Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
AY PEŞİNDE
Refik Halid’in, siyasî ve edebî sohbet makalelerinden mürekkep bir eserdir; esere adını veren kısa, fakat pek zarif bir vatan masalıdır. Bu eserde toplanmış diğer yazılar şunlardır:
Anadoluda Bahar; Ne zannederim..; Üç Nehir; Kervanda Muaşaka; Üzüm ve İpek Beldesi; Hiçten Saadetler; Hiçten Felâketler; Çay Belâsı; Olmasaydı... Ne olurdu; Hürmet Görenler; Canlı Vesikalar; Akrabayı Ziyaret; Yazık oldu; Eski Yaz Aşkları; Bal Ayı Sohbeti; Zavallı Boğaziçi; Mehmetçe Beyle Muhabere; Kendime Dair; Ayrılık Gayrılık.
Bu yazılardan büyük bir kısmında, muharririn İstanbula ait çocukluk ve ilk gençlik hâtıraları ile Mütareke yıllarının İstanbulu tesbit edilmiştir:
Kalamış yolu — ... Durgun bir sonbahar akşamı, tek başına Kalamış yolu kenarlarındaki kumsallarda ağır ağır yürüyorum. Ufuk kıpkızıl... Fakat sahillere doğru bu kızıllık koyulaşarak geliyor ve erguvanîden leylâkiye dönüyor, nihayet tam kenarda morlaşıyor. Nereden geldiği farkedilmiyen çocuk kahkahaları... İşte iki narin ve genç hanım, acele acele, yan yana yürüyorlar... Denizde yarı çıplak bir adam, elinde kepçe, balık arıyor ve her adımda geniş su halkaları katmer katmer açılarak, rengârenk dört tarafa yayılıyor... (Hiçten Saadetler).
Büyük Şehir Kaşesi — ... Meselâ yağmurlu bir gecede, mahalleler arasından geçerken bir evin perdes...
⇓ Devamını okuyunuz...
Refik Halid’in, siyasî ve edebî sohbet makalelerinden mürekkep bir eserdir; esere adını veren kısa, fakat pek zarif bir vatan masalıdır. Bu eserde toplanmış diğer yazılar şunlardır:
Anadoluda Bahar; Ne zannederim..; Üç Nehir; Kervanda Muaşaka; Üzüm ve İpek Beldesi; Hiçten Saadetler; Hiçten Felâketler; Çay Belâsı; Olmasaydı... Ne olurdu; Hürmet Görenler; Canlı Vesikalar; Akrabayı Ziyaret; Yazık oldu; Eski Yaz Aşkları; Bal Ayı Sohbeti; Zavallı Boğaziçi; Mehmetçe Beyle Muhabere; Kendime Dair; Ayrılık Gayrılık.
Bu yazılardan büyük bir kısmında, muharririn İstanbula ait çocukluk ve ilk gençlik hâtıraları ile Mütareke yıllarının İstanbulu tesbit edilmiştir:
Kalamış yolu — ... Durgun bir sonbahar akşamı, tek başına Kalamış yolu kenarlarındaki kumsallarda ağır ağır yürüyorum. Ufuk kıpkızıl... Fakat sahillere doğru bu kızıllık koyulaşarak geliyor ve erguvanîden leylâkiye dönüyor, nihayet tam kenarda morlaşıyor. Nereden geldiği farkedilmiyen çocuk kahkahaları... İşte iki narin ve genç hanım, acele acele, yan yana yürüyorlar... Denizde yarı çıplak bir adam, elinde kepçe, balık arıyor ve her adımda geniş su halkaları katmer katmer açılarak, rengârenk dört tarafa yayılıyor... (Hiçten Saadetler).
