Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BEYATLI (Yahyâ Kemal)
Son asır Türk edebiyatının, dilde ve şiirde kusursuz güzellik anlayışiyle eserler veren, üstad şâiri. Klâsik ve yeni klâsik Türk şiirinin, asrımızdaki tek ve büyük mümessili. Türk iman, kahramanlık ve medeniyet tarihinin zafer ve şeref sahifelerinden seçilmiş hâtıralarla zengin, epik şiirleriyle, edebiyatımızda bir millî kıymetler saltanatı yaratan destan şâiri; İstanbulu vatanımızın özü bilerek bu şehrin varlığında, edebiyatımızın en güzel İstanbul ve vatan şiirlerini söyliyen şâir; 2 Aralık 1884 salı günü, Üsküb’de doğdu. Babası, Üsküb Belediye Reisi ve Üsküb adliyesinde, icre memuru İbrahim Naci Bey’dir, annesi, Leskofçalı İsmail Paşazâde Dilâver Beyin kızı, Nakiye Hanımdır; gerek anne gerek baba tarafı, Sultan Üçüncü Mustafa devri sancak beylerinden Şehsüvar Paşada bileşir. Şehsüvar Paşa, her iki âilenin müşterek ceddidir. Bu ailenin Balkan topraklarında yayıldığı sâha Niş, Leskofça ve Vranya bölgeleridir. Ailenin baba tarafı Vranyalıdır.
Yahya Kemalin mensup olduğu âile, Rumeli Türkleri arasında evlâd-ı fâtihan (fâtih çocukları) diye ün kazanmış Türk âilelerindendir. Rumeli fâtihlerinin çocukları olmak, bu bölge Türkleri arasında haklı şeref sayılır.
Büyük şâirin asıl adı Ahmed Âgâhdır. Babası, onun doğum tarihini ve Ahmed Âgâh adını, şimdi Yahya Kemal Müzesinde bulunan bi...
⇓ Read more...
Son asır Türk edebiyatının, dilde ve şiirde kusursuz güzellik anlayışiyle eserler veren, üstad şâiri. Klâsik ve yeni klâsik Türk şiirinin, asrımızdaki tek ve büyük mümessili. Türk iman, kahramanlık ve medeniyet tarihinin zafer ve şeref sahifelerinden seçilmiş hâtıralarla zengin, epik şiirleriyle, edebiyatımızda bir millî kıymetler saltanatı yaratan destan şâiri; İstanbulu vatanımızın özü bilerek bu şehrin varlığında, edebiyatımızın en güzel İstanbul ve vatan şiirlerini söyliyen şâir; 2 Aralık 1884 salı günü, Üsküb’de doğdu. Babası, Üsküb Belediye Reisi ve Üsküb adliyesinde, icre memuru İbrahim Naci Bey’dir, annesi, Leskofçalı İsmail Paşazâde Dilâver Beyin kızı, Nakiye Hanımdır; gerek anne gerek baba tarafı, Sultan Üçüncü Mustafa devri sancak beylerinden Şehsüvar Paşada bileşir. Şehsüvar Paşa, her iki âilenin müşterek ceddidir. Bu ailenin Balkan topraklarında yayıldığı sâha Niş, Leskofça ve Vranya bölgeleridir. Ailenin baba tarafı Vranyalıdır.
Yahya Kemalin mensup olduğu âile, Rumeli Türkleri arasında evlâd-ı fâtihan (fâtih çocukları) diye ün kazanmış Türk âilelerindendir. Rumeli fâtihlerinin çocukları olmak, bu bölge Türkleri arasında haklı şeref sayılır.
Büyük şâirin asıl adı Ahmed Âgâhdır. Babası, onun doğum tarihini ve Ahmed Âgâh adını, şimdi Yahya Kemal Müzesinde bulunan bir Kur’ân-ı Kerim’in ilk sahfesine şöyle yazmıştır: “Mahdûmun Ahmed Âgâh’ın dünyaya geldiği tarihdir. 14 Saferül-hayr 1302, 20 Teşrinisâni 1300 Salı günü saat onbir buçuk raddelerinde.”
Doğduğu ev, Üsküb’de, İshâkiyye Mahallesinde, büyük annesi Âdile Hanımın evidir. Eski saatle 11.30 sabah zamanıdır.
1889 da, beş yaşında iken mektebe başlamış, Üsküb’da Sultan Murad Camii arkasında Yeni Mektep denilen, beşyüz senelik bir vakıf mektebinde okumuşdur.
Mektebe başlayışı, an’aneye uygun bir âmin alayı ile olmuş, bütün Yeni Mektep çocukları, hocaları Sabri ve Gazi efendilerle birlikte, âilenin, aynı evin selâmlık kısmında yeniden yaptırdıkları eve gelmişler, Yahya Kemal, Hoca Sabri Efendinin önünde diz çökmüş, Sabri Efendi, onun eline bir kamış kalem vermiş, yine elinden tutarak, yeşil bir kâğıt üzerine siyah mürekkeple bir kelime yazdırmış, sonra kâğıdın üzerine toz şekeri dökerek bu şekerli mürekkebi Yahya Kemal’e yalatmıştır. Arkasından, duâya geçilmiş, oradakiler ve mektep çocukları ellerini havaya kaldırıp hep birden âmin demişler, koro halinde ilâhi okumuşlardır. Alay, evden hareket etmiş, çarşıdan ve Saat Bayırından geçerek mektebe gitmişler. Yahya Kemal, Hoca Gani Efendinin dershânesinde, kulaktan öğrenme usulü ile Amme Cüz’ü okumaya başlamış fakat bu yüzden, iki sene devam ettiği bu mektepte elifbâyı öğrenememiştir.
1892 de, yedi yaşında iken Mekteb-i Edeb adlı, daha modern bir mektebe verilmiş, burada mektep müdürü, Selânikli Galib Efendiden elifbâyı ve okumayı öğrenmişdir. “Selânikli Galib Efendi, Üsküb çocuklarına okumayı öğreten adamdır. Ben, bu hocadan, okumayı altı ayda öğrendim.” diyen Yahya Kemalin okuduğu ilk kırâat kitabıın adı “Oku” dur. Bu isim, şâirde derin iz bırakmış, nice yıllardan sonra, bir gün Atatürk, mektep kelimesinin Türkçesi ne olmalıdır, diye sorduğu zaman Yahya Kemal, bu hâtıranın tedâîsiyle, okul demiş ve yeni Türkçedeki okul kelimesi bu hatırlayıştan doğmuştur.
Yahya Kemalin millî ve dinî terbiyesi üzerinde ev hayatının, bu arada lalasiyle annesinin derin tesiri vardır. Lalası, Leskofça muhâcirlerinden Hüseyin adlı bir Türktür. Bu lala, Yahya Kemale, daha beş yaşlarında iken, Budin, Belgrad, Leskofça türküleri söyler, ona Battal Gâzî destanım okurdu. Battal Gâzî destanındaki epik ruhla duygulanan çocuk, çevresinin de verdiği duygularla Türk târihinin zafer ve destan sahifelerine karşı içinde gizli bir yakınlık duyardı. Budin, Belgrad Türkülerini, aynı duygularla o da söylerdi. “Bu türküler bana bir nostalji verirdi. Bu türkülerde, müphem surette Macar ufuklarımı görürdüm” diye hâtıraları, onda bu ilk millî terbiyenin derin izlerini gösterir.
“Lâkin benim dini ve millî terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan, annemdir. Annem, çok müslüman bir kadındı. Muhammediye okur, bana Kur’an öğretirdi.” diyen Yahya Kemalin vicdan terbiyesi üzerinde bu çok sevilen, müslüman annenin tesiri büyük olmuştur. Annesi, sabah namazlarını kıldıktan sonra, oğluna Yazıcı-zâdeyi okur, Yunus Emre ilâhilerini öğretirdi. Muhammediyye’nin, daha o yaşta öğrendiği, makamla söylenen mısralarından:
Eğer Rûm’un revânındâ görürsem ben dilârâyı
Revânınâ revân idem Semerkand’i, Buhârâ’yı
gibi söyleyişleri, bu müphem fakat sihirli ve âhenkli söylenişi dolayısiyle, ölünceye kadar hatırlamıştı.
Annesi, Yahya Kemale: “Oğlum, dünyada iki insanı sev.. Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murad Efendimizi sev.” derdi. Bu Murad adında Balkanların büyük fâtihlerinden Birinci ve İkinci Sultan Muradın hizmetleri ve hâtıraları birleşiyordu. Türkleri Balkanlara yerleştiren, Sırpları umumiyetle İslâvları mağlûp eden, Üsküpde ulu câmiler yücelten, aynı adda iki Türk hükümdârı, vefâlı Balkan Türklerinin hâfızasında tek bir Murad adıyle, yaşamakta idi. Birinci Kosova zaferi ile İkinci Kosova Muzafferiyetini kazanan her iki Murad, Üskübün erkek ve kadınları tarafından ayırd edilmiyordu.
Yahya Kemal böyle bir ev çevre terbiyesi içinde yetişirken, 1895 de Mekteb-i Edeb’i bitirdi. Üsküb idâdisine verildi. Tam o sırada, babasının Selânik’de yaşamak arzusu üzerine evlerinin ilk düzeni bozulmuş oldu. 1897 de âile, Selânik’e yerleşti. Yahya Kemal, Selânik idâdisine nakledildi. Selânik’de Eski Saray Camii yanında deniz gören bir evde oturuyorlardı. Annesi bu evde yatağa düşdü. Bu hastalık âileyi perişan etti. Üsküb’de evlerinin eşyası satılırken üzülen, ince ruhlu kadın, daha o zaman buna sebep olan Selânik’de yaşama mâcerasından hoşlanmamıştı. Burada kendisini yabancı bir diyarda zannediyor, bir müslümanın şehri olarak sevdiği Üsküb’ü özlüyordu. Hastalığı artınca, yeniden Üskübe nakledildi, fakat aynı yılın Eylûl’ünde annesi Üskübde veremden vefât etti.
Bir sene sonra, babası, ikinci defa evlendi. Üskübde bir başka mahalleye taşındı. Yahya Kemalin kızkardeşi Rukiye, büyükannesi, Âdile Hanımın yanında kaldı. Erkek kardeşi Reşad Beyatlı ile kendisi, babasının evine gittiler. Fakat âilede geçimsizlik başlamış. Yahya Kemal, bu sefer leylî olarak yine Selânik idâdisine gönderilmişdi. Orada hastalandı tekrar Üskübe döndü ve nihayet 1902 de tahsilini tamamlamak üzere İstanbula gönderildi.
