Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AYASOFYA
Roma Şark İmparatorluğu devrinde İstanbulda yapılmış olan en büyük Kilisedir. Bu bina 537 den 1453 e kadar 916 sene kilise olarak kalmış, fetihden 1934 senesine kadar 481 yıl Cami olarak İslâm ibâdetine açılmış, 1934 de Atatürk’ün emri ile müzeye tahvil edilmiştir.
Ayasofyanın inşasını İmparator büyük Konstantin’e atfeden müverrihler, Teofanas, Nekeforos, Gramerci Leon gibi daha fazla VII. inci asırdan sonra yaşıyanlardır. Daha evvelkiler, başta Sokrates (Hist. Ecclésiastique) olmak üzere, bu binanın oğlu Constans tarafından inşa edildiğini ve kilisenin ibâdete açılmasının bu devirde, 15 ekim 360 tarihinde yapılmış olduğunu yazarlar.
Bu ilk kilise hakkında bilgimiz az olmakla beraber, bunun o zaman yapılan kiliselerde olduğu gibi duvarlar kâgir ve damı ahşap bir bazilika olduğunu biliyoruz. O zaman eski Aya İrini kilisesi de mevcuttu. Bu yeni kilise şehrin diğer kiliselerinden büyük olduğu için, kendisine büyük kilise mânasına “Megali Ekklisia” ismi veriliyordu. Kilise sonradan Ekânimî Selâsenin ikinci şahsı - Oğul - un bir vasfı olan “Thea Sofia” ismini aldı, sonradan da Ayasofya’ya çevrildi. Tabiî bu Ayasofya isminin Romada II. nci asırda yaşamış ve din uğrunda ölmüş olan Sofia ismindeki kadınla alâkası yoktur.
404 de İstanbul Piskoposu bulunan, belâgati ve dinî müsamahasızl...
⇓ Read more...
Roma Şark İmparatorluğu devrinde İstanbulda yapılmış olan en büyük Kilisedir. Bu bina 537 den 1453 e kadar 916 sene kilise olarak kalmış, fetihden 1934 senesine kadar 481 yıl Cami olarak İslâm ibâdetine açılmış, 1934 de Atatürk’ün emri ile müzeye tahvil edilmiştir.
Ayasofyanın inşasını İmparator büyük Konstantin’e atfeden müverrihler, Teofanas, Nekeforos, Gramerci Leon gibi daha fazla VII. inci asırdan sonra yaşıyanlardır. Daha evvelkiler, başta Sokrates (Hist. Ecclésiastique) olmak üzere, bu binanın oğlu Constans tarafından inşa edildiğini ve kilisenin ibâdete açılmasının bu devirde, 15 ekim 360 tarihinde yapılmış olduğunu yazarlar.
Bu ilk kilise hakkında bilgimiz az olmakla beraber, bunun o zaman yapılan kiliselerde olduğu gibi duvarlar kâgir ve damı ahşap bir bazilika olduğunu biliyoruz. O zaman eski Aya İrini kilisesi de mevcuttu. Bu yeni kilise şehrin diğer kiliselerinden büyük olduğu için, kendisine büyük kilise mânasına “Megali Ekklisia” ismi veriliyordu. Kilise sonradan Ekânimî Selâsenin ikinci şahsı - Oğul - un bir vasfı olan “Thea Sofia” ismini aldı, sonradan da Ayasofya’ya çevrildi. Tabiî bu Ayasofya isminin Romada II. nci asırda yaşamış ve din uğrunda ölmüş olan Sofia ismindeki kadınla alâkası yoktur.
404 de İstanbul Piskoposu bulunan, belâgati ve dinî müsamahasızlığı ile tanınmış olan Yuanis Hrisostomos (Jean Chrysosthomos) un İmparatoriça aleyhindeki hücumlarından bıkan İmparator Arkadios (Arcadius) kendisini 20 Haziran 404 de nefyedince ahâli ayaklanarak Ayasofya Kilisesini yaktılar (Chron, Pasc, Bonn 1.531). İmparator II. nci Teodosios (Théodosius) mimar Ruffinos’a kiliseyi yaptırmak vazifesini verdi. Kilise yine basilika stilinde yapıldı. Bu Kilisenin kalıntıları 1936 da yapılan bir kazıda meydana çıkarıldığından, bu husustaki bilgimiz daha fazladır. Binâ beş nefli idi. Beş ayak merdivenle çıkıldıktan sonra, önü sütunlu bir “propyle” ye geliniyordu, ve ondan sonra binâya giriliyordu. Kilisenin birisi İmparator kapısı olmak üzere üç kapısı vardı. Kazıdan alınan neticelere göre yapılan hesapta, binanın eninin 60 metre kadar olduğu anlaşılmaktadır. Şimdiki Ayasofyayı tehlikeye düşürmek için kazı şarka doğru uzatılmamış, bunun için binanın uzunluğu hakkında bir rakkam tespit edilmemiştir. Bu kilise o asırda İstanbulda ve Romada yapılmış olan diğer bazilikalar gibi ahşap damlı idi.
Kilise 10 ekim 416 da ibâdete açıldı (Chron Pasc. 592). Bu ikinci Ayasofya 415 den 532 ye kadar şehrin en büyük kilisesi olarak kaldı. Fakat zulûm gören, devlet büyüklerinden hoşnud olmıyan ve mikdarları pek çok olan monofizist (monophysiste) ler 532 de Hippodrom’daki partilerle birleşerek tarihte Nika ihtilâli denen ayaklanmayı yaptılar ve 13 - 14 ocak 532 de diğer bazı binalarla beraber bu kiliseyi de yaktılar.
İmparator Justinyen’in tahtı tehlikeye girmişti ki, Justinyen’i zevcesi Teodora (Théodora) nın azmi ve kumandanı Belisarios’un mahareti kurtarmıştı.
18 ocakta ihtilâl kanlı bir surette bastırıldı; fakat Ayasofyadan başka, Zöksip Hamamı, Aya - İrini Kilisesi ve bunun yanındaki Samson hastâhanesi ve diğer iki hastâhane binası da tahrip edilmişti.
