Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BELGER (Nihad Reşad)
Çağdaş Türk tababetinin pek seçkin bir sîmâsı, devlet adamı, diplomat; Prof. Dr. Nihad Reşad Belger 7 Şubat 1882 de Üsküdarda Paşalimanında doğdu, Devlet Şûrası Temyiz Mahkemesi Reisi Reşad Beyin oğludur, pek küçük yaşda iken okuma yazmayı evde öğrendi ve henüz yedi yaşında iken Üsküdarda Paşakapusu Askerî Rüşdiyesine girdi, dört sene süren rüşdiye tahsilinden Askerî Tıbbiye İdadisine girdi, burada da üç sene okuduktan sonra Tıbbiyenin yüksek kısmına, Mektebi Tıbbiyei Şâhâneye geçdi, altı yıl süren meslek tahsili sonunda 1901 de ondokuz yaşında yüzbaşı rütbesi ile doktor diploması aldı. Hep asker mekteplerinde geçmiş talebelik hayatında metodlu çalışan bir genc olarak tanınmış, yüksek tahsilini iki sene sınıf ikincisi dört sene de sınıf birincisi olarak bitirmişdir.
O sıralarda Gülhane Askerî Rüşdiyesi binâsında bir hastahâne tesis edilmiş ve bu hastahâne Dr. Rider ve Dr. Dyke adında iki Alman profesörün idâresinde yeni mezun olmuş asker tabibler için bir tatbikat mektebi ittihaz edilmişdi; on dokuz yaşındaki genç yüzbaşı birkaç ay burada çalışdı; bu aylar içinde stajiyer genc tabibler aylık alamadılar, aileleri taşrada bulunanlar üzücü sıkıntıya düştüler, bu hâli protesto etmek için sınıfca iki gün hastahâneye gitmediler, arkadaşlarından ayrılmayan İstanbullular arasında N. Reşa...
⇓ Read more...
Çağdaş Türk tababetinin pek seçkin bir sîmâsı, devlet adamı, diplomat; Prof. Dr. Nihad Reşad Belger 7 Şubat 1882 de Üsküdarda Paşalimanında doğdu, Devlet Şûrası Temyiz Mahkemesi Reisi Reşad Beyin oğludur, pek küçük yaşda iken okuma yazmayı evde öğrendi ve henüz yedi yaşında iken Üsküdarda Paşakapusu Askerî Rüşdiyesine girdi, dört sene süren rüşdiye tahsilinden Askerî Tıbbiye İdadisine girdi, burada da üç sene okuduktan sonra Tıbbiyenin yüksek kısmına, Mektebi Tıbbiyei Şâhâneye geçdi, altı yıl süren meslek tahsili sonunda 1901 de ondokuz yaşında yüzbaşı rütbesi ile doktor diploması aldı. Hep asker mekteplerinde geçmiş talebelik hayatında metodlu çalışan bir genc olarak tanınmış, yüksek tahsilini iki sene sınıf ikincisi dört sene de sınıf birincisi olarak bitirmişdir.
O sıralarda Gülhane Askerî Rüşdiyesi binâsında bir hastahâne tesis edilmiş ve bu hastahâne Dr. Rider ve Dr. Dyke adında iki Alman profesörün idâresinde yeni mezun olmuş asker tabibler için bir tatbikat mektebi ittihaz edilmişdi; on dokuz yaşındaki genç yüzbaşı birkaç ay burada çalışdı; bu aylar içinde stajiyer genc tabibler aylık alamadılar, aileleri taşrada bulunanlar üzücü sıkıntıya düştüler, bu hâli protesto etmek için sınıfca iki gün hastahâneye gitmediler, arkadaşlarından ayrılmayan İstanbullular arasında N. Reşad da bu greve iştirâk etti; derhal hepsi tevkif edilerek Tophânede o zamanlar “Çifte Salmalar” denilen zındana atıldılar (B.: Çifte Salmalar); iki üç gün burada habsedildikden sonra hepsi kıt’alara tâyin edildi, bir cezâ olarak bu tâyinlerde İstanbul, Edirne, Selânik, Şam ve Beyrut gibi herkesin seve seve gideceği yerler kur’aya konulmamışdı. Nihad Reşada Hicazda Yenbuğ kasabası çıkdı.
Aşağıdaki satrları büyük hekim - diplomatın İstanbul Ansiklopedisine tevdi ettiği hâtıra notlarından alıyoruz :
“Yol hazırlıkları yapmağa ve Yenbuğun suyu havası ve iklimi hakkında malûmat edinmeğe çalıştığım sırada İstanbulda dört vebâ vak’ası zuhur etti ve Abdülhamidi çok ürküttü. Darhal İngiltereden İstanbula dâvet ettirdiği Doktor Beach ismindeki mütehassıs memleketimizde kısa bir müddet kalarak yaptığı tetkikler neticesinde tatbikini lüzumlu gördüğü ilmî ve idarî tedbirleri izah ve tavsiyeden sonra İngiltereye döndü. Bundan sonra Abdülhamid hemen iki genç doktorun vebaya dair mahallinde tetkiklerde bulunmak için Hindistanda Bombaya gönderilmesini emretti. Abdülhamidin irâdesi seraskerlik makamına tebliğ edilince Serasker Paşa evvelâ hususî hekimi binbaşı Ömer Şevki Beyi seçti ve ikinci doktorun intihabını Askerî Tıbbiyeye bıraktı, Tıbbiyedeki hoclaar da beni seçtiler. Bu kararı bana Şeyhületibba Nâfiz Paşa tebliğ etti ve yirmidört saat zarfında cevap istedi; tereddüt etmeden memnuniyetle kabul ettim.
“Birkaç ay sonra Hindistanda Bombay şehrinde idim. Bombay’da evvelâ hastahânelerde çalıştıktan sonra vebâ hakkında bakteriyolojik araştırmaları, buluşları ve bilhassa vebâ aşısı üzerindeki tetkikleri ile maruf Pasteur’ün talebesinden Haffkine’nin idâre ettiği ve Bombaya şimendifer ile yarım saat mesafede bulunan Parel’deki laboratuvara devam ettim. Onbeş ay sonra İstanbula döndüm.
