Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BEYLERBEYİ CAMİİ
Beylerbeyinde, bu köye denizden bakıldığına göre vapur iskelesinin yukarı boğaz tarafında lebi, deryâda mermer rıhtımı, mermer avlu duvarları, geniş cebhesi ve iki ince mevzun minâresi ile yalnız bu köyü değil, Türk Boğaziçini tezyin eden âbidelerden biridir. Hicrî 1192 ve milâdî 1778 yılında Birinci Sultan Abdülhamid tarafından vâlidesi Şermi Râbia Sultanın ruhunu şâd etmek için, içinde bir sibyan mektebi ve hemen yanı başında gaayet güzel bir tek hamam ile beraber yapdırılmışdır. Camii, Birinci Abdülhamidin oğlu ve Râbia Sultanın torunu İkinci Sultan Mahmud tarafından hicrî 1235-1236 yıllarında (M. 1820-1821) önemli tâdilat ile büyük bir tâmir görmüş, bu tâmirde ayrıca bir hünkâr dâiresi ilâve edilerek civârına yeni bir mekteb ve muvakkıthâne inşâ edilmişdir.
Hadikatül Cevâmi, kitâbelerinden bir kısmının sûretleri ile beraber bu cami hakkında şunları yazıyor:
“Bânisi cennetmekân Sultan Abdülhamid Han aleyhürrahmetü vel gufrân hazretleridir ki İstavroz Sarayının Hırkai Şerîfe hucresi dâriesi mahallesine bir minâreli olarak binâ buyurmuşlardır, ve cevâmii selâtini sâire tertibi üzere cümle levâzımâtı tekmil olunarak iki imam ve bir hatib ve birkaç müezzin ve kayyumlar ve devrihanlar ve cuma vâizi tâyin olunmuşdur. Bâdehu cennetmekân Sultan Mahmud Han hazretleri bir minârei âliye ...
⇓ Read more...
Beylerbeyinde, bu köye denizden bakıldığına göre vapur iskelesinin yukarı boğaz tarafında lebi, deryâda mermer rıhtımı, mermer avlu duvarları, geniş cebhesi ve iki ince mevzun minâresi ile yalnız bu köyü değil, Türk Boğaziçini tezyin eden âbidelerden biridir. Hicrî 1192 ve milâdî 1778 yılında Birinci Sultan Abdülhamid tarafından vâlidesi Şermi Râbia Sultanın ruhunu şâd etmek için, içinde bir sibyan mektebi ve hemen yanı başında gaayet güzel bir tek hamam ile beraber yapdırılmışdır. Camii, Birinci Abdülhamidin oğlu ve Râbia Sultanın torunu İkinci Sultan Mahmud tarafından hicrî 1235-1236 yıllarında (M. 1820-1821) önemli tâdilat ile büyük bir tâmir görmüş, bu tâmirde ayrıca bir hünkâr dâiresi ilâve edilerek civârına yeni bir mekteb ve muvakkıthâne inşâ edilmişdir.
Hadikatül Cevâmi, kitâbelerinden bir kısmının sûretleri ile beraber bu cami hakkında şunları yazıyor:
“Bânisi cennetmekân Sultan Abdülhamid Han aleyhürrahmetü vel gufrân hazretleridir ki İstavroz Sarayının Hırkai Şerîfe hucresi dâriesi mahallesine bir minâreli olarak binâ buyurmuşlardır, ve cevâmii selâtini sâire tertibi üzere cümle levâzımâtı tekmil olunarak iki imam ve bir hatib ve birkaç müezzin ve kayyumlar ve devrihanlar ve cuma vâizi tâyin olunmuşdur. Bâdehu cennetmekân Sultan Mahmud Han hazretleri bir minârei âliye dahi zam ve ihdas ile camii şerifi tâmir ve tevsi, ve kâgir bir iskele ile bir muvakkithâne dahi ilâve buyurmuşlardır. 1235 şevvâlinin ibtidâsında tecdîdine şurû olunmağla 1236 senesi tekmil olub küşâd olunmuşdur.” (B.: Beylerbeyi Sâhil Sarayı).
