Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AZİYADE, ÂZÂDE
Fransız ediplerinden Pierre Loti’nin bu isimdeki romanın, içinde İstanbulun tasvir edildiği Garb romanları arasındaki en meşhurlardan biri, hattâ belki bunların en meşhurudur.
Malûm olduğu veçhile hakikî ismi Julien Viaud ve mesleki bahriye subaylığı Loti (1850-1923), Yakın Doğuya ilk önce 1870 de bir mektep gemisi içinde gelerek İzmiri görmüşse de bu ilk ziyaret, üzerinde büyük bir tesir yapmamıştır. “Aziyade” romanı bundan altı sene sonraki ziyareti esnasında tutulmuş notların mahsulü ve iddiasına göre hayatta tattığı en büyük aşkın tasviridir. 1870 - 1876 arasında, genç bahriye zâbiti, dünyanın birçok tarafını, Amerika ile Afrikanın bir hayli yerini görecektir; ve 1876 ilkbaharında bir harb gemisinin subaylarından olarak Selânik’e gelecektir. Konsolosların katli üzerine büyük devletler bu limana harb gemileri yollamışlardır ve romanın anlattığı şekle göre İngilterenin yolladığı gemideki genç subaylardan biridir. Eserde onun ruznamesindeki notlardan ve Londaya gönderdiği mektuplardan mürekkep olup 1879 da Pariste müellif ismi taşımaksızın [Aziyadé (İstanbul 76-77) 10 Mayıs 1876 da Türkiye hizmetine girerek 27 Teşrinievvel 1877 de Kars istihkâmları içinde maktul düşmüş olan bir İngiliz bahriye mülâziminin not ve mektuplarından çıkarılmıştır] başlığı altında neşredilecektir. Bu i...
⇓ Read more...
Fransız ediplerinden Pierre Loti’nin bu isimdeki romanın, içinde İstanbulun tasvir edildiği Garb romanları arasındaki en meşhurlardan biri, hattâ belki bunların en meşhurudur.
Malûm olduğu veçhile hakikî ismi Julien Viaud ve mesleki bahriye subaylığı Loti (1850-1923), Yakın Doğuya ilk önce 1870 de bir mektep gemisi içinde gelerek İzmiri görmüşse de bu ilk ziyaret, üzerinde büyük bir tesir yapmamıştır. “Aziyade” romanı bundan altı sene sonraki ziyareti esnasında tutulmuş notların mahsulü ve iddiasına göre hayatta tattığı en büyük aşkın tasviridir. 1870 - 1876 arasında, genç bahriye zâbiti, dünyanın birçok tarafını, Amerika ile Afrikanın bir hayli yerini görecektir; ve 1876 ilkbaharında bir harb gemisinin subaylarından olarak Selânik’e gelecektir. Konsolosların katli üzerine büyük devletler bu limana harb gemileri yollamışlardır ve romanın anlattığı şekle göre İngilterenin yolladığı gemideki genç subaylardan biridir. Eserde onun ruznamesindeki notlardan ve Londaya gönderdiği mektuplardan mürekkep olup 1879 da Pariste müellif ismi taşımaksızın [Aziyadé (İstanbul 76-77) 10 Mayıs 1876 da Türkiye hizmetine girerek 27 Teşrinievvel 1877 de Kars istihkâmları içinde maktul düşmüş olan bir İngiliz bahriye mülâziminin not ve mektuplarından çıkarılmıştır] başlığı altında neşredilecektir. Bu izahattan sonra artık vakaların seyrini takib edebiliriz:
