Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BEKTAŞ AĞA (Arnavud Koca)
Yeniçeri Ocağının yetiştirdiği en büyük şöhretlerden biri, Yeniçeri Ağalarının içinde en meşhuru, onyedinci asır ortasında Sultan İbrahimi tahtdan indiren komitanın yedi âzasından ve bu pâdişahın kaatillerinden biri (B. : Mâhpeyker Sultan; Abdurrahim Efendi, Adanalı; Mehmed Paşa, Mevlevî Sofu; Muslihiddin Ağa, Koca; Mustafa Ağa, Kethüda Çelebi; Mustafa Ağa, Karaçavuş); Dördüncü Sultan Mehmedin ilk saltanat yıllarında Osmanlı İmparatorluğunun mukadderâtına hükmetmiş mütegallibe ocak ağalarının en cebbârı; kara câhil ve pervâsız mürteşî; 1576 - 1580 arasında doğdu, Arnavudluğun neresinden olduğu bilinmiyor, On dört on beş yaşlarında, genç irisi, pençeli bir oğlan iken devşirme olarak İstanbula getirildi, acemioğlanlığı devrinde Sekbanbaşı Deli Kasım Ağanın hizmetine uşak olarak verildi, eli ayağı düzgün, yüzce de güzel, her verilen işe de canla başla sarıldığı için ağasının sevgi ve güvenini kazandı, zamanı geldiğinde, (tahminen 1600 yılı) kapuya çıkdı, yeniçeri oldu, ocak nizamî yolu ile yükselerek aşçı, çorbacı oldu; ocağın katar ağaları denilen yüksek zâbitliklerini de birer birer kat ederek 1638 de Dördüncü Sultan Muradın Bağdadı fethinde Yeniçeri Kethüdâsı oldu, 1640 da Sultan İbrahimin cülûsu sırasında, Kemankeş Kara Mustafa Paşa sadaretinde de Yeniçeri Ağası tayin edildi ki,...
⇓ Read more...
Yeniçeri Ocağının yetiştirdiği en büyük şöhretlerden biri, Yeniçeri Ağalarının içinde en meşhuru, onyedinci asır ortasında Sultan İbrahimi tahtdan indiren komitanın yedi âzasından ve bu pâdişahın kaatillerinden biri (B. : Mâhpeyker Sultan; Abdurrahim Efendi, Adanalı; Mehmed Paşa, Mevlevî Sofu; Muslihiddin Ağa, Koca; Mustafa Ağa, Kethüda Çelebi; Mustafa Ağa, Karaçavuş); Dördüncü Sultan Mehmedin ilk saltanat yıllarında Osmanlı İmparatorluğunun mukadderâtına hükmetmiş mütegallibe ocak ağalarının en cebbârı; kara câhil ve pervâsız mürteşî; 1576 - 1580 arasında doğdu, Arnavudluğun neresinden olduğu bilinmiyor, On dört on beş yaşlarında, genç irisi, pençeli bir oğlan iken devşirme olarak İstanbula getirildi, acemioğlanlığı devrinde Sekbanbaşı Deli Kasım Ağanın hizmetine uşak olarak verildi, eli ayağı düzgün, yüzce de güzel, her verilen işe de canla başla sarıldığı için ağasının sevgi ve güvenini kazandı, zamanı geldiğinde, (tahminen 1600 yılı) kapuya çıkdı, yeniçeri oldu, ocak nizamî yolu ile yükselerek aşçı, çorbacı oldu; ocağın katar ağaları denilen yüksek zâbitliklerini de birer birer kat ederek 1638 de Dördüncü Sultan Muradın Bağdadı fethinde Yeniçeri Kethüdâsı oldu, 1640 da Sultan İbrahimin cülûsu sırasında, Kemankeş Kara Mustafa Paşa sadaretinde de Yeniçeri Ağası tayin edildi ki, 60 - 65 yaşlarında bulunuyordu.
Hiç tahsil görmemişdi, okuma yazma bilmezdi; masrafı yok denilecek derecede hasis, cimri idi, ne üstüne ne boğazına sarfeder, parasını tefecilikde işletirdi; bu yol ile bağ, bağçe, çiftlik, ev, pek çok gayri menkul mala sâhib olmuşdu. Ocakda mevkii icâbı fırsat düşdükçe rüşvet almakdan da çekinmezdi. Devrinin namlı şeyhlerinden Sivâsî Efendiye biat etmiş, müverrih Nâimâ Efendinin çok güzel tâbiri ile, “tasarrufa âmiyâne taklid ederdi”, bâzı çağdaşları da Bektaş Ağanın bir hamzevî zındık olduğunu söylerlerdi (B. : Hamza Bâli; Hamzavîlik ve hamzevîler).
