Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
BEDESTAN, BEDESTEN
İstanbulda bu isim altında üç büyük târihî kapalı çarşı vardır: 1 — Cevâhir Bedesteni, Mücevher Bedesteni, yahud İç Bedesten; 2 — Sandal Bedesteni; 3 — Galata Bedesteni.
Bunlardan ilk ikisi zamanımıza kadar gelmiş, Galata Bedesteni ise en az bir asır evvel kalkmış, binâsı depo olarak kullanılmaktadır.
Cevâhir Bedesteni yahud İç Bedesten eski revnak ve servetini ve büyük şehrin günlük hayatındaki bâzı hizmetlerini ve hususiyetlerini, kadim ananelerini ve manzarasını kısmen kaybetmiş; Sandal Bedesteni ise büsbütün şahsiyetini kaybetmiş, mânâsız bir isimden ibâret kalmış, çarşılıkdan çıkarak Belediyenin nezâreti altında alelâde bir müzâyede salonu olmuşdur.
Bedestan adının türk lûgatındaki izâhı hakkında aşağıdaki satırları Mehmed Zeki Pakalın’ın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve terimleri” adındaki eserinden alıyoruz; bu eserin neşri İstanbul Ansiklopedisine takaddüm ettiği için, ayni kaynaklara sâhib olduğumuz halde, kalem edebimiz kendi notlarımızın dercine bu nakli tercih etmiştir:
“Bedesten üstü kapalı çarşılara verilen addır. Bezzâzistan’ın muhaffefidir.
“Lehçei Osmanî”de Bedesten kelimesi için “Bez satılan bezzaz mahalli, nefis kumaşlar satılan yer, silâh bedesteni, cevher bedesteni, sundal bedesteninin” izâhâtı vardır.
“Kaamûsu Türkî” de şöyle izah olunmuşdur: “aslı bezesten, zeba...
⇓ Read more...
İstanbulda bu isim altında üç büyük târihî kapalı çarşı vardır: 1 — Cevâhir Bedesteni, Mücevher Bedesteni, yahud İç Bedesten; 2 — Sandal Bedesteni; 3 — Galata Bedesteni.
Bunlardan ilk ikisi zamanımıza kadar gelmiş, Galata Bedesteni ise en az bir asır evvel kalkmış, binâsı depo olarak kullanılmaktadır.
Cevâhir Bedesteni yahud İç Bedesten eski revnak ve servetini ve büyük şehrin günlük hayatındaki bâzı hizmetlerini ve hususiyetlerini, kadim ananelerini ve manzarasını kısmen kaybetmiş; Sandal Bedesteni ise büsbütün şahsiyetini kaybetmiş, mânâsız bir isimden ibâret kalmış, çarşılıkdan çıkarak Belediyenin nezâreti altında alelâde bir müzâyede salonu olmuşdur.
Bedestan adının türk lûgatındaki izâhı hakkında aşağıdaki satırları Mehmed Zeki Pakalın’ın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve terimleri” adındaki eserinden alıyoruz; bu eserin neşri İstanbul Ansiklopedisine takaddüm ettiği için, ayni kaynaklara sâhib olduğumuz halde, kalem edebimiz kendi notlarımızın dercine bu nakli tercih etmiştir:
“Bedesten üstü kapalı çarşılara verilen addır. Bezzâzistan’ın muhaffefidir.
“Lehçei Osmanî”de Bedesten kelimesi için “Bez satılan bezzaz mahalli, nefis kumaşlar satılan yer, silâh bedesteni, cevher bedesteni, sundal bedesteninin” izâhâtı vardır.
“Kaamûsu Türkî” de şöyle izah olunmuşdur: “aslı bezesten, zebanzedi bedesten; kıymetli kumaşlar ve silâhlar ve mecevherler vesâire alış verişine mahsus örtülü ve mahfuz çarşı”.
“Ebuzziya Lugatı”nda: “ağır kıymetli eşya satan esnaf çarşısı” sûretinde târif olunduğu gibi Hüseyin Kâzım Bey de kaamûsunda “antika eşya alınıp satılan çarşı” diyor.
“Kaamusu Osmanî”de bezezistan kelimesi şöyle îzah olunmuştur: “Türkçede galata bedestan, bedestendir; ağır, bahalı, kıymetdar kumaş ve eşya satan esnaf çarşısı demektir” (M. Z. Pakalın).
Yukarıda kaydetdiğimiz üç bedestenden nefsi İstanbulda ilk ikisi Büyük Kapalı Çarşı içinde kapularla ayrılmış müstakil binâlardır; Cevâhir Bedesteni Büyük Çarşının hemen göbeğinde gibidir, bundan ötürü “İç Bedesten” adını almışdır; “Eski Bedesten, Âtik Bedesten” de denilir. Sandal Bedesteni Büyük Çarşının doğu kenarındadır, hatta bir kapusu doğrudan sokağa açılır, “Yeni Bedesten” ismi ile de anılır.
Cevâhir Bedesteni, İç Bedesten, Atik = Eski Bedesten — Türk Ansiklopedisi bu târihî çarşı hakkında şu mâlûmatı veriyor:
“Bedesten binaları için bir örnek sayılacak olan Eski İstanbul Bedesteninde kasaların konması için yer altında yerler ve ayrıca dört tarafı kapılı 28 mahzen, dükkânların altında da sandıklar vardır. 28 mahzenin 4’ü köşelerde, 24’ü de duvarların içindedir. Bunlar üç dükkâna bir mahzen düşmek üzere yapılmışdır.
“İstanbul Bedesteni 1008 m2 olup içerden bakılınca 15, dışardan bakılınca 23 kubbeli görünmektedir. Bedesten 6 metre kalınlıkla dört duvar ile 8 fil ayağı üzerine kurulmuşdur; kubbelerin 8 i bu fil ayakları üstüne oturmaktadır.
“Halk ve esnaf kıymetli eşyâsını az bir ücretle Bedestende saklatırdı. Bu eşyâ ve paranın sâhibleri ölürse, veya eşya ve para unutulur da mirascı çıkmazsa beytülmâle kalırdı. Fâtih vakfiyesinden, Bedestenden Bitpazarına kadar uzanan kısmın ilk yapılan çarşı olduğu, Büyük Kapalı Çarşının da sonradan bunun dolaylarında kurulub bugünkü hâlini aldığı anlaşılmaktadır.
“Eski Bedestenin Bizans yapısı olmasına karşılık Sandal Bedesteni denilen Yeni Bedesten bir türk eseridir”.
Mehmed Zeki Pakalın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri” adındaki büyük eserinde Bedesten maddesinde Eski Bedesten için şunları yazıyor:
“Bedestenlerin en mühimmi İstanbul Bedestenidir. Kapusunun üstündeki kanadı açık kartaldan (kartal resminden) da anlaşılacağı veçhile Bedesten bin seneden fazla bir târihe mâlikdir. Ogüst tarafından yapıldığı rivâyeti de vardır. Duvarların içerisindeki mahzenlerle kapusunun arkasındaki ağaç sürgüler burada gecelendiğine delâlet eder. İç duvarlarının sıvasız olması resim konulmamış, veyâhud korulmuş ise sökülmüş olduğu zannını verir. Papazların çile çıkardıkları ve riyazet ettikleri bir yer olması ihtimâlini hatırlatır.
“Bedestenin altı metre kalınlığındaki duarlarının içi dâiren mâdar 24 mahzene ayrılmışdır. Bu duvarlara mesned olmak üzere etrâfı tamamen kâgir mağazalar da onunla berâber yapılmışdır. Bedesten içerisinden ölçmek şartı ile 48 metre uzunluk ve 36 metre genişliktedir. İçeride 15 olarak sayılan kubbelerin üste çıkınca 23 tane olduğu görülür. Bu da bir esik mimârî usulü olmak üzere kubbenin iltisak noktasına birer kubbe ilâve edilmiş olsa gerektir.
“Bedestenin birincisi kuyumculara açılan İnciciler Kapusu, ikincisi halıcılara açılan Sahaflar Kapusu, üçüncü Bayazıda doğru açılan Zenneciler Kapusu, dördüncüsü de şimdi mobilyacılar dolu olan Kolancılar kapusu olmak üzere 4 kapusu vardır. Kubbe hizâsındaki pencelerenin açılıp kapanmasını temin için yüksek ahşab geyinti yeri de ilâve edilince Bedestenin dâhili kısımları tamamlanmış olur.