Büyük Şehir Kaşesi — ... Meselâ yağmurlu bir gecede, mahalleler arasından geçerken bir evin perdesi açık kalmış olan aydınlık odasına bakıyorum: Bir kalabalık aile masanın başına dizilip kâsesinden dumanları taşan çorbadan içerek yemek yiyorlar... Ne hoş! Yahut bir kızgın öğle üstü köşkler içinden geçerken bir piyano sesi duyuyorum, işte evin, loş, serin bir odasından geliyor... Ne tatlı!.. Yahutta Boğaziçi vapuru ile ikindi üzeri Anadolu yakasını geçiyorum. Harap bir yalının güneş vurmuş bir penceresinden bir kadın gölgesi görünüyor.. Belli ki öğle uykusundan kalkmış, mahmur gözleriyle ne yapacağını bilmeden bu boş denize bakıyor... Ne güzel!
Meselâ akşam üzere İstanbul mahallelerindeki yoğurtçu sesleri... Meselâ Vapur düdükleri.. Meselâ tramvay tellerinde çıtırdıyarak tutuşan mavi elektrik alevleri... Bunlar bile insana hayatın bî nihaye zevklerinden bazısını tattırır, yaşamayı sevdirir (Hiçten Saadetler).
Tramvaya atlarsınız, her taraf dolu, Bebeğe kadar gideceksiniz.. Ayakta bu ne güç iş!.. O esnada bakarsınız ki oturanlardan biri ikide birde kalkacak gibi bir tavır alıyor, paltosunu ilikliyor, sağını, solunu gözetliyor, sık sık kımıldanıyor; hah, muhakkak Beşiktaşta inecek.. Açık gözlülük eder, onun yerini hayalinizde peyliyerek arkasına geçersiniz.. Lâkin tam siz orada ahzı mevki ederken o dakikaya kadar yanında beklediğiniz zat kalkıverir ve yerini bir başkasına bırakıverir! Derhal kan başınıza fırlar, dişleriniz kilitlenir, fakat bir müddet daha Beşiktaşa inecek tesellisi ile sabretmeğe çabalarsınız.. Çabalarsınız ama tramvay arabasının yarısı boşanır, Ortaköy, Kuruçeşme geçilir, yine o adam kımıldana kımıldana yerinde oturur. Bebeğe beraber inersiniz! (Hiçten Felâketler).
İlk çay ziyafetleri modası — Malûm a, ben öyle pek hödük, pek görgüsüz bir adam değilim; hayli salonlar, ziyaretler, âlemler gördüm, fakat bu bizdeki çay dâvetleri kadar mânasızını, müşkülünü, tatsızını görmedim. Geçen gün bir aile nezaketen beni de günlerinde dâvet ettiler. Gitmemeğe azmetmiştim; nedense kararımda duramadım, gittim. Aman yarabbi, her taraf o derece ısınmış, öyle bir cehenneme dönmüştü ki gömlekle otursak terliyecektik... Birçok tanımadığım zevat, kimi asker, kimi doktor, kimi ecnebi, kimi yerli... Ev sahibesi bütün bu halka, bu otuz beş derecei hararetle, muttasıl pervane gibi dolaşarak çay ve yiyecek yetiştiriyordu. Bir aralık bana da bir fincan uzattı; ayakta yeni takdim ettikleri bir ehemmiyetli zat ile görüşüyordum; henüz bir yudum almamıştım, önüme bir tabak uzattılar, fincanımı sol elime geçirdim, sağ elime — hiç sevmediğim — bir tane sandöviç aldım, almağa mecbur oldum; derhal üçüncü bir tabak daha uzattı: Kızardım, ondan da aldım... Fakat ne müşkülâtla... Ellerim dopdolu idi. Aksi bir tam sırtıma da soba isabet etmişti, kaynar fincanın guğusu ise yüzümü haşlıyordu. Muhatabım ne diyordu? Anlıyacak halde değildim ki.. Tam o esnada bu zat;
— Kerimem!