Beylerbeyi Camii hakkında yazı yazanlar hep Hadikanın bu kaydine bağlı kalmışlar, Sultan Mahmudun ilâve ve tâdilâtını yerinde tetkik etmemişler, ve bu arada dâimâ bu pâdişâhın bu camie bir rainâre ilâve ettiğini söylemişlerdir. Aslında ise Sultan Mahmud, denizden bakıldığına göre sağ tarafına, Beylerbeyi İskelesi tarafına düşen eski tek minâreyi yıkdırmış, Camiin denize nâzır cebhesinin iki yanına hâlen görülen minârelerin her ikisini de yeniden yaptırmışdır, öyleki, Birinci Abdülhamidin eski minâresidir yeri dahi bugün iskele tarafındaki minârenin yerinde değildi.
Bugün görülen her iki minârenin Sultan Mahmud tarafından yapdırıldığını bildiren uzunca bir kitâbe dahi mevcud olduğuna göre Hadika müellifinin bu yazıyı görmemesi ve yukarıda arz ettiğimiz hatâya düşmesi garibdir.
Camiin yüzü denize karşıdır. Zamanımızdaki görünüşü ile, caminin önündeki geniş mermer rıhtımından evvelâ bir iç harem avlusuna girilir.
Sultan Mahmudun tâmir ve tâdilatından bahseder iken Hadika’nın kâgir iskele dediği caminin önündeki geniş mermer rıhtımdır.
Son cemaat yerinin önünde bulunan iç harem avlusunun üç tarafını çeviren duvar da rıhtım ile beraber Sultan Mahmud tarafından yapdırılmışdır. Tâbirimiz zannederiz ki yerindedir; Camiin dış haremini geniş mermer rıhtım teşkil eder.
İçinde asırdîde bir dişbudak ağacı bulunan iç harem avlusunun etrâfındaki duvar için hiç tereddüd etmeden âbidevi bir eserdir diyebiliriz. Denize bakan yüzü, ortada bir büyük kapu ile iki yanında altışardan 12 büyük pencere; yan yüzleri de, kezâ ortada birer büyük kapu ile iki yanlarında üçerden altışar büyük pencere ile bezenmişdir. Pencereler güzel işlemeli demir çubuklarla kapanarak tezyin edilmişdir. Bu duvarlar, İkinci Sultan Mahmudun İstanbulda Çemberlitaş civârındaki azametli türbesinin yanındaki haşmetli hazire duvarının azıcık daha mutevâzı bir benzeridir. İki yan duvarın, kapuları ile cami binâsı arasında kalan kısımları üzerinde birer fevkaanı oda bulunuyordu; bu odalar iç hareme doğru çıkıntılı olup bir yandan duvara, iç harem avlusunda da mermer sütunlara oturtulmuşdu. Hiç bir sûretle izah edilemez, ancak barbarca bir tahrib eseridir diyebiliriz, bu iki oda, altlarındaki duvar parçası ve mermer sütunlarla berâber yıkılarak kaldırılmış, yan kapular da battal edilerek bu yıkık kısımlar bir geçid hâline getirilmişdir. Yıkılan yerlerin mermerleri rıhtımında durmaktadır.
Yukarıda zikrettiğimiz ulu dişbudak ağacının gölgelendirdiği Camiin iç harem avlusu, 1961 yılı haziran ayındaki ziyâretimizde, büyüklü küçüklü sandal, kayık, motor tâmirhânesi, âdetâ bir kalafat yeri hâline getirilmiş bulunuyordu. Yâr ve agyâr gözleri karşısında hüzün verici bir lâubâlilikdir.
İkisi battal edilmiş bu üç büyük kapuda kitâbe yokdur, yalnız deniz tarafındaki merkezî kapunun dış yüzünün üstünde bir madalyon içinde İkinci Sultan Mahmudun turası nahtedilmişdir.