“Bedesten İstanbulun fethinden sonra Fatih tarafından rekabesi Ayasofyaya vakfedilmiş ve mezad mahalli ittihaz olunmuşdur. Çarşı olarak kullanılmasına karar verilince içerisine dört tarafından yüzlerce dolab yapılarak oyma hücreler ve çekmecelerle bezenmiş ve üzerine tahta yazı levhalar konulmuşdur”.
Nureddin Rüştü Büngül’ün “Eski Eserler Ansiklopedisi” adındaki eserinde Bedesten maddesinin “Bedestenin tarzı inşâsı” paragrafı M. Z. Pakalın tarafından yukarıda naklettiğimiz bende aynen alınmış, her halde zühul eseri, alandığı yer zikredilmemiştir.
İstanbulu bilenden biri olarak tanınmış ve muhakkak ki eserleri ile millî kütübhânemize büyük hizmetde bulunmuş Osman Nuri Ergin de İslâm Ansiklopedisine yazdığı Bedesten maddesinde hakkında yukarıda nakledilen rakamları aynen verecek bu binânın bir bizans yapısı olduğunu söylemektedir.
Topkapu Sarayı Müzesi Müdürlüğünden emekli muhterem Tahsin Öz ise Eski Bedestenin bir bizans yapısı olduğunu kabul etmiyor, Resimli Tarih Mecmuasında intişar etmiş “Kapalı Çarşının Târihi” isimli makaalesinde Bedesten hakkında şunları yazıyor:
“Fâtih vakfiyeleri 118 sandığı hâvi Bedesten ile etrafında 849 dükkânın yaptırıldığını göstermektedir ki bunlarla Fatihin İstanbulun muhtelif yerlerindeki vakıf dükkânlarınıın bütün sayısı üçbine yaklaşmaktadır.
“Bedestenin iç kapusunda bir kartal resminin bulunması bu binânın Bizans zamanından kaldığı rivâyetlerine sebeb olmuşdur. Halbuki vakfiyedeki sarâhat, kontrüksyon ve malzeme bu binânın türk yapısı olduğunu gösteriyor. Kartal resimleri Selçukiler zamanında da kullanılmışdır. Bu resimli taş emsâli vechile her hangi bir inşaat bakiyesi de olabilir”.
İstanbul Ansiklopedisinin pek değerli kalem arkadaşı ve türk mîmârisi üzerinde selâhiyetle söz sâhibi yüksek mîmar Ekrem Hakkı Ayverdi (B.: Ayverdi, Ekrem Hakkı) “Fatih devri mîmârisi” adındaki büyük eserinde Eski Bedesteni Fâtih yapılarından biri olarak gösteriyor; yukarıda muhtelif yazarlardan aldığımız bendlerde binâ üzerine verilen rakamların da son deerce hatâlı olduğunu kendi ölçülerine ve ihtisasına dayanan kesin bir lisan ile ifâ ederek en doğru ölçüleri veriyor; aşağıdaki satırları “Fatih devri mîmârisi”nden alıyoruz:
“Eski Büyük Bedestende duvarlar 6 metre değil 1,5 metredir; iç eb’adı da 45,3X29,5 = 1336 metre murabbaıdır. (İçerden de bakılsa, dışardan da bakılsa 15 kubbelidir), dışardaki ufacık tümsekler kubbe değildir; kurşun akıntısı için yapılmış beslemelerdir. Kuleden alınmış resimlerinde 15 kubbe olduğu vâzıhan görülmektedir. Tahtezzemin mahzen de kat’iyen yoktur.
“Binânın Bizansdan kalma olduğu meselesine gelince, bir kapısında çift kartal resmi görülmekle bir binânın menşeine nasıl hükmolunur? Bunu anlamakda mâzûruz. Osman Nuri Ergin Bey Sandal Bedesteninin türk eseri olduğunu kabul ettiği halde bu binâda ne fark vardır ki Büyük Eski Bedesten Bizans eseri olsun? Bîna tamamen türk yapısıdır. Sandal Bedesteni temizlenmiş ve tâmir edilmişdir, Büyük Bedesten de temizlense ayni kisveye derhal bürünür. Bu kere o resmin mevzuu olduğu kapu, iki merkezli sivri tahfif kemeri altında basık ve klavolardan mürekkeb türk kemeri ile yapılmış tamamen XV. asır üslûbu bir türk kapısıdır. Diğer kapılar da aynen böyledir. Binâ inşaat itibârı ile de, plân itibârı ile de tamamen türkdür. Ayaklar üstündeki büyük kemerler ve mahzenlere geçen küçük kapılardakiler hep sivri türk kemeridir. Ayak ve kemerler arasında bu şekilde bir Bizans silmesine tesadüf etmedim; emsâli umumiyetle bir araba ve dik bir münhanîden terekküb etmededir, Duvarlar da tek tuğla sırasi ile ve şâkulî tuğla beslemerle işlenmiş Fatih devri karakterini hâiz satıhdadır.
“Kubbe kasnakları düz satıhlı sekiz köşelidir. Bizans eserlerinde böyle bir kasnağa tesadüf edilemez. Kaldı ki bu Bedesten, Bursada Yıldırım Sultan Bayazıd, Edirnede Çelebi Sultan Mehmed taraflarından yaptırılan bedestenlerin mikyası daha geniş tutulmuş bir istihâlesinden başka bir şey değildir. Kubbe genişlikleri hemen hemen Edirne Bedestenine aynen uyar. Mahzen teşkilâtı, hâricî, dükkânları, köşe dükkânlardaki kutrânî bölmeler, mahzenlerin havalandırılması, pencere ve tertibâtı hep Edirne Bedesteninden örnek almışdır.
“Bir Bizans armasına benzeyen bu çifte kuş, türkülerin bu tezyini motiflere gösterdikleri müsamaha misâli hâlinde, orada bulunmaktadır. Düşünmelidir ki binâ Bizans’dan kalma, arma da esâsından yerinde olsaydı, galiblerin gözünden kaçmayacak ve eski Devletin remzini derhal yerinden atacaklardı.
“Gazanfer Ağa Medresesi karşısındaki Mimar Siman yapısı büyük Kırkçeşmenin ayna taşı bir çif tavus kuşu kabartması idi, şimdi bu taş Ayasofya müzesindedir. Bedesten yapılır iken bu kuşu yerde gören Hazreti Fâtihin inşaat esnâsında oraya bizzat asdırdığnı görünür gibi oluyoruz.
“Binâyı kısaca târif edelim: Bu bedesten elli sene evvel yapılan Ederni Bedesteni plânının bir sıra direk fazlası ile aynidir. Üç sırada onbeş kubbe 1,5 metre kalınlığındaki etraf duvarlara ve 4,35X2,45 eb’adında sekiz muazzam ayağa oturur. Ayaklar kesme taşla, duvarlar bir sıra tuğla bir sıra düzgünce moloz taşı ile işlenmiş taşlar arasına şâkulî tuğla beslemeler konmuşdur. Kapular içden ve dışdan iki merkezli sivri tahfif kemerleri altında bastık mermer kemerler ve mermer söve ve mil yatakları ile yapılmış, kanadları gaayet kalın, pahlı mikâb veya burmalı çivi başları ile tezyin edilmiştir. Bu kapuların son asırlardaki isimleri şimalde Sahaflar, cenubda Takkeciler, şarkda kuyumcular, garbda Zenneciler nâmını alır. Ayaklar üstünde ufak bir diş ve pahdan mürekkeb basit bir silmeden sonra iki merkezli hafifce sivri kemerler sağır kubbe kasnaklarına kadar yükselir. Pencereler yalnız etraf dükkân duvarlarından daha yüksek olan mustatilî büyük bedende bulunmaktadır. Bu pencereleri açıp kapanak üzere etrafında kaba bir şekilde ahşab gezinti yerleri yapılmıştır, bunun bir örneği de Galata Bedesteninde vardır.
“Kubbe kasnakları türk yapıları karakterinde sekiz köşelidir. Binanın içinde (diğer hatalı görüş ile duvarın içinde diyorlar, yâni müteaddid duvarla 6 metre eninde tek duvar gibi görüyorlar ufak sivri kemerli kapılarla geçirilen 44 mahzen vardır ki mümâsili Edirne Bedesteninde olduğu gibi dört sathı mâilli tonozlarının ne yüksek yerindeki bir delikden hava alır; ziya tertibâtı yokdur. Etrafda binâya muttasıl 57 dükkân ve 12 ufacık dolab yeri bulunmaktadır. Kapı yanına gelenlerine Edirne Bedesteninde olduğu gibi 45 derece meylili kutrânî bölmeler yapılarak birer dükkân kazanılmış ve önlerine yukarda söylediklerimizden 4 dolab yerleştirilmişdir.