İstanbulda önce Mekteb-i Sultâniye’ye (Galatasaray Lisesi) girmek istedi, fakat kadrosuzluk yüzünden alınmadı. Ertesi yılın Eylûlünde Robert Kolej’e girmek karariyle 1902 senesi kışını, Sarıyer’de, annesinin akrâbasından, Abdurrahman Paşazâde İbrahim Beyin evinde geçirdi. Bu evde Yahya Kemal’in millî mûsikîye terbiyesi teşekkül etti. Alkol ve mûsiki meraklısı olan İbrahim Bey riyaset ediyordu. Mehtaplı gecelerde, pazar kayıklariyle, Boğaziçinde de saza çıkıldığı oluyor, âile genclerinin kulakları, Türk mûsikisinin en güzel besteleriyle doluyordu. Bu evde fasıl heyeti derin bir huşû içinde, tam bir mûsikî terbiyesi ve ibâdeti andıran bir sükût ve ihtiramla dinlenirdi.
Birçok seçkin insanların saz dinlemek için toplandıkları bu evde şiir konuşmaları, bu arada, siyasî içtimâi konularda görüşmeler de olurdu. Bunlar arasında, siyasî fikirlerinden dolayı Parise firar etmiş, sonra dönmüş fakat aynı sebeple ordudan ihraç edilmiş, Serezli Şekip Bey adında bir genç vardı ki, âilenin gençlerin etrafına toplar, çok tesirli konuşur, onlara Avrupa felesoflarının fikirlerini anlatır, Paris’den, oradaki hürriyetten, medeniyetten âdeta çoşkunlukla bahsederdi. Şekip Beyin Yahya Kemal üzerinde büyük tesiri oldu. Henüz 19 yaşında bulunmasına rağmen, genç şâir, bu tesirle Paris’e firar etti.
1903 senesi Ağustosunda Mesagerie Maritime kumpanyasının Memphis vapurunda tedarik ettiği bir güğerte bileti ile İstanbuldan Marsilya’ya ve oradan Parise gitti. Parisde âilesinden para gelinceye kadar büyük sıkıntılar geçirdi. Sonra, Quartier Latinde, mütevazı bir otelde, küçük bir odaya yerleşti.
Parisde Ahmed Rıza Bey’le, Sami Paşazâde Sazâi ile, Mehmed Ali Paşa, Hoca Kadri Efendi, Prens Sabahaddin Bey, şâir Hüseyin Siret, Doktor Nihad Reşad Belger, Doktor Rıfat, Abdullah Cevdet, şâir Abdülhalim Memduh gibi şahsiyetlerle, diğer Jön-Türklerle ve başka firârilerle tanıştı. Hemen o yıl, Dr. Abdulalh Cevdet’in tavsiyesiyle, Quartier Latinde vakit geçirmeyerek Parise üç saat mesafedeki College de Meaux’ya yatılı olarak yazıldı. Meaux Kolejinde bir sene içinde, çok çalışarak yeteri kadar fransızca öğrendi. Tekrar Parise dönerek, Siyasî İlimler Mektebinin seksiyon diplomatiğine girdi. Burada Fransanın büyük tarihçilerinden ve bilhassa Albert Sorel’den tarih zevkini ve metodlarını öğrendi. Sorel’in en devamlı ve çalışkan bir talebesi olarak, ona meftun 104 talebe ile birlikte, hocasının Assiace Sokağındaki konağında talebesine verdiği çaylardan da bulunarak, büyük akademik sohbet kabiliyeti olan bu tanınmış âlimden çok istifade etti.
Yahya Kemal’in Paris’de bulunduğu, “1904 senesi, kilise ve din düşmanlarının azdığı ve sosyalist cereyanının sert bir rüzgâr gibi estiği bir seneydi.” Parisde yapılan sosyalist mitinglere ve nümâyişlere karışan şâir, sokaklarda international’i dinlerken, hâdiseyi geniş bir insanlık sevgisi gibi hissederek, böyle bir sevgiye karşı içinde bir temayül hissetmeğe başlamıştı. Jaures, Presance, Sebastien Faure gibi, sosyalist ve anarşist hatiplerin kuvvetli nutuklarını hararetle dinlediği ve bir an bunlara kapıldığını zannettiği olmuştu. Fakat bu yanlışı uzun sürmedi:
“Bir taraftan, Sorel’in, derslerinde, Alman ve İtalyan milliyetlerinin uyanışlarını anlatması, bir taraftan Fransız nasyonalistlerinin neşriyatı, diğer taraftan, çoşkun milliyetci ve vatancı, Fransız mütefekkirler Yahya Kemali milliyetçi cephede kalmak duyguları ile doldurdu. Bu hâdisede, Parisdeki Bulgarların, Rumların, Sırpların yaptıkları mitinglerde millî şuurun, milliyetçi heyecanların da büyük rolü olmuştu. Yahya Kemal, bu sebeple, Türk milletinin de Türk milliyetine uyanması lüzumunu idrâk ediyordu.
Bu idrâk onu, gerek bizim milliyetimizi öğrenmek, gerek Garp medeniyeti, tarihi, tefekkürü eserlerini okumak yolunda hummalı bir faaliyette sevketti.
Bu arada, Halid Râşid isimli, Çerkes asıllı ve edebiyat heveslisi bir arkadaşıyle müzeleri geziyor, geceleri, bir iptilâ halinde tiyatroya gidiyor, büyük tiyatro yazarlarının aynı büyüklükte sahne artistleri tarafından sahneye konulan eserlerini bâzan defalarca seyrediyordu. Tiyatro seyri onun hem fikrini, hem bilgisini hem de fransızcasını attırıyordu.
Şiirde Victor Hugo’nun, Asırların Masalı; Charles Baudelire’in Şer Çiçekleri, Paul Verlaine’in ve bilhassa Jose Maria de Heredianın şiirleri onu çok sarmış, türlü cephelerden yetiştirmişti. Yine symboliste şairlerinden Mallarme’nin şiir anlayışı ve Vachette kahvesinde bizzat tanıştığı yunan asıllı fransız şâiri Jean Moreas’ın, şâirliği ölçüsünde kudretli musahabeleriyle, onun çok zengin bir şiir görüş ve anlayışına varmasını sağlıyan hâdiseler olmuşdu.
1912 de Yahya Kemal, gençliğinin en hararetli dokuz yılını geçirdiği Paris’den ayrılarak İstanbula döndü.
Çok alıştığı Quartier Latin’den Vachette’den, hulâsa Parisden ayrılmak ona önce zor geldi. Başta Ali Kemal olmak üzere Paris’deki müdürlerine kadar kalabalık bir zümre tarafından teşyi edildi. Önce Marsilya’ya altı gün sonra da İstanbula geldi.
İçinde Paris’e karşı derin bir nostalji duyuyordu. Onu bu hüzünden İstanbul sevgisi kurtardı: Büyük Fransız tarihçi ve milliyetçilerinin tarih ortasında ve coğrafyada Fransızlığı aramak yolundaki müsbet ve ilmi metodlarını, târih ortasında ve coğrafyada Türklüğü aramak mevzuunu tatbik etme düşünüşü onu türlü sıkıntılardan kurtarmış oldu. Parisden sonra, ilk bakışta gözüne bir köy gibi görünen İstanbul, bu ikinci bakışla şâire bütün sihirli ve tarihi güzelliğini göstermeğe başladı.
Câmilerimizi, türbelerimizi, medreselerimizi, kabristanlarımızı birer birer gezip görmeğe, Türklüğü vatan coğrafyasına, derinliğine ve genişliğine ve genişliğine yazılmış, medeni eserleri, mimârî âbideleri, şehir dekorları, millî semtleri, halk inanışları ve halk hayatı içinde araştırmaya ve tanımaya koyuldu.
Paris’den İstanbula geldiği 1912 yılında, Dârüşşafaka’yı yeni bir tedris heyetiyle uhdesine alan Sâtı’ Bey, Yahya Kemale bu mektebin târih ve edebiyat derslerini verdi. Mulimliğe başlayışı, 19123 de bu mektepte oldu.
1914 de Sultan Selimde açılan Medreset ül Vâizinde muallim vekili olarak, Medeniyet Tarihi derslerini okuttu. İslâm medeniyetini yeni bir görüşle tedris edişi, o zamanın genç talebesi üzerinde büyük tesir ve fayda uyandırmıştı.
Aynı tarihlerde Türk Ocağı’nda ve Bilgi Derneğinde açılan dil ve tarih münazaralarına iştirâk ediyor, fikirleriyle devrin gençliği üzerinde büyük tesir ve alâka uyandırıyordu. İttihad ü Terakki fırkası umumî kâtibi ve Türkçe mütefekkir Ziya Gökalp ile aralarında o zaman gerek Türk dili anlayışı, gerek Türklüğün tarihî tekevvünü konularında ilmi münakaşalar oluyordu. Ziya Beyin bütün Türkleri bir bayrak altına toplamak idealindeki hayal cephesini mevsimsiz bulan Yahya Kemal, Türkiye Türklüğü realitesinde ısrar ediyor, öne eski ve büyük Türklüğün, yeni vatandaki bu yeni tekevvünü ve büyük devamını anlamak; Selçuk ve Osmanlı asırlarındaki Türklüğü anlayıp, onarmadan aşırı hayallere kapılmamak lüzumuna inanıyordu.
Yahya Kemale göre, Türkiye Türklüğü, Türk milletinin tarihdeki en büyük tekevvünü ve yine en büyük medeni zaferiydi. Türklüğün, yani bütün Türklüğün yükselmesi için, önce bu topraklardaki millet ve medeniyetimizi, ona yaratan bütün unsurları tanımak suretiyle anlamak ve millî kalkınmaya tekrar ve mutlaka Türkiye’den başlamak lâzımdı.
Dilde, Ziya Beyin “Ararsan her sözün vardır türkçesi” gibi düşünüşlerine mukabil, Yahya Kemal, dünyanın en zengin lisanı olan ingilizcede bile her sözün ingilizcesi bulunmadığı realitesinde ısrar ediyor, Gökalp’ın daha sonra kabul edeceği, “Türkçeleşmiş, türkçedir.” kanaatinde ısrar ediyordu.