Deniz tarafından bakıldığına göre camiin sol minâresi kaaidesi ile bir şahıs mülkünün duvarı arasında da, yine İkinci Sultan Mahmud tarafından bir duvar çekilmişdir, bu duvarın arkası camiye aid ikinci bir harem avludur. Bu duvar da, Camiin son cemaat yeri önünde, yukarda târif ettiğimiz iç harem avlusunun etrafındaki duvarın bir yan parçasının aynıdır, bir büyük kapu ile iki yanında üçerden altı büyük pencere ile bezenmiş âbidevî bir duvardır. İkinci Sultan Mahmudun Beylerbeyi Camiini tâmir ve tevsiinin, ve dolayısı ile caminin yeni iki minâresinin kitâbesi işte bu kapunun üzerine konmuşdur ve Hadika müellifi tarafından görülmemişdir. Kitâbenin sûreti şudur:
En üstde Sultan Mahmudun Turası
(Beyzî bir çerçive içinde)
Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han
İtsün Bekaada devleti neclile iftihâr
Bir pâdişaha itmedi hayrülhalef Hûdâ
Mahdumu âzamı gibi şevketlü şehriyâr
Hayrâtını mükemmel idüp nûri didesi
Oldu hayâtı sâniye mazhar o tâcildâr
Çıkdıkca Arşa yâ Rab ezânı Muhammedi
Olsun minârı şevketi dünyâda berkarâr
Ref eyleyüb atikini târihini didim
“Mahmud Han yapdı bu mâbede iki minâr”
(1236)
Tarihde bir tâmiye vardır, şöyle ki, tarih mısrâının arab asıllı Türk harfleri ile 28 harfinin ebced hesâbı tutarı 1237 dir, yâni kitâbedeki rakamlı tarihden bir fazladır. Şâir “ref idüb atikini” diyor; atik, eski dediği yıkılan eski minâredir, minâre şeklen elif harfine benzer, bu sözü ile târih mısrasının tutarından elifin, yâni elif harfı karşılığı olan “1” rakamının çıkarılacağını söylüyor ki o takdirde inşâ tarihi olan 1236 tam olarak bulunur.
Minâreler ince, taş gülâhlı, gövdeleri oluklu, ve kaideye oturan alt kısımları soğan şeklinde kabarıkdır.
Sultan Mahmudun Beylerbeyi Camiindesâir ilâve ve tâdilâtı şunlardır:
Denizden bakıldığına göre sol tarafındaki minârenin yanına büyük bir hünkâr dâiresi yaptırmışdır. Bu dâireye, denizden gelindiğine göre, yukarda, üstündeki minâre kitâbesini naklettiğimiz kapudan geçilerek girilir. Karadan at ile gelinmiş ise, arkada Yalıboyu caddesi üzerindeki büyük bağçe kapusundan geçilir, ki bu kapunun yanında bir de binek taşı bulunmaktadır.
Kesme taşdan iki duvarı, yine kesme taşdan beş pâye arasına atılmış dört kemer üzerine oturtulmuş olan bu hünkâr dâiresine evvelâ üç parça halinde beşer altışar basamaklık taş merdivenler, sonra geniş bir ahşab merdivenle çıkılır. Dâirenin zemini ve tavanı ahşabdır. 1961 yılı haziran ayında bu hünkâr dâiresi yürekler sızlatıcı bir şekilde harab, tavanla tabanı nerede ise çökmek üzere idi. Yeryüzünde hiç bir medenî ülkede bir mâbedin bir parçası bu şekilde bırakılmamışdır.
Hünkâr dâiresinden, Camiin denize karşı olan son cemaat yerinin üstüne rastlayan bir koridor salona geçirilir ki, yukarda kaydettiğimiz ziyâret tarihinde burası da son derece harab halde idi. Bu koridor salonda iki kapu vardır, biri Camiin üst kat kadınlar mahfiline, biri de hünkâr mahfiline açılır.
Birinci Sultan Abdülhamidin yapdırdığı mekteb, yukarda târif ettiğimiz, koridor salonun yeri idi, ki Camiin son cemaat yerinin üstüne gelir. Sultan Mahmud babasının mektebini caminin içinden kaldırmış, mektebe caminin civârında yapdırttığı muvakkithânenin yanında yeni ve mükemmel bir binâ inşâ ettirmişdir.