“Binâ içinde ayaklar ikişer ikişer alınarak dört ada teşkil olunmuş ve kapılardan kapılara haçvârî iki, ve etrafda dört yol bırakılarak iki sıra alt ve üst dolablar yerleştirilmiştir. Sekiler altındaki dolab adedi 428, üstündekiler 324 adeddir. İlk inşâsında 128 olan alt dolablar, yâni sandıkların asırlar boyunca artarak 428 e bâliğ olduğuna dikkat etmelidir.
“Hulâsa bütün hususiyetleri ile bir türk eseri olan zavallı Eski Bedesteni en zayif bir mesned olan bir kartal resmine bakıp vaftiz etmeye sebeb yokdur. Yapılışı, kullanışı, an’annesi tamâmen türkdür. Âdet ve usullerinin bozulmadan kalması ve pisliğinin temizlenerek ortaya çıkarılması elzem bir eserdir” (Ekrem Hakkı Ayverdi).
Halk ağzında ve eski metinlerdeki muhtelif isimleri ile “Cevâhir Bedesteni”, “İç Bedesten” ve “Eski, Atik Bedesten” denilen Büyük Bedestenin binâsı üzerinde mîmârî deliller ile son ve kesin söz, aydın olarak görülüyorki Ekrem Hakkı Ayverdinindir. Bu açık beyan, plân ve resim karşısında bu binânın bir bizans yapısı olduğunda ısrar etmek, avâmî tâbir ile “uçsa dahi keçidir” demek olur.
Ananeleri, nızamları, âdet ve usulleri, içindeki hayat ile Büyük Bedestenin edebiyatı da zengindir.
On yedinci asır ortasındaki durumunu büyük seyyah ve muharrir Evliyâ Çelebinin üslûbkâr kaleminden öğreniyoruz:
“Esnâfı Bezâzistânı Atik — İstanbulun izdiham ve güzîde yerinde Âli Osmanın hazînei azîmi bir bezâzistandır ki gûya Kal’ai Kahkahâ’dır. Cemîi erbâbı seferin, vüzera ve âyânın malları bundadır ki zîri zeminde nice yüz demir kapulu mahzenleri vardır. Sene 857 (1453) târihinde Ebülfetih Sultan Mehmed Gaazinin binâsıdır ki şeddâdî binâdır. Cânibi erbaası taşrasında keçeciler, sahaflar, takyeciler, boğasıcılar, klabdancılar, sırmacılar, kuyumcular ile muhattir. Çâr kûşesinde kal’a kapuları gibi metin, Kavî demir kapuları vardır. Şimâle nazır Sahaflar kapusu, garba mekşuf Takyeciler kapusu, cenuba meftuh Gazazlar kapusu, şarka küşâde Kuyumcular Kapusu vardır ki bu kapu üzere kanadlarını açmış mehib bir kuş sûreti vardır; bu sureti kapuya nakşetmekden meram: “Kesb ü kâr dedikleri bir havâ olub tayaran ider vahşî bir kuşdur; eğer bu kuşu bir nezâket ile sayd idebilir isen bu bezâzistanda kâr idebilirsin” nâsihatini ifham etmektedir. Ammâ hakkaa ki acib remzü vasiyettir.. Bu Bedesten içre kâgir pâyeler üzre bir aded rasâsı mîlgûn ile mestur kubbesi azîme (?) vardır ki cânibi erbaasında demir kapaklı pencereler vardır. Dâiren mâdâr kubbe etraflarında âdemler gezüb demir kapakları kapayacak tabakaları vardır. Bedestendeki şahrâh dört sokağın yemînü yesârı cümle 600 dükkândır. Kat kat cümle 2000 dolabdır. Her dolab sâhibi ferâgat idüb füruht etmek dilerse beşer bin kuruşa tûtiyâ gibi satılır. Sabahdan kuşluk vaktine kadar işler bir kârhânei azimdir ki içinde cümle zîkiymet eşyâ bulunur. Bunda biner, ikişer biner gemiye mâlik bezirgânlar vardır.
“Esnâfı Pasbânı (bekci) Bedestânı Atik — Nefer 70. Bunların nâzırları pâdişahın hazinedar başısıdır. Bunlar kefilli müslüman âdemlerdir ki her gece Bezâzistan içindeki kandilleri çırâğan idüb yakarlar. Pirleri Akîr Hindî’dir ki Selman Farisi kemerbestesidir, kabri Mısırdadır. Bunlar öyle mûtemed âdemlerdir ki Bedestende olan dolablar açık kalub nice Mısır hazinesi hesâbını ancak Bârî bilür mücevherat, murassaat meydanda yatdığı halde asla el atmazlar. Emri pâdişâhi ile gedik sâhibi dîdebanlardır. Şehiremininden ulûfe abil yerleri mahlûl oldukda Bedesten hammallarının müstehaklarına verilir.
“Esnâfı Hammâlanı Bedestan — Nefer 300. Pirleri Peygam Ali’dir, Selmânîdir, Tebrizdedir. Bunlar Bedestan hâricinde hizmet ederler, Bedestanın dört zincirli kapusundan içeri girmezler, ancak taşradaki esnaflara hizmet ederler. Her gece esnafların sandık ve metâlarını taşıyub Bedestanın taşra mahzenlerine harik korkusundan istif ederler, taşra dükkânlar boş kalır. Zirâ her dükkân sâhibleri baid yerlerde olur. Ordu esnaf alayın da bu hammallar dahi arkalarında yaslama semereleri, ve ellerinde ipleri ve bellerinde kılıcları ile ubûr ederler.
“Ensâfı Dellâlânı Bedestanı Enderun (İç Bedesten) — Pirleri Ebunnidâdır. Bunlar da eli beratlı, gedik sâhibi, muhteşem, mûtemed âdemlerdir ki Bedestan içinde hizmet ederler, taşra çıkamazlar. Cümlesi alay da cevâhir raht, kılıç, gaddâre, kürk, gayri zîkiymet esvablar omuzlarında ubûr ederler.
“Esnâfı Dellâlânı Bedestânı Bîrun (Du Bedestan, burada Bedestenin dışı mânâsına) — Cümle 200 nefer. Elleri beratlı değildir, ammâ mûtemed kefilleri vardır. Bunlar da omuzlarındaki metâları ile: — Bin kuruşa cevâhir kuşağım!.. İki bin kuruşa üstüfanım!.. diyerek geçerler” (Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, I).
Evliyâ Çelebinin Bedesten esnâfını büyük servet sâhibleri göstermesine ve Bedesten dellâlları için de mûtemed müslüman adamlar demesine rağmen, on altıncı asırda Divanı Hümayundan Bedestenliler hakkında cıkmış bir ferman Bedesten esnafı ile dellâllarının hîlelerinden acı acı bahsetmektedir; fermanın bu günkü yazı dilimize çevrilmis sûreti şudur:
“İstanbul Kadısına ve Ayasofya Mütevellisine hüküm ki )Bedesten Ayasofya vakfına bağlıdır),
“ Bedestende satılmak için dellala verilen şeyleri Bedesten esnafından müslüman ve kâfir bir kaç kişi ittifak idüb satılacak şeyleri mikdar akçeye çıkardıklarından sonra artık artdırmayub dellal da bu adamların havasına uyub ziyade eylemez deyüb malın sâhibi de (paraya ihtiyacı olub) malını zaruri verdikde bu sefer bu adamlar o malı ortalarında müzayede idüb satarlar, asıl sâhibine verilen paradan aldıkları sekizde bir kârdan nice akçe ziyadeye çıkarub sonra başkasına satup kâr aralarında taksim ederlermiş. Bedestenliden biri dellal elinden beşyüz akçeye aldığı şeyi yine dellala verüb beş yüz elliye satılırmış (malın asıl sabinen hakkı olan elli akçelik fark bu suretle Bedestenli elinde kalırmış). Bu iş müftüden istiftâ olundu. Müftü tamâmen haramdır, cümlesi cezalandırılıp mütevelli bir makuule hâiklerden dükkânlarını alup muamelâtı doğru kimselere vermek lâzımdır, bu makunlerin hilelerini bilüb de men etmeyen kâhyaları da hayırsızdır diye fetvâ verdi.
