Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AYVANSARAYDA LONCA
Lonca adını alan Ayvansarayın iç kısmı, Büyükşehrin, Sulukule ile beraber en kesif çingâne kolonilerinden biridir. Lonca Çingeneleri İstanbulun saz ve söz, iyş ve nûş âlemlerinde her zaman en zengin takımları çıkarmıştır; beynelmilel kıymetiyle bohem hayatı Loncada görülür. Merhum Osman Cemal Kaygılı “Çingeneler” adındaki meşhur romanında, ki kendisi İstanbul civarı Çingenelerini pek yakından tanımıştır, romanın kahramanı İrfanın ağzından Lonca’yı yer yer tasvir ve nakleder. Aşağıdaki satırlar Osman Cemalin romanından seçilmiştir:
“Çingenelerin asıl görülecek hayatı harman yerlerinde, çergelerde, sepetlerde, sepetler, maşalar, sacayaklar, ayılar, maymunlar, heybeler, fal çıkınları, sıpalar, kısraklar arasında değilmiş... Asıl görülecek ve hoşlanılacak Çıgan hayatı, Reha Beyin, beni yeni alıştırmaya başladığı yerlerde imiş...
“Bizim Yenikapıya göçettiğimizin haftasında Reha Bey, kendi evinde bazı arkadaşları ile birlikte bana bir çalgılı ziyafet verdi. Fakat hani, alaturka ziyafet de bu kadar olur. Sofra; içkinin, mezesinin bin bir türlüsü ile dolu idi. Sonra, sekiz kişilik bir incesazla kadınlardan beş kişilik bir hanende ve çengi takımı vardı. Saz takımı, başta Edirneden İstanbula yeni gelmiş olan kemancı Bülbülî Selim olmak üzere Ayvansarayın en gözde çalgıcılarından mürekkepti...
⇓ Read more...
Lonca adını alan Ayvansarayın iç kısmı, Büyükşehrin, Sulukule ile beraber en kesif çingâne kolonilerinden biridir. Lonca Çingeneleri İstanbulun saz ve söz, iyş ve nûş âlemlerinde her zaman en zengin takımları çıkarmıştır; beynelmilel kıymetiyle bohem hayatı Loncada görülür. Merhum Osman Cemal Kaygılı “Çingeneler” adındaki meşhur romanında, ki kendisi İstanbul civarı Çingenelerini pek yakından tanımıştır, romanın kahramanı İrfanın ağzından Lonca’yı yer yer tasvir ve nakleder. Aşağıdaki satırlar Osman Cemalin romanından seçilmiştir:
“Çingenelerin asıl görülecek hayatı harman yerlerinde, çergelerde, sepetlerde, sepetler, maşalar, sacayaklar, ayılar, maymunlar, heybeler, fal çıkınları, sıpalar, kısraklar arasında değilmiş... Asıl görülecek ve hoşlanılacak Çıgan hayatı, Reha Beyin, beni yeni alıştırmaya başladığı yerlerde imiş...
“Bizim Yenikapıya göçettiğimizin haftasında Reha Bey, kendi evinde bazı arkadaşları ile birlikte bana bir çalgılı ziyafet verdi. Fakat hani, alaturka ziyafet de bu kadar olur. Sofra; içkinin, mezesinin bin bir türlüsü ile dolu idi. Sonra, sekiz kişilik bir incesazla kadınlardan beş kişilik bir hanende ve çengi takımı vardı. Saz takımı, başta Edirneden İstanbula yeni gelmiş olan kemancı Bülbülî Selim olmak üzere Ayvansarayın en gözde çalgıcılarından mürekkepti. Hânende kadınların üçü Ayvansaraydan ve köçeklik (köçek oğlan olur, çengi demek lâzımdı) eden iki kadın da Sulukuledendi. Fakat “efendim nerede, ben, nerede” dedikleri gibi, öteki çergiciler, harmancılar nerede ,bunlar nerede? Hele bunların erkekleri pek kibar insanlardı. Misafirlerle hiç “bendeniz” siz, “zatıâliniz” siz konuşmuyorlar. Hepsinin de elbiseleri, ayakkabıları yepyeni ve son moda... Hepsinin de yeleklerinin cebinde altın ve gümüş birer saat... Parmaklarında pırıl pırıl yanan elmas yüzükler. İçtikleri rıgaralar hep birinci sınıf cıgaralar... Çalgılarının kutu ve kılıfları hani, diyebilirim ki benim çok kıymetli kemanimin kutusundan daha şık... Bunlardan kemanî Raif isminde birinin kemanına baktım, sokağa atsanız elli lira eder su içinde. Kadınlardan da Ayvansaraylılar, pek kalantor şeyler... Kılıfları biraz alaca bulaca olmakla beraber, parmakları pırlanta, zümrüt yüzükler, kulakları aynı çeşitten küpeler ve gerdanları sapsarı beşi bir yerdeler ve ziynet altınları ile dolu... Yalnız Sulukuleden getirilmiş olan çok genç ve çok güzel iki çengi kız, bu cihetlerden bunların yanında pek sönük, pek sâde suya kalıyorlar.