Genç İngiliz bahriyelisi Loti, gemiden izinli çıktıkça şehrin Türklerle meskûn mahallelerinde dolaşır ve bir gün bir kafes ardında Azyade’yi görür: “Kalın demir parmaklıklar arkasında bir insan başının üst kısımını ve bana dikilmiş iki büyük yeşil gözü kendi yakınımda fark ettiğim zaman garip bir his duydum. Kaşlar siyah, hafifçe çatık, birbiri ile birleşecek kadar yakındı; bu nazarın ifadesi irade ile mâsumluğun bir imtizacıydı; o kadar tazeliği ile gençliği vardı ki, bir çocuk bakışı denebilirdi.” Kafes arkasından ve gariptir ki, sırtında yeşil ferace ile görülen, gözleri yeşil renkli ve kümrah saçları kızıl Azyade onaltı onyedi yaşlarında bir Çerkes cariyedir ve zengin bir ihtiyar olan efendisinin ayrıca üç karısı vardır. Samuel isminde, palâspareler içinde, fakat bir “dişi kedi kadar temiz” Yahudinin delâleti ile bu genç kadınla tanışacaktır, ve şehirde mutlak ve korkunç bir taassubun hüküm sürmesine ve Aziyade’nin kocası Abeddin Efendinin hareminde şiddetli bir istibdat mevcut bulunmasına rağmen, iki sevdalı Selânik limanında geceleri, kayıkta saatlerce sevişeceklerdir. Aziyadé’nin Loti’yi kabul ettiği kayık “yumuşak halılar, Türkiye yastık ve halılariyle doludur. Bunda Şark rehavetinin bütün incelikleri bulunur ve insan bir kayıktan ziyade yüzen bir yatak gördüğünü zannedebilir.” Bir müddet sonra Loti’nin gemisi İstanbula gider. Fakat Aziyadé’den ayrılış kısa sürecek, Abeddin Efendi ailesi İstanbula nakledeceği gibi sadık Samuel de gelecektir. Loti’nin İzmitle daha içerilere yapacağı kısa bir seyahat müstesna, eser artık hep İstanbulu tasvir edecek, fakat gariptir ki, Les désenchantées (Bezgin kadınlar) Boğazın şanına bir uzun kaside olacağı halde bunda ilâhî sahillerden hiç bahsedilmiyecektir.
Bir gece yarısı pek genç Loti’ye Kasımpaşa mezarlığı servilerinin arasından çıkıp musallat olacak adamın kabul edilmiş gibi davranıldıktan sonra elli metrelik kayalardan Loti’nin eli ile fırlatılışına ait çirkin hikâyeden sarfınazar, eser bir müddet siyasî olayların akislerini ihtiva eder. Sultan Murad tahttan indirilmiş olup İkinci Abdülhamid kılıç kuşanmağa gider; ve Eyyubda Eylûlün ihtişamı içinde yapılan bu merasimin tasviri hakikaten güzeldir.
Loti gemiden ayrıldıkça Beyoğlunda yaşamakta ve Halice yükseklerden bakan evinde sıkılmaktadır; türkçeyi ise Türk sanılacak kadar öğrenivermiştir. Samuel kendisine en müteassıp semtte, Eyyubda bir ev tutup tanzim edecek ve Loti bu evde Arif Efendi ismi altında mahalle ihtiyarlarının saygılarına mazhar bir halde yaşıyacaktır. Hakikatte Eyyublular bir Hıristiyan ve bir yabancı olduğunu bilseler bile bu Müslüman hayatını sürmesine ses çıkarmıyacaklardır. Ve işte, kış bastırdıktan sonra Aziyadé Eyyubdaki bu eve gelir. Biçare Abeddin Efendi, işleri icabı hep Asyada seyahat ederken, Loti ile genç kadın pek mes’ut günler geçirirler. Bu esnada Sultan Hamid millete Kanunu Esasî verecek ve Loti İstanbuldaki cevelânları esnasında keyfiyetin ihtiyar sarıklılar tarafından İslâmlığa ne kadar aykırı sayıldığına şahid olacaktır. Fakat asıl mühim mesele aşklarının en güzel günlerini tüketmeğe başladıklarıdır. Çünkü bir gece, Loti ile Samuele rakip diğer bir fedakâr dost, genç Ahmed münavebe ile kürek çektikleri halde Aziyadé ile birlikte Eyyubdaki eve dönülürken başlarında baykuş ötecek ve başlarında felâket kuşunun ötüşü zavallı Aziyadé’yi göz yaşlarından bitkin bir hale getirecektir.