Güzel olan, bütün bu fikir ayrılıklarına ve münakaşalara rağmen, iki Türk mütefekkirinin de birbirlerine asla kırılmayışları hattâ birbirlerini daha çok takdir edişleriydi. Bunun parlak bir misâli, Darülfünun müderrisi olan Ziya Beyin, münhal bulunan bir tarih kürsüsüne, müderrisler meclisinde, türkçü müderris grubu ile müttefikan, teklif ve ısrar ederek Yahya Kemal’i seçtirmesiydi.
1916-1919 yılları arasında, Yahya Kemal, eski Darülfünunda önce Medeniyet Tarihi sonra, Garp Edebiyatı Tarihi, daha sonra Türk Edebiyatı Tarihi derslerini okuttu. Yahya Kemal’in bu sonuncu vazifeye tayini, kendisine Darülfünûn-ı Osmânî Edebiyat Medresesi Kâtib-i Umumiliğinin şu dikkate değer tezkeresiyle bildirilmişti:
“Müderris Yahya Kemal Beyefendi Hazretlerine
Efendim Hazretleri,
Cenab Şehabeddin Beyden inhilâl eden Türk Târih-i Edebiyâtı Müderrisliğine naklen tâyinimiz Meclis-i Vükelâca tensib edildiği 5 Eylûl 338 tarihli tezkire-i sâmiyyye atfen Maarif Nezâret-i Celîlesinin 7 Eylûl 338 târihli tezkiresinde iş’ar kılınmış olduğu arz ve bilvesile teyiz-i ihtirâm olunur Efendim Hazretleri. 11 Eylûl 338 (Kâtib-i Umumî: Behcet).
Yahya Kemal, daha 1914 - 15 yıllarında, Peyam-ı Edebî gazetesinde, Süleyman Sadi imzisayıle ve Cidaller, Hasbihaller gibi, Çamlar Altında Musahabe gibi başlıklarda, edebi târihi makale ve musahabeler yazıyordu.
1918 mağlûbiyeti fâciasında sonra, Yahya Kemal, Darülfünun’daki talebesi ile birlikte, daha ilk anlarından itibaren, İstiklâl Mücadelesine bağlandı. Bu senelerde, İleri ve bilhassa Tevhîd-i Efkâr gibi gündelik gazetelerde yazdığı çok sayıda ve çok kuvvetli makalelerle İstiklâl mücadelesini teşvik ve takdis edici neşriyatta bulundu.
Bu gazetelerde neşrettiği Hisardan Şehitliğe, Bir Rü’yâda Gördüğüm Eyyub, Ezân ve Kur’an, Bu Muharebenin Askerleri, Ezansız Semtler, İstiklâl Hissiniz, Yeni Türk Rûhu, Yine Böyle Bahardı, Serviler Altında Musahabe gibi çok sayıda ve çok sevilmiş yazılariyle Dergâh Mecmuasında intişar eden Üç Tepe, Gezinti, Esir Jeminüs ve Altor Şehri gibi kuvvetli makaleleriyle durmaksızın millî değerlerimizi meydana koyuyordu.
Yine aynı yıllarda şâirin, daha Londra’da iken bir deneme halinde söylemeğe başladığı Türk Destanı’nın bâzı mısraları, meselâ:
Canavarlar kaçıyormuş gibi gür bir doludan
Bir salib ordusu, bozgun, kaçıyor Niğbolu’dan
Şehsüvârânı kılıç koymamak azmiyle kına
Dolu dizgin koşuyorlardı akından akına
gibi söyleşileri, dillerde dolaşmağa başlamıştı. Şarkı şeklinde yazdığı şiirler, esik şirin rüzgâriyle söylemeğe başladığı gazeller, yalnız şiirin değil, aynı zamanda tarihin sesi gibi, okuyanlarda bir başka şevk uyandırıyordu.
Yahya Kemalin fikrî hayattan siyâsî hayata atılışı da yine 1922 de oldu. Lozan konferansına gönderilen Türk murahhas heyetinde müşâvir âzâ olarak bulundu. Lozandan döndükten sonra, 1923 de Büyük Millet Meclisine Urfa mebusu seçildi. 1925 de Türkiye- Sûriye hudut tahdidi heyetine murahhas tâyin edildi. Fransızlarla olan bu müzâkerede Payas istasyonu arkasındaki altı kilometre arazi ile Kilis’den, 13, Hassa’dan 18 Türk köyünün anavatana ilhakını temine muvaffak oldu.
1926 da Varşova orta elçiliğine tayin olundu. 1929 da İspanya orta elçisi ve Lizbon elçisi olarak Madride gitti. 1932 de bu vazifeden azledildi. Bir müddet Fransa’da kaldı. Sonra Cenevreye, oradan Bükreşe oradan Hamdullah Suphi ile birlikte İstanbulaa ve Ankaraya döndü.
1934 de Yozgaddan millet vekili seçilerek Meclise avdet etti. Aynı senenin sonunda Tekirdağı millet vekili olarak yine Meclisde kaldı. Bu seferki mebusluğu 1943 e kadar devam etti.
1943 seçiminde Yahya Kemal mebus seçtirilmedi. Fakat 1946 da İstanbulda yapılan ve çekişmeli geçen kısmî seçimlerde, İstanbul seçmenleri tarafından mebus seçilerek tekrar Meclise girdi. Böylelikle İstanbul seçmenleri, şehirleri için edebiyatımızın en güzel şiirlerini söyliyen bir vatan şâirine lâyık olduğu mükâfâtı vermiş oluyorlardı.
Yahya Kemal, daha çocukluk yaşlarından başlıyarak, yurd içinde ve dışında çok seyahat etmiş, 1903 de Parise firar etmiş, 1906 da Londraya geçmiş, 1910 de İsviçreye, 1911 de Bretanya’ya geçmiştir. 1923- 1929 da Varşova, Berlin, Leipzig, Viyana, Tuna, Sofya’ya gitmiştir.
1929 da Prag, Cenevre, Bern’den sonra Paris yoluyla Madrid’e gitmiş, İspanya’dan Elcezire’ye geçmiş, Tetvan’da kalmıştır. 1934 -1939 yılları arasında, Türkiye dahilinde seyahatler yapmış, İzmir, Manisa, Çeşme taraflarını gezmiştir. 1939 da bir Akdeniz gezisine çıkmış, Mısır’a gitmiş, dönüşte Beyrut, Şam, Zahle ve Trablusşam beldelerini görmüş, Yol düşüncesi adlı büyük vatan şiirini ve bu şiirdeki “Cihan Vatandan ibârettir îttikadımca” mısraını bu seyahati içinde söylemiştir.
Yine 1939 da Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Adana, Mersin şehirlerimize seyahatler yapmışdır. Yahya Kemal hayatının son yirmi yılını çok az fasılalarla İstanbulda Park Otelde, bu otelin ikinci katında denize nâzır 75 numaralı odada geçirmişdir. Bu arada, 1947 yılında, o zamanın hariciye vekili Necmeddin Sadak’ın gösterdiği anlayışla Türkiyenin ilk Pâkistan Büyük Elçisi olarak Karaşi’ye gönderildi. Pâkistan reisi cumhuru Mehmed Ali Cinnah tarafından ve bütün Pâkistan aydınlarından derin saygı ve sevgi gördü. Orada kurulan İngiliz-Pâkistan Kültür birliği toplantısında, İngiliz, Amerikalı münevverlerin de bulunduğu meclislerde şiirleri ve derin kültürü muhasebeleri büyük hazla dinlendi.
Büyükelçilikden emekliye ayrılmak suretiyle Pâkistan dönüşünden sonra, Yahya Kemal, Park Otelde şiirlerini tamamlamağa çalıştı. Dostları ile sohbetlerine devam etti.
Doğumunun 65 inci yıl dönümünde Türk Ocağı tarafından tertiplenen törende Yahya Kemal, büyük saadet duymuşdu. O devrin, bilhassa Üniversite gençliği, büyük millî şâirine samimi tezâhüratda bulunmuş, İstanbul Üniversitesi konferans salonu insan almıyacak hâle gelerek bir vatan şâirini alkışlamışdı. 1950 de hür bir seçimle iktidara gelmiş olan Demokrat Partinin bütün ısrarlarına rağmen, yeniden mebus olmak istemedi.
11 Mart 1956 da hayatının en mühim işlerinden birine girişerek, bitmemiş şiirlerini bütünlemeğe ve bitenleri her hafta Pazar günleri Hürriyet gazetesinde neşre başladı. Tam 67 hafta süren bu devamlı ve ısrarlı faaliyet, büyük şâiri hayatının son yıllarında bir kaç bakımdan mesut etti. Bir taraftan “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” gibi “Selimnâme” gibi, “Koca Mustafapaşa” gibi büyük şiirlerini bitirmek ve bunların intişarını görmek, şâiri âdeta eserini tamamlamaya yaklaşmış bir sanatkârın heyecanı içinde bırakıyor, öte yandan, her hafta muntazaman intişar eden bu şiirlerin memleket ölçüsünde büyük alâka gördüğünü, kesilip saklandığını öğrenmek, bu konuda, memleketin her tarafından, mektuplar, telgraflar almak, telefonda kendi şiirlerini yine kendisine okumak için can atanların saygı, sevgi ve iltifat seslerini dinlemek, Yahya Kemali emeklerinin en büyük mükâfatını elde etmenin hazzıyla dolduruyordu.
Yahya Kemalin 1947 den beri sıhhatimi örseleyen bir bağırsak kanaması hastalığı vardı. Bu hastalık, onu kansız bırakıyor, hafif bir şeker hastalığı da olduğundan tedavisini güçleştiriyordu. Bu hastalık, 1957 Aralık ayında nüksetti. Şâir tedavi için, itimat ettiği Doktor Nihad Reşat Belger’in de tavsiyesiyle Cerrahpaşa Hastahânesine yatırıldı. Fakat şiir neşrini bırakmadı. Bilhassa “Selimnâme” şiirini bu hastalığı esnasında neşretti. Bu şiirin gördüğü sevgi şâiri âdeta neş’elendirirdi. İyi olmasını kolaylaştırdı. Selimnâme şiiri Hürriyet gazetesinde yayımlanırken, bir taraftan da onun tahlillerini ve izahını yapan makaleler intişar ediyor; şâir, neşrinden önce kendisine okunan ve tasvibi alınan bu makaleleri de alâkaya tâkip ediyordu.
