Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AYVERDİ (Sâmiha)
Devrimizin seçkin münevver kadınlarından, roman müellifi; 1906 (1321) da İstanbulda Şehzadebaşında, Kalenderhane civarında doğdu, babası piyade kaymakamlarından İsmail Hakkı Bey; anası, Fatma Meliha Hanımdır; mimar Hakkı Ekrem Ayverdi’nin küçük kardeşi olan Samiha Ayverdi, romanlarında, son yarım asrın İstanbulunu, pitoresk dekorları ve pek cazip ve orijinal tipleriyle yaşatan kalem sahiplerindendir; İstanbul Ansiklopedisi tarafından gönderilmiş bir mektuba cevaben çok ciddî bir tahsil ve terbiye ile geçen çocukluk hayatını şöyle anlatıyor:
“Çocukluk hayatım, dadımın söylediği ninnileri mnânalandırmak endişesiyle başlıyan bir düşünce ve tetkik atmosferine sarılı olarak geçmiştir. “Yusufcuk” isimli son kitabımın içinde, bu tefekkür havasında kendini ve etrafını dinleyen çocuğun şöyle bir tasavvuru var :
“Küçük bir el, geçmiş bir hayat sahnesinin perdesini açıyor. Karlı, soğuk bir kış gecesi. Büyük, loş bir odanın içinde kumral bir çocuk dolaşıyor. Tavanın bir noktasından dökülen ağır, geniş bir cibinlik içindeki yatağı, karanlığa gizlenmiş bir sevgili gibi onu bekliyor. Fakat çocuğun yeşil gözleri bu gece ona karşı pek kayıtsız.
Uzun beyaz geceliğinin içinde bir kat daha soluk ve zayıf görünen çocuk, bu akşam, üstünde her zaman soğuk ellerini ısıttığı sobaya da yaklaşmıyor. Yalnız...
⇓ Read more...
Devrimizin seçkin münevver kadınlarından, roman müellifi; 1906 (1321) da İstanbulda Şehzadebaşında, Kalenderhane civarında doğdu, babası piyade kaymakamlarından İsmail Hakkı Bey; anası, Fatma Meliha Hanımdır; mimar Hakkı Ekrem Ayverdi’nin küçük kardeşi olan Samiha Ayverdi, romanlarında, son yarım asrın İstanbulunu, pitoresk dekorları ve pek cazip ve orijinal tipleriyle yaşatan kalem sahiplerindendir; İstanbul Ansiklopedisi tarafından gönderilmiş bir mektuba cevaben çok ciddî bir tahsil ve terbiye ile geçen çocukluk hayatını şöyle anlatıyor:
“Çocukluk hayatım, dadımın söylediği ninnileri mnânalandırmak endişesiyle başlıyan bir düşünce ve tetkik atmosferine sarılı olarak geçmiştir. “Yusufcuk” isimli son kitabımın içinde, bu tefekkür havasında kendini ve etrafını dinleyen çocuğun şöyle bir tasavvuru var :
“Küçük bir el, geçmiş bir hayat sahnesinin perdesini açıyor. Karlı, soğuk bir kış gecesi. Büyük, loş bir odanın içinde kumral bir çocuk dolaşıyor. Tavanın bir noktasından dökülen ağır, geniş bir cibinlik içindeki yatağı, karanlığa gizlenmiş bir sevgili gibi onu bekliyor. Fakat çocuğun yeşil gözleri bu gece ona karşı pek kayıtsız.
Uzun beyaz geceliğinin içinde bir kat daha soluk ve zayıf görünen çocuk, bu akşam, üstünde her zaman soğuk ellerini ısıttığı sobaya da yaklaşmıyor. Yalnız genzinin pek iyi tanıdığı bir odun ve küf kokusundan, sobanın henüz yakılmış olduğunu düşünüp geçiyor ve odada yalnız olmasından istifade ederek mum iskemlesinin yanında duruyor.
Burada, odayı masalların efsanevî kalıbına döken bir mum yanıyor, çocuk, her zaman olduğu gibi düşünceli. Bu tefekkür sikleti, onun küçük başını çok defa bir yana çeker ve bu bükülmüş basta bir düşünce hummasını göremiyenler, bir hüznün izini ararlar. Fakat çocuk bu gece, her vakit boynunu büktüren o başından büyük düşüncelerine dalmış değil. Sadece, odada yalnız olmasından faydalanarak, elini şamdana uzatıyor ve en sevdiği oyunu oynamaya başlıyor.
— Mum dibi, mum ortası, mum tepesi, pırrr...
Diye saydıktan sonra, parmağını sür’atle alevden geçiriyor ve elinin yanmaması sırrının, şu saydığı tekerlemede olduğunu işitmiş olduğundan, aynı sözleri sıralarken, aynı hareketlerde de devam ediyor.