“Zavallıların allı, pullu morlu, sarılı ve yepyeni entarilerinden, ayaklarındaki pembe püsküllü yepyeni terliklerden başka üstlerinde göze çarpar bir şeycikleri yok... Vakıâ ikisinin de kollarında altın suyuna batırılmış incerek bir kaç bilezik var amma, belkide onlar yetmiş, seksen kuruşluk şeyler...
“Reha Bey, benim, Ayvansaraylı kadınların altınlarına, elmaslarına, pırlantalarına pek dikkatli baktığımı görünce:
— Daha, dedi, bunlar hiç! Sen, bunları eskiden bir cuma günü Kâğıthaneye, Çağlıyan Köşkünün arkasına, kapalı kupa arabaları ile gezmeğe gittikleri zaman bir görmeli idin, şaşar kalırdın! Şimdi arasıra, hâlâ da giderler amma, eskiden, daha bundan on beş yıl önce o canım feraceler, yaşmaklarla mükellef kupa arbalarına kurulup gerdanları beşi bir yerdelerle dolu olarak Kâğıthaneye gittikleri vakit herkes bunları orada Ayvansaraylı değil, gerçekten birer saraylı sanırladı.
......................................................................
“Geçen yazı nasıl çergeler, çadırlar, harmanlar, köpekler, ayılar arasında hoş geçirdikse, bu kışı da meyhaneler, sazlar, zurnalar, klârnetler, çifte nâralar arasında daha hoş geçirdik. Geçen yaz, Nazlılar, tirşe gözlü kızlar, Topal Güllüler, falcılar gönlümü yelpazeliyordu; bu kış ise, hânende Ziynetler, çengi Seherler, Benli Küheylânlar, yanık yüreğimizi tazeliyorlar. Oooh, işte kış da geçti; yakında bahara giriyoruz. İki, üç gün sonra üçüncü cemre düşeceği için, Reha Beyin evinde, o gece, bir kıştan çıkış âlemi yapılacak... Ve bu âleme Ayvansarayın en maruf sazcı ve okuyucuları iştirâk edecekmiş. Gel keyfim gel!..”
......................................................................
“Reha Bey bana, dün Loncada öyle şatafatlı, öyle dört başı bayındır bir Çingene kavgası seyrettirdi ki ben, bu çok canlı ve çok renkli panoramayı ömrüm oldukça unutamıyacağım! Bu kavga, öyle arasıra Sulukulede filân para için tertip edilen yapmacık ufak tefek kavgalardan olmayıp gerçek candan, yürekten, daha doğrusu sinirden gelme samimî, lirik ve baştan başa heyecan dolu bir kavga idi.
“Bir gün önce cuma olduğu için Kâğıthaneye gezmeğe, eğlenmeğe giden bir takım, akşam üstü geç vakit arabalarla oradan dönerken, karşılarında oturan bir evin kız çocukları, bu Kâğıthaneden dönenlerin çocuklarına takılmış, onlarla:
— A.. a.. Şunlara bakın... Bitli Kâğıthaneden dönüyorlar; bir de bize çalım satıyorlar!
Diye alay etmişler... Bunun üzerine, akşam karanlığında oracıkta hafiften bir ağız dalaşıdır başlamış, fakat Kâğıthaneden, dönenler yorgun oldukları için işi o gece pek uzatmamışlar; ufak tefek bir iki atışmadan sonra meseleyi ertesi sabaha bırakmışlar...