Sultan Abdülhamidin cami içindeki mektebinin kapusu, Camiin çarşı boyu yol üzerindeki sağ yan kapusunun yanında idi, mekteb kapusunun yanında da Sultan Mahmudun kaldırdığı eski tek minârenin kapusu bulunuyordu; ve mektebe bir taş merdivenle çıkılıyordu. Mekteb cami içinden kaldırılır, ve tek minâre de yıkılır iken bu kapular muhafaza edildi. Mektebin merdiveni, yeni yapılan sağ minâreye daha uygun düşdüğü için eski mekteb kapusu bu minârenin kapusu oldu, eski minârenin merdiveni de ibtal edildi. Fakat, yeni sağ minârenin kapusu olan eski mekteb kapusu üzerindeki eski mektebin kitâbesine dokunulmamış ve bir hâtıra olarak yerinde bırakılmışdır, bu kitâbenin sûreti şudur:
Şehl şâhânı dehr Abdülhamidin hüsni eltâfı
Şevk ile batım idince bu taallüagâhı Kur’anı
Tulû itdi derûne mihirveş târihi cevherdâr
Münevver mektebi nev meşriki envârî fürkaanı
1961 de hünkâr mahfili de çok harab bir halde idi. Mahfilin cami sahnına bakan iki cebhesinde altın yaldızlı gaayet güzel bir tunc şebike vardır; mihrâba teveccüh edildiğine göre bu şebîkenin sağa düşen yanı düz, cebhe tarafı iki yan parçası içeriye, orta parçası dışarıya mukavves çıkıntılıdır. Mahfilin, tek satır hâlinde, güzel bir tâlik hat ile fırdolayı ahşab bir pervaz üzerinde yazılmış târihi şudur:
Cenâbı hazreti Abdülhamid Hânın kim
Cihâne himmet ü lutfi şehânesi mebzûl
Vücûdu mâyei cûd ü keremdir âfake
Müdâm tab’ı hümâyûnu hayr ile meşguul
Fürûgi himmet ü nûri teveccühü idicek
Bu câygâhı felek âsitân üzre şûmül
Yapıldı yümn ile oldu bu câmii vâlâ
Mekânı pâk mâbed mahalli hüsnü kabûl
Olur karini icâbet duası ki şübhe
Hulûs ile kim ider bu dergeh içre duhûl
Ne pâk dergehi âti ki makaamı anın
Sezâyi ahseni tahsin ehli fehmü ukuni
(Burada iki beyit okunmayacak derecede bozulmuşdur.)
Seriri saltanat da safâ de safâ ile yâ Rab
Muammer eyle o şâhı benûrî pâki Resûl
Didi Reşîdi duâgû bu resme târihin
“Hamid Hanım ola Hakka mâbedi makbûl”
1192
Bu güzel tâlik yazı devrin eşsiz üstadı Mehmed Esad Yesâri Efendinin imzasını taşımaktadır.
Bu hünkâr mahfilinin eşsiz bir husûsiyeti, târih beytinin altında iki yanı ahşab sütunlu bir çerçive içinde tahta üzerine yapılmış yağlı boya bir manzara tablosunun bulunmasıdır. Maalesef bir imza taşımayan bu tablo için, modern türk resminin onsekizinci asır sonlarında yaşamış mechul bir mübeşşirinin eseridir diyebiliriz.
Hünkâr mahfilinin şebîke panotları arasında dört ince ahşab sütuncuk vardır, ki sütunların kezâ kitâbesini taşıyan ahşab kornişin aralarına düşer, bu sütun başlıkları üstüne de yine tâlik hat ile sağdan sola sıra ile “Yâ Allah”, “Yâ Aziz”, “Yâ Muin”, “Yâ Gafur” yazılmışdır.
Hünkâr mahfilinin eski kapusunun üzerindeki tarih kitâbesi şudur:
İbâdetgâhi vâlâ mahfili sultânı âlişan
Bu tarhi pâk ile hüsni hitâma olacak vâsıf
Yazıldı cevheri târih Tevfikaa bu dergâha
“Saadetle şehinşâhe hümâyûn ola bu muhfil”
1192
Yukarıda târif ettiğimiz iç harem avlusundan caminin son cemaat yerine köfeki taşından 11 basamak merdivenle çıkılır; bu merdiven, bir yarım dâire içinde beş dılı”lı olarak yapılmışdır, yâni dörde kırılan bir yelpâze şeklindedir.