Yeniçeri Ağalığı üç sene sürdü. 1643 de azledildi, az sonra da yevmi yüzelli akçe ile emekli oldu; İstanbulda devleti kemalde âyan ve erkândan bir zât olarak yaşamaya başladı; kuvvetle tahmin edilir ki o emeklilik zamanında Kösem Vâlide Sultan ile münasebet tesis ederek haris sultanın parasını ticâret mevzularında işlemeğe delâlet etmişdir; kendisini de İstanbulun sayılı zenginlerinden biri olarak tanınmış, Yeniçeri Ocağı ile de münasebetini kesmiyerek yeniçeriler tarafından ocak gayreti güden, tecrübeli bir sîmâ bilinmiş ve “Koca Bektaş” diye anılmağa başlanmışdır.
1648 de evvelâ Sadırâzam Hezârpâre Ahmed Paşaya ve sonra Sultan İbrahime karşı yapılan hükûmet ve saltanat darbelerinde Yeniçerilerin önüne düşen dört kişiden biri oldu (B. : Muslihüddin Ağa, Mustafa Ağa, Karaçavuş; Murad Paşa, Kara). Târihimize At Meydanı Vak’ası diye geçen Yeniçerilerle Sipâhiler arasındaki kanlı şehir muharebesinden sonra (10 şevval 1058 = 28 ekim 1648; B. : At Meydanı Vak’ası), târihimizde “Ocak Ağaları Saltanatı” denilen yeniçeri tagallübünü temsil edenlerin başı, saraya hâkim olan Büyük Vâlide Kösemin de dışarda 1 numaralı müttefiki oldu. Hazîne toplamada pervâsızlığı son haddini buldu, ilmiye, askeriye, mülkiye, bütün devlet mansıbları “Kösem ve Ocak Ağaları” şirketi eliyle satılmaya başladı ve bu şirketin en faal uzvu Koca Bektaş bilindi. Kirli elini et ve zahireye attı, kendi adamları yahud haraca bağladığı tüccar ile İstanbul Piyasası ile dilediği gibi oynadı, fiatlar yükseltti, yokluklar çekdirtti, suiistimallerde Bektaşın cür’etini gösteremedikleri halde tuttukları yolun sonundan korkar arkadaşları kendisini ikaaz ettikce: “Korkmayın.. bu hazinelerimiz var iken bir şey olmaz, akçe torbalarını kışla meydanına yığdığımız gibi Yeniçeri dâima arkamızdadır, Yeniçeri silâhına karşı da bu devletde kimse duramaz” derdi. Ayrıca kasab dükkânları, zahire mağazaları, fırınları vardı, İstanbul, Eyyub, Galata ve Üsküdar kadıları, bu kadıların ihtisab nâibleri buraları teftiş edemezlerdi. Vak’anüvis Nâimâ Efendi naklediyor: “İstanbul Kadısı kola çıkıp farazâ fâhiş fiatla mal satan ve narha riâyet etmiyen bakkala, falakaya yatırmak üzere:
— İn aşağı!..
diseler bakkal kâfiri :
— Siz beni döğemezsiniz sultânım!.. Sermâye Bektaş Ağanındır!.. diye güler, hâkimler de hakikaten bir şey yapamaz, göz yumub geçmeğe mecbur olurdu”.
Dalkavuklarından Altıparmak İbrahim Çelebi diye bir adam vardı, meclisinde açık saçık fıkralar anlatır, lâübali şakalar yapardı; Bektaş Ağa da onu müderris, konak ve hademe uşak sahibi yapmışdı. Ortağı veya kendi adamı esnafa ayarsız terâzi ve kantarlarla ve fâhiş fiatlarla mal sattırmasından bizâr olan halk bir gece Bektaş Ağanın konağı kapusuna bir firenk şapkası mıhlamışdı, bununla yaptıklarının dini ve imânı olan kişinin işi olmadığını bildirmek istemişlerdi; sabahleyin adamları kapu üzerinde şapkayı bulub kendisine haber verdiklerinde mağrurâne kahkahalar atmış :
— Bizim Altıparmak İbrahim Çelebinin gecelik takkesidir, ona verin!.. demişdi.