“Balatta, Kilise dibindeki büyük meyhanenin bahçesinde bunu haber alan Reha Bey, kulağıma eğildi:
— Öyle ise, dedi, yarın erken kalkalım; birlikte Loncaya gidelim; çok enfes bir kavga seyredeceğiz ki sen bunu rüyanda bile göremezsin!
“Ertesi sabah erken Loncaya geldik; önce oradaki şişman rum sütçüde birer süt, sonra da tepedeki Hançerli Bostan kahvesinde birer kahve ile nargile içtik...
“Derken efendim, baktık ki alt tarafta, Hançerli Bostanın yüksek duvarının dibindeki tozlu meydanda bir kaynaşmadır oldu. Önce çoluk çocuk, sağa, sola koşuştu. Arkasından kadınlar, kızlar, kapıların önlerine dizildiler. Erkeklerin hemen hepsi işlerine ve işi olmıyanlar da mahalle kahvelerine gitmişlerdi. Daha sonra, açık pencerenin birinden uzanan bir genç kız, karşıdaki eve doğru hafiften seslendi :
— Biz Kâğıthaneye gidiyoruz akı (a kiz)! Keyif etmeğe, cana can katmıya gidiyoruz; nasıl var mı iştahınız sizi de götürelim; orada bizimle birlikte hem keyif eder; hem eğlenir; hem cana can katar; hem de soracağıma efendim, bizim sofralarımızı kaldırır, bulaşıklarımızı yıkar; papuçlarımızın tozlarını silersiniz.
Karşı pencereden uzanan başka bir kız ona karşılık verdi :
— Bitli Kâğıthaneye!.. Bitli Kâğıthaneye! Orası açar sizi!.. Orası açar!..
— Bitli Kâğıthaneye sizin gibi bitliler gider. Bizler ise buradan kuruluruz tenteli arabaya... Sepetlerimizlen, bohçalarımızlan, habbelerimizlen (yemeklerimizle) çala, oynaya gider; oracıkta, Çağlayan Köşkünün arkasında size inat yeriz, içeriz âfiyetlen... Siz de burada kokmuş evinizde pineklersiniz avşamlara kadar eziyetlen...
— Orada bir gün yersiniz, içersiniz amma, sonra burada haftalarca açlıktan nefesiniz kokar!
— Onu sen haltetmişsin! Bizim evimizde her gün iki üç tencere kaynar!
— Sizin evdeki tencerelerin içinde her gün cinler top oynar!
— Ay, ay, ay! (İçeriye seslenerek) Getir anam şu dünden kalan patlıcan dolamalarını görsün de arsız kızın birazcık gönlü gözü açılsın!
Tam bu sırada elinde, koca bir dolma tenceresi ile orta yaşlı bir kadın pencereye geldi ve kapağı açık tencerenin içindeki dünden kalma birkaç yaprak dolmasını karşı penceredeki kıza göstererek ve olduğu yerde göbek çalkalıyarak kendilerine mahsus olan kıvrak kavga makamı ile tutturdu:
— Dolma görsün gözlerin!
Bu sefer ana kız, ikisi birden ayni tavır ve ayni makamla:
— Dolma görsün gözlerin... Dolma görsün gözlerin... Dolma görsün gözlerin... Yağı halis Ayvalık... Dolma görsün gözlerin... Pirinci hâlis Mısır... Dolma görsün gözlerin... Bahar, biber tastamam... Dolma görsün gözlerin... (Elleri ile oradaki Hoca Ali Camiinin minaresini işaret ederek): Gel sen de ye hey imam!.. Dolma görsün gözlerin... Selâm söyleen kocana... Dolma görsün gözlerin!
Şimdi karşı taraftaki pencereye, elinde yeni kalaydan çıkmış bir bakır sahanla gelen orta yaşlı kadın, bu sahanın içindeki bezelyayı karşıdakilere göstererek, ayni edâ ve aynı edâ ve ayni makamla kızı ile birlikte başladılar:
— Buna derler bezelye... Buna derler bezelye... Yağsı hâlis kuyruktur... Buna derler bezelye... Tuzu biberi tamam... (Onlar da ayni camiin minaresini işmarlıyarak): Gel sen de ye imam!.. Buna derler bezelye... Ağzın yanar usul ye!..
“Karşıki pencereden baş üçleşir ve üçüncü gelen kocakarı, içi kavurma ile dolu bir tabağı uzatarak:
— Buna derler kavurma...