Hastalığı geçince tekrar Park Otel’deki odasına döndü. Orada, dostu ve talebesi olan, hemen her gün buluştuğu bir arkadaşının ricası ve ısrarı üzerine, en büyük şiiri olan “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini tamamladı ve nihayet neşre başladı.
Fakat 1957 mayısında kanama hastalığı tekrarladı. Yahya Kemal, Dr. Nihad, Reşad Belger’in tavsiyesiyle, bu mühim hastalığın en iyi mütehassısı olarak bilinen, Doktor Arnous tarafından tedavi edilmek üzere Parise gitti. Dr. Arnous., hastalığın menşeini bularak, bağırsak içindeki derin hémorroides’i yakarak tedâvi etti. Şairin kan durumu düzeldi. İstanbula neşeli ve ümitli döndü. Hayatında ilk defa Paris’den hem de şiddetle sıkılmıştı. Vatanıma dönmek onu bahtiyar etmişti.
Şâir bu arada artık en mühimleri tamamlanmış olduğu için “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiir kitabını neşretmek için, yine aynı dostu ile birlikte ciddî teşebbüse geçti. bu kitabın arkasında “Eski Şiirin Rüzgâriyle” adlı ikinci kitabı neşredilecekdi. Bunun için, Yahya Kemal Başvekâlete müracaat etti. İstediği kâğıdın İzmir Kâğıt Fabrikamızda yapılması için tasavvf ve müsaade istedi (Bu dost N. Sami Banarlıdır. İs. An). Bu kâğıtlar, tam istediği kıvamda ve her iki kitaptan ellişer bin basılacak sayıda yapıldı. Şâir, kitaplarının bir istismar konusu olmasından korktuğu için, bu kitapların İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu neşriyatı olarak intişarını uygun bulmuştu.
Fakat Paris’den döndükten sonra bağırsaklarında tekrar kanama olması şâiri üzmüştü. Bu kanama 1958 sonbaharında şiddetlenmişti. Yahya Kemal, tekrar, Cerrahpaşa Hastahânesine yattı. Bu sefer tedavisi mümkün olmadı. Ekim sonunda hastalığı şiddetlendi.
Ölümünden iki gün evvel, aynı dostu ve talebesiyle, aralarında şu hazin muhavere geçti:
Yahya Kemal sordu:- Bâki, hangi yılda doğmuştu?
— 1526 de üstadım.
— Ne zaman öldü?
— 1600 de efendim.
— Demek ki o da 75 yaşında öldü.
Büyük şâir, iki gün sonra vuku bulacak hazin hâdiseyi söylüyordu. Son gece büsbütün, halsiz ve yorgundu. Çok zor nefes alıyordu. Damarlarına verilen kan, artık bu damarlarda durmuş olmuşdu. Buna rağmen yine oturmak, konuşmak istiyordu. Aynı talebesi, şâire nükteli şiirlerini hatırlatıyor, onu oyalamak istiyor, ona:
Ne kaldı rûha teselli şerâbdan başka
Boğaz’da üç gecelik mâhtâbdan başka
şiirini okuyordu. Şâir, en tatlı tebessümü ile dinliyor, bâzan tekrarlıyordu. Bir aralık:
Bu halka vakfedecek mülk ü mâlimiz yoktur
Beş on gazelle şu kalb-i harâbdan başka
beytinin tekrârını istedi. Bu beyti, hayli hazin bir sesle kendisi de tekrarladı. Sonra yine bir çocuk masumluğu ile tebessüm etti.
Yahya Kemal bu konuşmadan birkaç saat sonra komaya girdi, Hayatının son iki gününde evini özler gibi özlediği Park Otel’e dönmek istedi ise de bu mümkün olmadı. Nihayet 1 Kasım 1958 sabahı, saat 9 u 50 geçe, Cerrahpaşa Hastahânesinde vefat etti.
Ölümü, memleket ölçüsünde hâdise oldu. Yurdun her tarafından tam bir millî mâtem yapıldı. 2 Kasım 1958 günü, Büyük Millet Meclisinin 1 kasımdaki açılış haberleri olduğu halde, gazeteler, birinci sahifelerinin en geniş yerini onun vefatı haberine ayırdılar. Yine 2 Kasım günü Fatih Camiinden kaldırılan cenazesi, son yıllarda görülmemiş bir kalabalıkla ve hayatında en çok sevdiği Ordu, millet’in Mehmedciklerinin elleri üstünde taşındı. Beyazıt’da Üniversite’nin iç avlusunda yapılan törenden sonra yine büyük bir cenaze alayı halinde Rumeli Hisarı Mazarlığında, devrin Belediyesi tarafından hazırlatılan ebedî istirâhat yerine gömüldü. Vefatı dolayısı ile, yurdun her köşesinden ve her dereceli okullarında yapılan amma törenleri bir yıldan fazla bir zaman içinde tekrar tekrar yapıldı.
Yahya Kemal’in sanatını şahlandıran heyecan, Balkan şehirlerinde geçen bir çocukluk çağında başladı. Bu şehirlerde o zaman, Her yaz şimâle doğru asırlarca koşan esik Osmanlı akıncılarının ancak hasreti yaşıyordu. Yahya Kemal, Rakofça kırlarının hür havasını alarak, ufuklara akmak ihtirası duyan eski Türk akıncılarının bu coşkunluğunu o topraklarda, tıpkı onlar gibi duyuyor, tıpkı onlar gibi bir ufuk ihtirası içinde büyüyordu. Onun, “Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış” gibi “Uçtuk Mohac ufkunda görülmek hevesiyle” gibi mısralarında ve “Ufuklar isimli” şiirinde bu ufuk aşma duygusu çok bellidir.
Evinden, annesinden ve çevresinden hem dinî hem millî bir terbiye alarak yetişen şâirin çocukluğu aynı zamanda 1897 Yunan Harbi yıllarına rastlamış, bu harbin Balkan Türkleri arasında uyandırdığı derin gurur ve heyecanı Yahya Kemal ilk çocukluğunda duymuştu. Gazi Osman Paşa kumandasındaki ordularımızın Atina’ya doğru muzafferane ilerleyişindeki büyük neş’eyi çevresindeki insanların çehresinde okumuş; bu savaşa derin bir şevkle giden Türk askerlerinden duyduğu:
Eğil dağlar, eğil, üstünden aşam
Yeni tâlim çıkmış, varam alışam
gibi türküler onun küçük kalbinde büyük heyecan uyandırmış, hafızasında silinmez iz bırakmışdı. İlk şiirlerini böyle savaş ve zafer temaları üzerine söyledi. Bugün hatırında kalan ilk çocukluk şiiri, bunun için:
Seyf-i adlî saldılar
Tırnovâ’ya daldılar
Turhalaa’yı aldılar
Şanlı Türk askerleri
mısrâlarıdır.
Bununla beraber, Yahya Kemal’in şiire başlayışı, daha 5 yaşında iken duyduğu derin bir aşk sebebiyledir. Şâir, henüz bu kadar küçük bir çocukken, Üsküb’de güzelliğiyle tanınmış ve hattâ Üsküb Venüsü diye sıfatlandırılmış, Redife Hanım isimli, “kumral ve endamlı” bir genç kızı sevmiştir. Yaşça kendisinden büyük olan bu kızı önce Vardar boyunda bir araba gezintisinde görmüş, yıllarca sonra yazdığı hâtıralarında: “Küçük kafam bu hanımın cazibesiyle sersemlemişti..” diyecek kadar, ona hayran olmuştur. İkinci defa ve kendisi 12 yaşında iken aynı kızı bu sefer bir sünnet düğününde görmüş, bütün gece onun yanında ayrılamamıştır. Yahya Kemal, işte ilk şiirini, Üsküp türklerinde gördüğü vezinle onun için söylemiştir. Bu ilk şiirinden hiç bir mısraı hatırlayamadığını söyliyen Yahya Kemal, aynı Redife Hanım’ı, üçüncü defa olarak, kendisi onbeş yaşında iken, bir Cuma günü, Üsküp’de Rifâî dergâhında yapılan bir âyinden çıkarken görmüştür. Redife Hanım o zaman, bu dergâhın şeyhi ve Üskübün tanınmış, âlim ve şâir ve sôfilerinden Sâdedin Efendi ile evlenmiş bulunuyordu.
Bu üçüncü tesadüfün tesiri derin olmuş, şâir mektepte vazifelerini, sokakta eğlencelerini unutmuş, onun bu perişanlığı âilesinin dikkatinden kaçmamıştır.
İşte bu ıstırabın terennümü için, Yahya Kemal, türkü şeklinde değil fakat kitalarda okuduğu manzumeler gibi, aruzla bir şiir söylemek arzusunu kapılmış ve bu başlayış, onun şiire böyle bir aşk yüzünden başlaması demek olmuştur.
Şâirin bu tarzdaki ilk şiirlerini, tam bir safiyetle, Redife Hanımın kocası Şeyh Sadeddin Efendiye tashih ettirmesi bilgisinde ilerlemesini sağlamıştır.
Bundan sonra bir çok şiir kitapları okuyan Yahya Kemal’in en beğendiği şâir olarak, Muallim Naci’yi tanıdığı ve onun tesirinde kalıp, onu nazireler söyliyerek şiirde ilerlediği görülür. Şâirin elyazısı ile hâtıralarındaki:
“Muallim Naci gönlümü sarmıştı. “Şerâre” sinden sonra “Âteşpâre” sini, “İbnül Gaanân” ını, “Fürâzan”ını gördüm (edindim). Bu mecmualardaki şiirlerin çoğunu ezber biliyorum. Recâl-zâde Ekrem Beyin “Üç Zemzeme”sini de okuyorsam da yine meylim Muallim Naciye idi” cümleleri, bu hakikatin açık delilleridir. Aynı hâtırılarda Yahya Kemal, devrin diğer tanınmış şairleri ve eserleri üzerinde kısa çizgilerle durduktan sonra tekrar Naciye dönüyor ve “Lâkin anladığım ve sevdiğim şâir Nâci idi. Nâci ismi bile kalbime bir yakınlık hissi veriyordu. “Meyhânede Bir Söyleniş” manzumesiyle, Varna’dan İstanbula hicret ettiği o hazin baharı anlatışı ile, Tesalya’da Fırat ve Dicle kenarında söylediği hasretli kıt’alariyle kendisini tanımış gibi hissediyorum. Onun şiirinin sevki ile gizliden gizliye rakı içmeğe heveslendim.” diyordu.