Çocuk, zevkine daldığı bu oyunu oynarken, ne sadık bir köle gibi kımıldamadan bekliyen yatağını, ne yavaş yavaş üstü ısınan sobayı düşünebiliyor.
Ama o, sade bunları değil, bir aşk alevinin yalımını ok hızı ile atlayıp insanın, kendisi ona iftira edip yakıcılığını inkâr ettiğini de bilmiyor ve düşünemiyor.
Kimbilir, belki de hayat, ona ileride sade bunu düşündürmeği kararlaştırmış olduğu için, çocukluğun şu hayal ve efsane çağında onu rahat bırakmayı istemiş ve ateşle bir oyuncak gibi oynamasına göz yummuş olacak.”
Bir buçuk yaşından itibaren sahne sahne hatırladığım çocukluğumda, farkında olmaksızın öyle yakalamış olduğum tabloları, üst üste biriken senelerden sonra birdenbire inkişaf edivermiş buldum.
Şehzadebaşı gibi İstanbulun karakteristik semtlerinden birinde geçen çocukluğum ve babamın dostlariyle dolup boşalan selâmlığımız, hattâ uşak, aşçı ve mahalle bekçilerinin uğrağı olan koğuş safaları, bize cömertçe iz bırakıp geçen mazi levhalarındandır. Bahusus, ekseri ihtizar halindeki hastalarla sönmek üzere olan ışıklarda görülen bir son parlayış ve zindelik nevinden, eski İstanbul hayatı da can çekişen günlerini yaşarken, pek yakın bir akraba konağı, bu son ve âni canlılığın bütün vasıflarını önüme sermiş bulunmakla, bana bol, sahih ve hakikî fırsatlar vermekten geri kalmamıştır.
Ben, belki bir yaradılış tekazası yüzünden maziye çok bağlıyımdır; belki İstanbulu da bunun için çok severim. Bütün merdümgirizliğime rağmen beni böyle kolay kolay söyletebilmenizi, biraz da, memleket kültürüne tercihan İstanbul kapısından, bu hayran olduğum yoldan girişinizde aramak icap gibi görünür.
Eserlerimi yazdırtan saika gelince, toprak altına gömülmüş bir tohumun zamanı gelince inkişafı nevinden, günün birinde kendimi bu tarlada sürmüş bulduğum zaman buna ben de şaştım. Ezel tasarrufu beni o tarlanın bir köşesine gömmüş olabilir; fakat onun sürüp gelmişmesinin saiki, lûtfedin de benim sırrım olarak yine bende kalsın.
Otobiyografi cihetine gelince, hiç bir eser hakiki hayata ayna tutmadıkça aldatıcı sanat olmaktan kurtulamaz; fakat şu da muhakkak ki, yaşanmış sahneler ve hakikî hayat çizgileri, değirmen taşının arasına buğday olarak girip un olarak çıkan tanecikler gibi, hayli tedbil ve tağyirden sonra ortaya çıkar. Bence “Batmıyan Gün” ün “İrfan Paşa” sı ve “Yaşayan Ölü” nün “Gerçek Çelebi” si, üstlerinde durulacak birer tiptir.
Maamafih bazı kitaplarda ikinci derecede olan tiplerin daha dikkatle işlenmiş olduklarını söyliyeceğim. Bahusus “İnsan ve Şeytan” da bu örneklerden bir hayli vardır.
Bu küçük eser, eski İstanbulun hususiyetleri ve İmparatorluğun payıtahta bahşetmiş olduğu imkân ve imtiyazların belirtileri ile örülüdür.
Keza, yeni neşredilmiş olan “Mesih Paşa İmamı” nda da İstanbul başka cephelerden kendini gösterir ve Mesih Paşa İmamı Hâlis Efendi hem kitabın merkezî şahsiyeti hem de ilmiye mesleğinin örnek tipidir.
Ben gerçi İstanbulu kitaplardan, arşivlerden, bir tetkik ve çalışmanın hazırladığı imkânlar penceresinden de seyrettim; ama onu tanımaklığım, bir İstanbul tiryakiliği, bir İstanbul düşkünlüğü, yaklaştıkça uzaklık duyulan bir anlaşılmaz hasret, bir yatışmaz iştiyak yüzündendir.
Evet, o söylemekle tükenmiyecek büyük hasret ki, bizi gözle görülür, elle tutulur her türlü sevgi sınırlarından aşırır. Ama sözü bu vâdiye sürüklemek, dereleri ırmakları gülleştiren bir bendin taşını koparmak kadar tehlikelidir. Onun için biz yine, bir eşik taşı gibi rastgele basıp geçtiğimiz İstanbul şehrine dönelim.
Size son olarak, baştan aşağı ve semt semt İstanbulu söyliyen “İstanbul Geceleri” isimli eserin ilk sayfasını yazayım:
“Asya ile Avrupanın ortasında, boşluğa kurulmuş muazzam bir örümcek ağı gibi, her telini bir kıtaya iliştirmiş olan bu şehrin mânevî göklerinde dolaşmak, onun kıldan ince ipek tellerini koparmadan, örselemeden bir taraftan öbür tarafa geçmek için bir örümcek mahareti nerede?