Kaldı ki, Loti bir gün Çirağan sarayı arkasındaki caddede ve muhteşem bir konak arabasında rastladığı - fakat buluştukları zaman kendisine yakışmayan bir garb tuvaleti içinde görüp sevmiyeceği - fevkalâde kibar bir Müslüman kadını ile bir maceraya girmek üzere Aziyadé’yi aşk yuvasından kovup korkunç bir ıstıraba da salacak ve bu hale pek hiddetlenen Ahmed de Eyyubdaki evden uzaklaşacaktır. Fakat dediğim gibi Loti, konak arabalı zengin ve kibar hanıma, Seniha’ya rağbet etmiyecek ve Aziyadénin saltanatı yeniden başlıyacaktır.
Heyhat ki, bu saltanat artık kısa sürer, İngiliz gemisi Deerhound, Loti’nin gemisi, İngiltereye çağırılır. Bu esnada Rusya ile Türkiye arasında harb başlamıştır ve Aziyadé’den ayrılmamak isteyen Loti bir an seraskerliğe müracaat edip din ve tabiiyetini değiştirerek Müslüman olmağı düşünür. Hattâ müracaat eder ve arzusu kabul olunur. Fakat son dakikada, İngiltere ile ve ailesiyle bütün bağlarını kıramıyacağını hissederek vaz geçer. Gidecektir ve bu gidişten Aziyadé’nin duyduğu ıstırap müthiştir. Eyyubda ziynetli eşyasından mahrum kalınca eski harab halini alan — bir yangın da geçirmiş olan — eve birlikte veda ederler ve sonra Fındıklıda, gemiye gitmek üzere filikaya bineceği sırada Loti artık ebediyen görmiyeceği sevgilisinden ayrılır.
Kısa bir zaman sonra gerçi tekrar gelecek, dünyaya bezgin gelmiş kalbine ilk defa olarak rikkat ve muhabbet getirmiş olan genç kadını bulmak ve artık evinden hiç ayrılmamak kararı ile İstanbula yeniden dönecektir. Lâkin Aziyadé’nin kederden ve keder kadar haremdeki zulüm ve istibdadın istirabından ölüp gittiğini öğrenecek, sevgilinin mezarını ziyaret edip soğuk taşa sarılarak baygınlık geçirdikten sonra Müslüman olup harbe gitmeğe, ölümü aramağa karar verecektir. İngiliz zabiti artık Osmanlı hizmetine girmiştir:
“Yanımda Türk yatağanı sarkıyordu ve yüzbaşı üniformasını lâbis bulunuyordum; burada olan insan Loti değil fakat Arif, yüzbaşı Arif Ussam ismini taşıyordu: — Cephenin ön safına gönderilmek müsaadesini istemiştim. Yarın gidiyorum...”
Gidecek ve bildiğimiz gibi cesedinin Kars önündeki şehitler arasında bulunduğunu ve Karaca Emir sahralarındaki Kızıltepe eteklerine gömüldüğünü İstanbul gazetesi olan “Ceride-i Havadis” bildirecektir.
Romanı bu gazete havadisi ikmâl eder...
Loti, bütün inanılmaz safhalarına ve seyrine rağmen bu maceranın hakikî olduğunda israr etmiş, Eyyubdaki mezar taşını evinin en aziz hâtırası şeklinde saklamış, sade Aziyadé’nin hakikatte Hakidje (hesapça Hatice) olduğunu söylemiştir. Rus Harbi esnasında hakikatin din ve tabiiyet değiştirmeyi ve sevgilisini muhafaza etmeği düşünmüş olduğu da iddia edilir. Loti’nin eserleri hakkında mevcut malûmata ve verilmiş izahata göre de, sade Aziyadé’yi memleketine döndükten sonra tekrar gelip araması bu romanda tasvir edilen şekilden farklıdır. Loti, birkaç ay sonra değil, ancak 1880 de Aziyadé’yi aramağa, alıp götürmeğe gelecek ve izini Haliç sahillerinin semtlerinde arayıp ölümünü öğrenişinin hikâyesi de — dilimizde tercümesi bulunmayan “Fantôme d’Orient” (Doğu Heyûlâsı) isimli ve romanımsı esere vücut verecektir.