Böylelikle Fikret ve Âkif’den sonra, son devir şiirinin üstad şairi Yahya Kemal’in de Muallim Nâcideki salâhiyeli söyleyişin talebesi olarak yetişmesi, XIX. asrın bu büyük şâiri lehine dikkate değer bir hâdise tekil ediyor ve Yahya Kemal’deki sağlam söyleyişin sırlarından birini teşkil ediyordu.
Yahya Kemal’in Türk edebiyatında tesiri altında kaldığı ikinci mühim şâir Tevfik Fikrettir. Şâirin yine çocukluk ve amatörlük çağına ait bu tesir ile Fikrete de nazireler söylediği bilinir. Yahya Kemal bu ikinci tesirle yazdığı şiirlerini, 1902 ve 1903 yıllarında İstanbulda intişar eden İrtika mecmuasında Âgâh Kemal imzasiyle yayımlamıştır.
Fransa’da şiir, Yahya Kemali Parnasse’cı şâirlerin mükemmel manzumeleriyle ve Symbolisme’in derûnî mûskîsiyle karşıladı. Sanat anlayışının altın devrini yaşadığı o yıllarda, Fransa’da hâlâ, eski Yunan şiirine karşı derin bir hayranlık yaşıyordu. Yahya Kemal, dikkatle bakıp görmüştü ki daha XVI. asır Fransa şâirleri Ronsard ve Du Bellay’den başlıyarak, XVIII. asırda Andre Chenier’ye ve XIX. asırdaki Fransız Symboliste’lerine kadar bir çok Fransız şâirleri, esik Yunan mısrâlarını fransızca bir mısrâ hâline getirmek için çalışıyorlar ve bunda muvaffak oldukları zaman da şiirde bir zafer kazandıklarına inanıyorlardı. “Meselâ Leconte de Lisle’in Yunan şâiri Theocrite’den, doğrudan doğruya tercüme ettiği bir idylle veya bir églogue, ısrarlı bir çalışma ile, evvelce Ander Chenier tarafından, son zamanlarda da Jose Maria de Heradia’nın dilinde mutlaka fransızca mısralar haline konulmuştur.
Fransa’da şiirin eski ve klâsik mâzisine bağlı bu dil ve şiir çalışmaları, Yahya Kemali düşündürmüş, ve Türk şiiri için nasıl bir çalışma yolu tutturmak lâzım geldiğini konusu üzerinde araştırmaya sevketmiştir. İlk anda: “Türk şiirini ve Türk zevkini, asırlardan beri almış olduğumuz Arap ve Acem tesirlerinden uzaklaştırarak, doğrudan doğruya Yunan ve Lâtin edebi terbiyesine bağlamak” düşüncesi Yahya Kemale çok câzip görünmüştür.
Yahya Kemal’in Fransadaki ilk şiir çalışmaları, eski Yunan mısrâlarını bu sefer Türk diliyle söylemek şeklinde bir hevestir. Onun bu tarzda söylediği bâzı mısraların meydana gelişinde aynı zamanda Stéphane Mallarmé’nin târifini yaptığı bu şiir anlayışının da tesiri büyüktür. Bu anlayışa göre; şiir, rythme’in lisan hâline gelmesi, yâni söyleyişin bir mûsikî cümlesi olabilmesidir. Mallarme, bu anlayışı, Yahya Kemale, yeni bir ufak gibi görünen şu cümle ile ifâde edmişdi. Bir mısrâ, kelimelerin yanyana dizilmesinden meydana gelir. Fakat, Türk şiirine:
Aldım Rakofça kırlarının hür hâvasını,
Duydum akıncı cedlerinin ihtirâsını.
mısrâlarını kazandıracak bir şâir, şiir iklimlerine herşeyden önce Türk olan bir üslupla girebilirdi. Milli terbiyenin bir millete büyük adam yetiştirmekteki mühim rolü bu hâdisede bir defa daha görüldü ve Yahya Kemal tamamiyle avrupâi veya kozmopolit bir sanat çevresinde ve içindeki bütün avrupâi sanat heveslerine rağmen, dilde, şiirde düşünüşte, yine çocukluğundaki gibi Türk kaldı, milliyetine sadık kaldı.
Yahya Kemal’in bu millî kalışında hattâ bir ecnebi diyarında, oraya gittiğinde daha çok ve daha şuurla millî oluşuna büyük tesiri görülen bir hâdisede o yıllardaki Fransız tarihçilerinin fransızlık için kullandıkları ilim ve araştırma metotlarını Türklüğü tatbik etmek için çalışmasıdır.
Michelet, Fustel De Coulanges, Camille Julian gibi Fransız tarihçileri, aynı metotla hareket ederek, tarih ortasında ve coğrafya üzerinde Fransız milletini bin yılda Fransa’nın çok mühim bir kanaate varmışlardı. Yahya Kemal, hocası Albert Sorel’den aldığı kuvveti tarih görüşleriyle, bu araştırma ve düşünme metotlarının bizim tarihimiz için tatbike çalıştı, Türk milletinin, Türk topraklarında, eski ve büyük Türklük kaynağından yükselerek yeni vatanın inkânlarıyle zenginleşmiş yeni ve büyük bir terkip olduğu kanaatine vardı.
“Türkçemizin, mimârimizin, mûsikimizin, güzelyazı sanatımızın, şehir dekorlarımızın ve diğer büyük, küçük bütün sanatlarımızın vâsil oldukları terakki, en çok, Rum Selçukları Anadoluya yerleştikten sonra ve Osmanlı asırlarında olmuşdur. Bu muazzam terkip, Rumeli ve İstanbul, anavatanla yekpâre bir kütle olduktan sonra, hâsılı, yeni Türk vatanı, yeni şartlar içinde, milliyetimize yeni bir şekil verdikten sonra meydana gelmiştir.” cümleleriyle hulâsa ettiği kanaate ulaştı.
Yahya Kemal bu neticeyi elde etmek için, Fransada bir taraftan fransızcasını ilerletir, büyük Fransız şâirlerini ve onların şiir anlayışlarını, şiir sanatlarını derin vukufla anlamıya çalışırken, öte yandan, Şark Dilleri Mektebinin ve Paris kütüphânelerinin bütün imkânlarına başvurarak, Türk dilini, Türk Divan şiirinin inceliklerini, millî özelilklerini ve Türk - Osmanlı tarihini kendi kaynaklarından okuyarak, bu hususta çok yeni, sağlam ve derin bilgi ve görüşlere sahip oldu.
Şiire böyle bir kültürle devam etti. Aynı kültür onu, şiirde klâsik söyleyişin, dili ve şiiri kusursuz bir güzellikle işleyişin lüzüm ve ehemmiyetine ulaştırdı. XIX. asrın bütün büyük Fransız şâirlerini, bunlar arasında bilhassa Hugo’yu, Baudelaire’i, Paul Verlaine’i bütün özellikleriyle tanımış ve anlamış olmasına rağmen, kendi sanat zevkinin âdetâ insiyaki bir şekilde Jose Maria de Haredia üzerinde durduğunu hissediyor, ancak bu şâirin tuttuğu yolu en doğru yol buluyordu:
“Heredia bir yaratıcı değildi. Çok gecikmiş klâsik bir sanatkârdı. İlhamdan ve ihtirastan uzak, yalnız zevk kudretiyle, hakkında çok kullanılmış bir târifi tekrar edeyim, bir kuyumcu kudretiyle işlediği yüzyirmi kadar sonet ile bir iki uzunca manzûme sahibi idi. Heredia’nın derli toplu eserine bağlanmak hayatının en esaslı bir talihi olduğunu itiraf ederim. Avrupa’nın klâsiklerin ve romantikleri ne vücuda getirmişse onda sıkı bir inbikten geçirilmiş haldeydi. Lâtin ve Yunan şâirlerinin değerlerini ondan öğrendim. Heredia’nın her sonnet’si üzerinde bir iki ay kalıyordum. Bir soneden diğer soneye geçiş benim için yeni bir heyecan oluyordu. Şiirin asıl mâdenine elimle dokunduğumu hissediyordum. Edebî modaya göre José Maria de Heredia köhnemişti. 1907 de Quartier Latin’de Heredia’yı hâlâ seven bir genç çok geri kalmış görünürdü.
Samimi temâyülümün sevkiyle, edebî modaya ehemmiyet vermiyerek, Heredia’yı sevmekte ne derece isâbet ettiğimi sonra anladım. Çünkü edebî modaların hepsi birbirini tevâlî ederek geçtiler. Heredia kaldı.”
Yahya Kemal’in elyazısiyle Hâtıraları arasından seçilen bu satırlar, büyük şâirimizin, türkçe şiir söyleyişte nasıl ve ne için en doğru yolu seçip en sağlam mısraları söylemeğe muvaffak olduğunu açıkca belirtmektedir. Onun gerek kendi asrının türkçesiyle gerek eski şiirin rüzgâriyle söylediği bütün şiirlerde hâkim olan dil ve şiir anlayışı, işte Heredia’nın eski Yunan’dan başlayarak, kendi asrına kadar, bütün şiiri ve bilhassa Fransız şiirini tam bir inbikten geçirerek, kendi sanatında birleştirmiş, bütünleşmiş ve âbideleştirmiş olmasındaki büyük ve işleyici şiir anlayışına uygundur.
Yahya Kemal, bu işi, tarihin hiç bir devrinde böyle şuurlu işlenmemiş olan Türk diline ve Türk şiirine tatbik etmekle edebiyatımızda Heredia’nın Fransız şiirinde yaptığından çok daha büyük hizmette bulunmuştur. Çünkü Yahya Kemal’in sanatında, Heredia’nın işleyici sanatını da bütünliyen iki mühim unsur daha vardır. Bunlar, yaratıcılık ve millî hatta milliyetçi oluş unsurlarıdır.
Yahya Kemal bu hareket noktalarından yürüyerek, Türk dilini bütün incelikleriyle öğrenmiş, büyük ruhlu, ince ruhlu atalarımızın bu dile verdikleri güzelliği hayran olmuştur.