“Buyurdum ki bu fermanım vardıkda bu hususunda dikkatli olun. Evvelâ Bedesten kethüdâlarına ve bezirgânlarına ve dellâllarına fetvâyı şerifi anlatın, muhkem tenbih eyleyin ki bundan böyle gerek bezirgân ve dellâl gerek gayri kimseler böyle hîle ve hud’a etmiyeceklerdir. Şer’i şerîfe muhâlif kimseye iş yaptırmayın. Tenbihden sonra kim ki hîle hud’a yaparsa, dükkân sâhibi ise elinden dükkânını alıp, ser’an da cezası ne ise verin, dellalı da tevkif idüb gönderin, küreğe konulsun. Bu fermanı sicile kaydedin, dâimâ hükmü ile amal olunsun. Fî 15 ramazan 981 (8 ocak 1574)”.
On sekizinci asır sonlarında hiciv üstadlarından Sürûri, İç Bedestendeki dükkânları “dolab” ve kendilerine “Hoca, Hâceğî” denilen bedesten esnâfını şöyle hicvediyor:
Ey hâcegî seninle Bedestende müşteri
Alış veriş iderdi her işin dolaab iken!..
Büyük Eski Bedesten ve dolayısı ile İstanbul bedestenlerinin ahvâli hakkında M. Z. Pakalın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri” adındaki eserinin Bedesten maddesinde şunları yazıyor:
“ Eski ve Yeni Bedestenleri, Büyük Kapalı Çarşının diğer kısımlarında ayıran iki hususiyet vardır:
1 — Bedestenlerin sabahları geç açılıp akşamları da ikindi ile beraber kapatılması.
2 — Bedesten tüccarlarına “Hâcegî” adı verilmesi:
“Güyâ Bedesten tanzim edildikden sonra dükkân - dolablar) bir müddet ders hoıcalarına, harclıklarını temin maksadı ile tahsis edilmiş ve Bedesten esnaf - tüccarlarına bundan dolayı Hâcegî adı verilmiş. Hocalar derslerini okutdukdan sonra öğleye bir iki saat kala Bedestene gelir, ve burada zamanlarının çoğunu ders bakmakla geçirirlermiş. Dolabların üstüne merdivenle çıkılmak zarûretini doğuracak dereceye gelen aşkın dolabları da kitab koymak için onlar icâdeylemişler.
“Halbu ki Bedestenlerin açılması, buradaki iş sâhiblerinin çarşının en refahlı ve en zengin tüccarlarından olması, alelâde esnaf gibi sabah karanlığında dükkân açmağa mecbûriyet duymamalarındandır. Erken kapama keyfiyeti de, hem bu hâlin, hem de Bedestenin, çarşının diğer kısımlarından daha kapanık ve loş olmasının neticesidir. Bundan başka Bedestenlerde alınub satılan malların cins ve mâhiyeti hususî bir muhâfazayı istilzam ettirdiği için, dükkânların erkence kapatılarak Bedestendeki yabancıların gün kararmadan dışarıya çıkarılması da ayrıca bir emniyet tedbiri idi. Medreselerin tedris usulleri ile medrese hocalarının terfi ve terakki yolları kanun ve nızamlarla tâyin edilmiş olup müderrislerin çarşılarda ticâret ile de meşgul olabileceklerine dâir o kanun ve nizamlarda hiç bir işâret yokdur.
“Bedestenin iyi bir halde muhâfazısını temin ve müzâyedelerde münâdilik (dellallık) yapmak için de 18 kişilik bir bölükbaşılık teşkil edilmiştir. Biri Nanpâreci, diğeri Küçük Ağa adını taşıyan iki zâbit bunlara nezâret etmek üzere tâyin olunmuşdu. Bu 12 bölükbaşı birbirlerine karşı kefildi ve münhal olunca yine kendi intihab ve kefâletleri ile yenisi alınmak üzere her bölükbaşıya ayrı ayrı fermanlar verilmişdi. Daha sonra 12 seyyar münâdi ilâve olundu. Ayrıca Pâsban adı verilen bekciler vardı.
“Esnaf, münâdi ve muhafızlar (bekçiler?) sabahları tahminen kaba kuşluk denilen bir zamanda gelirler, bekcilerin ve müstakil hizmetleri olanların (?) girip çıkması için Büyük Kapalı Çarşının açıldığı esnâda da İnciciler Kapusunun arkasından tak tak vurarak: — Buyurun duâya!.. diye bağırırlar, esnaf ve ehlâli içeriye girdikden sonra tam ortada muhâfızlık dolabının önüne sıralanırlardı. Bekcibaşından kıdem itibâri ile bir sonra gelen ve adına Duâcı denilen bölükbaşı tarafından pâdişâhın ve askekin selâmetine, gelmiş geçmiş (bedestenlilerin) ruhlarına rahmet niyâz edilir, ve bir de Selâtentüncînâ okunur, akabinde de dellallara hitâben: — Tavcılık yapılmayacak, mal kapatılmayacak, kefilsiz mal alınıp satılmayacak!.. tenbihatdan sonra mezada başlanırdı. 10,000 kuruşdan fazla değerde bulunan mallar yalnız perşembe günleri müzâyede olunurdu. Bunların dellallarına Huzur münâdîsi adı verilirdi. Öğle zamanına kadar eşyâ müzâyede edilir, mal sâhibleri beklemeyüb gitmiş ise öğle namazından sonra son pey üzerinden, mal sâhibinin muvafakati alınıp, mal satılırdı. Dellâllık yüzde yarım idi.
“Akşam olub herkes gitdikden sonra üç kapu kapanır, yalnız İnciciler kapusu çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyetde, kapuda bekci beklemek sûreti ile durur, ve burada büyük dolabların altlarına, kuyumcuların akşam muhafaza için bırakub sabahleyin tekrar aldıkları sandıklara mallar konulurdu. Ondan sonra o kapuda kapanır, içerde kalan nöbetci bölükbaşı ile bir de yamağı tarafından, ellerinde kalın bir sopa ve bir de tabanca olduğu halde Bedestenin içi güzelce arandıktan ve kimsenin kalmadığına kanaat edildikden sonra gidip otururlardı. Bundan sonra da el tetikde, kulak tıkırdıda sabaha kadar beklerlerdi.
“Bankalar, (Banka kasaları) yok iken, bütün İstanbul halkı (içlerinde kıymetli eşyâları mücevherleri parası bulunan) ağzı mühürlü sandıklarını, (sonraları) kasalarını Bedestene koyar ve mukaabilinde bir makbuz alır giderdi. Sâhibi geldiği zaman bir bölük başının nezâreti altında sandığın konulduğu mahzene gidilir, bölükbaşı kenarda durarak emânet sâhibi sandığından alacağını alır, koyacağını koyar, tekrar (kilitleyip), mühürleyüb mührünü bölükbaşıya gösterirdi. Eşyâ muhafazası ve dellâliye ücretinin yüzde yirmisi Bekcibaşı denilen ser muhâfıza âid olub bakiyesi diğer 11 bölük başı arasında mütsâviyen taksim olunurdu” (M. Z. Pakalın).
Büyük eseri sâdece maddaler tesbit edilip sıralanmış olsaydı bile müstesnâ bir kıymet ifâde edecek olan M. Z. Pakalın yukarıdaki mâlûmâta kaynak göstermiyor. Geniş kısmı Nureddin Rüşdü Büngülün Eski Eserler Ansiklopedisinden hemen harfiyen alınmışdır. Nihâyet merhûmun adı ancak şu son paragrafda zikredilmektedir:
“Zamanımızda eski eserler hakkındaki bilgisi ile tanınmış olan Nureddin Rüştü Büngül Eski Eserler Ansiklopedisi adındaki eserinin Bedesten maddesinde dikkate değer şeyler söyüyor: Hocalardan ibâret olan ilk teşkilât bir müddet devam ederek Hocalar arpalıklara kavuşmak sûreti ile peyderpey esnaflığı terk etmişler ve bunların yerine top ve çenber sakallı, ağabânî sarıklı, kürklü, kerrâkeli, kerli ferli adamlar kaaim olduğu gibi bunlar tarafından “Bedesteni Atik ve cevânibi erbaası Esnaf Loncası” adı ile bir lonca teşkil eylemişlerdi. Hicrî X. (Milâdi XVII.) asra doğru bütün büyük kefâletler burada yapılır ve hükûmetce mûteber tüccar burada bulunurdu. Loncanın orta sandığı da vardı. Bu sandıkda esnafdan muhtac olanlarının cenâzesine, dellalların hastalığına, ve bir çok hayırlı işlere paralar dağıtılırdı. Bedestenliler çok açıkgöz ve tecrübeli olduklarından vükelâ ve vüzerâ gibi büyük devlet adamlarını ve memleketin zenginlerini Bedestene alışdırmışlar, hergün öğle üzere bunlar gelir, samur kürkler, lâhur şallar, mertebânî tabaklar, mineli enfiye kutuları, yâkutlar, zümrüdler alırlar, ve kimin dolabına oturmuşlarsa o hocayı zengin ederlerdi. Burada anberli kahveler içilirse de çubuk ve nargileye müsaade edilmediği gibi içeriye hiç bir zaman ateş konulmazdı.