Sokağa, atının yanında ve arkasında, kırk elli nefer âlâ ıskarlat çuhalar giyinmiş orta kuşakla hademeler, yirmi nefer kadar da her biri uzun boylu, iri yarı ve hünkârî sarıklı çuhadar yürürdü; boy bos ve alım çalım bakımından iki seçme yeniçeri neferi de atının iki yanında bulunur, ellerinde Vezir tuğu kıllarından yapılmış yelpâzelerle atının kulaklarına, kasıklarına ve kuyruk altına konan sinekleri kovalardı; halk bu hal ne zamana kadar sürecek diye acı acı gülerek: “Sultan Bektaş geçiyor!..” derdi. Eski cimri Bektaş Ağa, bu saltanat devrinde gayri meşrû yollardan ayağına oluk oluk altın akmağa başlayınca câhilâne debdebe içinde para harcamasını öğrenmiş görünür.
Ağalar saltanatı iki sene on ay kadar sürdü. Bu mütegallibe çetesi saraydaki müttefikleri Kösem Sultana indirilen darbe ile yıkıldı
Büyük vâlide Kösem ile çocuk pâdişah Dördüncü Sultan Mehmedin anası Turhan Vâlide Sultan arasındaki rekabet, Kösemin, pâdişahı zehirletme teşebbüsü akim kalınca, korkunç bir saltanat darbesi tasarlamasına yol açtı, Bektaş Ağa ve onun delâleti ile diğer mütegallibe ocak ağaları ile anlaşdı. Kösemin adamı olan Bostancıbaşı Hasbağçenin oğrun kapularından bir kaçını gece açık bırakacak, Ağalar gece yarısından sonra kendilerine bağlı yeniçerilerle bu kapulardan girib sarayı basacaklar, Küçük Sultan Mehmedi, anası Turhan Sultanı ve sarayda onlara sâdık bilinenleri öldürecekler, Osmanlı tahtına yine bir sabî olan şehzâde Süleyman oturtacaklardı. Saray baskını için de hicrî 16/17 ramazan 1061, milâdi 2/3 eylûl 1651 cumartesi/pazar gecesi tesbit edilmiş idi. Bu korkunç cinâyet tasarısı Kösemin bir câriyesi tarafından Turhan Sultana ihbar edildi, ayni gece sarayda pâdişah ile anasını koruyanlar daha evvel davranarak Kösemin dâiresini basarak büyük Vâlide Sultanı boğarak öldürdüler; ertesi 3 eylûl 1651 pazar günü sabahı da, mütegallibe ocak ağalarının yeniçerileri ayaklandırması ihtimaline karşı Sancağı Şerif çıkarıldı ve İstanbul halkı pâdişahı müdafaa için sancak altına dâvet edildi; fakat yeniçeriler de mütegallibe ağalarının peşine takılmayub Sancağı Şerif altına gidince Ağalar Saltanatı çöküverdi, Koca Bektaş Ağa ve iki ayakdaşı, (Müslihüddin Ağa daha evvel eceliyle ölmüş bulunuyordu) ve ön plândaki yardakcıları baş kaygusuna düştüler (Bu vak’anın tafsilâtı için B.: Ocak Ağaları Saltanatı).
Yeni Odalar denilen Aksaraydaki büyük yeniçeri kışlasında askerin takım takım pâdişah tarafına geçdiği görülünce yardakcılarından Somuncu Ömer :
— Hemen şehri bir kaç yerden ateşe verelim, yeniçeriye de şehirlinin evlerini yağmaya ruhsat verelim, cümlesi bizim tarafımıza dönerler!..
Deyince Yeniçeri Ağası Karaçavuş Mustafa Ağa :
— Bre eşek, bu ne sözdür? Bir kaç günlük ömür için dine devlete bu ihânet olur mu? Emir Allahın, nihayet beni ve sizleri öldürürler..
Diye bağırmış Bektaş Ağa :
— Vallahi yok, boş yere ölemeyiz, üzerimize yürürlerse döğüşürüz!.. demişti.