Aruz veznini alelâde bur nazım ölçüsü olarak değil de Türkçe Türkçesinin tekâmülünde vazifesi görmüş bir ses unsuru, bir musikî ölçüsü olarak karşılayan Yahya Kemal, bunun için şiirlerini —hece ile söylediği bir iki şiir istisnâ edilirse —hep aruzla söylemiştir.
Diğer taraftan, Avrupa şiirini çok iyi anlamaktan o kadar ki Türkiye’de en iyi anlamış şâir olmaktan doğan bir kudretle yeni şiirler söylemiş fakat tabiatındaki millî oluş ve millî zevk terbiyesi dolayısiyle bu en yeni şiirleride de yine her şeyden çok, bizim şiirimiz olan bir söyleyiş meydana gelmiştir. Meselâ türkçede ilk defa sonsuzluğun şiiri olsun diye söylediği Açık Deniz şiirinde hem bu sonsuzluk temi büyük kudretle işlemiş hem de bu şiirde ancak Türk rûhunun özlediği, tamamiyle milli bir sonsuzluk duygusu terennüm edilmiştir.
Böylelikle şiir iklimlerine eski Türk akıncılarının at sürüşlerindeki millî uslûpla giren Yahya Kemal, daha 1906 da Londra’da başladığı bir destan şiirini yeni Türk edebiyatında aynı büyük kudretle terennüme muvaffak olmuştur.
Destan şâiri, destanını terennüm ettiği milletin tarihteki fazilet ve kahramanlık çağlarını bizzat görüp yaşıyan şâirdir. Kendi zamanımızda yaşıyorsa, rûhu, târihin zafer ve şeref sahifelerinden dolaşır. O mazî asırlarında, düşman saflarını yaran atlılar akıncılar arasında bizzat bulunmuş gibi, ruhumun o günlerde duyduğu heyecanı hatırlar. Yahya Kemal’in:
Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım
İstanbul’u fethettiğimiz günlerde
mısrâlarının bu bakımdan büyük mânası vardır. Bu sebepledir ki tâ Malazgird’den bu yana, bütün Selçuk zaferleri, bütün Osmanlı şahlanışları; dünya târihine denizlerde ve karalarda yazdığımız bütün altın sahifeler, nerede ve ne zaman yaşamış, nerede ve ne zaman yazılmışsa, Yahya Kemal’in destan heyecanlariyle dolu rûhu da orada ve o zaman yaşamış gibi, bunları o çağların hatıraları halinde terennüm etmiştir.
Bu konuda daha da ileri giderek, Yahya Kemal’in tarih zaferlerini o zaferlerin kazanıldığı asırlardaki dille terennüm ettiği şiirleri de olmuştur. Şâirin İstanbulu Fetheden Yeniçeri’ye Gazel şiirinde ve baştan sona bir Yavuz Sultan Selim Destanı hâlinde terennüm ettiği Selimnâme manzumesinde, işte bu sebeple o devirlerin lisanı kullanılmıştır.
Şairin, Eski Şiirin Rüzgârlariyle adlı kitabında toplanacak, Divan tarzı şiirleri de aynı ruhla, yani hem klâsikleri ve klâsik söyleyişi bütünlemek hem de klâsikler devrinde yaşamış bir ruhun zevkini ve heyecanını terennüm etmek anlayışı ile meydana getirilmiş şiirlerdir.
Yahya Kemal, Türk edebiyatında İstanbulun tabiî güzelliği ve coğrafi kıymeti değildir. Yahya Kemal düşünmüştür ki: Türklük, İstanbulu Anadolu’nun en tenha bir yerinde bina etmiş olsaydı, yine ber şâheser vücûda getirecekti. Halbuki bu binaı, İstanbul gibi, kurun-ı vustânın en şa’şalı, en büyük ve güzel bir şehri olan Konstantaniyye’de kadim bir sûr çerçevesi içinde inşâ etmiş ve Konstantaniyye’yi tamamiyle unutturan türk çizgilerle işleyerek, bu şehri türkleştirmiş ve muzâaf bir temsil kudretine sahip olduğunu göstermiştir..”
“İstanbul sâdece pâdişahlar ve İstanbullular tarafından bina edilmiş değildir: Vatanın dört bucağından, Konya’dan, Bursa’dan, Edirne’den, Sivas ve Tokat’tan, Erzurumdan, üsküp’den, Macaristan’dan Hicaz ve Bağdat’dan, Tunus, Trablus, Cezayir gibi mağrif topraklarından, buralara gidip gelen yahut buralardan gelip İstanbulda kalan, burada yerleşen nice müslümanlar Türkler, kadınları, çocukları, ihtiyarlariyle; el sanatları, mûsikîleri, halk ve Divan şiirleriyle; şehir, sokak, ev ve oda mimârîleriyle; câmi, hamam, kubbe anlayışleriyle, hâsılı, vatanın ve târihin her bucağiyle her asrından getirdikleri hünerler ve hâtıralarda bu şehri hep birden bina etmişlerdir.
O kadar ki İstanbul, bütün Türk târihinin, Türk coğrafyasının bir terkibi, hulâsası, tecellisi olmuştur.
Yahya Kemal, İstanbul şehri gibi, İstanbul türkçesini de türkçemiz bütün vatanda işlendikten sonra ulaştığı yüksek bir dil seviyesi olarak düşünür, öyle severdi. Ona göre: “İstanbul türkçesini meydana getiren unsurlar, İstanbulun tekevvünü esnasında bir araya gelen unsurlar gibiydi. Vatanın her tarafından ve tarihin her asrından gelip İstanbulda birleşmişlerdi.” Şâir, İstanbulda konuşulan, türkçe ve türkçeleşmiş kelimeler üzerinde bir mücevher gibi duruyor, onun menşeini, mânasını, Türkün ona verdiği sesi idrâke çalışıyordu. Şiir söylerken dilde sâdık kaldığı prensipler şunlardı:
1) Şiirde yaşıyan türkçeye girmemiş hiç bir Arap, Acem ve firenk kelimesini kullanmamak; 2) Yaşıyan türkçeye girmiş Arap, Acem Frenk kelimelerini, onlara Türklerin verdiği ses ve mânâ içinde, türkçe addetmek; 3 ) Nahiv’de Türk milletinin cümleye verdiği mimâriye şiddetle sâdık kalmak ve tatlısu türkçesinin Servet-i Fünun şiirindeki tesirini kaldırmamak; 4) Aşka, kahramanlığa, elemlere ve şevklere Türk milletinin verdiği ifâdeyi gözetmek; 5) Şiirde rhytme’in lisan hâline gelmesi demek olan hâlis mısraı bulmak ve böyle mısrâdan son mısra’a kadar, yekpâre bir rhtyme terkibi hâlinde terennüm etmek; böylelikle şiiri, nesne zıd bir terkip olarak yaratmak; 6) Şiiri o çıkış noktasından hareket ederek söylemek ki bu şiir, önce bizi, bizim milliyetimizi, bizim duygu, düşünce dünyanın söylesin. Fakat aynı şiir, bu millî atmosfer içinde bizi terennüm ederken, aynı ölçüde beşeri olsun; bütün insanlığın duygu, düşünce, şevk ve heyecanı âlemlerinin müterennimi olabilirsin.
Bir vatan şâiri olarak Yahya Kemal, vatanı, bir milleti meydana getirine veya o milletin, daha yeni ve daha büyük bir terkip olmasını sağlıyan, büyük mâzili, gerçek ve milli bir toprak olarak kabul eder. Yahya Kemal’e göre: Vatan hiç bir zaman bir nazariye değil, bir topraktır. Toprak, cedlerin mezarıdır, câmilerin kurulduğu yerdir. Sanay-i nefise nâmına ne yapılmışsa onun sergisidir.
Daha derine gitmek ve demek lâzımdır ki vatandaşları zaten o vatan vücuda getirmiştir. Havasiyle, suyu ile, kırları ve dağlariyle sabahları ve geceleriyle, bilhassa vatandaşlara kendini müdafaa ettirmesiyle hal-hamur olmuştur.
Vatan ne bir feylesofun fikridir, ne bir şâirin duygusu. Vatan gerçek ve hakikî bir yerdir. Onun her maddesini, her halini sevenler vatan sevebilir.
Vatanı meselâ “şirhârlar beşiği” diye tanıtmak eksiktir. Vatanın adını söylemelidir. Vatan İstanbuldur, Üsküp’dür, Trabzon’dur, Yozgat’dır, Ankara’dır, ve bunların içinde sayılamayacak kadar hâtıralar vatandır. Meselâ Yozgat, bir hudud için kaç şehid vermiştir? Vatan dahilinde yetişenlerin şarkıları, birbirine benzemiyen kaç yerde okunmuştur? Birbirine uzak olan yerlerde kaç âile evlenmiş, kaç kan karışmıştır? Velhâsıl vatan mücessem bir mefhumdur. Mücerret bir mefhum olarak onu yalnız ansiklopedide okuyabiliriz. Halbuki vatanın evlâtları mücerret bir mefhum için ölmez. Fakat mücessem bir mefhum için asırlarca ve milyonlarca insan ölebilir.”
“İstanbulun tehlikede bulunduğu zamanlar, Muş’dan, Siirt’den, Maraş’dan ve uzak, yakın birçok vilâyetlerden gelmiş olan erler, ömürlerinde görmedikleri ve belki de göremiyecekleri bir İstanbul için döğüşmeye gelmişlerdi. Çünkü İstanbul, vatanın mücessem bir parçasıdır.”
Yahya Kemal’in millet sevgisi ve millet anlayışı da vatan anlayışı içinde, onunla birleşmiş bir bütün hâlindedir. Şâirin: “Gönlüm, dilim, kanım ve mizâcımla sizden’im - Dünyâ ve âhirette vatandaşlarım benim.” diye hitap ettiği milletinin mizacını ve şairini vücudu getiren bütün unsurları içinde sevmiştir. Dindarlık, kahramanlık, ağırbaşlılık, efendilik, bir iyman uğrana her türlü güçlüğe sevgiye göğüs geriş v.b. gibi çok sayıda faziletleri kendinde toplamış bu milletin aynı zamanda tarihde ve coğrafyada kendi yarattığı zaferlerin de çocuğu olduğuna inanıyordu. Onun bir İstanbul güzeline hitaben söylediği Bir Tepeden şiirinde böyle bir millet anlayışı terennüm edilmiştir:
Rü’yâ gibi bir akşam seyretmeğe geldin,
Çok benzediğin memleketin her tepesinde,
Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.