Bedestenin kassam mahkemesine âid dolabın üstünde, içerisinde Allah, Muhammed, Yâ Müstean yazılı mozayıkdan büyük bir levha vardı, bu levha hâlâ orada durmaktadır. İkinci Mahmud zamanında Bedestene ahşab bir mescid de ilâve edilmişdir”.
Muhterem Pakalın bu paragrafda da maalesef pek güzel satırları, bir zühul eseri olacak almamışdır; meselâ:
“Bedestenliler arasına Billûrî Nuri Baba gibi pek zarif adamlar ve kıymetli sanatkârlar da girmişdir”, “İkinci Sultan Mahmudun mescidine gaayet zarif çeşmi büllük bir kandil asılmış bulunuyordu. Benim orada idâre heyetinde ve kâtibi umumî bulunduğum zamanlar evkafdan istenilmiş isede verdirmemiştim; gaaliba sonradan icâbına bakmışlar” gibi.
Merhum Nureddin Rüştü Büngül, bâzı büyük hatâları ve azametli noksanları olmasına rağmen pek kıymetli ansiklopedisinin Bedesten maddesinde “Bedestenin devri fetreti”, “Bedestende geçen bâzı hâdiseler” diye hakîkaten önemli hâtıralar tesbit etmişdir; merhum şöyle anlatıyor:
“Meşrutiyetde, 1329 (M. 1913) ben de oraya girdiğim zaman bir kaç kişiden başka ne zengin ne de dürüst ahlâklı tüccar görememişdim. Çoğu riyâkâr, bir kaçı da ipsiz sapsız kimseler kalmış ve bölükbaşılar da tam adedlerini dolduramamışlardı. Bu aşağı doğru iniş harb içinde bir az canlanmış, banknot bereketine bilir bilmez para kazanan kimselerle dolmuş ve gayri tabiî alış verişler de devam etmiş ise de nihâyet o serveti uzmâ sönmüş, ve o zengin hâcegîler ölmüş, ahzü atâ da bir varmış bir yokmuşa dönmüşdü.
“Bankaların intizama girmesi, kıymetli eşyâ kalmaması, ve asâyiş müemmen olup hırsız korkusunun da azalması gibi sebeblerden dolayı muhâfaza için getirilen eşyâ ve müvecherat da kalmamış, bilhassa müzayede işinin oradan kaldırılması dolayısı ile (İç) Bedesten tam bir sukuuta uğramışdır. (Bedestenin muhafız teşkilâtı da küçülmüş), bir ihtiyar bekci ile bir bölük başı kalmışdı. Elli senelik emekdar bekcibaşı Bay Osman bir refiki ile hayatını sürüklemektedir (1939).
“Bedestende muhâfaza edilen eşyâ ve mücevherâtın muhâfazasına fevkalâde îtinâ edilir, yerlere düşenler, ve dışarda unutulan mücevherât ve nakid alınıp idâre heyetine verilirdi, onlar da sâhibini bulur, verirdi. Bölük başılar gözü tok ve namuslu, adamlardı, bir defa Hacı Tahsin nâmındaki bölükbaşının yerde bulub bana teslim ettiği bir kutu içerisinde 20,000 liralık çıplak pırlanta sâhibi olan Sarı Tatyosa teslim edilmiş ve kalb hastalığından ölecek bir halde elmasların, pırlantalarım diye çırpınır iken imdâdına yetişilen bu hasis, duygusuz adamdan bu bekçilere verilmek üzere bahşiş bile alamamışdık.
“Bedesten bir çok iğrenc hikâyelere ve gülünç vakalarada zemin olmuş ve içinde yaşayan bir çok fırıldakcılar da senelerce, asırlarca dolabını çevirmişdir. Müşteri gelirken hemen kollarını sıvayub abdest alacak vaziyetde bulunur, dudakları da riyâkâr mırıltılarla dolu olduğu halde göstere göstere abdestini alır ve duâsını okur, müşteriyi bil iltizam beklete beklete usandırır, sonra besmelelerle defterini açar, sermâyeye zam ettiği % 100 den sonra helâlinden %20 daha zam ederek malını satar; yâhud gözleri yaşlı, kucağı çocuklu, koltuğunda bir boğca kıymetdar şallar, kumaşlarla, veyâ cebinde mücevheratla gelen bir yetim anasını tatlı tatlı dillerle: — Buyurun hanımefendi, safâ geldiniz, hoş geldiniz, Allah rahmet etsin, ah ne kadar hukukumuz vardı!. diyerek kadını ölüsüne bir kat daha acındırdıkdan ve bu sûretle şuursuz bir hâle getirdikden sonra: — Senin kendi kızımdan farkın yok, merak etme!.. falan diye tatlı sözlerle tatmin ettikden sonra: — Seni gördükce alîm Allah içim sızlar, Allah bağışlasın nur topu gibisin, elbetde bir hakkında hayırlısını daha bulacağız!.. falandan sonra: — Al şunu şimdilik harçlık yap da malı aceleye getirmiyelim, şöye tuzu ile, biberi ile satalım!. diyerek elindeki boğçayı alır, kadını savar, bir kaç gün sonra 500 lira değerindeki şalları, kumaşları türlü türlü şeytanetlerle, desîselerle kadıncağızı kandırarak elli liraya alır, ve hâinâne: — Bunların değeri otuz beş kırk liradan fazla değilse de bende hem Allah korkusu var hem de merhum ile içdiğimiz su ayrı gitmezdi!. diyerek mallarını üstüne yatar ve bu suretle kadının mallarını tüketinceye kadar kadını soyar, soğana çevirir ve hiç parasız kalınca da ahbab karşılığı, fıkarâdır diye orta sandığından beş on kuruş da alıverir ve ondan sonra tesâdüf ettiği zaman artık malı kalmayan kadını tanımaz olurdu.
“Bazıları da mal boğçasını koltuğuna alır, dükkân dükkân, mağâza mağâza gezdirir, bulduğu 150 lirayı: — Buna otuz lira veriyorlar ama merhumun hatırı var, sana da para lâzım, haydı, kırk liraya alalım, satılmaz ama Allah yardımcımız olsun!. diyerek 40 lirayı verir ve içinden dellallığı almayı da unutmaz. Hâcegî Efendi bu sûretle helâlinden kazandığ 60 lirayı dolabına atar iken zavallı mal sâhibi de: — Hacı Babadan Allah râzı olsun, o da olmasa otuz da etmiyecekdi!. diyerek evinin yolunu tutardı.
“Bâzıları da orada maskaralıklarla gününü gün ederdi. İşte bu gibi mânevî sebebler de karışarak evlâdına mal bırakan ünlü zengin bedestenliler de beş on senede bir varmış bir yokmuş hâle gelirlerdi.
“Son zamanlarda fonograf çıkdığı sıralarda bir zat Bedestende bir dolab tutarak ticâret etmeği kurmuş, ve tutduğu dolaba her kesin hilâfına bir kaç fonograf makinesi yerleşdirerek müşteriye beğendirmek için çalmağa başlamış. Bundan kuşkulanan bedesten hâcegîleri adamcağızı loncaya çağırarak: — Burası besmele ile açılır, duâ ile kapanır bir ocakdır, burada çalğı yasakdır!.. derlerse de, ne de olsa eskisi kadar boruları ötmediğinden dinletemezler. Heyetce zabtiye nezâretine müracaat ederler: — Ticâret serbesttir, ne yapalım?!. cevâbı verilir. Bedestenliler bu işde mağlub avdet ettikleri sıra Bedesten esnâfından Deli Mustafa isminde birisi: — Bu işi bana havâle edin, ben onu Bedestenden çıkarırım! der, ve ertesi günü koca bir bekci davulu getirerek dolabına asar, fonografının müşterisi gelib de çalmaya başlayınca Deli Mustafa da davulu omuzlar, gümbür gümbür öttürmeğe başlar. Fonografın sesi işidilmez olur: — Ne yapıyorsun Mustafa?!. diyenlere: — Ticâret serbet değil mi, davulu müzâyede ediyorum!. dermiş. Bir kaç gün sonra dikiş tutturamayacağını anlayan fonoğracı Bedesteni terk idüb kaçar.