“İstanbula döndükten sonra aylarca serasker kapısında sıhhiye dâiresine gittim, geldim. Ne gibi bir vazifeye tâyin edileceğini, nereye gönderileceğimi bilmek istiyor ve soruyordum. Fakat bir cevap alamıyordum. Hiç kimse Bombay’da ne yaptığımı, ne öğrendiğimi sormadı. Sıhhiye Dâiresine tekrar tekrar müracaatden bıktım, usandım. Nihayet Saraya baş vurmak lâzım geldiği telkin edildi. Artık her hafta Yıldız sarayına giderek Abdülhamidin Baş Hekimi İsmet Paşayı, ikinci hekimi İbrahim Paşayı ziyaret ederdim. Üç ay sonra bana: — Yeni vazifenize dair şeref sadır olan iradei seniye makaamı seraskeriye tebliğ edildi! denilerek Sıhhiye Dâiresine baş vurmaklığım lüzumu belirtildi. Sıhhiye Dâiresine gittim. Beyrut Askerî Hastahânesine tâyin edildiğimi söylediler. Ömer Şevki Bey, Hindistana hareketimizden evvel Haydar Paşa Askerî Hastahânesinde Cerrahî Şefi idi. Vazifesine döndü ve rütbesi yarbaylığa yükseltildi.
“Beyrut’a seyahat hazırlıklarımı tamamladıktan sonra bir Franscız vapuruna binerek yola çıktım. Vapurdan inip gümrük dairesine gelir gelmez kolağası rütbeli bir subay ve yanındaki iki askerî inzibat memuru ile karşılaştım.
“Subay: — Sizi Kumandan Paşanın emri ile tevkif ediyorum!.. dedikten sonra eşyamı gümrükte bırakarak beni doğruca Kumandanlığa götürdü. Kumandan Hakkı Paşa isminde bir general idi. Tevkifime memur edilen subayın Hakkı Paşanın oğlu olduğunu sonradan öğrendim.
“Beni nezâket hattâ sempati ile karşılayan Hakkı Paşa: — Beyrut’tan Erzuruma kara yolu ile sevkiniz iradei seniye muktezasındandır, sizi bir kaç gün askerî hastahânede nezâret altında bulundurduktan sonra ilk vasıta ile Erzuruma göndereceğiz! dedi.
“Paşanın odasından çıkar çıkmaz hastahâneye götürüldüm. Hapis edildiğim odanın önüne süngülü bir nefer konuldu.
“Karşılaştığım ve aslâ beklemediğim bu garip ve çok haksız muamelenin neden ileri geldiğini saatlerce düşündüm. Resmî hayata henüz ilk adımı atarken gördüğüm bu büyük gadrı izah edebilecek hiç bir sebep bulamadım. Hiç kimse, hiç bir makam bana her hangi bir şey sormadı, sorguya çekilmedim, muhâkeme edilmedim. Abdülhamidin bu keyfî irâdesi düpedüz bir zulüm idi. Beni kahretmek, belki Erzurum yolunda öldürtmek için düşünülmüş bir melânet eseri idi (B.: Abdülhamid II.).
“Hapis edildiğim askerî hastahânede çok kalmadım; fakat karadan Erzurum’a gitmeyi düşündükçe azabdan ezadan bir türlü kurtulamıyor ve geceleri uyku dahî uyuyamıyordum. Bereket versin müstesnâ bir talih karşıma fedakâr, faziletli büyük bir insan çıkarıverdi. Bu büyük adam, bu mübarek dost askerî hastahânenin eczacısı Hüseyin Hulki Bey idi. Ulvî yaratılışlı bu zâtin sevgisi ve çok değerli müzahereti sâyesinde Beyrutdan Kıbrısa kaçmağa muvaffak oldum; Kıbrısta beş on gün kadar kaldıktan sonra İskenderiyeye, oradan da Parise gittim.
“Paris’te tahsilini birkaç ay evvel bitirerek hekimlik etmeğe başlamış olan İzmirli Dr. Refik Nevzad ile buluştum. Onun refâkatinde zamanın en meşhur profesörlerinden bir kaçının derslerini hayranlık ile dinledikden sonra Paris Tıp Fakültesi ders programları ve tahsil şartları hakkında lüzumlu malûmatı alarak yeniden tıb tahsiline karar verdim. Tıb Fakültesine kaydolundum. Bu Fakülte ile çok verimli işbirliği yapan “Assistance publique” idâresinin senede bir kere açdığı müsabaka imtihanına girdim, muvaffak oldum ve “Externe des Hôpitaux” vasfını kazanarak bir nevi imtiyazlı talebe arasına karışdım. Muhtelif hastahâne ve servislerde altı sene “externe” olarak çalıştıktan sonra dört sene “externe en premier” ünvânı ile “İnrerne des Hopitaux” vazifesi ifa ettim.
“On senelik bu tahsil devresinde servislerinde “externe” lik ve sonra “interne” lik vazifesi gördüğüm başlıca hocalarım zamanın dünyaca maruf üstadlarından Déjerine, Dieulafo, Marcel Labbé, Thoinot. Enriquez, Loeper, Babinski, Widal ve Edourd Quénu olmuşdur. Fransız tababetinin en şaşaalı zamanında mesaileri ile, keşifleri ile tıb dünyasına ışık tutan bu büyük üstadlardan başka ayrıca tüberküloz, syphylis, çocuk, deri, göz ve akıl hastalıkları servislerine sıra ile üç dört ay kadar muntazaman devam ederek meslekî kültürümü genişletmeğe ve kuvvetlendirmeğe çabaladım ve bir müddet Pasteur Enstitüsüne ve anatomie pathologique laboratuvarına devam ettim. Doktora imtihanlarını bitirince “Mide kanseninin yeni metotlar (Radioscopie, cytologie) ile erken teşhisi” mevzulu hazırla-
dığım tezim kabul edilerek Paris Fakültesinden tıb doktoru diploması aldım.