Genç, taşralı, fakir ve hâmiden mahrum bahriye zabiti Julien Viaud o tarihte pek revaçta olan natüralist romanlara tamamen zıd ve seyahatname ve hatırat çeşnili romanına kolayca tâbi bulamaz ve bir hayli taraftan reddedilen eserini nihayet Calmanın - Lévy müessesesi 500 franga satın alıp 1879 ocak ayında neşreder. Kitap bazı tecessüs ve alâkaları mucib olur, tenkid makaleleri çıkar; fakat bu ilk eserin aynı zamanda bir şaheser olduğu ancak yıllar geçtikten ve Loti’nin daha sonraki romanları büyük bir rağbet kazandıktan sonra teslim ve tasdik edilecektir.
Memleketimizin münevverleri ise İstanbulun eski âbidelerinin, muhteşem camilerinin erişilmez bir şiir lisaniyle tasvir edildiği eseri fark bile etmiyecekler, Namık Kemal ve arkadaşları, Şark hayatı yer yer gülünçleştirilse bile, muhteşem bir maziye sahib şehrin, içinde bütün azametiyle terennüm edildiği bu romandan haberdar olmıyacaklardır. Yirmi yıl sonra, Edebiyatı Cedide devrinde, Tevfik Fikret, Beyoğlu salonlarına müdavim bir subayın, Cumhuriyet devrinin mütekait general milletvekili Muhiddin Akyüz’ün bu esnada İstanbuldan geçen Loti ile Aziyadé hakkında bir münakaşasından da galiba mülhem olarak “Serveti Fünun” da eserden uzun uzun bahsedecek, bütün şahıs ve hâdiseleri sıkı bir tahlilden geçirerek böyle bir maceranın hakikî olması imkânı bulunmadığının isbatını mühim bir muvaffakıyet sayacaktır. Halbuki, mesele maceranın hakikî olup olmaması meselesi değildir. Mesele eserde İstanbul şehrinin ihtişamla tasvir edildiği ve üslûbun nefasetidir. Fikret, Loti’nin dilindeki büyüleyici güzelliği itiraf etmiş, fakat mâbetlerimizin, Halicin, Eyyub’un Lotiye ilham ettiği müstesna satırlar üzerinde durmamıştır. Bu makaleyi de yılların lâkaydisini takip edecek ve Çerkes kadınının bir İngiliz zabitiyle muaşakasını tasvir ettiği için olacak, hiçbir mütercim kalemi bu pek lâtif eseri — neler tercüme edildiği halde — dilimize çevirmiyecektir. Handan Lûtfi imzalı bir bayan Aziyadé’nin ilk mütercimi olmuş ve bu tercüme, iyi hatırlıyorum ki, eski harflerle ve aldanmıyorsam “İkbal” kütüphanesi neşriyatı arasında çıkmıştır. Fakat bir nüshasını maalesef bulamadığım için bunun neşir tarihini öğrenemedim. Aziyadé’nin ikinci mütercimi ise bu küçük yazının muharriridir ve 1940 da yapmış olduğu tercüme yine aynı yıl içinde Hilmi Kitabevi tarafından neşredilmiştir.
Not — Bu makaleyi yazmak için bilhassa Pierre Brodin’in “Loti” isimli eserinden istifade edilmiştir.
Nahit Sırrı Örik
Nahid Sırrı Örik’in tercüme ettiği Aziadé’den birkaç parça naklediyoruz:
Ârifin evinde yangın — “Bir güzel Kânunusani pazarı, neş’eli bir kış güneşi altında eve dönerken mahallemde beş yüz insanla tulumbalar gördüm.