İmparator Justinyen 23 şubat 532 de Ayasofyayı yeniden yaptırmaya başladı. Kilisenin, Kudüs’de Hazreti Süleyman tarafından yapılmış olan mâbetten daha büyük ve daha müzeyyen olmasını istiyordu. Bunun için mabedin evvelce işgal ettiği saha yeni istimlâklerle büyütüldü, binâ sahipleri bunları satmak istemediklerinden türlü türlü çarelere baş vurularak bunlar satın alındı. Kilisenin inşasına derhal başlayabilmek için yangın sahasının tamamiyle temizletilmesinden vazgeçilerek saha düzeltildi, bu suretle yeni kilisenin zemini eskisinden 2,5 metre kadar yüksekte kaldı.
Binânın inşası vaziyeti büyük bir matematik âlimi olan Tralles’li (Aydınlı) Antemios (Anthemius) ile o devrin en büyük mimarı olan Milet’li İzidoros’a verildi.
İmparatorluk dahilinden toplanan bin usta ve onbin amele bu inşaatla görevlendirildi. Bunlar iki kısma ayrılarak her birine binânın bir tarafının inşası vazifesi verildi; amele ve ustaların kaçmamaları ve çalışmalarının durmaması için kendilerine yevmiyeleri muntazaman veriliyordu. Kilisenin bir an evvel bitmesinin temini için de her gün daha ziyade iş çıkaran ekibe bir mükâfat verilerek rekabet gayretinden istifade edildi. İmparator bütün vâlilere, kendi vilâyetlerinde mevcut kadim harabelerdeki en güzel parçaları Ayasofyada kullanılmak üzere İstanbula göndermelerini emretmişti. Bunun için başta en yakın olan Kizikos’un (Kpudağ yarım adasının) şark sahillerindeki Belkis harabeleri olmak üzere Efesos, Baalbek ve diğer şehirlerde mevcut eski âbidelerdeki sütunlar, güzel mermerler, renkli taşlar Ayasofyada kullanılmak üzere gönderildi. Bugün binanın zemin ve duvarlarını kaplayan güzel beyaz mermerler Marmara adasından, yeşil somakiler İğriboğa (Eubea) adasından, pembe mermerler Afyonkarahisar civarındaki Synada’dan, sarı mermerler de şimalî Afrikadan getirildi, bundan evvel iki defa Ayasofyanın yandığı nazarı dikkate alınarak yeni inşaata mümkün olduğu kadar ahşap malzeme kullanılmaktan çekinildi. Kapılara bronz kaplatmak suretiyle bunların yanma tehlikesi azaltıldı; bütün inşaatta taş ve tuğla kullanıldı. Taş yalnız esas ayaklarda duvar ve zemin kaplamalarında kullanılarak binâ gayretli kuvvetli olan Bizans harcı ile birbirine raptedilen tuğlalarla yapıldı, kullanılan tuğlaların üzerinde yapıldıkları atölyelerini gösteren Magale, Ekklisios veya Mamas, Domonos, Tifon, Presbiteres, Manos, Konstantinopolis ismini muhtelif şekillerde taşıyan damgalar görülmektedir.
İmparatorun mütemadi takip ve teftişi ve işlerin bir an evvel bitmesi hakkındaki emirleri, kullanılan işçi kitlesinin büyüklüğü sayesinde inşaatın beş sene on ay ve iki gün zarfında bitirilmesi kabil oldu.
Yeni mabedin görünüşü bugünkü dış görünüşten farklı idi; kubbe şimdikinden yirmibir kadem (6,25 metre) kadar daha alçak ve basık idi, binaya bugün kaba bir şekil veren hariçteki payanda duvarları yoktu, bunun için binanın dış güzelliğini ve tezyinâtını görmek kabil oluyordu.
Justinyen maksadında muvaffak olmuştu; imparatorluğun bütün varlığını ve imkânlarını sarfederek kendi azim ve zekâsının mahsulü olan bu binayı inşâ ettirmiş, bir şaheser olan bu mabedi yaptırmaya ve ismini ilelebed muhafaza ettirmeye muvaffak olmuştu. Yapılan hesaplara nazaran binaya şimdiki para ile yetmiş beş milyon dolar kadar bir servet sarfedilmiştir. Fakat Justinyen bu meblâğı bulabilmek için yeni vergiler koymaktan da çekinmedi.
Ayasofyanın açılma merasimi 27 ocak 537 de yapıldı. (Precopius, Bonn de Aedrif, I’ı). İmparator bir zafer arabasiyle şimdiki Ayasofya meydanı yerinde bulunan Augusteon meydanından geçerek kilesinin Atriununa girdi; bütün devlet erkânı kendisini takip ediyorlardı. Kapının ortasında başta Patrik Menas olmak üzere şark kilisesi erkânı tarafından karşılandı, bu suretle nartex’e geçildi, asıl binaya girerken hükümetin kiliseyle müşrek olduğunu göstermek için teşrifat kaidelerine uyarak İmparatorla Patrik el ele binadın içeriye girdiler; söylendiğine göre İmparator kiliseden içeriye girince mâbedin haşmeti karşısında heyecana düşmekten kendisini alamamış, Patriğin elini bırakarak mabedin mihrabına kadar yürümüş ve ellerini kaldırarak Cenabı Hakka böyle bir binayı yaptırmak fırsatını verdiğinden dolayı teşekkür etmiştir, ve “Ey Süleyman, seni geçtim!” diye bağırmıştır.
Bugünkü tetkiklerden anlaşıldığına göre mabet o zaman hakikaten muhteşem idi, yepyeni ve parlak bir halde olan renkli mermerler yan nef’lerin ve nartex’in tavanlarını kaplayan mozaikler, tunç ve gümüş levhalar kaplı, altın yaldızlı kapılar, fevkalâde güzel kolonlar ve bunların üzerindeki mermer tezyinat binaya erişilmez bir güzellik veriyordu; (iç son cemaat mahalli) içeriye girmeye yarayan büyük İmparator kapısının çerçeveleri ve kapının gümüş levhalarla kaplı olan kanatları tamamiyle altın yaldızlı idi. Mihrapta râhiplere mahsus mukaddes mahal ile asıl kiliseyi birbirinden ayıran şebeke tamamiyle gümüştendi; bunun arkasında altında altın mukaddes masa ve iki insan boyunda yine altın (Büyük Konstantine atfedilen) bir salip bulunu yordu, Prokopios bu kısımda bulunan eşyadaki gümüş ağırlığının (tabii biraz fazla mübalâgalı olarak) yirmi beş bin kilo olduğunu söyler. Her tarafta altın ve gümüş vazolar, brocard perdeler ve saire bulunuyordu. Asıl binanın garbında bir iç nartex, buna bitişik olarak bir dış nartex ve bundan sonra derinliği otuz metre olan atrium vardı. Burası mermer kaplı idi; üç tarafı revaklı idi, ortada atrium “phiale” bulunuyor, ve bunun üzerinde gerekçe olarak “Mabede girmeden yalnız ellerinizi değil kalbinizi de temizleyiniz” yazısı vardı. Bu yazı gerek sağdan sola, gerek soldan sağa aynı suretle okunabiliyordu.