Irkın sesi iklimine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarda yarışmış,
Târihini aksetirebilsin diye çehren,
Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.
mısraları bu hakikati ifade eder. Yine Mihriyar şiirinde ve yine bir İstanbul güzeli için söylediği:
Hayran olarak bakarsınız da
Hulyânızı fetheder bu hâli,
Beşyüz sene sonra karşınızda
İstanbul fethinin hayâli.
mısrâlarında hep aynı, târihin çocuğu olan Türk güzeli tasvir edilir.
Yahya Kemal’in Türk milletinde derin rikkatle sevdiği bir fazilet de onun dindarlığıdır. “Ben Türk milletinin inandığı Allaha ve yine Türk milletinin inandığı peygambere inanırım. Ben, bu iymânın müslâmınıyım.” Beni iymansızlıktan kurtaran ve kendi tanrısına bağlayan yine Türk milleti olmuştur. Çünkü bu kadar büyük bir milletin inandığı Allaha ve dine inanmamak iz’ansızlık olur.” gibi sözleri, onun iyman iklimlerine bile daha çocukluğundan beri çevresinden ve milletinden aldığı dinî ve millî bir terbiye ile girdiğini ve büyük bir tefekkür insanı olduğu çağlarda ise, vicdan dünyasını ancak milletinin tanrısına bağladığını gösteren çok ehemmiyetli fikirleridir. Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini tahlil ederken de aynı sözleri söyler ve milletini, Türk ırkı ile islâm iymânından birleşmiş bir terkip olarak kabul eder: “Süleymaniye’de Bayram Sabahı, dinî olmaktan ziyade mili bir manzumedir. Telif ederek söylemek lâzımgelirse, esâsen müslümanlıktan beri Türk milliyeti, yâni bu vatana gazâ maksadiyle gelmiş, bu maksatla asırlarca şehit olmuş, vatanda minâreler yükseltilmiş, gök kubbeye ezan sesleri salmış bir milletin milliyetini islâmiyetten ayrı olarak düşünmeğe imkân yoktur.” “Süleymâniye’de Bayram Sabahı, müslüman Türklerin senede iki defa, kendi öz minâreleri içinde birleşmeleri terennüm eder.”
Gibi sözleri, onun din ve millet anlayışın çok açık ifâdesidir.
Yahya Kemal’in hayatta iken, kitap halinde neşredilmiş bir eseri yoktur. Şâir Madrit Orta elçisi iken, İstanbulda Kenan Hulûsi tarafından neşredilen, 24 şiir ve Leylâ adlı, çok eksik ve yanlış bir kitap, sahibinden izin alınmadan bastırılmış ve bu hâdise bâzı benzerleriyle beraber Yahya Kemal’i çok üzmüştür.
Yahya Kemal, bilhassa Kendi Gök Kubbemizin adını verdiği, asrımızın türkçesiyle yazılmış bütün şiirlerini ihtiva eden ilk şiir kitabını neşretmek için kat’i teşebbüs geçtiği bir sırada vefat etmiştir. Bu kitabın kâğıdı, 1958 yılında zamanın başvekâletinden alınan müsaade ile, İzmit Kâğıt fabrikasında yaptırılmıştır. Şiir kitabının bir Türk kâğıdına basılabileceği haberi ve imkânı şâiri çok sevindirmiş fakat bu sevincini gerçekleşmiş görmeye ömrü vefâ etmemiştir.
Onun bütün şiirleri, yine kendi arzusuna ve hayatta iken yaptığı tasnife uyularak, İstanbul Fetih Cemiyeti, Yahya Kemal Enstitüsü ile vârisleri tarafından neşre hazırlanmış bulunmaktadır. Bu hazırlık gereğince Yahya Kemal’in şiirleri
Kendi Gök Kubbemiz,
Eski Şiirin Rüzgâriyle,
Rubâiler,
Hayyam Rubâilerini türkçe söyleyiş
Bitmemiş Şiirler.
gibi adlar altında intişar edecektir. Bu kitaplardan birincisinin baskısı tamamlanmıştır.
Bundan başka şâirin, muhtelif gazete ve mecmualarda intişar etmiş ilmî - edebî makalaleri, nesirleri, hikâye ve hâtıraları da ayrı kitaplar halinde aynı müessese tarafından neşre hazırlanmış bulunmaktadır.
Yahya Kemalin kitap halinde intişar eden ilk eseri ise, yine Yahya Kemal Enstitüsü tarafından yayımlanan Yahya Kemal’in Hâtıraları adlı mühim eserdir. Bu kitapta şâirin çocukluk hâtıraları, çocukluk aşkı, Paris ve avrupa hayatı, bilhassa Şiirde Otuz Senem başlıklı hâtıraları vardır.
Yahya Kemal, en güzel ve en büyük şiirlerinin bir çoğunu 50 hattâ 70 yaşından sonra söylemek ve bütünlemekle, edebiyatımızda genç yaşta tükenen şâirlerden ayrılmış ve bu zaferini gerçek sanatın yenilmez malzemesi olan bilgi ve tefekkür heyecanı sayesinde kazanmıştır.
Diğer taraftan, büyük Fuzûlî, muntazam söylemek, okuyanın zevkine hürmet etmektir, inancındaydı. Tereddütsüz söylenebilir ki Yahya Kemal’in sanatı da aynı inanç içinde, milletinin diline, tarihine ve zevkine derin saygı duygulariyle yücelmiş, büyük sanattır.
Yahya Kemal, gerek şiirleri, gerek edebî, ilmî ve siyasî makaleleri ile gerek de hârikulâde bir hafıza ve muhakeme kudretiyle süslediği, derin kültürlü musahabeleriyle, daha
Avrupa’dan döndüğü ilk yıllardan başlıyarak, çevresine çok sayıda hayranlar toplamış ve hayranlarını kültüründen, tefekküründen ve sanatından geniş ölçüde faydalandırmıştır.
Hemen ilk yıllarından başlıyarak, gerek yeni yetişen şairler üzerinde, gerek çağdaş şairlerde hattâ kendinden önceki nesillerin şâirlerinde onun şiirini esaslı tesirleri görülmüştür.
Kültürünün, tefekkürünün tesirleri ise, devrinin çok sayıda mensur eserlerinde ve çok açık görülür. Şiirleri, kitap halinde intişar etmediği halde hemen bütün şiir severlerin defterlerine yazılmış, derlenmiş, toplanmıştır. Birçok şiirleri, başta Münir Nureddin olmak üzere, devrinin Türk musikisi sanatkârları tarafından bestelenmiş, zevkle okunmuş ve dinlenmiştir. Hemen her şiirini, tek başına intişarı dolayısı ile birçok tahlil, tetkik ve takdir makaleleri yazılmış, Yahya Kemal, edebiyatımızda kendisinden en çok bahsedilen şâir olmuştur. Ezân-ı Muhammedî gibi, bâzı şiirleri ise; kendisi neşretmediği halde; bir çok mecmua ve gazetelerde ısrarla neşredilmiştir.
Bibl.: Yahya Kemal’in Hâtıraları; (İst. 1960) Yahya Kemal yaşarken; (Nihad Sam Banarlı) Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası; (İst. 1960). Yahya Kemale Veda: (Abdülhak Şinâsi Hisar, İst. 1959).
Hakkında yazılan çok sayıda makaleler ve Yahya Kemal’in İleri, Tevhid-i Efkâr, Peyam-ı Edebî, Dergâh gibi gazete ve mecmualarda neşredilmiş, çok sayıda makale ve nesirleri, (Bu makalelerin hepsi Yahya Kemal Enstitüsü arşivinde mevcuttur.)
Nihad Sami Banarlı
Yahya Kemal Enstitüsü — Merhum Türk ve İstanbul şâiri Yahya Kemal, öteden beri İstanbul Fetih Cemiyetinin ve İstanbul Enstitüsünün fahrî âzâsı idi. Enstitü neşriyatını yakından takib eder ve kıymetli tavsiyelerde bulunurdu. Vefatı üzerine İstanbul Fetih Cemiyetinin 7 Kasım 1958 cuma günkü idare heyeti toplantısında, âzâdan Nihad Sam Banarlı’nın teklifi ile, İstanbul Fetih Cemiyetine bağlı bir Yahya Kemal Enstitüsü kurulmasına karar verildi.
Enstitü, şâirimizin hayatı, şahsiyeti, sanatı, fikirleri, eser ve tesirleri üzerinde ilmî araştırmalar yaparak bir Yahya Kemal monografisi hazırlamak gayesiyle kurulmuştu. Böyle bir enstitünün kurulması üzerine, şâirin vârisleriyle, İstanbul Fetih Cemiyeti arasında İstanbul 6. Noterliğinde yapılan bir mukavele ile vârisler Yahya Kemalin bütün eşya ve kitaplarını Estitüye hediye etmişler, şiir ve nesirlerinin tertib ve neşir vazifesini de Yahya Kemal Enstitüsüne bırakmışlardır.
Yahya Kemal Enstitüsü, Ekrem Hakkı Ayverdi, Nihad Sami Banarlı, Nihad Reşad Belger, Abdülhak Şinasi Hisar, Halis Erginer ve Said Nazif Ozankan ile müşâvir âzâ olarak Yahya Kemal’in kardeşi Reşat Beyatlı’dan mürekkep bir heyet halinde kurulmuştur.
Enstitü ilk toplantısında umumî kâtibliğe, Nihad Sami Banarlı’yı seçmiş ve senelik Yahya Kemal Enstitüsü mecmuası neşrine karar vererek Mecmua Müdürlüğü vazifesini de yine Banarlıya vermiştir. Mecmuanın ilk sayısı 1959 da zengin mündericat, vesika, fotoğraf ve hâtıralarla intişar etmiştir.
Yahya Kemal Enstitüsü, 15 Kasım 1958 den itibaren başladığı çalışmaları esnasında çok zengin bir Yahya Kemal Arşivi hazırlamıştır.