Kışlada son kalanları tutmak için Yeniçeri Kethüdası Çelebi Mustafa Ağa hammallarla torba torba altın ve gümüş getirib kışla avlusuna yığdırmış, fakat askerden bunların yüzüne bakan olmamışdı, o zaman Çelebi Mustafa Ağa Bektaşa dönmüş :
— Tu yüzüne!.. Allah belânı versin bre tamahkâr arnavud, ne eyledinse eyledin, bize mal lâzımdır, başımıza bir hal gelip devlet yüz çevirdikde akçe herderdimize derman olur, hemen mal cem edelim diyüb bizi kendi hâlimize komayub ifsad ettin, işte bu kadar mal, bir adam var mı yüzüne bakub yanımıza gelen!.. dedi ve Bektaş Ağaya bir hayli küfürler etti.
Ağalar bu durumda iken, saray, onların hiç kan dökülmeden tam intihâli için aslâ akıllarına gelmeyen bir sulh taarruzuna geçdi, Yeniçeri Ağası Karaçavuşa Tameşvar Vâliliğinin, Yeniçeri Kethühâsı Çelebi Mustafa Ağaya Bosna Vâliliğinin, Bektaş Ağaya da Bursa Sancak Beyliğinin verildiği ve hemen kapuları kulu halkı ile yeni memûriyetlerine gitmeleri tebliği edildi.
Durumları âşikârdı, idam fermanları ardlarından gelecekdi.
Koca Bektaş Ağa, yine cehli eseri, iki ayakdaşına vâlilik verilir iken kendisine sancak beyliği verilmesini haysiyetine dokunur gördü: “Bursaya gitmeye âr iderim” diyerek İstanbulda gizlenmeyi tercih etti, yanına hayli mücevher ve altın alarak bir sâdık hizmetkâr oğlanı ile gizlenecek bir dost evi aradı; önce Silivri Kapusu dışındaki çiftliğinde gizlendi, “evvelâ burayı ararlar” deyüb gece tekrar şehre girdi, acemi oğlanı iken hizmet ettiği Samsuncular odasına sığındı, kabul etmediler, “Sana mansıb verildi, itaat edüb gitmedin, biz sana sâhib çıkamayız” dediler, orada tebdili kıyafetle Cerrahpaşa Camii yanında dalkavuğu müderris Altıparmak İbrahim Çelebinin konağına vardı, İbrahim Çelebi eski velînimetini saklamaya cesaret edemedi, nihayet yine o civarda Terlikci Mehmed Çelebi denilen bir hamzavînin evine girib saklandı.
Bektaş Ağanın Bursaya gitmeyüb saklandığı haber alınınca derhal bulunub tevkifi için ferman çıkdı ve aranmasına Kapucu başılardan Boyacı Hasan Ağa memur edildi, şehir içine de dellallar çıkarıldı :
— Bektaş Ağanın yerini haber verene dirlik ve ihsan verilir!.. diye bağırtıldı.
Yalın ayak yarım pabuçlu derviş çömezi kılıklı bir oğlanın Aksaray pazarından kuzu eti ile has ekmek alması bir adamın gözüne çarpdı: “Bu oğlanın yüzü bana yabancı değil, Bektaşın yanında gördüm gibi geliyor, dervişler de kuzu eti ile has ekmek yemez” deyüb peşine düşdü, girdiği evi gördü, bir hamzevînin evi olduğunu öğrenince Bektaşın orada olduğunda şüphesi kalmadı, Boyacı Hasan Ağaya ihbar etti o da Terlikci Mehmed Çelebinin evini basdı. Bektaş Ağa can korkusu ile dolab ardı gibi dar bir yere girib saklanmışdı, çık dediler, çıkmadı, kılıç ucu ile dürtüb çıkardılar, rizâsı ile teslim olmadı, yumruk ve tekme ile başını, vücudunu iyice hırpaladılar, yetmiş beş seksen yaşında idi, fakat gaayet zinde ve iri yarı adamdı, yüzü ve ak sakalı ve üstübaşı kan içinde kaldı, güciyle tutup kollarını bağladılar, elleri bağlanırken :
— Bakaa Boyacı Hasan, gel hemen ağzından bir küfür söz çıkmadan beni burada öldür!.. dedi.