Mabedin açılış günü binanın inşâsı tamamiyle bitmemiş olması muhtemeldir hiç olmazsa bâzı mozaiklerin İmparatorun halefi ikinci Jüstin zamanında yapıldığını biliyoruz. Justinyen Ayasofyasında muhtemelen insan resimli mozaik yoktu, çünkü bu devirde imparatorluğun en zengin kısmı olan Mısır ve Suriyede Monophysiste’ler büyük bir ekseriyet teşkil ediyordu. İmparatoriçe Theodora inancından veya imparatorluğun menfaati iktizâsı onları açıkça himâye ediyordu. Bunun için sonraki devirlerde mevcut olan ve ikonoklastlar (Tasvir kırıcılar) devrinde tahrip edilmiş olan mozaiklerin Justinyenin halefleri devrinde yapılmış olmaları muhtemeldir. Esasen Prekopios’un Ayasofyayı tasvir eden yazısında da bu gibi mozaiklerden bahsetmemesi de şayanı dikkattir. Bununla beraber Justinyen devrinde büyük sarayda Hz. Meryem ve İsâ’yı ve kendi zaferlerini gösteren mozaiklerin mevcut olduğunu ve bunların tasvir kırıcıları devrinde tahrip edilmiş olduğunu da biliyoruz.
Kubbeye gelince: Bazı mütehassıslar bunun bugünkü gibi bir kasnağa değil, madalyonlara dayandığı fikrindedirler; her halde bu kubbe çok basıktı. Bu büyük siklet harçları kâfi derecede sertleşmiş olan duvarlara oturtulmuştu; bu vaziyette mâbedin yan tazyikleri büyüktü, mâbedin ya o zamanki imkânların kifâyetsizliğinden, veya yapılan hesaplardan, bu tazyiklerin kuvvetinin tam hesap edilmemiş ve buna karşı alınacak tertibat tesbit edilmemiş olması dolayısiyle buna büyük sarsıntılara karşı zayıf bir vaziyette bulunuyordu, belki de o zamanın tekniği, binanın harıcî zarafetini muhafaza şartiyle bunu yapmaya kâfi değildi. Bunun için 15 Ağustos 553 zelzelesinden bina zarar gördü, şarktaki büyük kemerin ortası zedelendi; 14 Ocak 557 zelzelesinde bu kemer tamamiyle çatladı; 7 Mayıs 558 deki zelzele şark kurresinin bir parçası, şark büyük kemerinin ve buna dayanan kubbenin oldukça büyük bir kısmı yıkıldı (Malalar, Bonn, 489-496). Altında bulunan anbon ceboiom ve mihrabı tamamiyle tahrip etti, inşaatın zâafı bu suretle meydana çıkmıştı.
Ayasofyanın Maktaı
(Resim: Cornelius Gurlitt)
İmparator Justinyen, mâbedin mimarı İzidor’un yeğeni genç İzidor’u celbederek kubbenin tamiri vazifesini ona verdi. Binanın inşaası esnasında amcası ile çalışmış olan bu mimar kubbeyi tetkik ederek inşâ edilmış olan kısımları muhafaza şartiyle bu basık kubbenin yeniden yapılmasına imkân olmadığını anlamıştı, çünkü kubbenin yıkılmasının bu basık kubbenin çok büyük olan yan tazyiklerinden ileri gelmiş olduğunu anlamıştı. Bunun için kubbenin yıkılmamış olan kısmı da muayyen bir yüksekliğe kadar kesildi, buradan itibaren yarım kürenin açığı arttırılarak 20 kadem (6.25 metre) kadar yükseltildi. Bu suretle yan tazyiki azaltıldı. Kubbenin istinat ettiği dört asıl ayağı mesnet olmak üzere kule şeklinde istinad duvarları yaptırıldı, yeni kubbenin çapı garp - şark istikametinde eskisinden biraz daha küçük olmuştu. (B. Van Nice ve W Emerson, Hağia Sophia, the Collaps of the first Dome Areheology. 1951 ayrı baskı). 24 Aralık 562 de İmparator Jüstinyen patrik Eulhyhus ile beraber mabedin ikinci açılış merasimini yaptılar (Chron Pase, 677; Malalas. Bonn, 495).
Fakat bina statik bakımdan yine zayıftı, çünkü İmparator II. Basil devrinde 9 şubat 869 tarihindeki zelzeleden sonra Ayasofyanın garp yarım kubbesi yıkılmak tehlikesine girdi; burası tamir edildi. Yine bu asırda Venedik Dogi Orso Patricienu tarafından hediye edilen bir çan (muhtemelen 861 de) binanın garp tarafındaki payanda duvarlarının üzerine yapılmış küçük ve dörtgen bir çan kulesine kondu. Bu çan kulesi 1678 de İstanbula gelen Fransız seyyahı Grelot’nun görmüş ve resmini yapmış olduğu kule olmalıdır.
912 de Ayasofyanın cenubi şarkisinde bulunan patrikhâne binası yandı. 25 ekim 986 daki yer dopremi neticesi kubbenin bir kısmı yıkıldı, duvarlardan birisinde bir yarık hasıl olmuştu, kubbe tehlikeli bir vaziyet arzettiğinden kilise ibadete kapandı.
İmparator İkinci Basil, tamir işini Tiridod isminde bir mimara havale etti, tamir altı sene sürdü (Leon le Diacre, X, 10). Kubbe tamirinde kurulan iskele için on bin bezant altını sarfedildi. Mabet 13 mayıs 994 de tekrar ibadete açıldı. İmparator İkinci Romenos devrinde kolon ayakları altın ve gümüş ile tezyin edildi. 1166 Consili patrik Krilinos’un başkanlığında burada toplandı.