“Bedestenlinin zevksizlik ve bilgisizliği de son dereceye gelmişdi. Kırık surâhiden nargile yapar, nargile ağızlığını sigara ağızlığına çevirir, kalemtraş sapını kaşığa, kaşık sapını kalemtraşa geçirerek anlamayan ecnebîlere ve antikacılara satarlardı. Satışları da türkün zevkine seciyesine hiç uymayan bir tarzda idi; malına 100 lira isteyib 5 liraya satanlar görülmüşdür.
“Bir malı satub da ucuza verdiğini anlayınca hemen koşub giderek malı sâhibi râzı olmadı diye ağlayarak sattığını geri alanlar da çokdu.
“Bedestenin dolabcıları Sünbülzâde Vehbi Hocayı da aldatmış olacaklardır ki şâir:
Yok Bedestanda muvâfık bir ferd
Çün yiğit başlarıdır en nâmerd
diye şikâyet ediyor.
“Bedestende İkinci Mahmud zamanında yapılmış bir mescid olduğunu söylemişdim. Son zamanlarda esnafın sermâyesiz, işsiz takımı zaman zaman burada müezzinlik ederdi. Bir gün bunlardan birisi ezan okurken, (Balkon-şerefenin) dibindeki dolabda bir kaç kişi arasında bir mal kapatılmakda olduğunu görür : — Hayyâlesselâ!.. derken sesini kısıb aşağıya da: — Parmağım içinde Hacı!.. diye seslenir: — Hayyâlelfelâh!.. da da: — İmşâyım!.. diye ilâve eder. Buna şâhid olan fakat meselenin ne olduğunu kesdiremeyen bir şalcı asab bana geldi, müteessir, müteesif: — Vallâh azîm Ezânı Muhammedî Bedestende başka!. Hayyâlessalâ parmak içinde, hayyâlelfelâh inşâ!.. diyorlar, meşrûtiyet ezanımı?! diye sormuşdu” (Nureddin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi).
İstanbulun günlük hayata üzerine Akşam gazetesinde yıllarca pek güzel yazılar neşretmiş olan kıymetli röportaj muharriri merhum Cemâleddin Bildik Eski Büyük Bedestende dolaşmayı da ihmal etmemişdir. aşağıdaki satırlar o makaaleden alınmışdır:
“Bedestende bırakılan emânetlerden senede 2-4 lira arasında bir ücret alınıırdı.
“Emanet eşya defterinden öğrendiğimize göre bugün bile 36 sandık, 5 kasa, 1 çekmece, 3 denk eşya Cevahirciler çarşısında “emanet” kaydile beklemekte ve çok gariptir ki bu eşyalar da 1934 yılındanberi aranmamaktadır.
“Emanet servisi şefi B. Hüseyin Kayardan, bunların içlerinde ne gibi eşyalar bulunduğunu öğrenmek istediğim zaman:
Malûm değildir ki diyor, bu kadar uzun zaman aranmıyan bu eşyalardan bir kısmı çürümeğe bile yüz tuttu. Öyle sanıyoruz ki sandıklarda tapu senetleri, sair kıymetli evrak, naftalinlenmiş halı da vardır.
“Yıllardanberi bekleyen bu emanetlerin sahipleri vefat etmiş olabilir. Fakat vereseleri tarafından aranması hususunda bir iyiliğimiz dokunur mülâhazasile defteri gözden geçiriyorum.
1 — Horhor caddesinde 92 numaralı hanede mukim Yenişehirli Malik efendi zade Kevkep bey... Bu adreste bir yeşil sandık kayıtlıdır ki 1934 yılındanberi aranmıyan emanetler listesine geçmiş bulunmaktadır.
2 — Kadıköy Osmanağada Karayani sokağında Hayriye tüccarlarından Hacı Ahmed efendi zade Mehmed Sait bey adresine kayıtlı bir sandık da 1335 (1919) yılından beri aranmamıştır.
Bu sandıklarda kıymetli ve bozulmıyacak eşyalar bulunabileceği ihtimalini işaret eden emanet servisi şefi B. Hüseyin Kayar:
— Belki de, diyor, vereselerini mühim bir servete sahip kılacak tapu senetlerile para da vardır bu sandıklarda... Fakat vereselerinin haberleri yok ki...
— Niçin birer mektupla o adreslere haber verilmedi?
— Versek de o adreste başkasının oturduğunu görüyoruz. Bu suretle emanetlerin vereseleri haberdar edilememiş oluyor.
Her neyse... Defterden bir iki yaprak daha çevirelim:
3 — Sultanahmedde Firuzağa mahallesi Kuyulu sokakta mülkiye etibbasından Orhan Yahya bey... Bu adreste de 14 eylûl 1321 (1905) tarihinden beri aranmıyan bir sandık kayıtlıdır. 42 senedenberi aranmıyan bir emanet!... Bu sandığın 42 senede çürümemesine ihtimal veremediğim için B. Hüseyin Kayar’a:
— Gördünüz mü? dedim. Bu sandık hâlâ sapasağlam duruyor mu?
— Orası pek rütubetli yer olmadığından çürümemişdir. Cevabını verdi.
“Fakat rütubetli yerlerdeki eşyalar, dıştan belli olmuyor amma herhalde içten hayli zarar görmüştür.
“Bedestenin emanet kasalarından bir kısmında el’an mal vardır. Fakat eskiden 500 kasa varken şimdi bunlardan ancak 65 i faaldir. Bedesten mümessili çerçeveci Hüseyin Kayar diyorki:
“ — Bu altmış beş kasadan 35 ine şimdi de, eskiden olduğu gibi, kuyumcular tarafından emanet bırakılmakta ve bunlar sabahleyin alınmaktadır. 30 kasada da eşhasa ait emanetler durmaktadır.”
Eşhasa ait kasalar defterini birlikte gözden geçiriyoruz:
“Sene 1340 (1924) Defter sıra numarası 104. Çorlu kazasının hanedanından merhum Hacı Mehmed efendi zade İsmail Ziya Beyin şahsına ait kasadır. Fakat kasadaki emanetin ne olduğu bilinmiyor. Çünkü anahtarı kendisindedir ve 23 senedenberi de açılmamıştır.
— Sakın boş olmasın?
— Belki olmaz ki... Böyle yıllarca aranmıyan nice kasalar açıldı da içinden torba torba altınlar çıktı.
“ Bir misal veriyor:
— Size dokuz on sene evvelki bir hâdiseyi anlatayım... İranlı Hüseyin Bey adında bir manifaturacı da çarşı kasalarından birinin kiracısiydı. İşi bozuldu ve bu adam iflâs etti. Lâkin kasasını bırakmadı. Sık sık gelir, kasasını açar, bir şeyler bırakır, yine giderdi. Nihayet bir gün Hüseyin Bey vefat etti. Mahkemeye müracaat ederek keyfiyeti haber verdik ve burada bir kasası mevcut olduğunu, veresesinin aranmasını bildirdik. Mahkemenin ilânlarından sonra İrandan bir rençber geldi. Mahkeme delâletile kasa açıldu.
— Osmanlı, Fransız ve İngiliz olmak üzere 150 bin altın çıktı.
“Bu konuşmamız esnasında yanımızda bulunan çarşının yaşlılarından B. Osman Boztepe hâtıralarını naklederek diyor ki:
— Bu çarşının 47 senelik esnafıyım. Kasa kiralıyan öyle insanlar vardı ki hallerinden zengin olduklarını anlamak mümkün değildi. Fakat alış verişe gelen müşterilerden kimlerin zengin olduğunu anlardık. Zengin hanımların arkasında behemehal bir arap kızı yürürdü. Malûmya o vakit onar Osmanlı lirasına arap kızları satılırdı ve bunları da zengin, han, hamam, konak sahipleri alırlardı. Bu hanımların arkalarında yavaş yavaş yürüyen arap kızları ile çarşıay çıkmaları âdeta bir moda gibiydi. Böylelerini gördüğümüz zaman anlardık ki karşımızda zengin bir müşteri var.
“Çarşı mümessili B. Hüseyin enteresan bir noktaya temas ederek bir ananeyi anlattı:
— Çarşının, dedi, el’an muhafaza ettiğimiz iki çelik aynası vardır ki bunlar o zamanın en kıymetli eşyası, hattâ eşyası değilde ilâcıydı. Talep üzerine kefaletle verilen bu çelik aynalardan biri kol, bacak ve bellerdeki şiddetli romatizma ağrılarını giderir, diğeri de ağız burun çarpılmalarına, göz kaymalarına iyi gelirmiş.