Yanındakiler:
— Dumanını savurma...
— Eti aldık kasaptan!
— Biz korkmayız hesaptan!
— Hâlis kavurmadır bu!
— Körpe toramandır bu!
“Karşı taraftaki başlar da üçleşti. Ve oraya da elinde içi reçel dolu bir kavanozla gelen bir kocakarı, kavanozu karşıdakilere göstererek:
— Reçelimiz vişnedir!
Yanındakiler tef ve zilli maşa ile :
— Görenleri kişnetir!
— Onlar bilmez iş nedir?
— Bilirler (......) nedir!
“Bu ağaza alınmaz söz üzerine karşıdakiler birden alevlendiler ve avazları çıktığı kadar bağırarak teflerini, darbukalarını, zillerini, boş yoğurt tenekelerini alıp kapının önüne, dökülmeleri ile beraber yine onların taraflısı olan birçok kadın, kız ve çocuklar orası bir panayır yerine döndü. Orada âhengin daha sunturlusu olan ikinci faslı başladı.
“Berikiler dururlar mı ya? Bunu görünce onlar da teflerini, zillerini, darbukalarını, kemanlarını alınca ayni çığlıkla kendi kapılarının önüne sıralandılar ve onların taraflısı olan bir alay kadın, kız, oğlan da onların yanına dizildiler. E, artık tam mânasiyle kızıştı; sinirlerin en gizli köşelerdeki zemberekleri boşandı. Artık müstehcen denilen sözlerin yirmisi, otuzu, kırkı birden ayni edâ, ayni makamla karşılıklı savruluyor ve her savrulan yakası açılmamış sözün, tâbirin, ıstılahın, argonun ağızlardan kıvrıla kıvrıla çıkışına göre göbekler çalkanır; eller çırpılıyor; gerdanlar kırılıyor; gözler süzülüyor; arada bir arkalar dönülüp tersine rükûa varır gibi karşılıklı vaziyetler alınarak kalçaların yukarı kısımları, tıpkı darbuka çalınır gibi ellerle dövülüyordu.
“Sonra yine arada bir bu çok kıvrak, oynak, çok curcunalı âhenge hafif bir fasıla verilip evlerde ne kadar kap kacak, çanak, çömlek, bohça, sepet, yatak, yorgan varsa karşılıklı ortaya yığılıyor; bunlarla vaziyetlerinin, servetlerinin dereceleri biribirlerine gösteriliyor ve sinirlerin en gizli yerlerindeki zemberekler yine birdenbire boşanınca biraz önceki çok kıvrak, çok oynak, çok curcunalı ve çok açık saçık âhenk tekrar başlıyordu... Bu arada Çingene kavgalarının en bellibaşlı, en uzun ve ağıza alınmaz tekerlemelerinden (dikiş okuması) denilen tekerleme karşılıklı okunurken etrafı saran yüzlerce kadın, erkek, çoluk çocuk seyircinin, kimi gülmeden bayılacak hale geliyor, kimi şaşkınlıktan aptallaşıyor; kimi utancından kıpkırmızı, eli ile yüzünü örtüyor ve seyirciler arasındaki hele kavgacıların içlerindeki sinir zemberekleri çok bozuk olanlar, babal araplar gibi bir takım marazî haler geçiriyorlardı!..
“Böylelikle saatler geçiyor, kavga da biteceği yerde uzuyor; ortada karşılıklı kavrulacak sövmeler, küfürler, günahlar kalmayınca bunlar, yeni baştan daha kuvvetli, daha koyu, daha şiddetli olarak tekrarlanıyor; hele kavgacıların içlerindeki sinir zemberekleri çok bozulan kadınlar, baştan ayağa kadar bütün vücut uzuvlarını mıncıklıyarak kan ve ter içinde yerlere yatıp kendi kendilerine tepiniyor; tıpkı her yıl, mayısın on dokuzuncu günü Çobançeşmesinde (Araplar düğünü) diye bir âyin yapan babalı araplar gibi bir takım yarı marazî haller geçiriyorlardı!..