Dördüncü haçlı ordu İstanbula harben girdiği zaman kilise insafsızca, sanki başka dine ait bir mâbetmiş gibi yağma edildi. İkonostasiyon (şebeke) ambon, İmparator kapısının yanındaki altın yaldızlı gümüş levhalar, altın gümüş salipler, velhasıl kıymet ifâde eden her şey alındı. Askerler bu yağma ile meşgul olurken rahipler dinî eşya yağması ile meşgul idiler. 1261 de şehir Paleologos’lar tarafından geri alınıdğı zaman İmparator VIII. Mihael râhip ve mimar Ruçhas eliyle binâyı tamir ettirdi. Garp cephesinde istinat duvarları o zaman yapıldı. 1317 de mabedin şimal ve cenup duvarları kubbenin tazyiki ile dışarıya doğru meyletmiş ve tehlikeli bir şekil almış olduğundan İmparator II. Andronikos piramit şeklinde dört payanda duvarı yaparak binâyı takviye ettirdi.
Buna rağmen 14 mart 1346 da şark yarım kubbesi yıkıldı, yanında bulunan büyük kubbenin bir kısmını takriben sekizde üçünü beraber sürükledi. Ambon ve ikonostasiyon bu yığıntı altında harap oldular; parasızlık yüzünden hemen tamir edilemedi. Büyük merasimler Ayvansarayda “Blaherna” daki Theotokos kilisesinde yapıldı. Mâbed için para bulunamadığından binâ 1354 e kadar bu vaziyette kaldı, nihâyet yeni bir vergi konularak mimar G. Prella tarafından tâmir edildi ve İmparator Birinci Yuanis Paleologos’un resmini hâvi mozaikler de bu sırada yapıldı.
Ayasofya XV. asrın ilk yarısında harap bir vaziyette idi. 1402 de İstanbula gelen Kastilya Kırallığı elçisi Cılajivo binâyı çok harap ve bir çok kapıları düşmüş, yerde yatar vaziyette bulmuştu. Türkler İstanbulu aldığı zaman Ayasofya bu halde idi.
OSMANLI DEVRİNDE AYASOFYA:
29 mayıs 1453 de İstanbul zaptedildiği zaman Ayasofya camiye tahvil edildi. Güneşin doğduğu tarafa bakan absid = mihrab Kâbeye tevcih edilerek yeni bir mihrab yapıldı; fakat cuma namazını burada kıldı.
Camie muhtemelen garp tarafında ve büyük kubbenin kenarında bulunan kubbeciklerden birinin üst kısmı delinerek bunun yerine bir tahta minâre oturtuldu (R. Van Nice ve W. Emerson. Nagia Sophia and the first minaret erected after the conquert of Constantinople. Archeology).
Bundan sonra şimdi tuğla minâre diye anılan güney batıdaki minâre inşa edildi, cami de tamir edilerek şarktaki ikinci istinat duvarı yapıldı.
İkinci Sultan Bayazıd zamanında şimâli şarkî tarafındak ince minare yaptırıldı. 1506 da camide bulunan Bizans mozaikleri badana edilerek kapatıldı.
İkinci Sultan Selim zamanında camiin dört tarafını halk işgal etmiş ve yürüyecek gayet dar yollar kalmıştı. Müverrih Selânikli Mustafa Efendiye nazaran (Selânikî Târihi, Matbai Âmire baskısı S. 120-121) binâ birbuçuk zirâ kadar bir yana meyletmiş ve yıkılacak bir hâle gelmişti. Sultan Selim yanında Vüzerâsı ve Ulemâsı ve Sermimâranı Hassa Koca Sinan Ağa olduğu halde camii tetkik etti, etrafında sonradan yapılmış bütün binaların yıkılmasını emretti.
Camiin sağ ve sol cebhelerinin önünde otuzbeşer arşınlık yer hâli olacaktı, medresenin etrafında üç zirâ genişliğinde bir yol bırakılacaktı; orada bulunan mirî bir anbar binâsı yıkılıp kaldırılacaktı; kubbe üzerinde olan tahta minâre kaldırılacak, önündeki payanda duvarı üstüne yeni bir minâre yapılacaktı; cebheler önünde hâli kalacak olan otuzbeşer arşınlık yere yeni takviye pâyeleri, göğüsleme ayakları yapılacaktı; Ayasofyanın içinde dışında sâir tâmire muhtac her yer dikkatle tesbit ve tâmir edilecek, temizlenecek; bu tamirlerde de yıkılacak binâların taş ve tuğlaları kullnılacaktı. Bu büyük restorasiyon Mimarbaşı Sinan Ağanın nezâretinde yapılacaktı (Ahmed Refik, Onuncu asrı hicrî İstanbul hayatı).
Peçeviye nazaran (Cild I, S. 501) hicrî 980 senesinde İkinci Sultan Selim Ayasofya Camii Şerifinin kubbeyi azimesine ihtiyaten azim pâyeler, iki minâre ve iki âli medreseler, ve kendileri için medfen olmak üzere bir türbe inşâ olunmasını emretmişti.
Ebübekir Behram Dımüşkîye nazaran (1906) Fatih Sultan Mehmed mihrap, minber, minâre, müezzin mahalli, mesçid ihdas etmiş, İkinci Sultan Selim mihrabın cenubu şarkîsindeki bir şerefeli minâreyi, Üçüncü Sultan Murad da hattı şimalisinin nihayetinde şark ve garbındaki iki minareyi yaptırmıştı. Bu tamir esnasında Andronikos tarafından yaptırılan piramid şeklindeki payanda duvarları da yükselmiş ve tahkim edilmişti.
İkinci Selim tarafından yaptırılması emrolunan minârelerin, kendisinin bir sene sonra vefat etmiş olduğu nazarı dikkate alınırsa, üçüncü Sultan Murad tarafından ikmal edilmiş olduğu muhtemeldir.
1717 de Üçüncü Sultan Ahmed zamanıncamiin sıvaları dökülmüş olduğundan bunlar yenilendi ve sekiz köşeli sâde fakat mâbedin azameti ile âhenkli büyük top kandil konuldu.
Bu güzel top kandil Ayasofyanın 1847 - 1849 tâmirinde kaldırılmış, yerine zamanımızdaki top kandil konulmuştur. Üçüncü Ahmedin kandilini G. Fossati’nin yaptığı çok güzel bir resimden tanıyoruz.