“1926 senesinde Paris’te hekimliğe başladım. 1928 ve 1929 senelerinde kışın Mısırda Kahirede de bir muayenehâne açtım. Hocalarımdan Marcel Labbe’nin tasvibi ile 1930 dan itibaren 1936 sonunda (15 Ekim 1936) İstanbula dönünceye kadar Plombières Kaplıcalarında müşavir mütehassıs sıfatiyle çalıştım. 1933 senesinde Cochin hastahânesi Clinique medicale’inde kurduğum “endoscopie rectosigmoidienne” kısmının mes’ul şefliğini ifâ ettim. Paris seririyâtındaki bu vazifem hocamın setifikası ile tevsik edildi.
“1936 senesinin ekim ayında İstanbula avdetimde evvelâ Yalova Kaplıcalarının mütehassıs hekim ve müdürlüğüne ve bunlara ilâveten, bir buçuk sene sonra Kaplıcanın İşletme müdürlüğüne tâyin edildim. Kaplıcada her şeyden evvel Thermal suların ilmin bugünkü icaplarına göre bentlenmesini (captage) temin ettikten sonra modern tedavi usullerini tatbik edebilmek için Almanyadan yeni cihazlar getirtdim. Parkları genişlettirdim. Bazı eski ve çirkin binaları yıkdırtdım, yenilerini yaptırtdım. Hulâsa bu şirin su şehrini Avrupanın ileri garb memleketlerindekine benzer muntazam ve câzib bir hâle koymağa çalıştım.
“1938 de Balkan İttifakı Tıp Komisyonunun İstanbuldaki toplantısında bir maden suyunun tetkiki nasıl ele alınmalıdır mevzulu fransızca bir konferans verdim.
“Üç sene Yalovada geceli gündüzlü çalışmalarına rağmen Sağlık Bakanlığında en yüksek mevkileri işgal eden ve hasis hislerinin esiri olmaktan bir türlü kurtulamıyan bazı zevatın muvaffakiyetlerimi engelliyecek tarzda vaziyet almaları yüzünden istifaya mecbur oldum ve derin bir şevk ile başladığım eserim tamamlanmadan, teessürler içinde, Yalovadan ayrıldım.
“Yalovaya tâyinimidne iki sene sonra İstanbul Tıp Fakültesinde ihdas edilen Hydrolimatologie kürsüsü profesörlüğüne intihab edildim. Cerrahpaşa Hastahânesinde ihdas ettiğim proctologie konsültasyonunu 1939 dan 1942 ye kadar idâre ettim.
“1947 de Çekoslovakyada Marienbad’da toplanan enternasyonal Balnéologie Kongresinde tıb falkütemizi temsil ettim. Mâden sularımıza dâir hazırladığım raporu kongreye tebliğ ettim. Bu rapor Kongrenin neşrettiği raporlar kitabında aynen basılmıştır. 1949 da İstanbulda toplanan Pathologie Comparée Kongresine reislik ettim. 1943 den 1944 e kadar bir sene Devlet Limanları İşletmesi hastahânesinde başhekimi ve dahiliye mütehassı ve umum müdürlüğün sağlık servisi şefliği vazifelerinde bulundum. 1944 de bu memuriyetden istifa etdim; 1944 den 1960 a kadar İtalyan hastahânesi dahiliye servisi şefliğini yapdım.
“Paris’de evvelâ gatro-entérologie Cemiyeti, sonra sıra ile Société Médicale des Hôpitaux, Académie National de Médecine de France azâlıklarına, nihayet 1957 de Paris Üniversitesi fahri profesörlüğüne (Honoris Causa) seçildim. Teşkilâtı Londrada bulunan International Society of Medical Hydrology Cemiyeti âzasındanım ve “Ciba”’in Türkiye mümessiliyim. 1949 da İstanbulda toplanan milletler arası Beşinci Pathologie Comparée Kongresine başkanlık ettim ve o zamandan beri Pathologie Comparée Cemiyeti şeref âzasındanım.
“1951 de Kızılay Cemiyeti Genel Merkez Başkanı ve 1952 de Genève’de toplnan Kızılay ve Kızılhaç Cemiyeti ligue’ine vekili seçildim”.
Prof. Dr. Nihad Reşad Belger’in fransızca neşrettiği travaylar :
1— Etude de la sécrétion exterdne du pancréas dans le diabête sucré (in archives des Malaies de l’appareil digestif, 1926).
2— Evolution de l’appareillage en actinologie et de physicothérapie, 1931).
3— La colite à lamblias chez l’enfant (Congrès des Colotes, Plombièrrs 1933).
4— Syndrome douloureux de la fosse İliaque droite, appendicite chronique et Colites, (Congrès des Colites, Plombières 1935).
5— La psychothérapie dans le traitement des Colites (in Archives of International Society of Medical Hydrology 1938).
6— Le Traitement de la Constipation habituelle (in Monaco-Mediterrannée Médicale 1935).
7— Un cas d’ostéopathie rare, pseudofractures spontanées (Maladie de Milkman-Société Médicale des Hopitaux de Paris 1942).
8— Forme Latente de la Sténose cancereuse très serrée du pylore (In archives des maladies de l’appareil digestif et de la nutrition, 1946).
9— Polype de l’ıntestin grêle ayant évolué çömme une colite chronique, finalement révelée par une invagination intestinale (Centenaire de la Société Médical des Hôpitaux de Paris 1949).
Türkçe eserleri :
1— Lekeli hummâ aşısı (Pratik Doktor, 1943).
2— Penisilin ile iyi olan bir endocardite lenta vak’ası (Anadolu Kliniği, 1944).
3— Gıda, rejim ve hastalık (Üniversite konferansları, Tıb Fakültesi Bülteni, 1943).
4— Yalova kür termali (Tıb Fakültesi Bülteni).
5— Akciğer tüberkülozunda iklim tedâvisi (Türk Tıb Cemiyeti Bülteni).
6— Klinikde karaciğer kifâyetsizliği (Türk Tıb Cemiyeti Bülteni).
7— Milkman syndorum hakkında étiologique ve pathogénique mülâhazalar (Türk Tıb Cemiyeti Bülteni).
8— Bir büyük pulmonaire’e küçük aorte syndromunun muhtemel isolé şekli (Türk Tıb Cemiyetinin yüzüncü yılında tebliğ edilmişdir).