“Fakat, ne dersiniz; o gün sabahleyin, erkenden başlıyan o pek şatafatlı ve dört başı mamur kavga, öğle vakti biraz yemek paydosu verilip öğleden sonra ayni tertiple tekrar başlıyarak akşam erkekler evlerine dönünceye kadar sürdüğü ve akşam geç vakit, gerek kendi erkeklerinin, gerek mahalle imam, muhtar, bekçisi ile, polislerin müdahalesi üzerine güç yatıştırıldığı halde her iki taraftan da hiçbir kimse, değil bir hafif tokat, bir minicik fiske bile yemedi. Kavga, akşam ezanı ile birlikte yine çalgı, âhenk arasında, tıpkı bir düğün, dernek, eğlence biter gibi tatlı tatlı mayna oldu.
......................................................................
“İki üç gündür, gündüzlerimizi ve gecelerimizi Ayvansarayın arkasındaki Lonca Mahallesinin kahvelerinde geçiriyoruz.
“İki üç gündür, burada öyle bir düğün hazırlığı var ki, sanırsınız, masallardaki peri pâdişahlarının kızı ile eski Hindistan hükümdarlarından birinin oğlu evlenecek...
“Halbuki yaşlı bir lâvtacının oğlu olan kemancılardan biri ile eski bir zurnacının kızı evlenecekler... Aman yarabbim, günlerden beri o ne hazırlıktır o... Günlerdenberi çeyiz namı oltında evden eve neler gidip geliyor, neler! Günlerdenberi çitf çifte hallaçlar evlerde boyuna pamuk atıyor; boyuna yeni yeni yataklar, yorganlar, yastıklar dikiliyor; tahtalar siliniyor, takım takım çamaşırlar dikiliyor; duvarlar badanalanıyor; bakırlar kalaylanıyor ve birkaç yorgancı, döşemeci ustası hiç durmadan düğün olacak evdeki gelin ve misafir odalarını hazırlıyor; hamam, traş, cami ve gelin alayları için fenerler, meşaleler, askılar, buketler hazırlanıyor.
“Bugün çarşamba olduğu için, gelin tarafı çalgılarla Eğrikapıdaki Hançerli Hamamına gidecek. Onun için yüzden fazla kadın, çoluk çocuk, en şık elbiseleriyle kapıların önünde alayın kalkmasını bekliyorlar.
“İşte hamam alayının önünde çalacak çalgı takımı da kadınlı, erkekli, tam on bir kişi olarak Sulukuleden geldiler. Loncalılardan hiçbir çalgıcı bu alayın önünde çalmıyacak, onlar, hamamda, kendi aralarında çalıp söyliyeceklermiş...
“Alay toplandı, Sulukuleden para ile getirilmiş olan on bir kişilik çalgı, hânende ve çengi takımı bu, yüz, elli kişilik alayın önüne geçti. Çalgıcıların arkasına, önde iki tarafın kaynanaları, arkada çok süslü gelin ve gelinin yanında görümceler, baldızlar, teyzeler, halalar, yengeler, daha arkada da bütün dâvetliler olduğu halde alay, çalgı ile hareket etti. Artık hayhaylar, hoyhoylar, maşallahlar, ala alaheylerden, Lonca Sokakları gümbür gümbür ötüyor. Loncadan Yatağan Mahallesine ve oradan Eğrikapıya doğru bükülen daracık sokaklar binlerce seyirci ile dolu. Arabacılar hamamının önünden geçen caddenin iki tarafındaki evlerin pencerelerinden, alayın üzerine çiçekler, lâvantalar, kolonyalar serpiliyor; eller çırpılıyor. Biz, Reha Beyle birlikte oranın en kibar kahvesinin önündeki peykelerin üstüne çıkmış, bu hamam alayını seyrederken, yarın gece güvey girecek olan çok yakışıklı ve esmer güzeli delikanlı yanımıza gelip:
— Öpeyim bey baba!
Diye Reha Beyin ellerini öpüyor ve bana yerden kandilli bir temenna ederek elimi sıkıyor.
Zurnası koltuğunda olarak karşı kahvenin peykesine bağdaş kurmuş olan ihtiyar zurnacı Şişko Ahmed ağa ağlıyarak güveyin yaşlı babasına bir şeyler anlatıyor.