“Ne yanıyor?” diye acele ile sordum.
“Evimin yanacağı hakkında daima bir hissi kablelvuku duymuştum.
“Bir ihtiyar Türk: — Çabuk koş. Ârif! Çabuk koş, Ârif! Senin evin, diye mukabele etti.
“Teessür ve heyecanın bu çeşidi henüz meçhulümdü.
“Bununla beraber birbirimiz için, o benim için ve ben onun için o kadar aşkla hazırlamış olduğumuz eve lâkayd bir eda ile tekarrüp ettim.
“Halk düşman ve tehditkâr, güzergâhımdan çekiliyordu; gazaba gelmiş ihtiyar kadınlar erkekleri tahrik ve beni tehdit ediyorlardı; kükürt kokuları duymuş ve yeşil dumanlar görmüşlerdi; beni büyücülük ve sihirbazlıkla itham ediyorlardı. Eski şüpheler sadece uyumuşlardı ve hiç kimseye mensubiyet iddia edemez ve istinattan mahrum, endişeâver ve acaip bir şahıs olmanın meyvelerini toplıyordum.
Evimize ağır ağır yaklaştım. Kapılar kırılmış, camlar kırılmıştı, duman tavandan çıkıyordu. İstanbulda arbede saatlerinde zuhur eden o korkunç kütlelerden birinin istilâsı altında her şey yağma edilmekte idi. Evime girmiştim; kurum karışık siyah su, yanmış alçı ve alevli tahtalar yağıyordu.
“Maamafih ateş söndürülmüştü. Bir oda, bir zemin, iki kapı ve bir bölme yanmıştı. Büyük bir soğukkanlılık ile vaziyete hâkim oldum. Başıbozuklar yağmakerlerin ellerinden ganimetlerini almışlar, evi tahliye ettirmiş ve halkı dağıtmışlardı.
“Müsellâh iki zaptiye kırılmış kapımda nöbet bekliyordu. Mallarımın muhafazasını onlara terkettim ve Galataya gitmek üzere kayığa bindim. Ahmedi arayacaktım: O musib reyler serdederdi ve bu karışıklık ortasında dost huzuru benim için kıymetli olacaktı.
“Bir saat nihayetinde bu gürültüler ve kahveler merkezine vasıl oldum; Madamlarına ve bütün berbat yerlere beyhude baş vurdum: o gece Ahmedi bulmak mümkün olmadı.
“Ve penceresiz ve kapısız odamda, öldürücü bir soğukta yanık kokan ıslak yorganlar içinde yalnız uyumak üzere tekrar gelmek ıztırarında kaldım. Az uyudum; mülâhazalarım muzlimdi. Bu gece hayatımın nahoş gecelerinden biri oldu.”
Bir kış sabahı Halic ve kayıkda Aziyadé — “Bu gayet güzel bir kış sabahı, şarkın o kadar tatlı olan kışının bir sabahı idi.
“Bizden bir saat evvel Eyyub’dan ayrılmış ve Halici gümüşü renkte bir elbise ile inmiş olan Aziyadé, efendisinin Mehmet - Fatihteki haremine avdet etmek üzere bu Halici penbe bir elbise ile tekrar geçiyordu. Beyaz yaşmağı yanında bulunuyordu ve ön tarafı inciler ve yaldızlarla süslü olan kayıklarında her ikisi de pek rahat oturmuşlardı.
“İki kürekli bir uzun kayığın kırmızı yastıklarına yaslanmış, Ahmedle ben aksi istikamette iniyorduk.
“İstanbul sabahının ihtişam ânı idi, tulû eden güneş altında henüz pembe, saraylar ve camiler Halicin sâkin derinliklerinde kendilerini seyrediyorlardı. Balıkçı kayıklarının etrafında karabataklar pek acaip fırlayışlar yapıyorlar ve başları önde soğuk ve mavi suda kayboluyorlardı.