Diye beni kızına takdim etmesin mi? Hangi elimi uzatacaktım, ne yapacak, nasıl nezaket gösterecektim? Fincancı katırı gibi yüklü, terli, yorgun, şaşkın bir halde idim; yerlere kadar eğildim, etrafıda fincanımı olsun koyacak bir yer aradım. Bütün masalar süslü püslü eşya ile dopdolu idi. Öyle, uzatılan ele bön bön çaresiz bakarak kala kaldım. Ter taneleri alnıma dizilipduruyordu; mendilimi bile çıkaramıyordum. Kapılardan ise mütemadiyen yeni dâvetliler bir teviye doluyordu. Boğulacak gibi olmuştum, teneffüsüm ârızaya uğramıştı; kendimi dışarıda keskin ayazın ortasında, eli boş bulmak için cebimdekini, bütün mevcudimu derhal fedaya hazırdım (Çay Belâsı).
Birinci Cihan Harbinin değiştirdiği İstanbul hayatı ve İstanbullulardan portreler — Kadıköy vapuruna yanaşır yanaşmaz binmiş ve iskeleden girenleri tâ karşıdan görecek bir yere oturmuştum. Elimde gazete ve kitap yoktu, zaten olsa da okuyacak halde değildim; gözlerimde yorgunluk, başımda ağırlık duyuyordum.
— En iyisi yolcuları seyrederim!
Dedim ve sigaramı yaktım, temâşeya koyuldum. Bir tanıdık söktü, elli beşlik bir zat... On sene içinde ne kadar da değişmiş, ne tanınmaz bir hale girmişti... Elinde örme bir erzak kesesi, sırtında bolluk zamanından artakalmış bir redingot, boynunda yumuşak yaka ve başında kirli bir fes, gümüş saplı yadigâr bastonunu kakarak, bezgin ve düşünceli, geliyordu. Ona İrfan Bey derlerdi, zarif, vakur, hoş sohbet bir adamdı, ekseriya Fenerde çift atlı kupasında kibârâne gezerken ve vapurlarda önü ipekli pardesüsü sırtında, uşağı ardında ağır ağır, mütebessim ve mültefit, memuriyetine giderken veya dönerken rast gelirdim. Ne sâkin, ne kaygısız ve ne kibar bir hayat geçirirdi... Belliydi ki varidatını masrafına uydurmuş, ailesinin refahını temin etmiş, küçücük zevklerini de dahili hesap ederek borçsuz, düşüncesiz, dertlerden uzak pürhuzur yaşıyordu. Onu, o tertemiz giyinen, o vakarını bir an terketmiyen, azametle müteradif bir nezaket içinde tepeden tırnağa kadar kibârâne ömür süren bu zatı bir gün, kısa müddet sonra, arkasındaki uşağından daha berbat, daha şerefsiz bir halde, sırtında liyme liyme elbiseler, ikinci mevkiye doğru itişe kakışa giderken göreceğimi aklımdan geçirmezdim. Şimdi selâmlaşırken biçarenin halinde bir mahcubiyet, beni görmemezlikten gelmek arzusu hissediyordum ve yan yana tesadüf edersek:
— Nasılsınız efendim, iyisiniz inşallah!
Demekten, hal ve hatır sormaktan çekiniyor, nezaketen istifsarı hatırdan vaz geçiyordum. Bu adam, şu vaziyetiyle, ödünç para bulmak, borç verebilmek, ekmeğini tedarik edebilmek, müşkülâtı içinde yarı yarıya, hattâ yarıdan fazlası bitmiş değil miydi?
“Ay Peşinde” nin ilk tab’ı, 1938 de 13X19 boyunda 159 sayfa olarak Sabah matbaasında basılmıştır: Baskı sayısı tesbit edilememiş olan bu esere o zaman 25 kuruş fiyat konmuş ve kısa bir zaman zarfında tükenmiştir (B.: Karay, Refik Halid).
Tema
Diğer
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM030666
Tema
Diğer
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Tanım
Cilt 3, sayfalar 1627-1628
Bakınız Notu
B.: Karay, Refik Halid
Tema
Diğer
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.