O ne ya? Şu üst baştaki pembe evin penceresinden uzanan birkaç kadın başı, geçen alayın üzerine limon sıkıyor ve arada bir, bu sıkılan limonlar dillerle yalanarak alaya karşı tuhaf tuhaf hareketler yapılıyor. Bunu görünce Reha Bey, kulağıma eğildi :
— Bunlar, dedi, düğün yapanlara karşı kontr parti kalanlar... Onun için şimdi bu alayı çekemiyor ve onlara nisbet vermek için böyle yapıyorlar. Ellerinde, kâh alayın üzerine sıktıkları, kâh kendi dilleri ile yaladıkları bu limonlarla şunu demek istiyorlar:
— Aman, aman, aman... Doğrusu! Bu alayınıza bayıldık... İçimize baygınlık geldi. Belki sizin de gelmiştir. Onun için, biz limonu yalıyoruz ki bayılmıyalım, ve sizin üzerinize de sıkıyoruz ki bayılmıyasınız...
Reha Beye sordum:
— Sakın bundan yine bir kavga çıkıp alayın tadı bozulmasın?
— İmkânı yok... Onlar şimdi ne yaparlarsa yapsınlar; ötekiler cevap vermezler ki kavga olsun!
“Reha Beyin anlattığına göre kadınların o günkü hamam alayı en aşağı on, on beş lira (altın para) patlarmış ve cuma sabahı güvey ile birlikte erkeklerin yapacağı hamam alayı da yine şatafat ve masraf cihetinden bundan aşağı kalmazmış...
“Akşam Balattaki Selâtin meyhanelerden birinde kafaları bir hayli çektikten sonra yine Reha Beyle birlikte ayni kahveye geldik.
“Bu gece, yatsıdan sonra buradaki berber masasının önünde güvey ile arkadaşları traş olacaklar... Onun için kahvenin bir kenarındaki berber masası ile aynası ve takımları pırıl pırıl yanıyor. Yanan sade onlar mı? Kahvenin önünde yüz elli mumluk koskoca bir lüks lâmbası... İçinde ayrıca büyük çapta dört beş petrol lâmbası... Her masanın üstünde rengârenk fanuslu başka lâmbalar ve rengârenk mumlar...
“Kahvenin bir köşesinde sekiz kişilik bir incesaz takımı durmadan çalıyor. Bu gibi büyük düğünlerde güveyi traş eden Balatın, Fenerin en meşhur berberlerinden berber Tayyar ile kalfaları hep tertemiz, bembeyaz giyinmişler, boyuna ellerindeki yepyeni usturaları kılağlıyorlar. Bir tarafta saçı (bahşiş, hediye) tepsileri... Ortadaki, sapları bile gümüşten olan bu tepsilerin etrafına çevrilen rengârenk kordeleden süsler, sanki onları küçük çapta birer gelin odasından daha süslü gösteriyor. Güvey, traş sandaleyisen oturunca berber Tayyar, berberlerin piri Selman Pâkin ruhune bir fatiha okuyup, başlıyor güvey’nin saçlarında makası şıkırdatmıya... Kalfalar da güvey’nin arkadaşlarını traşa koyuluyor. Ötede saz, durmadan en hoş havaları çalıyor.
“Böylece traş biter bitmez, güvey hemen kalkıp o bahşiş tepsilerinin içine avuçlar dolusu bahşişlerini atıyor. Tabiî, arkasından bütün arkadaşları, ki bunlar en aşağı yirmi beş kişidir; onlar da traştan sonra güvey’i taklit ederek her iki tepsiye ikişer, üçer, hattâ dörder, beşer mecidiye bahşiş fırlatıyorlar. Böylelikle o gece traş merasiminde çalan saz takımı ile beraber, bir hayli para alıyorlar. O gece, on beş liradan (altın para) aşağı para toplamadığını söyliyen berber Tayyar, bir aralık Reha Beyin kulağına eğilip diyor ki:
— Ah, bey babacığım, nerede o eski düğünler; gecede elli altımş lira para toplardık. Şimdi ise görüyorsun, topu topu, on beş oskinin içindeyiz!
Sonra ben, Reha Beye soruyorum:
— Peki amma, bu adamlar bu kadar parayı nereden buluyorlar ki düğünlerde böyle avuç avuç serpiyorlar?