Yalın ayak, başında takke, sırtında entâri, ev kılığı ile tutulmuşdu. Boyacı Hasan Ağa hakaret kasdı ile Bektaşı bir taşcı eşeğine bindirip götürmek istedi. Mahalleliden Hamza Çavuş adında bir ihtiyar Boyacı Hasın Ağayı bir kenara çekip :
— Gerçi şu Bektaş pâdişah gazabına gelmiş her türlü cezâya lâyık bir adamdır, fakat ocak mansıblarından hepsinde bulunmuştur, şimdi sen bunu eşeğe bindirip götürür isen bütün yeniçeriler bunu ocağa hakaret sayar ve sana kin besler, bir vaktinde de senden intikam alırlar, benim beygirime bindir, götür!.. dedi.
Hasan Ağa nasihati kabul etti Bektaş Ağa çavuşun beygirine bindirildi, elleri bağlıydı, ayaklarına da atın karnından bukağı vuruldu. Başında destarsız bir siyah takke - kavuk vardı; yüzünü ellerini bile yıkatmamışlar, her tarafı kan içinde, perişan bir halde idi.
Aksaraydan Bâbıhümâyuna kadar, yoluna ve peşine dökülüp katılan halkın türlü hakaretine uğradı.
— Pâdişah hâini, işte cezânı buldun!.. diye yüzüne tükürüyorlardı. En ağır küfürler savruluyordu. Beygirin peşine çarşı boyundaki dükkânların çıraklarından elliden fazla mürahik oğlan katılmış :
— Bre ur gidiye!..
— Bre as gidiyi!..
— Bre bu kimin şapkası?
— Falanın şapkası!.. Filânın şapkası!.. diye bağrışıyordu.
Muhafızlarının ufak bir ihmâli olsaydı halk tarafından linç edilecekti.
Bu hâl ile saraya varıldı; pâdisaha arz edildi, içerden cevab gelinceye kadar kapu arasında bekletildi. O sırada Kösem Sultanı elleriyle boğmuş olan Zülüflü Baltacı Kuşcu Mehmed adındaki delikanlı geldi :
— Bre hâin zâlim, ben sana ne işledim ki beni de deftere yazub başımı istedin?!..
deyince Bektaş Ağa kaşalrını çatub :
— Bre put kıyâfetli kaatil, yıkıl şuradan!.. diye bağırdı.
Kuşcu Mehmed :
— Bak şu mel’unun vaz’ına!.. diyerek küfürler savurdu.
Arz Odasında pâdişahın huzuruna çıkarıldı; çocuk pâdişah canına kasdetmiş adamla konuşmadı, hâlini şöyle bir seyredüb îdamını işaret etti, hemen kemend atup boğdular, cesedini Babıhümâyun önünde bir kaç saat teşhirden sonra bir kilime sararak hammallarla evine yolladılar. Konu komşudan bir kaç müslüman civar bir mescidde namazını kılup sur dışında defnettiler, mezarına nişan konulmadı.
Bütün serveti hazine adına musâdere olundu.
Çorbacılığı zamanında, gencliğinde hizmetinde bulunduğu Sekbanbaşı Deli Kasım Ağanın kızı ile evlenmişdi; bu izdivacdan bir oğlu olmuşdu ki babasının îdamında kırk yaşlarında idi; belki daha yaşlı idi, Bektaş Ağanın kirli işlerine karışmamışdı; “Gayrî meşrû servettir” diyerek babasının gizli bir hazinesini haber verdi; evinde büyük bir havuz vardı, suyu boşaltıldı, dibindeki gizli kapak açılınca büyük bir mahzen meydana çıkdı, iki büyük kalaylı bakır güğüm dolusu altın ile kıymetine bahâ biçilmez mücevherlerle antika, nâdide eşyâ bulundu.
Bektaş Ağayı tutub getiren Boyacı Hasan ağaya bu hizmetine mükâfat olarak Kapucular Kethüdâlığı verildi. Her halde saklandığı yeri ihbar eden de umduğu ihsânı görmüş olacakdır.
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050188
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 5, pages 2438-2442
See Also Note
B. : Mâhpeyker Sultan; Abdurrahim Efendi, Adanalı; Mehmed Paşa, Mevlevî Sofu; Muslihiddin Ağa, Koca; Mustafa Ağa, Kethüda Çelebi; Mustafa Ağa, Karaçavuş; B. : Hamza Bâli; Hamzavîlik ve hamzevîler; B. : Muslihüddin Ağa, Mustafa Ağa, Karaçavuş; Murad Paşa, Kara; B. : At Meydanı Vak’ası; B.: Ocak Ağaları Saltanatı
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.