“Tesadüf veya kayıkçılarımızın hevesi, yaldızlı kayıklarımızın birbirlerinin yakınından, hattâ kürekler birbirine karışacak kadar yakınından geçmesini mucip oldu. Kayıkçılarımız bu münasebetle mutat hakaretleri birbirlerine tevcih etmeğe vakit buldular: “Köpek, köpek oğlu! Köpek torunun evlâdı!” ve Hadiçe siyah ağzının içinde uzun beyaz dişlerini göstererek bize gizlice bir tebessüm göndermenin caiz olduğuna hükmetti.
“Aziyadé ise bilâkis hiçbir alâka ve tanışıklık göstermeden geçti.
“Münhasıran karabatakların oyunları ile alâkadar görünüyordu.”
Aziyadé’nin bir tasviri — “Bu gece kendisini pek ziyade güzelleştirmiş olan bir kılığa girmişti. Elbisesinin şarkkârî ziyneti, yeniden muzlim ve sefil olmuş evimizin manzarasıyle şimdi acayip bir tezad teşkil ediyordu. Bugünkü Türk kadınlarının âdeta unutmuş oldukları uzun etekli bir ceket, altından güller serpilmiş bir ipek ceket giyiyordu. Sarı ipekten bir şalvar topuklarına, yaldızlı terlikler geçirdiği küçük ayaklarına kadar iniyordu. Gümüş işlemeli Bursa gazından gömleği, donuk ve amber renginde ve gül esansı ile oğulmuş yuvarlak kollarını meydanda bırakıyordu. Siyah saçları sekiz örgüye ayrılmış ve bu örgüleri o kadar kalındı ki, içlerinden ikisi Parisli gayet zarif bir kadının saadetine kifayet ederdi. Bu örgüler, ucunda sarı kordeleler bağlanmış ve ermeni kadınları gibi, altın tellerle sarılmış bir halde kendi yanında sedirin üstüne yayılmış bulunuyordu. Daha kısa ve daha âsi saçlardan bir yığın, sıcak ve yaldızlı bir solgunlukla yuvarlak yanakların etrafında bir hâle teşkil ediyorlardı. Daha koyu anberden renkler gözkapaklarını ihata ediyordu ve mutaden birbirine çok yakın olan kaşları o gece derin bir ıstırap ifadesi içinde birbirleri ile birleşmekte idi.
“Gözlerini indirmişti ve kirpiklerinin altında sade geniş gözbebeklerinin yere doğru indikleri görünüyordu. Dişleri sıkışmıştı ve mutadı olan asabî bir takallüsle kırmızı dudakları açılıyordu. Bir başka kadını çirkin yapacak olan bu hareket onu daha sevimli kılıyordu. Kendisinde bu hal endişe yahut ıztırabı ifade ediyor ve tamamiyle eş küçücük beyaz incilerden iki sıra gösteriyordu. Bu beyaz incileri ve bu kırmızı dudağı ve olgun bir kirazın etinden yapılmışa benziyen bu diş etlerini öpmek için insan ruhunu satabilirdi.”
Kasımpaşada Mezarlığı ve Aziyadé’nin Kabri — “Kollarımda tutup sıktığım soğuk şey toprağa sokulmuş bir mermer parçası idi.
“Bu mermer sema mavisine boyanmıştı. Ve âdeta hissiz gibi okuduğum bu altun çiçekleri ve yaldızlı harfleri hâlâ görüyorum.
“Bu Türkiyede kadınlara mahsus olan o taşlardan biriydi ve büyük Kasımpaşa mezarlığında toprak üzerine oturmuş bulunuyordum.
“Kırmızı ve yeni karıştırılmış toprak bir insan vücudu uzunluğunda bir tümsek teşkil ediyordu; kürekle köklerinden koparılmış küçük nebatlar kökleri havada olarak bu tarla üzerine konulmuş bulunuyorlardı. — Türk mezarlarına ne buket ne de çelenk konur.