Kıymetli ilim adamı İstanbul Ansiklopedisine tevdi ettiği hâtırâtında siyasî hayatını da ayrıca nakletmiştir; aşağıdaki satırlar, Prof. Dr. Nihad Reşad Belgerin hal tercemesi içinde tarihimizin muhtelif devirlerini aydınlatmak bakımından mühimdir :
“Yukarıda da kaydetmişdim; Kıbrısda 15 günlük kısa bir ikametten sonra Paris’e gittim. Fransa’nın hükûmet merkezinde tam bir serbestlik içinde Abdülhamid rejimi aleyhinde senlerden beri çalışmakta olan Genc Türklerle buluşdum. Bunlar iki zümreye ayrılmışlardı. Biri Prens Sabahattin Beyin öbürü Ahmed Rıza Beyin riyasetinde çalışan bu iki zümreye dahil vatandaşların hemen hepsi ile ayrı, ayrı ve defalarla görüştüm. Fikirlerini sordum. Millî hayatımızı tehlikeye koyan keyfî ve müstebid rejimden kurtulmak için ne gibi çareler düşündüklerini, milletimizin maddeten ve mânen kalkınmasını ve ilerlemesini hedef tutan esaslı icraat ve ıslahatın nelerden ibâret olduğunu izah ettiler. Bu izahları dikkatle dinledikten, hayli düşündükten sonra ilmî temele dayanan fikir ve düşüncelerini tercih ettiğim ve kuvvetli kültürüne hayran olduğum Prens Sabahettin Beyle teşriki mesaiye karar verdim.
“Azasından bulunduğum Prens Sabahattin Bey grubunun faaliyeti hakkında hülâsaten diyebilirim ki bir taraftan aleyhimizdeki düşman propagandalarını red ve cerh etmek için bazı gazete ve dergilerde fransızca neşriyatta bulunmak, Türk milletinin imparatorlukda yaşayan milletler ve akalliyetlerden çok ziyade Abdülhamid rejiminden mustarip ve müteneffir olduğunu ve vatanını padişahın istibdat ve zulmünden kurtarmağa azimli bulunduğunu anlatmağa çalışmak, garb umumî efkarını lehimize kazanacak şekil ve mahiyette konferanslar tertiplemek ve diğer taraftan memleketimizin muhtelif kısımlarındaki vatandaşlarla muhabere ederek türkçe neşrettiğimiz naşiri efkârımız “Terakki” gazetesini onlara ulaştırmak, Abdülhamid rejiminin sukutundan sonra yapılmasını zarurî gördüğümüz ıslahat üzerine geniş bilgi vermek ve memleketimizde bir siyasî organisazyon şebekesi kurmak programımızın en bâriz hatlarını teşkil ediyordu.
“1908 de ikinci meşrutiyet ilân edilinceye kadar Paris’te tıp tahsil ederken millî dâvâmızı ilgilendiren sosyal ve siyasî meseleleri tetkikten geri kalmazdım. Meşrutiyetin ilânından sonra İstanbul’a döndüm. Artık zulümden kurtulmuş ve hürriyetine kavuşmuş sandığım vatanımızda yerleşerek hekimlik etmek arzusunda idim. Ne yazık ki bu arzumun tahakkuku yine kabil olamadı, aradan henüz iki ay kadar kısa bir zaman bile geçemmiş idi ki, askerî bir zümrenin fiilî müzaheretine güvenen İttihat ve Terakki Cemiyetinin müessisleri merkezî bir komita halinde ve âdetâ hükûmet içinde bir hükûmet şeklinde faaliyete koyuldular.
“Nuruosmaniyede Şerefefendi Sokağında yerleşdikleri bir daireden devlet işlerine mütemadiyen müdahaleye başladılar. Hükûmet otoritesini Babıâliden Yıldız sarayına nakleden Abdülhamid’in senelerce saltanat sürmesini göz önünde bulunduran ve bu usulü arzularına çok uygun gören İttihad ve Terakki Cemiyeti liderleri de Babıâlinin selâhiyetlerini Şerefefendi Sokağına aldılar ve oradan emirler ısdarına giriştiler. Bu zâtlerin tenkide aslâ tahammül etmediklerini, muhalefet edenlere hemen hâin damgası vurduklarını, hattâ Hasan Fehmi ismindeki muhalif bir gatecinin Köprü üzerinde katledilerek katilin bulunmamasını ve aranmamasını görünce elîm bir hayal sukutuna uğradım.
“31 Mart isyanı, Balkan Harbi faciası ve Babıâli baskını gibi acıklı ve çok düşündürücü hâdiseler karşısında sükûtu ihtiyar ile siyasetten çekilemedim. Tarafsız kalmak, neme lâzım diyerek, siyasî faaliyetime son vermek şüphesiz her bakımdai menfaatime pek uygun olurdu. Bunu müdrik idim. Fakat İttihad ve Terakki Cemiyetinin kanlı diktatoriyasına bir türlü tahammül edemedim. Derunî bir isyanın ruhumda yarattığı ıstırap baskısından kurtulamıyordum. Hususiyle İttihat ve Terakki rüesasını yakından ve şahsen tanıdıktan sonra bunların sakim siyasî idrâk ve tasavvurlarının bizi inkıraz uçurumlarına sürükleyeceğine inanıyordum.. Bundan dolayı İttihad ve Terakki Cemiyetine şiddetle muhalefet ettim. Nihayet müfrit ittihatcı bir liderin hayatıma kıyacağını haber alarak yine Paris’e dönmeye mecbur oldum. Memleketimizde yerleşerek mesleğimle iştigal etmek için bir kere daha verdiğim kararı tahakkuk ettiremedim. İlk defasında Abdülhamidin zalim irâdesi, ikinci defasında İttihad ve Terakkinin şuursuz hareketi ve hakkımdaki amansız husumeti engel oldu...
