık saltanat devri esnasında Beylerbeyi sarayı umumiyetle kapalı kaldı. Yıldız tepelerinden inmeyen hükümdar bu saraya da uğramadı. Yalnız bazı Sultanlar iradesi alınmak şartile maiyetlerile beraber sırayla diğer kasırlara olduğu gibi Beylerbeyi sarayına da tenhezzühe giderler, orada beraber götürülen yemekleri yerler, bahçeleri gezip eğlenirlerdi.
Meşrutiyette ve 1909 yılı esnasında bir ara veliahd Yusuf İzzeddin Efendinin Beylerbeyi sarayında oturması düşünülmüş, fakat sonradan bundan vazgeçilmişti.
Aynı yıl Dolmabahçe sarayı rıhtımlarile beraber Beylerbeyi sarayının rıhtımının da Fransa inşaatı bahriye mühendislerinden Oji ile liman reisi miralay Mustafa bey tarafından plânları tanzim edilmiş ve bu plânlar üzerine tamirleri yapılmıştı.
İkinci Sultan Abdülhamid tahttan indirilip Selâniğe Alatini köşküne götürüldükten sonra Balkan harbinin çıkması ve Selâniğin tehlikeye düşmesi üzerine İstanbula Beylerbeyi sarayına nakledildi.
Eski hükümdar 20 ekim 1912 günü Lorley yatından inip Beylerbeyi sarayına geçti. Sultan Hamid Beylerbeyi sarayını sevmiyordu. Bu saray hakkında şöyle düşünürdü: “Bu sarayın yeri Allah için iyidir. Havasına hiç diyecek yoktur, fakat tarzı inşası fena, hele taksimâtı hiç iyi değildir. Selânikteki Alatini köşkünün inşası, taksimatı ne kadar güzeldi. Orada çok rahat ettik, hiç rutûbeti yoktu. Manzarası da güzeldi. Duvarları hep tuğladandı. Yıldızda benim yaptırdığım dairenin de taksimatı, inşası başkaydı. Gerçi böyle muazzam değildi, küçüktü. Burası geniş bir sofa ortasında bir havuz üç dört oda bundan ibaret, insan oturacak bir münasip oda bulamıyor. Bunlar amcam Sultan Aziz zamanında yapıldı. Birçok saraylar yaptırıldı. Fakat kalfaları usta değilmiş” (İkinci Abdülhamidin hususî hekimi doktor Atıf Hüseyin beyin muhtıra defterinden).
Sultan Hamid bu muhteşem sarayda en unutulmaz bir yeri kendi ikametgâhı olarak seçti. Birinci katta harem dairesinin bahçeye nâzır köşesindeki odayı kendisine yatak odası yapmıştı. Bu odanın bitişiğindeki apteshanenin yanındaki merdiven aralığına da yeni bir banyo yaptırdı.
Sultan Hamid Beylerbeyi sarayında 10 şubat 1918 de zatürrieden vefat etmiştir.
Bugün Beylerbeyi sarayı büyük bir korunun eteğinde mavi sulara karşı geçmiş asırların bütün hâtıralarıyle bakımlı ve güzel cephesiyle Boğaziçinin bir süsüdür.
Halûk Y. Şehsüvaroğlu
İmparatoriçe Eugéni’nin Yatak Odası — Zevci adına Sultan Azize iâdei ziyâretde bulunan Fransız İmparatoriçesi bu sarayı çok beğenmişti. Kendisine sarayın üst katında bahçe tarafında bulunan ve büyük merasim salonuna açılan oda, yatak odası, olarak hazırlanmıştı.
Bu geniş ve güzel odanın yanında hamam ve banyo dairesi bulunuyordu. Yüksek tavanlı, altın yaldızlı ve türkkârî nakışlı duvarlarile, gönle ferahlık veren bu geniş odaya ceviz bir karyola, endam aynası, tuvalet takımlarile, şezlong ve diğer lüzumlu, kıymetli eşyalar konulmuştu.
İmparatoriçenin maiyetindekiler için de ayrıca yatak odaları hazırlanmış, sarayın kabul salonları, yemek salonu yeniden gözden geçirilmiş ve bilhassa Fransız yemeklerinde mahir olan aşçıbaşılar Beylerbeyi sarayı mutfağına verilmişti.
Eugénie, bir şark sarayında tahayyül ettiği bütün güzellikleri bulmuş, bilhassa Türk usulündeki hamamı pek sevmişti. İmparatoriçe, Türk kadınları usulünde yıkanmayı arzu ettiğinden en maruf hamam ustadlarından İstavroz hamamındaki Vesile Hanım celbedilerek sarayın hamamında müşarünileyhayı elile yıkanmıştır. (B.:Eugénie).
Halûk Y. Şehsüvaroğlu
Zamanımızın Beylerbeyi Sâhil Sarayı
(Resim: Osman Zeki Çakaloz)
Yeni Beylerbeyi Sâhil Sarayında bir salon
(Resim: Osman Zeki Çakaloz)
Yeni Beylerbeyi Sâhil Sarayında merâsim merdiveni
(Resim: Osman Zeki Çakaloz)
Yeni Beylerbeyi Sâhil Sarayında İmparatoriçe Öjeninin yatak odası
(Resim: Osman Zeki Çakaloz)
Theme
Building
Contributor
Osman Zeki Çakaloz
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050505
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Osman Zeki Çakaloz
Description
Volume 5, pages 2690-2698
Note
Image: volume 5, pages 2693, 2694, 2695, 2697
See Also Note
B.: Beylerbeyi Camii; Beylerbeyi Hamamı; B.: Beşiktaş Sahilsarayı; B.:Eugénie
Theme
Building
Contributor
Osman Zeki Çakaloz
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.