“Reha Bey gülüyor :
— Nereden bulacaklar! Vükelâ, vüzera, konaklarından, ekâbir yalılarından, saraylardan... Bunlar, bu dediğim yerlere bir kına gecesine, bir sünnet düğnüne gittiler miydi, o zaman paranın anasını ağlatırlar. Farazâ sekiz kişilik bir saz takımı, yahut altı kol bir çengi takımı, Boğaziçindeki en kibar yalılardan birine on, on beş liraya pazarlıkla giderler; fakat gece kafalar dumanlanı da herkes kendinden geçmeğe başladı mıydı, yalı sahilerinden olsun; misafirlerden olsun, en aşağı otuz, kırk lire bahşiş kaldırırlar. Ve senede her takım en aşağı böyle on düğüne ve kına gecesine gitse fena mı? Sonra piyasada çalarlar; orta halli düğünlere giderler.
— Desene ki bunlar böyle haydan kazanıp huya sarfederler.
— Öyledir, zavallılar... Eğer bunlar, dediğiniz gibi böyle havadan kazandıklarını huya harcamasalar, şimdi bunların her biri Beyoğlunda birer ikişer apartman sahibi olurlardı.
“Ertesi günü gelin, ve düğün gecesi yapılan güvey alayları bir gün önceki hamam alayından pek çok muazzam ve mutantan oldu. O gün ve o gece Loncada sanki kıyametler koptu. Her kahvede ayrı ayrı saz ve çengi takımları olduğu gibi düğün evi âhenkten yıkılıyordu.
“Hele o yemekler, içmekler hiç hatır ve hayale gelir şeyler değildi. Düğün evindeki hususî misafir sofralarından başka Loncanın geniş meydanlığına kurulan upuzun sofralardan çorba, kızartma, pilâv, zerde tepsi ve kâselerinin biri kalkıyor; biri konuyor; dâvetli, dâvetsiz yoldan geçen bütün yolcular, esnaf, fakir fukara, zorla çevrilip tıka, basa doyurulduktan sonra kahve kahve üstüne, şerbet şerbet üstüne ikram edilerek salıveriliyordu. Ya öğleden başlayıp da gece yarılarına kadar süren içki sofraları, sanki, Loncada, insana bir içki bayramı yapıldığı duygusunu veriyordu.
“O gün ve o gece bu muazzam Çingene düğününde acaba kimler yoktu? Bir kere, Ayvansarayın, Sulukulenin, Kasımpaşanın, Üsküdarın en namlı kıpti çalgıcılarından başka yine İstanbulun en gözde çalgıcılarından Türk, Rum, Ermeni, Yahudi kemancılar, utçular, kanuncular, hânendelerden bazıları dâvetli olarak orada idi. Sonra yine dâvetliler arasında İstanbulun bazı maruf ve kibar zatları da göze çarpıyordu.” (B.: Çingeneler).
İstanbul Ansiklopedisi için 1947 yılında dolaşıldığı zaman Lonca, yakın geçmişe nazaran pek sönük bulunuyordu.
Büyük bir kısmı Atikmustafapaşa, bir parçası da Mollaaşkî Mahalleleri çemberi içinde kalan Loncayı, Mollaaşkî Mahallesindeki bir iki sokak istisna edilirse Lonca Caddesi, Ebekadın Sokağı, Bekârodası Sokağı, Yatağankülhanı Sokağı, Şamdancıbaşı Sokağı ve Demirci Hasan Sokağı ile çerçevelemek mümkündür; bel kemiğini Yatağan Caddesi teşkil eder, iç sokakları da şunlardır: Hacı Arif Bey Sokağı, Kunduracı Sokağı, Aktarma Sokağı, Vezir Sokağı, Şehbender Mümtaz Sokağı, Eğrikapı Sokağı, Eğrikale çıkmazı. Yatağan Caddesi müstesna, iç sokakların hemen hepsi henüz tanzim edilmemiş toprak yollardır, Yol kavuşakları küçücük meydancıklar halindedir.
Lonca Caddesi boyundaki eski meşhur meyhanelerinden hiçbiri kalmamıştır. İki fırını, Yatağan Caddesi üzerinde biri Ziya Kâhyaoğlunun, diğeri Galip Kızılovanın iki kahvehanesi vardır. Nüfusu 4500 - 5000 arasındadır. Arabacılar Hamamı kapandığından, halkı yıkanmak için civardaki Hançerli, Balat, Tahtaminare ve Sultan hamamlarına gider.