“Paris’e döndükten sonra asıl mesleğim olan tababetle tevaggul’e başladım. Fakat Birinci Dünya Harbinden sonra 1919 dan 1923 senesine kadar Paris’te bir kere daha faal siyasî hayata atıldım ve parti mülâhaza ve işlerinden tamamiyle uzak sırf vatanî ve millî bir gaye takib ettim. Paris’te toplanan sulh konferansı çevrelerinde ve Fransız siyasî mahfillerinde aleyhimize yapılan ve gittikçe şiddetlenen düşman propagandalarına aynı silâhla mukabeleye, neşriyatımız ve tanzim ettiğimiz konferanslar ve mitinglerle umumî efkârı lehimize imâleye kendimi tamamiyle verdim, geceli ve gündüzlü çalıştım. “İzmirde rumlar; vahşet ve zulümlerine dair yeni deliller” adlı fransızca bir risâle neşrettim. Dört bin nüsha olarak bastırdım. Bu rizaleleri delegelere, matbuata ve ileri gelen parlementerlere dağıttım. En nüfuzlu ricâl ile temas yollarını araştırarak ve bularak kendilerine milletimizin hayat hakkından, harpdeki dürüst hareketinden civanmertliğinden bahs ettim. Türkiye aleyhinde verilen çok yanlış, haksız ve garazkârâne hüküm ve karar cereyanlarının önüne geçilerek devamlı ve âdil bir sulh tesis edilmesinin en uygun tek hal çâresi olduğunu izah etmeye uğraşdım. Amerika Cumhurreisi Vilson’a dahi millî dâvâmızı açık ve müdellel bir tarzda anlatmak ve müdafaa etmek için yazdığım bir mektubu emin bir dostun yardımiyle ikametgâhına bizzat götürerek hususî kâtibine tevdi ettim. Bir iki gün sonra mektubun reise takdim edileceğine dair yazılı resmî bir cevap aldım. Faransa’da uzun süren ikametim esnasında ilim ve siyaset sahasında tanıdığım bâzı maruf ve nüfuz sahibi dostların büyük yardım ve sempatilerini gördüm.
“Çalışmalarımıza muntazam bir şeklide devam edebilmek ve dâvâmıza taraf tutan iz’an ve vicdan sahipleriyle kolaylıkta temas imkânını sağlamak için Maarif Nazırı De Monzie’nin kıymetli himâyesi Paris’in en işlek bir semtinde, âdeta merkezinde Taitbout sokağında 8 No. lu büyük bir apartımanın içinde bir istihbarat bürosu tesis ettim ve ayda iki defa “Echo de l’Orient” isimli bir dergi neşrine muvaffak oldum.
“Hind Hilâfet Komitesi azası ile de tanıştım. Kendileriyle sıkı bir işbirliği yaparak avrupadaki millî mücahedemizi hem Paris hem Londra’da yürütmek imkânına kavuştum. Vaktim kısmen Londra, kısmen Paris’te geçerdi. Londra’da Hind Müslümanlarının tavassutu ile bir çok İngiliz hükûmet adamları ve muharrirleriyle görüşmek ve Millî Misâkımızı izah ve müdafaa etmek fırsatını buldum. Aylar geçtikçe faaliyetimiz sahasının genişlediğini ve sempatizanlar yekûnunun gittikçe kabardığını görerek çok sevinir, ve muvaffakiyet ümidlerinin arttığına inanırdım.
“Paris ve Londradaki çalışmalarımdan haberdar olan Ankara Hükûmeti 1920 - 1921 senesinde Londraya hariciye vekili Bekir Sami Beyin başkanlığında gönderdiği murahhas heyete beni müşâvir tayin etti. bu heyete Paris’te katılarak Londraya gittim. Bekir Sami Beyin tasvip ve teklifi ile konferansın bir celsesinde millî haklarımızın müdafaası ve Türk noktayı nazarının izâhı için söz aldım. Yarım saatten fazla konuştum. Hakimiyetimiz altında kalmasını istediğimiz Ana Vatan topraklarında Türkün ezici bir çoğunluk teşkil ettiğini doğruluğuna itiraz kabil olmayan yabancı kaynaklı istatistikler zikrederek iknâ edici deliller ile ispattan sonra Anadolunun taksimi imkânsız bir bütün olduğundan, beş asırlık muazzam tarihimizden ve bu topraklar üzerinde teessüsümüzden, yakın şarkta devamlı bir sulh akti için Türklere haksız ve gaddar bir muamele revâ görülmemesi şart olduğundan uzun uzadıya bahsettim. İzahat ve beyânâtım konferans üzerinde çok müsbet ve müsaid bir tesir icrâ etti.
“Londra konferansından sonra Ankaraya dönmeden evvel Bekir Sâmi Bey, beş on gün kadar Paris’te kaldı. O esnada kendisinin mühim Fransız ricali ile temasına delâlet ettim. Bu görüşmelerden sonra Ankaraya dönen Bekir Sâmi Bey, beni Paris’te Ankara Millî Hükûmetinin nîm resmî mümessili tayin etti. vekilin bu kararı çalışmalarımızın daha selâhiyetli ve daha verimli bir şekilde devamını sağlamak maksadını güdüyordu. Fakat Ankaraya vardıktan biraz sonra istifaya mecbur kalan Bekir Sâmi Bey vazifesinden ayrıldı. Ankara Hükûmeti istifa eden vekilin bana vermiş olduğu vazifede ibka edildiğime dair herhangi bir tebliğde bulunmayınca Fransız Hükûmeti nezdinde bir kötü duruma düşmemek için ben de istifa ettim ve yine Londra konferansından evvelki tarzda ve hususî mâhiyette çalışmaya koyuldum.
Birkaç ay sonra Bekir Sâmi Bey Mustafa Kemal Paşanın kendisine verdiği husussi bir mektubu hâmil olarak Paris’e çıka geldi. Mustafa Kemal Paşa bu mektubunda sabık vekile Fransız Hükûmeti ile görüşüp cenub hudutları (Kilikia ve Suriye) ve münferid sulh meselelerini müzakere etmek ve şayet - zannettiği gibi - mümkün ise anlaşmaya vararak bir ön proje hazırlamak hususunda selâhiyet (hususî bir mision) veriyordu. Derhal hariciyeye müracaat ederek Monsieur Briand’an bir buluşma rica ettim. Tespit edilen gün ve saatte Briand’la karşı karşıya idik.