Birinci Sultan Mahmud hicrî 1152 de (milâdî 1739 - 1742) binaya bitişik olan ve içinde otuz bin kitap bulunan kütüphaneyi, 1153 de (milâdî 1740) Onsekizinci asır Türk mimarî eserlerinin güzel bir nümunesi olan şadırvanı, ve 1155 de (milâdî 1742) Muvakkithâne ile Sibyan Mektebini yaptırttı.
Cami hicrî 1224 de (milâdî 1809) İkinci Sultan Mahmud devrinde 800 kese kadar para sarfiyle tâmir edildi ve hasırları değiştirildi.
Ayasofyanın saltanat devrindeki en büyük tâmiri Sultan Mecid devrinde 1847-1849 senelerinde yapılan tâmirdir. Bu büyük iş İstanbuldaki Rus sefarethânesini yapmış olan İtalyan - İsviçreli mimar G. Fossati’ye verildi. Bu tâmir için lâzım gelen para o zaman bilâvâris vefat etmiş olan sabık şeyhülislâm Mekkizâde Mehmed Efendinin beytülmâle kalan servetinden temin edildi. Fossati’nin yazdığına nazaran tâmir başlamadan kubbe ve tonozlarda çatlaklıklar vardı. Buradan kar ve yağmur suları içeri giriyordu, bina yıkılmak tehlikesi arzediyordu.
Tâmir iki sene sürdü, kubbenin dibi çift demir çemberle çevrilerek kubbeyi destekleyici dört ağır dış yarım kemer (arc-boutant) kaldırıldı; bütün kubbeler tamir edildi, kurşunları yenilendi. Birinci kat galerisindeki çok iğrilmiş bulunan onüç sütun düzeltildi, sıvalar yenilendi; mihrap, minber, mahfiller restore edildi. Bütün kandiller ve galerinin önündeki korkuluklar kaldırılarak bunların yerine pek de güzel olmayan ondokuzuncu asrın modasına uyularak Victorya stili kandiller ve ahşap korkuluklar konuldu. Eski hünkâr mahfili yerine Türk-Bizans bir stilde mermer sütunlar üzerinde oturtulmuş yeni bir hünkâr mahfili ve hünkâr sofası yapıldı. Sıvaların değiştirilmesi esnasında meydana çıkan mozaikler takviye ve tamir edildi. Üzerleri bir sıva veya boya tabakasiyle kapatıldı.
Mâbedin etrafını eskiden olduğu gibi yine birçok ahşab binâlar sarmıştı ki, Fossati pek nefîs bir sûrette bastırılmış olan meşhur albumunun 25 inci levhasında bu evleri göstermiştir, yangına mâni olmak için etraftaki bu ahşaplar da kaldırıldı. Sadırâzam Mustafa Reşid Paşanın himmetiyle yapılan bu tâmire, söylendiğine nazaran ikiyüz bin altın lira kadar para sarfedilmişti.
Ayasofya bütün diğer İstanbul binaları gibi 10 mayıs 1884 deki bir dakika devam devam eden büyük zelzeleden zarar görmüş tâmir edilmişti. Bu yer depremi esnasında harap bir şekilde bulunmuş olan mozaiklerin bir kısmı da düşmüştü.
Cumhuriyet devrinde 1926 senesinde bazı Avrupa gazetelerindeki Ayasofyanın yıkılma tehlikesine maruz kaldığı hakkındaki makaleler üzerine hükûmet, Yüksek Mühendis Mektebi porfesörleri de dahil olduğu halde mutahassıslardan mürekkep bir hayet teşkil etti, heyetin çalışması altı ay sürdü, müteaddit sondajlar yapıldı, neticede binanın bir kaya üzerinde oturmuş olduğu ve sağlam bir zemine dayanmakta olduğu anlaşıldı, biraz zayıf görülen cenûbi garbî esas ayağı birinci katta bulunan bir geçidi kapatıldı, ayağın bu kısmı bir demir lâma ile takviye edildi, kube yeniden demir bir çemberle bağlandı ve su nufuzuna mâni olmak için esaslı tedbirler alındı.
Binanın Müzeye çevrilmesini Atatürk emretmişti. 24 Ekim 1934 tarihindeki bir heyeti vekile kararı ile binâ Müzeye çevrildi, kurulan bir heyet bunun şeklini tâyin ve yapılacak işleri tesbit etti. Bu arada Müzeyi saran ve şahıslara ait olan binaları istimlâk ettirerek etrafı tamamiyle temizledi, dükkânlar tamir edildi ve Ayasofya manzumesi bugünkü şeklini aldı.
Ayasofya mozaiklerinin temizlenmesi işi daha evvel başlamıştı.
Amerikan Bizans Enstitüsü mozaiklerin temizlenmesi için müracaat etmiş ve bu müracaat kabul edilmişti. Bu Enstitü 1931 de çalışmalara başladı, bu çalışmalar Ayasofya Müzesinde ve buna bağlı olan Kaariye ve Fethiye anıtlarında da devam etmektedir. 1936 da profesör A.M. Schneider tarafından Ayasofyanın garp tarafına yapılan kazı neticesi İmparator II. Teodosios tarafından yaptırılmış İkinci Ayasofya binasının garp cephesinin bir kısmı meydana çıkartılmış ve bu kilise hakkında malûmat alınabilmiştir. Çıkan eserler kısmen Ayasofyanın garp kapısının bulunduğu yerde, kısmen de bahçe içinde muhafaza edilmektedir.
Ayasofya müze olduktan sonra da mütemâdiyen tâmir görmüştür. 1947 de binânın şimali şarkîsinde bulunan ince minârenin şerefe kısmı esaslı bir surette tâmir edildi.
1955 de başlayan esaslı tâmirler neticesı binanın bütün cepheleri ve tuğla minâre ele alındı, ve 1959 da da eski hazine binasının tâmirine başlandı.
Roma Şark İmparatorları Ayasofyayı nisbeten yeni olarak 537 senesinden 1453 senesine kadar tâmir ve muhafaza etmişlerdir. Türkler ise kapıları düşmüş harap bir vaziyette bulunan bu binayı tamamen köhne olıarak devir almış ve mütemadî tâmirlerle yaşata gelmişlerdir, büyük himmettir. Bugün dünyada ayakta bulunan ve kendi kadar yaşı olan binalardan pek azı Ayasofya gibi tam bir vaziyette kusursuz muhafaza edilebilmiştir.