“Bu mezarlıkta Avrupa mezarlıklarımızdaki dehşet yoktur; şarkkâri hüzün daha tatlı ve daha muazzamdı. Şurada burada siyah servilerin yükseldiği büyük ve mağmum boşluklar, akim tepeler; uzaktan uzağa, bu cesim ağaçların gölgesi altında yeni altüst edilmiş toprak parçaları, eski matem taşları, başlarında sarıklar taşıyan garip Türk mezarları.
“Tâ uzakta,, ayaklarımın altında, Haliç, İstanbulun aşina şekli ve ötede... Eyyub!
“Bu bir yaz aksamıydı, kuru ot, etrafına kollarını doladığım soğuk mermerden gayrı her şey ılıktı; mermerin kökü toprağa dalıyor ve ölünün teması ile soğuyordu.
“Uzaktan cihadı mukaddese giden askerî kuvvetlerin mızıkaları, o garip Türk mızıkası, gıcırdayan ve yüksek âhenk, bizim Avrupa âletlerimizce meçhul ses duyuluyordu.
“Yanımda Türk yatağanı sarkıyordu ve yüzbaşı üniformasını lâbis bulunuyordum; burada olan insan Loti değil fakat Arif, yüzbaşı Arif - Ussam ismini taşıyordu; — Cephenin ön safına gönderilmek müsaadesini istemiştim. Yarın gidiyordum...
“Gurup eden güneş mezarların yeşilimtırak eski mermerlerini yaldızlıyor, mahzun gümüşî renkte serviler üzerinde, onların asırdide kökleri ve mahzun yeşil dalları üstünde penbe ışıklar dolaştırıyordu. Bu mezarlık Allahın muazzam bir mabedi idi; onun esrarlı sükûnuna malikti ve insanı duaya sevkediyordu.
“Bir matem örtüsünün sanki ardından gibi görüyordum ve bütün geçmiş hayatım rüyaların mübhem karışıklığı içinde başımda dönüp duruyordu. Yaşamış ve sevmiş perestiş etmiş olduğum muhtelif renkli kadınlar ve sonra heyhat ki ebediyen bırakıp gitmiş olduğum sevgili yuva, ıhlamur ağaçlarımızın gölgesi ve ihtiyar anam...
“Burada yatmış olan için her şeyi unuttum. Beni o en derin ve en saf aşkla, hem de en mütevazı aşkla seviyordu; ve bana bir şikâyet yollamadan, haremin yaldızlı kafesleri arkasında, çok yavaşça, ıztıraptan ağır ağır öldü. Ciddî sesinin bana hâlâ şöyle söylediğini duyuyordum: — “Ben bir küçük Çerkes esireden başka bir şey değilim... Fakat sen biliyorsun; bunu eğer istiyorsan git Loti; arzu ettiğin gibi yap!”
“İncildeki kıyamet boruları gibi tannan, mızıkalar uzaktan aksediyorlardı; Allahın müthiş adını binlerce adam bağırıyordu, uzak velveleleri bana kadar yükseliyor ve büyük mezarlıkları garip gürültülerle dolduruyordu.
“Eyyubun mukaddes dağı arkasında güneş batmıştı ve Osmanın mirası üzerine yaz gecesi şeffaf iniyordu.
“... Bu taşın altında olan müthiş şey, bana yakınlığı ile beni titreten ve şimdiden toprak tarafından yenilmiş bulunan ve hâlâ sevdiğim bu müthiş şey... Hepsi bundan mı ibaret Allahım?.. Yahut tarif edilmemiş bir bakiyye, akşamın saf havasında yükselen bir ruh, burada, bu toprak üzerinde ağladığımı görebilen bir şey var mıdır?
Theme
Folklore
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Creator
Nahit Sırrı Örik
Identifier
IAM030757
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 3, pages 1690-1695
Theme
Folklore
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.