“Müzakereler altı celse devam etti. her defasında Bekir Sâmi Beye refâkat ve müzakerelere iştirâk ettim. Kilikia - Suriye hududu, Fransız ordusunun işgal ettiği arazimizi tahliye etmesi, Türklerle Fransızlar arasında münferid bir sulh aktedilmesi gibi muhtelif meselelerle uğraşılarak ihzar edilen ön proje Bekir Sâmi Bey ve Briand tarafından parafe edilmişdi. Bekir Sâmi Bey, bu vesikayı hamilen Ankaraya döndü. Hükûmetimiz ön projeyi esas itibariyle tasvip etmekle beraber tafsilâta âid bâzı kısımların gözden geçirilmesi ve tâdili için Ankaradaki Fransız mümessili Colonel Moulin ile müzakereye girişmek arzusunu izhar edince Briand beni hariciyeye dâvet ederek Franklin - Bouillon’u Ankaraya hususî selâhiyetlerle göndermek tasavvurunda olduğunu söyledi ve buna tarafımızdan itiraz edilip edilmiyeceğini sordu. Franklin-Bouillon’un memleketimizin hayır hâhı olduğu Ankaraca meçhul olmadığından Monsieur Briand’nın bu tasavvurunda hiç bir mahzur görmediğimi şahsî bir mütalâa olarak beyan ettim.
“Franklin - Bouillon Ankaraya gitti, hükûmetimizle müzakerelere girişti ve istenilen tadilâtı kabul ederek Paris’e döndü. Evvelce hazırlanmış olan önprojenin yeni şekli Ankara Anlaşması” adı ile ortaya çıktı ve bu suretle cenub hududunda askerî hareketlere con verilmiş oldu.
“Bekir Sâmi Beyin Ankaraya avdetinden biraz sonra Paris’e gelen Erzurum mebusu ve Millet Meclisi hariciye encümeni reisi Celâleddin Ârif Bey Fransız âyan meclisi reisi ve eski Cumhur Başkanı Poincaré ile Suriye - Kilikya hakkında görüşmek için Fransaya geldiğini söyliyerek Poincaré’den bir mülâkat istemekliğimi rica etit. Arzûsunu ifâ ettim. Birlikte âyan
meclisine giderek Poincaré ile görüştük. Celâleddin Ârif Bey’in konuşma tarzı ve Poincaré’ye verdiği cevaplar eski cumhur başkanını hayli sinirlendirdi, mülâkat pek kısa sürdü ve amelî hiç bir netice vermeden sona erdi.
“Aradan aylar geçti. Anadoluda müstevlilere karşı mukavemet gittikçe artıyor, garb memeleketlerinde Yunanların hezimet ve mağlûbiyetlerinin yakın olduğuna inananların sayısı çoğalıyor ve matbuatta lehimizde dikkat çeken makaaleler yazılıyordu. Bunlardan başka Yunan ordusunda baş gösteren yorulma ve usanmayı dahi dikkatle takib eden İngiliz hükûmeti Türk - Yunan sulh şartlarını bir kere daha gözden geçirmek maksadiyle Ankara ve İstanbul hükûmetlerinin Londraya birer heyet göndermelerini istemişti. Ankara hükûmeti hariciye vekili Yusuf Kemal Beyin başkanlığında Londraya bir heyet gönderdi. Bu heyete müşâvir sıfatiyle katıldım. İstanbul’dan Müşir İzzet Paşa’nın başkanlığında ayrı bir heyet daha geldi. Fakat ikisi arasında ne resmî ne de hususî hiç bir mülâkat olmadı. Yusuf Kemal Bey, İngiltere hariciye nazırı Lord Curzon’la görüşürken ben de hariciye vekilimizin yanında idim. İngilizler harbe son vermek ve daha fazla kan dökülmesini önlemek maksadiyle Avrupadaki hududumuzun evvelce bizi kabule zorladıkları Çatalca hattı yerine Tekirdağına kadar geri alınmasına, İzmir şehrinde rumların jandarma teşkilâtına iştirâk ettirilmesi gibi bazı idârî tedbirler ittihazına tarafımızdan bir güna îtîraz dermeyen edilmemesi şartiyle Anadolunun harb edilmeksizin tahliyesini teklif ettiler. Fakat kabulümüze imkân olmayan bu teklif bir yana, İngilizler Millî Misakımızı tatmin edecek tadiller ve debdillere aslâ yanaşmadıklarından müzakereler kesildi ve heyetimiz Ankaraya döndü
“Yusuf Kemal Beyin Londradan hareketinden evvel kendisinin tasvibiyle aleyhimizde İngiliz hükûmeti üzerinde mümkün olduğu kadar baskı yapmaktan vazgeçmiyen ve siyâsî mahfillerde çok nufuz sâhibi olan büyük hasmımız Canterbury Başpiskopos’u (Archbishop) ile görüşmek çarelerini aradım ve buldum; mülâkatım bir saat kadar sürdü. Kendisine Yunanistanla yapılacak sulh hakkındaki değişmez şartlarımıza ve bilhassa alâkadar olduğu Ermenilerle münasebetlerimizi çok sarsan elem verici vakalara dair uzun uzadıya tafsilât verdim. Bütün bu müessif olaylarda, kendisinin zannı hilâfına, dinî taassubun hiç bir rol oynamadığını, bilâkis bütün vebâl ve mesuliyetin tamamen hariçden gelen siyâsî entrikalara atfedilmesi icab ettiğini ve memleketimizde Ermenilere niçin “cemaatı sâdıka” denildiğini izaha çalıştım.
“Murahhas heyetimiz Ankaraya dönerken Yusuf Kemal Bey, beni Londrada Hariciye Vekâletimizin hususî mümessili, âdetâ bir nevi sözcüsü gibi bıraktı. Bu tâyini Lord Curzon’un husûsî kalem müdürü Vansittart’a tebliğ etti. o tarihten itibaren siyasî faaliyetimin merkezini Londraya naklettim. Arasıra Paris’e giderdim. Paris’teki istihbarat büromuzun çalışmalarına nezâret eder ve simpatizanlarla tamasımı idâmeden geri kalmazdım.