Son cemaat yeri altı mermer sütun üzerine atılmış, kenardakilerin ucları dıvarlara dayanır yedi kemerli bir revak ile örtülüdür. Ortadaki kemerin içinde ve revakın denize bakan yüzünde, bu camii şerifin Birinci Sultan Abdülhamidin tarafından anası Râbia Sultanın ruhuna ithaf ile yapdırıldığını beyan eden kitâbe bulunmaktadır; metni şudur:
Rûhi âli güheri vâlide sultân içün
Kasri Firdevs gibi hazreti Abdülhamid
Yapdı bu câmii pâki ide ecrin isâl
O şehin vâlidesi Râbie Sultâna Mecid
Deniz tarafından bakıldığına göre caminin cebhesinde, bu kemerlerin üstünde eski mektebin yedi penceresi görülür ki hâlen bu pencereler, son cemaat yerinin üstünde, yine yukarda târif ettiğimiz koridor salonu aydınlatmaktadır.
Sütunların arası câmekân ile kapatılmışdır, merdivenin üs başında, orta iki sütunun arasında bulunan kapu da bu satırların yazıldığı sırada kullanılmamakta idi, camii çarşı boyundaki yan küçük kapusundan girilmekte idi. Dolayısı ile, zemini altışar köşeli tuğlalarla döşenmiş olan son cemaat yeri de metrûk ve perişan bir halde idi. Tuğlaların arasından kartal eğrilti otları bitmiş ve son cemaat yerini âdetâ yeşil bir hasır hâlinde örtmüş idi.
Camiin ikinci kitâbesi, mâbedin son cemaat yerine açılan büyük giriş kapusunun son cemaat yerine bakan dış yüzü tâkı üstündedir, metin şudur:
Revnakı kürsii şâhı ziveri mihrâbi din
Câmii cümle mehâmid yâni Han Abdülhâmid
Ol şehinşâhi zaman kim dâverânı dehr olur
Pişgrâhî mahfili devletmeabında abîd
Ziri vâlâ kubbei hıfzında dünyâ müsterih
Bâbı dergâhı muallâsında âlem müstefid
Bahri cûdinden kenârı âleme çıkdı yine
Bir dilârâ bi muâdil dûrri yektâyi mezid
Yani yapdı sâhili deryâde bu nev câmii
Kim bu tarhı dilküşâyiyle cihân içre vahid
Ahterân ayni kanâdili ziyâ efşânıdır
Simü zerden mihrü meh âvizedir surhü sefid
Şem’i mihrâbından eyler mâh envâr iktibâs
Kuhl ider heb dûdei kandilini necmi said
Subhi sâdık gibi âçıldıkca bâbü revzeni.
Pâdişâhı âlemi handân ide Rabbi mecid
Hak Teâlâ nice böyle hayre tevfik eyliye
Tahtıgâhi saltanatda eylesün ömrin mezid
Bâği ilhâmı ilâhiden meşâmı tab’ıma
Bûy bahş oldu iki mısrâ misâli müşkbid
Her biri oldu hesâb olunca târihi tamam
Oldular elhak Afifâ hüsn ile beytülkasid
“Kâbeyi yâd ettirir dilcû mekân oldu hele”
H. 1192
“Mâbedi matbûu nev bünyâdi Han Abdülhamid”
H. 1192
Caminin üçüncü kitâbesi, Yalı boyu caddesi üzerinde bulunan kapunun üstünde ve caddeye bakan yüzündedir, metni şudur:
Pâdişâhı heft kişver mâili âşâri hayr
Ya’ni zıllulahi adi ârâyi Han Abdülhamid
Asri pür masrinde ol şâhi mekârim küsterim
Âlemin el’an leylü kadr ü yevunî subbi id
Tahtı âli bahtı osmâniye câls olalı
Hayrü birri nev benev olmakda sıdkile mürîd
Oldu ihyâ himmeti şâhâne ile bu mahal
Vâdii heyhât iken şehr oldu mâmûrü cedid
Eyledi bünyâd bir câmi ki envâri Hûda
Haricinden olmada müşhûdi ahrâr ü abid
Çünki zabti sâl bir şeyi mühimdir tâ cerem
Eyledi mektubî Nâmık bendesi fikri sedid
Geldi bir hâtif bu tarz üzre didi târihini
“Mabedi islâmı nev bünyâdi Han Abdülhamid”
1192.