Sanırsınız ki İstanbul, meyvalarının altına çarşaf tutulup silkelenen bir ağaç gibi, asırlar boyunca dallarında budaklarında oldurduğu ne varsa, çelimsiz bir insan gücü, mütevazi bir teşebbüs, münferit bir hamle ile döküp bitirecektir. Onu gövdesinden tutup sarsacak ve haşmetli mazisini, lezzetleri, zevkleri, husranları, mürüvvetleri, hülyaları, hakikatleri, hulâsa bütün çeşmi ve hasiyet terkibi ile eteğine indirecek kuvvetli bazu nerede?
Nerede bu şehri fedacice benimsemiş, nerede onun hâkim hüviyetini can gibi gizlemiş, nerede onun irfanına, tabiatiyle tarihin işbirliğinden örülmüş mazisine hasretle yanmış serdengeçti nerede? Nerede o adam ki, bir yürek dağının tek solukta söylediği bir kaside gibi, onun beyanında tükenircesine feryad etsin, içinden, tâ içinden vurulmuşların ateşi ile coşup, bir sevdalının bağrı gibi yansın ve tütsün...”
Samiha Ayverdi’nin bize gönderdiği mektup burada bitiyor. Bu Ansiklopedi, ki müellifinin yegâne medarı iftiharı her an için aczini idrakidir, burada kemali hicab ile, kıymetli romancının “İstanbul Geceleri” ni 1944 den evvel yazmış olacağını tahmin etmektedir (B.: İstanbul Geceleri; Batmıyan Gün).
Devrimizin, kıymet hükümlerini ibzal etmiyen titiz bir münekkidi Refi Cevat Ulunay, Samiha Ayverdi’nin eserlerine tahsis ettiği bir makaleye “Bir mistik edebiyat nümunesi” serlevhasını koyarak şu satırları yazıyor:
“Samiha Ayverdi, hikâyelerinde, bize binlerce senelerdenberi binlerce büyük dimağların nesirle, şiirle, musiki ile, tabiatle, aşkla, hicranla, elemle terennüm eyledikleri büyük Şark felsefesinin zevahir çalılıklarına gizlenmiş hakikat kaynaklarını arzediyor. Geçmiş ve gelecek ehli aşka kafilesi arasında bu değerli Türk kadınının bir mevkii olduğuna ve olacağına şüphe etmiyorum”.
Eserler ve müellifler üzerindeki hükümleri muhakkak ki, pek mânalı olan Necip Fâzıl Kısakürek de, meşhur “Çerçeve” lerinden birini Samiha Ayverdi’ye ayırmıştır; kıymetli şair:
“(Mâbette bir Gece), (Ateş Ağacı), (Batmıyan Gün), (Aşk Buymuş), (Yaşıyan Ölü), (İnsan ve Şeytan) isimli, hikâye ve roman, birkaç kitabını gördüğüm bir kadın muharrirden bahsetmek isterim: Sâmiha Ayverdi...
Bu kadın muharrirden gözüme çarpan ilk hususilik, onun şahsî muarefe ve sun’î şöhret tertiplerinden hiçbirisine kıymet vermeden, mütevazi bir kütüphane vasıtasiyle yalnız üstüste eser vermesi oldu. Bu kadın muharrir, ne eciç bücüç Babıâli aynasında boy gösteren endamı, ne de (Yemiş) iskelesinin (Dolmuş) kayıkları gibi açıkgöz yazıcılar zümresinde mevki almak istiyen edasiyle, daha tek satırını okumadan, insana olgun bir nefes kifayeti vâdediyordu.
Sâmiha Ayverdi’nin bazı satırları ile temasa gelir gelmez, onda cins istidatlara aid soylu çilenin bütün izlerini gördüm. Açıkgöz ve günbirlik şöhret avcılarının daima kolaya, hafife kaçan, göz alıcı ve alâka çekici âdi hokkabazlıklarına karşılık, onda, derin bir metafizika ihtirası, mâverâ humması, eşya ve hâdiselerin düğümünü ruhta ve müessirlerin müessirinde arıyan hakikî insan hamlesi, kaleminin dokumalarındaki mihrakı şekillendiriyordu.
Sâmiha Ayverdi, maddî eşyanın bittiği, deri üstü hâdiselerin tükendiği ve zâhir ufuklarının sona erdiği noktaya bitişik âlemin serden geçti meczubudur.” diyor.
Sâmiha Ayverdi
(Resim: Sabiha Bozcalı)
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM030723
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 3, pages 1664-1667
Note
Image: volume 3, page 1665
See Also Note
B.: İstanbul Geceleri; Batmıyan Gün
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.