“Paris’te olduğu gibi Londra’da dahi matbuat çevrelerinde ve siyasî mahfillerde düşman propagandalarını akim bırakmağa çalışdığım esnâda Yunan Başvekili Venizelos Londra’ya geldi ve Avam Kamarasında encümenlere mahsus dâirelerinden birinde Yunan metâlibi hakkında bir konferans verdi. Venizelos’a verilen müdafaa hak ve imkânının bana da verilmesi için lâzım gelen teşebbüslere geçtim. Venizelos’dan iki hafta sonra Millî Misâkımıza dair Avam Kamarasında ben de bir konferans vermeye muvaffak oldum. Toplantıda kırktan fazla mebus ve bunlar arasında Hindistan valisi Lord Reading de vardı. Beyânâtıma dâir matbuatta epey yazı çıktı ve lehimizde bir propaganda vesilesi oldu.
“Bu minval üzere çalışmalarıma devam ederken 1920 senesinin Temmuzunda Ankaradan dahiliye vekili Fethi Bey geldi. Mustafa Kemal Paşa Fethi Beyi İngilizlerle görüşerek Millî Misâk ile açık ve sarih bir surette tespit edilmiş olan sulh şartlarımızı müdafaa ve müzakereye memur etmiş idi. Fakat o sıralarda Anadoluda Yunan harp hareketlerini takip ve Yunan ordusunu teftiş eden İngiliz askerî heyetinin bu orduyu teşkilât ve maneviyât bakımından överken Türklerin harbi kazanması bahis mevzuu olamaz maalinde yazdığı rapor üzerine neşesinden başı dönen müteassıb Türk düşmanı Llyord George’un ısrariyle Lord Curzon “diplomatik” bir hastalık bahâne ederek Fethi Bey’i kabul etmedi. Lord cenablarına vekâleten hariciyede müsteşar muavini (Lausanne muhadesinden sonra memleketimize gelen ilk İngiliz sefiri) Lindsi Fethi Beyi Foreign Office’e dâvet etti. İki devlet adamı bir buçuk saat kadar görüştüler. Ben bu mülâkatta bulunmadım. Fakat mülâkattan sonra otele dönen Fethi Bey’in bana söylediklerinden, hal e hareketlerinden ve fazla heyecanından Hindsi’nin kendisini çok sıkmış ve sinirlendirmiş olduğunu anlaşılıyordu. Fethi Bey onbeş gün kadar Londrada kaldıktan ve kendisine tanıttığım bazı gazeteciler, mebuslar ve Lordlarla görüştükten sonra İngiltereden ayrıldı, Paris’e döndü ve beni de beraber götürdü. “Doktor, azizim, artık sizin Londrada çalışmanıza lüzum kalmadı” diyerek beni yine eskisi Paris’te çalışmağa devam ve vakıaların inkişafına intizar etmekliğimin daha muvafık olacağını düşündü.
“Fethi Bey, Paris’ten Ankaraya bir telegraf çekerek sulhün müzakere yolu ile elde edilmeyeceğini ve ordumuzun taarruza geçmesinden başka bir çâre kalmadığını hükûmete bildirdi ve Ankaraya dönmek üzere Paris’ten ayrıldı. Ben de tedavim için Vichy’ye gittim. Vichy’de iken ajanslar Anadoluda ordumuzun taarruza geçtiğini bildirmeye başladılar. Kuvvetli bir heyecan içinde neticeyi bekliyordum. Çok geçmedi, Yunan ordusunun mağlûb, tamamiyle bozgun ve perişan bir halde kaçmağa koyulduğu, Yunan başkumandanının esir edildiği, emsalsiz parlak zaferimiz, umumî hayret ve hayranlık içinde, dünyaya ilân edildi. Çılgın bir sevinç ve göğsümü kabartan fahir ve gurur ruhuma tâze bir hayat katıverdi.
“Vichy’den ayrılmağa hazırlanırken Paris’teki İngiliz sefâretinden telefonda aranıldığımı haber verdiler. Telefon’a gittim. Benimle konuşan zat sefaretin matbuat ataşesi Sir Cahrles Mendel idi: “Lord Curzon pek mühim ve müstacel bir mesele için sizinle görüşmek arzû ediyor, hemen Londraya gitmeniz müdafaa ettiğiniz dâvâ için pek muvâfık ve faydalı olur, gecikmeden Londraîya hareketinizi kuvvetle tavsiye ve bilhassa reca ederim” deyince meselenin ehemmiyet ve müstaceliyetini kavradım. Siyasî olaylar süratle gelişiyordu. Basın ateşesinin teklifini Ankaraya yazıp cevap beklemeye vakit yoktu. Ankara’ya “Vâki dâvet üzerine Londraya gidiyorum; Orada beyanatım tamamı ile şahsî olacak ve resmî hiç bir kıymet taşımıyacaktır” mealinde bir telgraf çekerek derhal Londra’ya gittim. Londra’da otele yerleştikten yarım saat sonra, Vansittart telefonla: “Lord Curzon sizinle görüşecek, hemen gelmenizi rica ederim” dedi. Muvafakat cevabı vererek hariciyeye gittim. Hiç beklemeden Lord’un odasına alındım. Curzon mûtad resmî nezâketle beni kabul ettikten sonra masasının üzerinde serili duran Çanakkale haritasını gösterdi. Bu harita üzerinde etrafı küçük Türk ve İngiliz bayraklariyle çevrilmiş olan Kefeztepe mevkiindeki askerî durumdan bahsetti ve dedi ki: “Bu mıntakada askerlerinizi askerlerimizden ayıran mesâfe bir kilometreden azdır. Hiç beklenmedik bir anda askerler arasında silâh patlayabilir, bir çatışma olabilir ve gaayet tehlikeli bir vaziyet tahaddüs ederek harp ihtimali zuhur edebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hemen Baş Kumandan Gazi Paşaya bir telgraf çekmenizi reca ederim. Kendisine tarafımdan bildiriniz ki, şâyed iki taraf askerleri birbirlerine ateş ederlerse Baş Kumandan Mustafa Kemal Paşa ateşin kendi emriyle açılmadığını ve askerlerin hod be hod hareket ettiklerini beyan edecek olursa İngiliz hükûmeti hâdiseyi olmamış gibi addeder ve vahim ihtilâtlara meydan vermez.