Cadde üzerindeki bu bağçe kapusu, camiin en büyük kapusudur, iki yanında, kurna tekneli birer küçük çeşme vardır, ikisi de susuz ve lülesizdir, kapunun tahta kanadları da çok köhnemişdir. Camiin deniz tarafındaki asil medhâli gibi, kara tarafındaki bu büyük kapı da, 1961 de kapalı, muattal idi.
Zamanımızda Beylerbeyi Camiine, Beylerbeyi, Çamlıca caddesinin deniz tarafındaki çarşı boyu ilk parçası üzerindeki yan kapusundan girilir. Camiin bir kısmı önünde, yoldan sekiz basamak taş merdiven ile çıkılır bir avlu-sundurma vardır; bu avlu-sundurma caddeden, üzerinde demir çubuk kafesli yedi pencere bulunan bir duvarla ayrılmışdır; bu duvarda, sundurma avluya çıkan taş merdiven başında bulunan bir kapunun kemeri üstünde ve kapunun sokak yüzünde Camiin dördüncü kitâbesi bulunmaktadır ki metni şudur:
Muktedâyi ehli sünneti dâdger
Şâhî sâhibi cûd Han Abdülhamid
Şehriyâri feyz bahşâ kim olur
Birrü ihsânından âlem müstefid
İşte ezcümle misâli lutfudur
Bu dilâra câmii hûb ü cedid
Tarhi takribi sürûr eyler dile
Kıt’ai cennet dilsem olmaz baid
Aksi kandili minârın dir gören
Âbe düşmüş bir dizi akdülferid
Mü’minine secdergâh oldukca bu
Sâyei ikbâlin et yâ Rab medid
Derc olub bir beyti cevherdârda
İki târih oldu ey Sermed bedidr
“Râhi Hakda hayr niyyet eyeyüb”
1192
“Mâbed ihyâ etti hakkaa Han Hamid”
1192
Devrin seçkin kadın şâiri Fıtnat Hanım da Beylerbeyi Caminin inşâsına bir târih söylemiş, fakat, bir kadın kaleminden çıkmış manzumenin cami kapularından birine konulması o zamana kadar vâki olmadığından bir levha hâlinde pâdişâhın Bağçekapusundaki imâretinde mütevellilere mahsus odanın duvarına asılmışdı, metni şudur:
Muktedâyi cümle şâhan imâmı müslimin
Şem’i mihrâbı hilâfet Hazreti Sultan Hamid
Câmii lutfu mürüvvet hâmil dini mübin
Tabiî şer’i münif ü sâyei Rabbi Mecid
Şânü şevket hizmetiyle eyledi kesbi şeref
İntisâbı dergehiyle fahrider bahtı said
Öyle sultânı Skender şevketin olsa sezâ
Benderi dergehi âlışânı Harun Reşid
Eyledi ihlâs ile evkaatını hayrâta sarf
Mazhari tevfik o şâhinşâhi dânâyı ferdi
Mevkiinde hasbeten lillâh bünyâd eyledi
Sıdkı niyyetle bu gûne câmii pâk ü cedid
Habbezâ nev camii rûşen ki yer yer olmada
Sâcidine nûri iman pertevi rahmet bedîd
Kim derûninde hulûs ile idenler ref’i yede
Kefi desti dâvetin bulmakda bir nakdil ümid
Beş vakitde farzı zimmetdir duâyi devleti
Hak ide şehzâdegânıyle heman ömrün mezîd
Tahti devletde saadetle Hüdâyi lemyezel
Sâyesin furki enâma haşderek kılsun medid
Zevkü şevk ile ide Hak saltanatda müstedâm
Rûyi râhat görmeye devrinde hiç hasmı anıd
Eyleyüb âdâlerin makhur Hak izzecel
Zâti zîşânın ide her dem hatâlardan baid
Kıl duayi devletin vasfı hümâyûnu muhal
Eyleme beyhûde ey hâme yeter güft ü şenid
Ömrü izzü şevketin her dem füzûn idüb nice
Böyle hayrâte muvaffak eyleye Hayyü Mecid
Fıtnetâ târihi itmânım bu mısra’la didem
“Mü’minine câyi rahmet mâbedi Sultan Hamid”
Beylerbeyi Camiin mimârının kim olduğunu bilmiyoruz:; bir pâdişâh hayrâtı olduğuna göre o devrin hassa baş mîmarinin eseri olacağı şüphesizdir; Camiin yanında XVIII. asrın en güzel yapılarından biri olan Beylerbeyi Hamamının da o zâtin eseri olduğu muhakkaktır.