E.H. Swift’in dediği gibi Türkler Ayasofyada her zaman din hususundaki serbest düşüncelerini göstermişler, Ayasofyayı muhafaza için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bizzat Fatihe gelince binanın şeklini bozmamış “Cami-i Ayasofya-i Kebir” şeklinde ismini dahi muhafaza etmiş, islâm dininin insan resimlerini menetmesine rağmen Fatih bunları hafif bir suretle (ince bir badana ile) örtmekle iktifa etmiş, ve hattâ bazılarını meydanda bırakmıştır.
1675 de İstanbul’u ziyaret eden Fransız seyyahı Grelof bir çok mozaikler hatta mihrabın üzerindeki yarım kubbedeki Meryem ve İsa resimlerini de yerlerinde ve açık olarak görmüştür (E.H. Swift: Hagia Sophia. New-York).
Mimarî Hususiyetleri:
Ayasofya bir kubbeli Basilikadır; bu anıd bir orta nef (sahın) iki yan nef (yan sahın) bir apsid (mihrab), bir iç ve bir de dış nartex (son cemaat mahalli) nden terekküp eder. Orta nefler ise 18,19 ve 18,70 enindedir.
Binanın mihrabdan İmparator Kapısına kadar uzunluğu 79,29 metredir, bu ölçüye iç ve dış nartex ve duvar kalınlıkları ilâve edilecek olursa umumî uzunluk 99,013 metre olur. (Bu ölçüler Mr. Van Nıce tarafından yapılan en son ölçülerdir). Bu suretle binâ işgal ettiği saha itibariyle Romadaki St. Pierre, Seville Katedral ve Milano Katedralinden sonra dördüncü olarak gelmektedir.
Kubbe yüksekliği 55,6 metre olduğuna göre kubbesi 67,70 olan Londradaki St. Paul Katedlinden sonra beşinci dereceyi işgal etmektedir. Fakat bunların kubbe şekillerinin de aynı olmadığı âşikârdır.
Muhtelif tamirler dolayısıyle şeklini değiştirmiş olan Ayasofya kubbesi tam daire şeklinde değildir. Şinal - cenup çapı 31,877 metre, şark - garp çapı da 30,876 olduğuna göre (Van Nice ölçüsü) vasatî kubbe çapı 31,36 metredir. Edirnedeki Sultan Selim Camiinin kubbesi ise 31,26 dır.
Kubbe 1,10 metre genişliğinde tuğladan yapılmış kırk kaburgaya istinad eder. Bu kırk kaburganın aralarında ve alt kısmında kırk pencere mevcuttur. Bu kırk pencereden bugün dördü kapalıdır. Kubbenin muhelif devirlerde yapılmış olması hesabı ile bu pencereler tarafındaki moaikler birbirinden farklıdır; ilk inşaat devrinde yapılmış olanlarla onuncu asır tamirlerine ait olanlar altın yaldızlı mozaik, on dördüncü asır tamiri ise yeşil rengin hâkim olduğu tarzda yapılmıştır. Bu kubbe vaktiyle Pantokrator — Cihana hâkim — vaziyette bir İsa mozaiki mevcuttu, şimdi ise kazasker İzzet Efendi tarafından yazılmış olan “Allahü nûressemâvât..” âyeti kerimesi vardır. Kubbenin üstündeki som altın alem vaktiyle Sadırâzam Sokollu Mehmed Paşa tarafından koydurulmuştu.
Kubbenin Kasnağı dört pantantif (Alîka) vasıtasiyle dörtgene çevrilir ve dört büyük kemer vasıtasiyle 24,30 metre yüksekliğinde olan dört asıl ayağa istinad eder. Kubbenin büyük tazyiki şarkta ve garpta iki yarım küre tarafından karşılanır. Bunlar bir taraftan esas ayaklara diğer taraftan ise şark ve garpta bulunan dört ve ikinci dercede ayağa istinad eder. Bu suretle bu yarım kubbenin tazyiki bunların iki tarafında bulunan daha küçük iki yarım kubbe tarafından karşılanarak esas duvara intikal ettirilir. Şark yarım kubbesinin ortasında da mihrab bulunur.
Şark ve garp istikametine gelen büyük tazyikler bu yarım kubbeler tarafından karşılanamadığından binânın bu cihetinde istinad duvarları yapılmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Şimal ve cenup tarafında olan tazyiklere yan neflerin teşkil ettiği destek kâfi gelmediğinden bunların haricine de istinad duvarları yapılmış, bu suretle binâ hariçten hiç de güzel olmayan bir şekil almıştır.
Ayasofya binasında daha eski devir âbidelerinden alınmış birçok parçalar mevcuttur. Orta nef ile yan nefleri birbirinden ayıran dördü sağda dördü solda bulunan yeşil - siyah damarlı mermerden sütunlar Efesos’dan getirilmiş, ve dördü küçük yarım kubbenin altında bulunan sekiz porfir sütun evvelâ Kahire civarnda eski bir Mısır mâbedinde kullanılmış, buradan Romaya nakledilmiş, ve sonra da Ayasofyanın inşâsı sırasında İstanbula getirilmiştir. Gerek bu nakiller ve gerekse yer depremlerinden zarar gören bu sütunların muhafazası için müteaddit çemberlerin konulması lâzım gelmiştir. Binânın köşelerine tesadüf eden kısımlardaki sütunlar dört köşe ve beyaz mermerdendir. Bunlardan şimâli garbî köşesinde bulunan birisinin göz hastalıklarının tedâvisi için iyi olduğu söylenir ve terliyen sütun ismi verirler; esasen bu sütuna Roma Şark İmparatorluğu devrinde “Ayios Yorgios’un mûcizevi sütunu” ismi verilirdi.
Binanın duvarlarına birçok pencereler açmak suretiyle hem aydınlık temin edilmiş, hem de duvarların sikleti azaltılmıştır; eski Bizans camlarından şimdi hiç bir şey kalmamıştır.
Orta nefin duvarları üst kat galerisi hizasına kadar renkli mermer ve dekoratif motiflerle kaplanmıştır. Bu renkli mermerlerden bazıları simetrik olarak konmuş, ve bazı şekiller meydana getirilmiştir.