“Pek merak ettim ve B. Hüseyin, gitti, az sonra bir kadife torba ile geldi. 15 santim kutrunda iki çelik daire çıkardı. Bunların tıpkı eski zamanın tuvalet aynaları gibi sapları yüzü muhtelif Arapça yazılar ve çiçeklerle süslü, diğer yüzleri ise düz...
— Romatizmadan muztarip olan insan bu aynayı alır sancı yerine koyarak bir müddet tutarmış. Bunu bir kaç defa tekrar edince sancıdan eser kalmazmış. Çarpılmalara iyi gelen ayna da ele alınır ve bir müddet ona bakılırmış. Bu ameliye birkaç defa tekrar edildi mi çarpılan ağız, kayan göz yerine gelirmiş.
— Bunları şimdi de kullanan var mı?
— Kullanan yok şimdi bunları. Fakat bu aynaların burada olduğunu bilen bir kuyumcu geçenlerde bacağındaki sancıdan muztarip olduğunu söyliyerek istedi, verdik. Aynayı bize iade ederken:
— Nasıl iyi geldi mi? diye sorduk.
— Görmüyor musunuz? Yürüyemiyecek haldeydim. Hiç bir şeyim kalmadı cevabını verdi.
— Kaç paraya veriyorsunuz bu aynayı?
— Para ile değil... İnsanlara parasız veriyoruz ve sadece bir kefil göstermesini rica ediyoruz. Aynanın tarihî bir kıymeti vardır, kaybolmasını istemiyoruz da onun için bir kefil arıyoruz. (C. Bildik, Akşam Gazetesi, 1947).
Sandal Bedesteni, Küçük Bedesten, Cedid = Yeni Bedesten — Sandal, eski ağır ve lüks bir ipekli kumaşın satıldığı adıdır, bu ve diğer kıymetli kumaşların satıldığı bir Bedesten olub zamanımızda başda mücevherat ve sâir kıymetli eşya, Belediyenin müzayede ile satış yeridir. Aşağıdaki makaaleyi bu İstanbul Ansiklopedisinin seçkin kalem arkadaşı yüksek mîmâr ve mühendis Ekrem Hakkı Ayverdinin “Fatih Devri Mîmârîsi” adındaki eserinden alıyoruz:
“... Fâtih devrinin tahrir defterlerine nazaran üç tarafı tarîkiâm (halka açık sokak), bir tarafı Bodrum Kervansarayı imiş, Küçük Bezâzistan deniyormuş. Evliyâ Çelebenin de: “Bu da Fâtih Sultan Mehmed Hanın binasıdır, Eski Bedestana yüz adım karibdir, bunun da şekil ve binâsı hemen Eski Bedestan gibidir” diye zikretdiği bu binâ diğerinden bir sıra fazlası ile, 20 kubbeli, dört kapılı, yüksek ve mütenâsib bir binâdır. İç eb’adı yuvarlak rakam ile 40X32 = 1280 metre murabbaı olup Büyük Bedestandan az ufakdır. Kapılardan şark ve garbda olanları düz ayakdır, cenubdakine merdivenle inilir, şimaldekine çıkılır vaziyettedir. Binâda mahzen yokdur. Yalnız duvarların dış yüzüne yaslanmış 46 dükkân, ve köşelerdekilerde kutrânî bölmeler vardır. İnşaat hemen tamamen Eski Bedestan gibidir. Ayaklar kesme taşdan, duvarlar molozdan, kemer ve kubbeler tuğladandır. Kubbe kasnakları alçak ve sağırdır. Pencereler dükkân seviyesinden sonra yükselen duvar kısmına açılmışdır. Ayni şekilde demir kanadlar medhalleri örter. Binâ 1915 senelerinde tâmir görmüş ve Belediye Mezad salonu hâline ifrağ edilmişdir.
“Mahzenleri olmadığından pek kıymetdar malların saklanmasına müsâid değildir. Esâsında burada Sandal denilen bir kumaş satıldığı için bu ismi almışdır”.
Sandal Bedesteni hakkında Nureddin Rüştü Büngül “Eski Eserler Ansiklopedisi”nde şunları yazıyor:
“... Bir zamanlar Hindistandan mebzûlen gelen sandal ağacından mâmul eşyaların burada satış mahalli varmış (Bu eserin orada rastlanan fâhiş hatalarındandır) ; bir rivâyetle de (Rivâyet değil aydın hakikat) sandal diye bir tezgâhdan çıkan kumaşların satış yeri imiş. İkinci Mahmud zamanında kapanarak depo hâlinde kalmış, bilâhare Şehiremâneti tarafından aksâmı dâhiliyesi tanzim ve tahvil edilerek müzâyede mahalli buraya kaldırılmışdır. Elyevm resmî mezadlar burada icrâ edilmektedir. Yalnız tâmir esnâsında iç kapunun üzerindeki kitabe bilgisizce kapatılmış olduğundan (meydana çıkarılması gerekir)”.
“Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri” adındaki kıymetli eser, Sandal Bedestenini kaydederken de N. R. Büngülün adını söylemeden yukarıdaki satırları aynen almış ve müellifinin hazinei mâlûmatına maletmişdir.
Sandal Bedesteni için Evliya Çelebi de şunları yazıyor:
“Esnafı Cemaatı Bedestânı Cedid — Bu da Fatih Sultân Mehmed Hanın binâsıdır. Eski Bedestana yüz adım kadar karibdir. Bunun da şekil ve binâsı hemen Eski Bedestan gibidir. Ancak şimâl cânibinde Zinadcılar Kapusuna altı kademe taş merdivenle çıkılır. Garba Hakkâkler Kapusu, cenuba Çadırcılar Kapusu, şarkta Telciler Kapusu açılır, merdivensiz kapulardır. Serâpâ kurşunlu kubbedir. İçinde cümle 600 dellal, cümle 1000 aded neferattır. Amma bunda Bedestânı Atik gibi zî kiymet cevâhir makuulesi eşyâ satılmaz. Cümle hârîre ve elbisei fâhireye müteallik metâlar bey’olunur.
“Esnâfı Hâcegiyânı Bedestan — 1000 nefer. Mâli Kaaruna mâlik tüccar vardırki mallarının hesâbı lâ yuaddır. Amma gaayet sulehâi ümmetden kimselerdir.
“Dellâlârı Bedestânı Cedid — Aded 70. Pîrleri Ebünnidâdır. Bu dellallar Eski Bedestan dellâllarına makîs olmayub müsellâh ve müzeyyen ve zî kıymet âriyeti esvablar ile alaya iştirâk ederler ki cümle temâşacılar hayretde kalırlar.
“Pasbânı Bedestânı Cedid — 50 nefer. Pîrleri Gafîr Hindîdir denilmişdi. Ellerinde balta ve harbe, bellerinde şemşîri âteştâb ile önlerinde musannâ fânuslar yanub: “Âsa dur â!.. dur â!..” diye feryâd iderek ubûr iderler (B.: Esnaf alayı).
“Hammâlanı Bedestânı Cedid — 300 nefer. Pîrleri Peygam Alidir. Bunlar arkalarında bedestan sandıklarını götürerek bir hâyi hûy ile ubûr iderler.
“Esnâfı Dellâlânı Bedestânı Bîrun — Pîrleri Ebünnidâdır. Omuzlarında nice bir kuruşluk zîkiymet elbiselerle taygi merâhil iderler”.
Vâsıf Târihinde Sandal Bedesteninde bir hırsızlık vak’ası kaydedilmişdir, ehemmiyeti zincirleme kefâlete bağlı bekcilerle korunan bu çarşıda kuruluşundan kapandığı târihe kadar bu yolda tek vak’a oluşudur; şöyle ki:
1754 yılı ağustosunun (1167 Zilkadesinin ilk haftası) sonları içinde idi, bir gece Sandal bedesteni bekçileri derinden gelen boğuk kazma sesleri işittiler; dükkânlardan birinen şüphe ettiler, kapısını kırınca da elindeki kazmasiyle kubbeyi delip girmiş bir hırsızla karşılaştılar. Tuvana ve çalâk bir delikanlı olan bu hırsız, Mimar Sisan mahallesi halkından idi; ertesi sabah Divanı hümayunda suçunu itiraf etti; Divan da idam cezasını verdi; delikanlı, hırsızlık âleti olan kazma da boynuna bağlanarak Sandal Bedesteninde hırsızlık kastiyle girdiği dükkânın kapısında asıldı.