Beylerbeyindeki bu hayrâtın binâ eminliğine şehremini hâfız Elhac Mustafa Efendi tâyin edilmişdi, ki bir sene evvel Birinci Sultan Abdülhamidin İstanbulda Bağçekapusunda yapdırtdığı türbe, medrese, imâret ve sebilinin de binâ eminliğini yapmışdı.
En basit çizgileri ile târif edilirse, Beylerbeyi Camii, kesme taşdan dört duvar üzerine oturtulmuş bir büyük kubbeden ibârettir; kubbe kasnağı sekiz köşeli bir kaideye o da dört duvarda dört büyük kemer ile köşelerdeki dört küçük yarım kubbeye dayanır. Yalnız kıble tarafındaki kemerin altı boş oyukdur, mihrab, bu boşluğun altında ileriye doğru bir çıkıntı yapan bir sofadadır, bu sofanın üstü de bir büyük yarım kubbe ile örtülmüşdür.
Büyük kubbenin göbeğine güzel bir sülüs hat ve pek ustaca bir istif ile “Yâ Kaadiyül hâcât, Yâ Sâmiül esvât, Yâ Mücibüd deavât, Yâ Refiüd derecât” tazarrû hitabla yazılmışdır. Kubbe kasnağının alt kısmında da, fırdolayı bir korniş hâlinde, kuzguunî siyah zemin üzerine altın yaldız ile ve yine çok güzel bir sülüs hat ile “Esmâi Hüsni” yazılıdır. Bu yazılar 1945 yılında hatta Halim Bey ile iki müstaid genç talebesi tarafından eski asılarının aynen kopyası olarak yazılmışdır; asılları Yesârî Mehmed Esad Efendinin idi, eşsiz şâheserlerindendi. Esmâi Hüsnâ yazısı için, beş vakit namazını bu câmide kılan mütedeyyin bir beylerbeyli: “Bu yazının aslı tahta üzerinde idi, oradan aynen kopya edilerek kubbe kasnağı duvarına alındı, sökülen yazıl tahtalar da gaaliba muattal duran son cemaat yerine atıldı, orada çürüdü, yok oldu, müzelik bir sanat eseri idi demişdir ki pek hazindir. Bu da aydın olarak gösterir ki, vakıflar umum müdürlüğü kadrosunda binâ yapan, tâmir eden, restore eden mimar ve mühendislerin bulunması kâfi değildir, bu kadroyu arkeologların güzel sanatlar bilginlerinin de alınması lâzımdır.
Beylerbeyi Camii, yılını tesbit edemedik, Sultan Abdülaziz devrinde de bir tâmir görmüşdür; bu tâmirde, tahminimize göre, murab sofasının iki yan duvarı ve mihrab duvarı kısmen çinilerle kaplanmışdır; bu çinilerin bir kısmı gaayet çirkin İtalyan çinileridir; bir kısmı da gaayet güzel ve son derece kıymetli XVI.- XVII. asır işi Türk çinileridir, bu Türk çinilerinin, belki de İstanbul dışında, eski bir yapıdan sökülüb buraya kondukları âşikârdır. Mihrâbın üstünde de tahminen 0,80X0,80 eb’adında küçük karelerden mürekkeb yazılı bir pano konulmuşdur, bu panonun bir dâire içindeki yazısı Sûrei İhlâs’dır.