Kubbedeki şarkta olan iki pantantifte ve şimal duvarların ikinci kat hizâsında bulunan bu kısımda üç kilise büyüğü resimden başka mozaik yoktur. Garpta bulunan iki melek resmi boyayla yapılmıştır.
Asıl nefin zemini büyük beyaz mermer levhalarla kaplanmıştır. Bunların hepsi Marmara adalarından getirilmiştir. Şarkı cenubî kısmında yerde bir yuvarlak yeşil somâkî vardır ki burası en son zamanlarda İmparatorların taç giyme merasiminde durdukları yerdir. Eskiden İmparatorlar takriben şimdiki top kandil ile mihrab arasında ve şark, garp istikametinde kurulmuş olan iki taraftan bir merdivenle çıkılan ve üst tarafı yuvarlak olan kıymetli taşlardan yapılmış altın ve gümüş tezyinatı havî “ambon” da taç giyerlerdi.
Bugün mevcut olan mihrab Fâtih devrinde yapılmıştır. Mihrabın yanında bulunan tunç ayaklı kandil Kanunî Sultan Süleyman tarafından Budapeştenin zaptından sonra İstanbula getirilmiş, hicrî 932 de Ayasofyaya vakfedilmiştir.
Kapının iki tarafındaki mermer küpler Bergamadan getirilmiş ve Üçüncü Sultan Murad tarafından Ayasofyaya hediye edilmiştir.
Türk taşçılık sanatının en güzel örneklerinden biri olan Minber ve vaaz kürsüsü Dördüncü Murad tarafından konulmuştur.
Vaktiyle camide mevcut olan İsmi Celâl, İsmi Resul, Hulefâi Râşidin ve “Hasan”, “Hüseyin” levha - yazıları dörtgen şeklinde çerçeveler içinde idi ve iki yan duvarlarda mevcut renkli mermerlerin çevresine uyacak büyüklükte yazılmıştı, namlı hattatlarımızdan Teknecizade İbrahim Efendinin eseri idi (Hicrî 1061 = Milâdî 1651).
1846 - 1849 tamirinde Kadıasker Mustafa İzzet Efendinin yazısı olan zamanımızdaki levhalarla tebdil edildiler. Teknecizâde yazılarının iki asır boyunca tarâvetini kaybetmiş, yıpranmış oldukları tahmin edilebilir. 7,50 metre çapında dâirevî çerçeveler içinde bulunan İzzet Efendinin yazıları çok kıymetli olmakla beraber lüzumundan fazla büyük görünmektedirler.
Minberin şimâl tarafındaki geçitte gayet güzel çinilerle süslenmiş bir duvar ve yine çiniden ufak bir mihrab vardır. Burası vaktiyle hünkâr mahfili idi, bunun minber tarafı şahniş tarzında çıkıntılı yapılmış ve altın yaldızlı dört sütuna istinat ettirilmiştir. Bunun ön tarafında Üçüncü Sultan Ahmed tarafından konan yaldızlı bir şebeke vardı. Şimdiki hünkâr mahfili yapıldıktan sonra bunun şahnişi yer döşemesi ve merdiven kaldırılmıştır.
Minberin sol tarafındaki geçidin şark tarafındaki duvarında, çiniden yapılmış bir Kâbe resmi vardır; yine bu cihette, cenûbi şarkî esas ayağın şark yüzündeki beyaz mermer levha üzerine sonradan yapıştırılmış bir taş vardır.
Bu taş üstünde insan eline benzer bir şekil görülür, Hz. Meryeme izâfe edilen bu el izi vaktiyle Ayvansaraydaki Theotokos kilisesinin yanması üzerine Ayasofyaya getirilmiş ve buraya konmuştur.
İmparator kapısının iç tarafının yukarısında ortada bulunan yeşil - siyah damarlı mermer levhanın alt tarafında, biri sağda biri solda olmak üzere, ortalarında bulunan daire şeklindeki tezyinatın alt ve üstünde üsluplaştırılmış ikişer yunus balığı ve bunların ortasında kadîm putperest Yunanlıların deniz tanrısı Pozeidonun üçlü yabası vardır. Bunlardan şimal tarafta olan resimde sedef tezyinat vardır, altlı üstlü dört yunus balığı porfirden yapılmış bir daireyi çerçevelemektedirler. Yeşil levhanın en üstünde kubbe şeklinde tezyinatı hâvi ve iki tarafında sütun bulunan bir şekil mevcuttur; bu sütunlar arkasında yarı açılmış bir perde ve perdenin arkasında bir ayak üstünde bir salip mevcuttur, bu şeklin iki yanlarında dörtgen şeklinde iki levha ve bunların içine de porfir levhalar konmuştur.
Yan neflerde ise bütün tavan altın zeminli mozaiklerle kaplıdır. Bunlar büyük ihtimalle binanın inşaası sırasında yapılmış ve üzerlerinde salipden başka bir şey olmadığı için ikonoklastlar (tasvir kırıcılar) devrinde tahrip edilmemiştir.
Yan duvarlar renkli mermerdendir, ve burada Bizans arması olan iki yunus balığının ortasında deniz tanrısı Poseidon’un üçlü yabasından şekiller görülür. Burada bulunan mozaiklerin üzerinde bulunan salipler 1847 - 1849 tâmirinde vernikli bir boya ile kapatılmıştır. Şimdi garp duvarları üzerindeki mozaikler temizlenmektedir.
İç Narterks (Nartex):
İç nartex 60,90 metre uzunluğunda ve 11,64 metre genişliğindedir; tavanları çapraz tonozludur.
Bu iç narteks son derece muhteşemdir; tavanı mozaik, her iki taraf duvarları renkli taşlarla süslenmiştir. Şimal ve cenubunda birer kapı vardır. Şimal kapısı ile bahçeye çıkılır, burada yandaki bir kapı da üst kat galeriye çıkan rampalı yola bağlıdır; cenup kapısı bugünkü giriş kapısına yol verir.