Yahya Kemal’in elyazısıyle, şiir, nesir, makale ve hâtıralarında ve çeşitli fotoğraflarından; hayatta iken neşrettiği şiirlerden, makalelerden ve yine gerek hayatta iken gerek vefatından sonra, Yahya Kemal hakkında yazılmış ve yazılmakta olan bütün neşriyattan zengin ve kıymetli bir araştırma kaynağı hâline getirilmiştir.
Yahya Kemal Enstitüsü, bu arada Yahya Kemal’in vârisleri ve dostları tarafından Enstitüye hediye edilen eşya ve hâtıralardan müteşekkil bir Yahya Kemal Müzesi kurmak için faaliyete geçmiş ve bu müzeyi kurmaya muvaffak olmuştur.
Aysel Öz
Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı ve Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası — Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası, Yahya Kemalin hayatını, sanatını, fikirlerini, eser ve tesirlerini tetkik ve tahlil ederek onu ilmi yollarla tanıtmak üzere intişara bağlamıştır. Bu gaye ile şâirin elyazısı ile şiirleri, şiir tasarıları, not, hâtıra ve mektupları, dostlarının bu mevzudaki hâtıra ve tetkikleri mecmuaya dercedilmiştir.
Mündericatı:
Nihad Sami Banarlı’nın, Yahya Kemal ve İmâm; Prof. Albert Gabriel’in, Müverrih Yahya Kemal; Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Yahya Kemal Gazellerini Okurken; Yahya Kemal’in Nihad Reşad Belger’e Mektupları; Nihad Sami Banarlı’nın, Yahya Kemal Nasıl Çalışırdı; Said Nazif Ozankan’ın, Yahya Kemal Beyatlı İçin; Hâlis Erginer’in, Yahya Kemal’den Hâtıralar; Yahya Kemal Beyatlı’nın Nihad Sami Banarlı’ya Mektupları; Rauf Manyâsi’nin, Bir Kaç Hâtıra, Yahya Kemal’in Abdülhak Şinasiye Mektupları, Nihad Reşad Belger’in Yahya Kemal’in Hastalığı; Reşad Beyatlı’nın, Yahya Kemal’in Hayatı adlı yazılar, Yahya Kemal’in Londra’dan babasına gönderdiği Londra Albümü, iktibas ve haberler.
Enstitü Yahya Kemal mevzuundaki araştırmalarını Mecmuadan ayrı olarak Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı adı altında yayımlanmaktadır. Bu serinin ilk kitabı, Nihad Sami Banarlı’nın Yahya Kemal Yaşarken adlı eseridir. İçindeki yazıların büyük bir kısmı, Yahya Kemal’in diline, sanatına, şiir ve şiir tahlillerine, hayatına, türlü görüş ve düşüncelerine ait kaleme alınmış konferans, deneme ve makalelerdir. Yahut dolayısiyle Yahya Kemal ile ilgili yazılardır ki neşirlerden evvel Yahya Kemal’in tasvibi ve fikirleri alınmak suretiyle yayımlanmışlardı.
Serinin ikinci kitabı, Nihad Sami Baharlı tarafından neşredilen Yahya Kemal’in Hâtıraları adlı eserdir. İçindeki hâtıraların üçte ikisi, bizzat şâirin el yazısı iledir. Bunlar evvelce şâir tarafından türlü sebeplerle Nihad Sami Banarlıya tevdi edilmiş vesikalardır. Diğerleri ise gene şâir tarafından Baharlıya anlatılmak suretiyle yazdırılmıştır.
Bu eseri okurken şâirin çocukluk yıllarını, bu yıllarda aldığı dinî ve millî terbiyeyi, gençlik hâtıralarını, Paris’de gelişen edebiyat hayatını, Türkiye’ye nasıl millî bir düşünce ile geldiğini buradaki hayatını, seyahatlerini ve kaldığı yerleri öğreniyoruz.
Enstitü, Yahya Kemal’in diğer bütün şir ve nesir kitaplarını, Yahya Kemal Külliyatı adı altında neşre hazırlanmaktadır. İlk şiir kitabı olan Kendi Gök Kubbemiz 1961 Mayısında intişar etmiştir.
Aysel Öz
Yahya Kemal Müzesi — Büyük şâirimizin vefat ettiği ilk haftalar içinde kurulan Yahya Kemal Enstitüsünün faaliyet ve programını haber alan Yahya Kemal vârisleri, Enstitüye müracaat ederek Yahya Kemal’in eserlerini neşretmek hususunda Enstitü ile iş birliği yapmak istemişlerdir. Memnuniyetle kabul edilen bu teklifleri üzerine, Nihad Sami Banarlı, vârislerden, Yahya Kemal’in eşyasını bir Yahya Kemal Müzesi kurmak için Enstitüye vermelerini teklif etmiş. Vârisler bu teklifi müsbet karşılamışlar, böylece 11 şubat 1959 tarihinde, İstanbul Fetih Cemiyeti ile Yahya Kemal vârisleri Reşad Beyatlı, Âdile Gürrealp, Nârin Özbalkan ve Çetin Şencan arasında İstanbul 6. Noterlikte yapılan mukavele ile vârisler, Yahya Kemal’in bütün eş yasını bir müze kurmak üzere Fetih Cemiyetine hediye etmişlerdir.
İstanbul Fetih Cemiyetinin, Sultanahmeddeki binasının iki Enstitüye ve bilhassa Yahya Kemal Müzesine yetmiyeceği düşünülerek Nihad Sami Banarlının teklifi ve Cemiyet reisi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin teşebbüsleri ile Fâtih Başkurşunlu Medresesi, hükûmet tarafından İstanbul Fetih Cemiyeti- İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerine tahsis edilmiştir.
Medreseye nakledildikten sonra müzenin kuruluş hazırlıları başlamış; eşyanın konulacağı vitrin Teknik Üniversitesi marangozları tarafından hazırlanmış; Müzenin tanziminde Güzel Sanatlar Akademisi mezunu dekoratör arkadaşlarla işbirliği yapılmış. Nihad Sami Banarlı başkanlığında aylarca süren bir çalıma neticesinde tanzimi tamamlanmış 17 Ocak 1960 yılında seçkin bir dâvetli huzurunda açılış töreni yapılarak halkın istifadesine arzedilmiştir.
Müze dâvetliler tarafından takdir ve alâka görmüş. Gezenler müzeyi memlekete hizmet saydıklarını ifade etmişlerdir. Gene bu münasebetle bütün İstanbul ve memleket gazetelerinde çeşitli yazılar çıkmış. Yahya Kemal Müzesinin ve Enstitü’nün Türk dil ve edebiyatına olan hizmetleri belirtilmiş; kuruluşunun mâna ve ehemmiyeti izah edilmiş Enstitü ve müze hakkında takdirkâr yazılar yazılmıştır.
Türk edebiyatı için büyük bir kazanç olan müzede, Yahya Kemal’in türlü hâtıra ve eşyaları vardır. Bunlar, onun seyahat eşyası, çeşitli elbiseleri, sigara tabakaları, madalyaları, Sultan Reşadın hediye ettiği altın saatı, kalemleri, elyazısı ile şiirleri, muhtıra defterleri ve ona ait küçük defterlerdir. Yine Park Otelde senelerce üzerinde şiirlerini, makalelerini yazdığı ve samimi dostlarına küçük ziyafetler verdiği masası ve hasır koltuğu da müze eşyası arasındadır. Doğduğu zaman babasının, üzerine doğum tarihini yazdığı Kurân-ı Kerim, 1908 da tahsilde iken Londra’dan babasına gönderdiği Londra Albumü, büstü bastonu, dostlarına hediye ettiği kitaplar ve yazdığı mektuplardan, dostları tarafından müzeye hediye edilenleri de ayrıca müze vitrinlerinin kıymetli eşyası arasındadır.
Vâsiyetnâme dâvası vârisler lehine neticelendikten sonra müze daha çok zenginleşmiş; terekesi, açılarak gene vârisleri tarafından müzeye hediye edilmiştir ki bunlar şâirin Polonya nişanı, müşterikler rozeti, İstanbulu sevenlere verilen altın plâka, rozetleri, madalyaları, elyazısı ile hâtıralarının diğer bir kısmı, vesikaları ve kütüphanesidir. Kütüphânesindeki eserler Naima Târihi, Cevdet Târihi gibi târihi eserler, edebiyat târihleri, roman ve hikâyeler ile yine târih ve edebiyata ait çok sayıda fransızca kitaplardır.
Müze açılışından itibaren edebiyat çevrelerinde ve halk arasında geniş alâka uyandırmış. Müzenin açık olduğu pazartesi ve Perşembe günleri bir çok kimseler tarafından ziyaret edilmiştir. Bundan faydalanan ilk, orta, lise ve üniversite talebesi gerek hocaları ile gerekse münferit olarak müzeyi gezmişlerdir.
Yahya Kemal Müzesi, 1961 ocak ayına kadar geçen bir sene içinde 2000 den fazla ziyaretçi tarafından gezilmiş, görülmüş ve istifade edilmiştir.
Ancak, Vakıflar Umum Müdürlüğünün yeni bir faaliyeti ile, Fâtih Külliyesinin Yüksek Okul talebe Yurdu yapılmasına karar verilince, Fetih Cemiyetine, Enstitülere ve müzeye inkilâp hükûmetinin delâletiyle Çarşıkapıdaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi tahsis edilmiştir. Yahya Kemal Müzesi, şimdi bu binada yeniden kurulmaktadır. 1961 mayısında umumun istifadesine arzedilmek üzere hazırlıklara devam edilmektedir.
Aysel Öz
Yahyâ Kemal 16 - 17 yaşlarında
(Fotoğrafdan Sabiha Bozcalı eli ile)
Yahyâ Kemal Beyatlı
(Resim: Sabiha Bozcalı)
Yahyâ Kemalin ölüm haberi “İstanbul Ekspres” gazetesinde.
Yahyâ Kemalin ölüm haberi “Dünya” gazetesinde.
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Creator
Nihad Sami Banarlı, Aysel Öz, Aysel Öz, Aysel Öz
Identifier
IAM050411
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 5, pages 2606-2622
Note
Image: volume 5, pages 2607, 2609, 2614, 2615
Bibliography Note
Bibl.: Yahya Kemal’in Hâtıraları; (İst. 1960) Yahya Kemal yaşarken; (Nihad Sam Banarlı) Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası; (İst. 1960). Yahya Kemale Veda: (Abdülhak Şinâsi Hisar, İst. 1959).
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.