Lonca sokakları daimî bir hay huy içindedir. Yalın ayak, yarı çıplak, esmer, birçoğu harikulâde güzel, fakat kirli, çamurlu çocukların çığlıklarına pencere ve kapılarda kadın yaygaraları karışır. Tülü kafa, yırtık mintanından memesi, yırtık pantalonundan baldırı görünen yalınayak bir delikanlı, rugan iskarpinli, rayye pantalonlu, ipek gömlekli, saçları biryantinli bir arkadaşı ile kol kola geçer... Bir kulübe azmanından, parmağında tek taşlı gül yüzüğü ile kalantor bir bayın çıktığı görülür. Bir sokakta, paketi yüz kuruşluk bir çikolatayı mıncıklayıp macunlaştırmış bir kızcağız, etrafına toplanmış boydaşlarına avucunu yalatarak ikramda bulunur. Ziya Kâhya oğlu’nun kahvehanesinde, kemanî Ali Tetik, İstanbul Ansiklopedisi yazı ailesiyle bir sanatkârın bütün zerafetiyle konuşur, Hanende İsmet ise, tavla oynarken bu ziyarete mâna vermekten âciz, gazapla homurdanır; Lonca, son yıllarını yaşar gibi görünen bir daimî panayırdır.
Piyasa sazende ve hanendelerinin en namlıları Loncadan yetişmiştir; bunlar arasında geçen asır sonlarının şöhretleri kemanî Memduh Bey, kemanî İhsan Efendi, kemanî Aşkî Efendi, kemanî Bülbül Salih Efendi, kemanî Ağa, kemanî Tahsin Efendi, kemanî Kâni, klârinet İbrahim Efendi, hanende Ahmed Beydir. Bu satıların yazıldığı sırada ise, Loncanın beş bine yaklaşan nüfusu arasında hayatını sazı ve sesi ile kazananların sayısı 60-70 arasına düşmüş bulunuyordu; başlıca şöhretler arasında da klârinetçi Şerif, kanunî İsmail, kanunî Ahmed, kanunî İsmail, kemanî Ali Tetkik, kemanî diğer Ali, cümbüş Fehmi, cümbüş Rahmi, cümbüş Enver ve hanende İsmet bulunuyordu. Gençlerden Şerifin oğlu Saim yetişmekte idi.
Lonca bir halk musiki mektebidir; yakın bir istikbalde bu mektebin sessiz sedasız kapanmasiyle, Büyüşehire bir ıssızlık çökeceğini kabul etmek lâzımdır. Konservatuvar, Türk musikisini temsil eder; fakat kahvehanelerimizin, meyhanelerimizin, mesire yerlerimizin, sünnet düğünlerimizin, orta halli ve fakir aile düğünlerimizin, millî bayramlarımızda semt halk toplantılarının da saza ve söze ihtiyacı vardır; buralarda akademik kıymetler mevzuu bahis değildir; sadece gönül pası silinir; ve konservatuvarın diplomalı sazendeleri ve solistleri, Balıkpazarı, Kumkapı, Kalyoncu Kulluğu meyhanelerinde, çalgılı gazinolarda, Kâğıthanede, Göksuda, Sularda, kırlarda dolaşacak değillerdir.
İstanbulun şu yoksul ve yoksulluğun sebep olduğu neş’esiz günleri de devam edecek değildir.
Lonca gençleri artık fabrikalarda amele veya tornacı atelyelerinde işçi olmaktadır. Bunun sebebi de, Loncanın birinci sınıf piyasa sazende ve hanendelerinin, kendilerini yetiştirmek imkânını bulamayışlarıdır; üçüncü derecede san’atkârları, sıkıntı içindedir. Son yıllarda büyük çalgılı gazinolarda şöhret yapmış olan solist kadınlar, saz heyetleri angajmanlarında kat’i söz sahibi olmuşlardır ve her nedense bu kadınlar, Loncalı san’atkârların bu gibi koruyucu müesseselerle anlaşma ve buralarda iş bulma imkânını ortadan kaldırmıştır.
Ayvansarayda Lonca, 1959.
(Resim: Nezih)
Theme
Folklore
Contributor
Nezih
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM030701
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Nezih
Description
Volume 3, pages 1644-1650
Note
Image: volume 3, page 1645
See Also Note
B.: Çingeneler
Theme
Folklore
Contributor
Nezih
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.