Galata Bedesteni — Aşağıdaki satırları bu ansiklopedinin seçkin kalem arkadaşı Ekrem Hakkı Ayverdinin “Fatih Devri Mîmârîsi” adındaki büyük eserinden alıyoruz:
“Evliyâ Çelebinin Fâtih devri eseri olarak kaydettiği bu bedestan bizim tedkik ettiğimiz Fâtih vakfiyelerindeki musakkafât meyânında bulunmadığı gibi Ayasofya tahrir defterinde de bedesten nâmı altında tesâdüf etmedik. Ya başka bir hayrâta vakfedilmiş, veyâ bedestandan başka bir unvanla kaydedilmişdir bizi şaşırtmaktadır.
“Evliyâ Çelebinin kaydının yanında binânın inşâ tekniği ve diğer bedestanların plânına uygun olması Fâtih devrinden bulunduğuna şüphe bırakmaz; Galata gibi mühim bir beldenin Fâtih devrinde bedestansız bırakılacağına ihtimal verilemez.
“Binâ 20,5X20,5 = 420,25 metro murabbaında ve dört köşe olub dört ayağa müstenid kasnaksız 9 kubbe ile mesturdur. XV. asırdaki tertibe sâdik kalınarak etrâfında dükkânlar sıralanmışdır; yerin müsaadesizliğinden dolayı dükkânlar üç tarafında muhtelif eb’addadır. Dördüncü tarafındakiler yıkılmış, yalnız duvarlarının beden üzerinde izleri kalmışdır. Dükkânlarda bir ara merdiven ile çıkılan bir asma kat vardır. Evvelce bu katda lonca mahkemesi icrâi kazaa edermiş. Dörtk kapusundan üçü elyevm muattaldır, ve binâ tüccar ardiyesi olarak kullanılmaktadır. Tersâne Caddesi üzerindeki esas kapusunun içinden bir merdivenle üstünde binâyı dâhilen çepcevre dolaşan gezinti yerine çıkılmaktadır. Diğer Bedestenlerde gezinti yeri varsa da böyle kâgir bir merdivene rastlanmadı.
“Binâ inşaatı Fâtih devrinin usûlüne uyalarak, bir taş, bir tuğla sırası ile ve taşlar arasında şâkûli tuğlalar sıkışdırılarak yapılmışdır.
“Galata Bedesteni oldukca harabdır. Bilhassa ahşab ilâveler çirkin bir manzara göstermekde ve dökmecilerin dumanları ile simsiyah bir hâle gelmişdir”.
Kıymetli kalem arkadaşımız Üstad Ekrem Hakkının Galata Bedesteni için “Bizi şaşırtmaktadır” dediği mesdi aydınlatmış bulunuyoruz; şöyle ki hicrî 993, milâdî 1585 yılına kadar (Fâtih Sultan Mehmedden Üçüncü Sultan Murad devrine kadar) Galatada bedesten yokdur. 1585 den zamanımıza kadar Galata Bedesteni adını taşıyacak olan ve E. H. Ayverdinin bir Fâtih yapısı olduğunu aydın olarak tarif ettiği binâ, Ayasofya vakıfları arasındadır ve bazı gayri müslimlere kiralanmış bulunmaktadır; ki depo olarak kullanılmaktadır; 1585 yılında Üçüncü Sultan Muradın bir fermanı ile bedesten hâline ifrağ edilmişdir. Fermanın sûreti şudur:
“Galata Kadısına ve Ayasofya Mütevellîsine hüküm ki;
“Sen ki kadısın, mektub gönderüb dergâhi muallâm çavuşlarından Süleyman Çavuş ile, senki mütevellîsin, Galata ehâlisi ile dergâhi muallâma gelüb mahmiyei Galata eşeddi ihtiyac ile Bezâzistana muhtac olub dâhili Galatada Lonocada (Lonca denilen semtde) vâki olub Ayasofyâi Kebir evkaafından hâlen ayda elli akçe ile bâzı kefere icâresinde hâli üzere Bezâzistan olmağa kaabil yirmi aded kubbeli kâfiri (?) azîm binâ vardır, Bezâzistan olmak ricâ ideriz dediklerinde üzerine varılub görülüb hakikati hal vukuu üzere ilân oluna deyu ferman olunulub dediklerinde hassa nûmarlardan Üstâd Câfer ve müslümanlardan Cemaati kesîre ile üzerlerine varılub görüldükde filvâki zikrolunan binâ tûlen yirmi ve arzen yirmi beş zirâ olup demir kirişleri ile on altı mermer direk üstünde yirmi aded kubbe ki içerisinde elli beş dolab olmağa kaabil hâli üzere Bezâzistan olmağa muhtemel üç yerden kapu yerleri hazır olup heman kapulara muhtac, kadimden Bezâzistan imiş deyû haber verdiklerin arz eyledigüm ecilden buyurdum ki... vüsûl buldukda arz olunduğu üzere mahalli mezkûrû vechi münâsib olduğuna göre Bezazistan yeri olmağıçün tahliye idüb Bezâzistan ettirüb tâlib olanlara verüb sen ki mütevellîsin icârelerin vakıf için alub kabz eyliyesin (bâ hattı hümâyun). fî 29 zilhicce 993”.
Fermanda “kâfirî binâ” tâbiri ehemmiyetli değildir. Bu kayıd, Divânı Hümâyuna arz edilen talebnâmeden alınmış olacağına göre, bu talebnâmeyi yazarların yapı sanatının şahsiyetini tefrika kaadir oldukları aslâ iddia edilemez. Galatada bulunması da bu tâbirin düşünülmeden kullanılması kâfidir. Fakat bu günkü binânın 9 kubbeli oluşu, Galata Bedesteni için Evliyanın 12 kubbe, bu fermanın da 20 kubbeden bahsetmesi üzerinde durulacak noktalardır.
Galata Bedesteni için Evliyâ Çelebi şunları yazıyor:
“Der evsâfı dekâkîni şehri Galata — ... On iki kubbeli (?) kurşun örtülü Fâtih Bedestanı vardır ki bir çok metâı vardır.
“Esnâfı Tâcirânı Bedestânı Galata — Bu da kale gibi dört demir kapulu ve kurşun kubbeli, 200 dolablı, yüz aded pâsbanlı (bekcili), elli aded dellallı metin bir bedestendir. Cümle neferâtı 200 olub burada İstanbul bedestenleri gibi zî kıymet bey’ü şerâ olmaz. Metâları çuha kumaş, Sakız kemhâsı, Sakız dimisi, Cezâyer ihramlarındanr ibârettir. Bunun adamları müsellah olarak Bedestânı Cedid neferâtı ile tebdili câme iderek ubûr iderler, zîrâ ekserisi cezâyir (adalardan gelmiş) rumlarındandır”.
Bibl.: Ekrem Hakkı Ayverdi, Fâtih Devri Mimârisi; Nureddin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi; Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri; Osman Nuri Ergin, İslâm Ansiklopedisinde Bedestan maddesi: Türk Ansiklopedisi, Bedestan maddesi; Ahmed Refik, Onuncu Hicrî asırda İstanbul Hayatı.
Eski Bedesten
(W. H. Bartlett’den Sabiha Bozcalı eli ile)
Eski Bedesten
(Plan: Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Eski Bedesten
(Kesid resim: Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Eski Bedestenden bir köşe
(Resim: C. Biseo, 1874)
Eski Bedestenden bir köşe
(Resim: C. Biseo, 1874)
Eski Bedestenden bir köşe
(Resim: C. Biseodan B. Şeren eli ile)
Sandal Bedesteni
(Plan: Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Sandal Bedesteni
(Plan: Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Galata Bedesteni
(plan : Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Galata Bedesteni
(Kesid Resim: Ekrem Hakkı Ayverdiden)
Theme
Building
Contributor
C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM050055
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
C. Biseo
Description
Volume 5, pages 2345-2362
Note
Image: volume 5, pages 2346, 2348, 2349, 2350, 2351, 2358, 2359, 2360, 2361
See Also Note
B.: Ayverdi, Ekrem Hakkı; B.: Esnaf alayı
Bibliography Note
Bibl.: Ekrem Hakkı Ayverdi, Fâtih Devri Mimârisi; Nureddin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi; Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri; Osman Nuri Ergin, İslâm Ansiklopedisinde Bedestan maddesi: Türk Ansiklopedisi, Bedestan maddesi; Ahmed Refik, Onuncu Hicrî asırda İstanbul Hayatı.
Theme
Building
Contributor
C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.