Mihrab sofasının mihrab duvarında bu panonun üzerine rastlayan müdevver pencerede açılı tezyinat içinde “Besmele” yazılıdır. Yine aynı sofanın ikisi yan duvarlarda ve ikisi mihrab duvarın da bulunan dört üst penceresi de böyle alçı tezyinatlıdır, bunlardan da sağ pencerenin üstünde “Yâ Câmi”, ortasında “Yâ Mâni”; sol pencerenin üstünde “Yâ Sâmi”, ortasında “Yâ Nâfi”; mihrabın sağındaki üst pencerenin üstünde “Allah”, ortasında “Lâ ilâhe illalah”; mihrabın solundaki üst pencerenin üstünde “Muhammed”, ortasında “Resûllulah” yazılıdır.
Mihrâbın mermer alındığında da güzel bir sülüs hat ile “Küllemâ dahale aleyhâ zerekiyyel mihrâb” yazılıdır.
Minber ve vâiz kürsüsü ahşabdır, mahun ağacı kaplama üzerine fildişi kakmalı olub mihrâbın sağında duran aynı ûslübda bir mushafışerif çekmecesi ile beraber Şam işidir, birer sanat eseri olmakla beraber Camiin dilküşâ havasına siklet verir gibidirler. Minber tâmire muhtaç durumdadır. Bunların da Abdülâziz zamanında konduğunu zannediyoruz, zâre o devirde pek rağbetde olan eşyâ benzeridirler.
Mihrâbın iki yanında bulunan ikisi büyük ikisi küçük dört pirinc şamdan Abdülaziz tarafından konmuş olub büyük şamdanlardaki balmumlarının üzerindeki levhacıklarda bu pâdişâhın turası vardır.
Camiin sahnına döşenmiş olan gaayet büyük bir Uşak halısı Mısırlı Prensesi Fatma Hanımın Kavacıkdaki köşkünün salonu için dokunmuş olup Fatma Hanımın kızı ve Abdürrauf Beyin zevcesi Münire hanım tarafından bu camie hediye edilmişdir.
Camiin büyük kubbesi ortasına asılmış olan billûr âvize de beylerbeyli Hasibpaşazâde Hâmi Beyin hediyesidir.
1957 mebus seçiminden az evvel Beylerbeyi Camiin sözde tâmirine başlanmış, son derecede harab hünkâr dâiresinin denize nâzır ön kısmı açılmış, seçimlerden sonra da arayıp soran olmaşı, o açık yer de dört yıldanberi öylece durmaktadır, o ahşab kısım da gün günden çökmektedir. Minârelerin de sakat olduğu söylenmiş, o müezzin efendilerin minârelere çıkması men edilmişdir. Hulâsa Boğaziçinin bu güzel eseri tez elden tâmire muhtacdır. Tâmirde iç harem duvarının yıkılmış olan yan duvar parçalarının da yeniden yapılması gerekir ki taşları, rıhtımın dib köşesine yığılmış durmaktadır. Halkı arasında gayri müslim bulunmayan Beylerbeyinde bir caminin halk tarafından da bu derece ihmâli herhalde izâhı güç bir meseledir. Hele camiin rıhtım üstü iç haremini bir kalafat yeri hâlinde kullanmaları, kullanmayanların da bu lâübâli tecâvüze tahammülü sorulmağa değer.
Bibl.: Hadikatül Cevâmi, II; Ressam Hüsnü, Bedâyii Asâri Osmâniye “Bayram Hediyesi”; N. Baylav, Celâleddin Germiyanoğlu ve R.E. Koçu. Gezi Notu.
Beylerbeyi Camii
(Ressam Hüsnü Beyin Bedâyi Asâri Osmaniye adlı eserinden)
Theme
Building
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050487
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 5, pages 2676-2681
Note
Image: volume 5, page 2676
See Also Note
B.: Beylerbeyi Sâhil Sarayı
Bibliography Note
Bibl.: Hadikatül Cevâmi, II; Ressam Hüsnü, Bedâyii Asâri Osmâniye “Bayram Hediyesi”; N. Baylav, Celâleddin Germiyanoğlu ve R.E. Koçu. Gezi Notu.
Theme
Building
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.