“Bu çok mühim mülâkattan sonra bir dakika bile kaybetmeden Ankaraya telegraf çektim O esnâda Mudanyada mütâreke şartları müzakere edilmekteydi. Fakat büyük söylemeliyim ki telegrafım mutavassıt bir makamın affedilmez ihmâli yüzünden Ankara’ya bir zarf içinde posta ile gönderilmiş olduğundan Hükûmetimizin eline yazdığım tarihten bir hafta sonra geçmi ve verdiğim çok malûmattan pratik bir fayda temini mümkün olamamıştır.
“Lord Curzon’la mülâkattan sonra Lausanne konferansının toplanmasına kadar Londra’da kaldım. Times gazetesinde Llyod George ve Venizelos’un çok tehlikeli ve emperialist siyasetleri hakkında arka arkaya makaleler neşrettim. Tarafımızı tutan gazetelerde, bilhassa Morning Post ve Daily Express’le Anadoluda iflâs eden İngiliz siyasetini müsebbib ve mesullerine karşı yapılan sürekli neşriyat ile bir basın kampanyası yaptırmak için çok uğraştım ve memnuniyet verici neticeler aldım.
“Londra’dan Lausane’a gittim.. Lausanne konferansına Türk heyetinden evvelâ siyasî müşavir olarak katıldım ve kısa bir müddet umumî celselerde heyet reisi İsmet Paşaya tercümanlık ettim. Konferans’ın inkıtaından bir kaç ay sonra ikinci defa Laussann’a giden heyette matbuat ve istihbarat müdürü oldum. İsmet Paşa ile ecnebi matbuatı arasında mutavassıtlık ettikten maada garbın büyük gazetelerinde noktayı nazarımızın neşredilmesiyle vazifeli idim. Millî matbuatımızın da resmî mercii idim. Sulh imza edildikten İsmet Paşanın refâkatinde Ankaraya döndüm. Ankarada bana matbuat müdürlüğü teklif edildi, kabul etmedim ve Ankaradan ayrıldım.
“Paris’te Sulh Konferansı çevrelerinde millî haklarımızı müdafaa ve düşman propagandasına mukabele için İstanbuldan hareketimden evvel, 1919 senesinde Guraba Hastahânesinde dahiliye şefi idim. Lausanne sulhundan sonra eski vazifeme dönmek istedim. Bu meşrû pek yerinde olan arzumun isaf edileceğine inanmak gibi bir safderunluk ile Sağlık Vekâletine müracaat ettim: “Siz Paris ve Londra’da dolaşırken (!) Biz Guraba hastahanesindeki yerinize başka birisini tayin ettik. Şimdi size halef olan memuru oradan atıp sizi tekrar eski vazifesinize tâyin etmek haksızlık olur, biz bunu yapamayız” cevabını aldım ve hayretler içinde kaldım. Paris’te ve Londra’da Millî Mücahedenin, başından sonuna kadar en inanmış bir müdâfi olarak senelerce çalışdıktan ve müteaddit beynelmilel konferanslara iştirâk ederek Vatan ve Milletime elimden gelen hizmetleri ifâya uğraşdıktan sonra aldığım bu acib olduğu kadar çirkin cevaptan çok müteessir ve meyus oldum. Üçüncü defa olmak üzere memleketimde hekim gibi yerleşemiyerek tekrar Paris’e gittim ve İstanbul’a dönünceye kadar orada hekimlik ettim.
“1936 senesi ekim ayında İstanbul’a döndüm. Yalova kaplıcaları mütehassız hekim ve müdürlüğüne tayin edildim. Lausanne konferansından ve sulhundan sonra Ankarada bir kaç defa gördüğüm Atatürk’ü on üç sene sonra Yalova’da tekrar gördüm; muayene ve tedavi ettim. Kara ciğerinden mustarip olduğunu münasib bir lisanla kendisine söyledim. Kaplıcada yaptırdığım yenilikleri, tadiller ve ıslahları çok beyendi ve iltifat etti. İlâvei memuriyet olarak kaplıcanın işletme müdürlüğüne tâyin ettirdi. Az zaman sonra Atatürk’ün iki hususî tabibinden birisi de ben oldum.
“Sağlık Bakanlığı yüksek makamları Atatürkün vefatından sonra beni kaplıcadan uzaklaştırmağa kat’i karar vermişlerdi; bunu pek açık bir tarzda anlattılar; İsitafaya mecbur oldum ve Yalovadan ayrıldım.
1950 seçiminde Demokrat Partinin İstanbul mebusu ve birinci Menderes hükûmetinde Sağlık Bakanı oldum. Daha hükûmet programı hazırlanırken Menderes’in tahakküme meyyal olduğu dikkatimi çekmişti. Heyeti vekile toplantılarında ve meclis kürsüsündeki ifâde tarzından, hal ve edâsından Menderes’in zeki fakat tahsil ve tecrübesi mahdud, fazla asabi, haris, nefsine meclûb ve tahakküm arzusu kavi olduğunu anlamakta gecikmedim. Antidemokratik hareketlerinden dolayı kendisiyle çalışmak kaabil olamıyacağına hükmettim, dört ay sonra vekillikten istifa ettim.
“Az sonra hariciye encümeni reisliğine nihayet, Avrupa konseyine seçildim. 1954 de yine mebus oldum; 1956 da teşekkül eden Hürriyet partisi kurucularından idim. Şimdi hiç bir partiye mensup değilim, mesleğimle, hekimlikle meşgulüm (1960)”.
Nihad Reşad Belger
(Resim : Bülend Şeren)
Theme
Person
Contributor
Bülend Şeren
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050219
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Bülend Şeren
Description
Volume 5, pages 2467-2475
Note
Image: volume 5, page 2467
See Also Note
B.: Çifte Salmalar; B.: Abdülhamid II.
Theme
Person
Contributor
Bülend Şeren
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.