İç narexten asıl binaya dokuz kapı ile girilir, bunlardan cenupta olan üç kapı halka, ortadaki üç kapı İmparator ve maiyetine, şimaldeki üç kapı da melce arayanlara mahsustu. Şimal ve cenupta bulunan üçer kapı basit bir surette yapılmıştır; ortada bulunan üç kapıdan büyük İmparator kapısının çerçeveleri altın yaldızlı bronzdan, diğerleri yeşil mermerdendir. Büyük İmparator kapısının bronz çerçeveleri temizlenmiş, vaktiyle mevcut olan altın yaldız izleri bulunmuştur.
Bu muhteşem kapının kanatları da vaktiyle altın yaldızlı gümüş levhalarla kaplı idi, fakat bunlar dördüncü haçlı orduları tarafından çıkarılmıştır. Bu kapının yine tunçtan yapılmış üst pervazının ortasında bir madalyon, bunun içinde de bir masa üstünde açık kitap ve bir güvercin mevcuttur ki hıristiyan Ekaanîmi Selâsesini temsil eder.
Bu kapılar üzerinde vaktiyle ağır perdeler asmaya yarayan bronzdan yapılmış parmak şeklinde askılar vardır. Bu dokuz kapının kanatları sonradan yapılmıştır.
İç narteksten beş kapı ile dış nartekse geçilir, bu kapıların hepsi eskidir, meşe üzerine bronz levhalar kaplanmak suretiyle yapılmıştır, bilhassa Ortadaki İmparator kapısı ile iki yandakilerin tezyinâtı şayanı dikkattir; en şimal ve cenuptakiler eski vaziyetlerini tamamiyle muhafaza edememişlerdir, ortadaki üç kapı 1958 de temizlenmiş, vaktiyle her üçünün de altın yaldızlı olduğu meydana çıkmıştır.
İç Narteksten garba açılan kapı ile bugünkü giriş kapısı arasındaki dehlizin (vestibul) şark duvarlarının ortasında mevcut bir mihrabın Ayasofyada ilk namaz kılındığı esnada kullanıldığı söylenir. Hakikatte bu mihrap evvelce galeriye açılan rampalı yolun kapısı idi, bunun mukabil duvar gerisinde, buradan Horlogion’a açılan kapı vardır. Bu kapı bugün de mevcuttur. Anlaşıldığına nazaran Mimar Sinan tarafından cenubi garbî minaresi inşa edilirken burada değişiklikler yapılmış, bu kapı duvar gerisinde kalmış, Vestibül de darlaşmıştır.
Horlogion vaktiyle İmparatorların elbise değiştirmesine mahsus daireleri de ihtiva ediyordu; burada bir su saati de mevcuttu, bir nevi muvakkithane vazifesini görmekte idi.
Vestibulün cenuba doğru açılan bugünkü geniş kapısı şayanı dikkattir, vaktiyle Tarsustan getirilmiştir, üzerinde (Mikhail Nikiton) yazısı ve İmparator Teofilos ile İmparatoriçe Evdoksiya’ya ait temenniler görülmektedir.
Dış Narteks :
Henüz vaftiz edilmemişlere mahsus olan bu dış cemaat mahallinin tavanları iç narteks gibi çapraz tonozludur; duvarları badana edilmiş, tamamiyle sâdedır; şimdi bazı Bizans eserlerini teşhir için kullanılmaktadır. Bunun şimal ve cenubundaki iki küçük kapıdan minarelere girilir. Garp cephesine açılan şimâl ve cenup uçlarındaki iki kapı vaktiyle “atrium” un medhali olan ve dış son cemaat mahalline dikine yapılmış olan iki salona açılır, bu salonlardan şimaldeki, Ayasofya müze olduktan sonra damgalı Bizans tuğlalarının teşhirine tahsis edilmiş, cenubdaki de depo olarak kullanılmaktadır.
Vaktiyle bu dış nartekse yedi kapı ile geçiliyordu, bugün bu kapılardan ikisi kapanmış ikisi de salonlara açıldığından yalnız üç kapı kullanılmaktadır; bu kapıların kanatları sonradan yapılmıştır.
Üst Kat Galerisi :
Vaktiyle Kadınlara, dinî büyük toplantılara ve İmparatora mahsus kısımları bulunan üst kat galerisine binasının dışında bulunan ve binaya dikine yapışık bulunan dört rampalı yolla çıkılıyordu; fakat sonradan yapılan istinad duvarları ve minâreler dolayısıyla binanın şimâli şarkî ve cenubi şarkî köşelerinde bulunan iki rampalı yol kullanılmaktadır.
Cenubi garbîde bulunan rampanın son kısmı bir oda kazanmak için kaldırılmış ve bunun yerine bir merdiven yapılmıştır, bu merdivenden çıkınca galeriye girilir. Galeri binanın cenup, garp ve şimal cephelerini işgal eder.
Cenubdaki kısım büyük dinî merasimlere, İmparatora; garbtaki kısım İmparatorişeye ve maiyetine ve devlet büyüklerinin zevcelerine, şimal kısmı ise diğer kadınlara tahsis edilmişti. Bunun sebebi ortodoks kilisesinde kadınların erkeklerden ayrı olarak ibâdet etmeleri idi.
Şimâl ve cenup galerileri yan neflerin üzerini, garp galerisi ise yalnız iç narteksin üzerini işgal eder. Galerilerin tavanları, bilhassa cenup galerisinin tavanları vaktiyle mozaikle kaplanmış olmalıdır, cenup galerisinde yer yer kalıntılar vardır. Bu galeride olduğu gibi diğer galerilerde de sütunlara istinad eder. Kemerlerin iç tarafında ve kubbe içlerinde mozaikler vardır, bilhassa kubbe içlerindeki mozaikler siyah gibi görünen gayet koyu mavi üzerine, şimalî Afrika halılarındaki nakışları andırır, bunlar binanın başka kısmında mevcut değildir.
Garp galerisinin ortasında muhtelif taşlarla yapılmış bir dörtgen ve bunun şark kenarı ortasında yeşil mermerden daire şeklinde bir taş mevcuttur; bu dörtgenin içi saray kadınlarına mahsustu, yeşil mermer taşda İmparatoriçenin yeri idi.
Galerinin en şayanı dikkat kısmı cenup cihatinde olanıdır. Burada ilk inşaat devrinden kalma cennet ve cehennem kapısı ismi verilen mermer bir kapıdan Rûhanî Meclislerin (Consillerin) toplandığı salona girilir. Dünyanın en güzel mozaikleri olduğu mütehassıslar tarafından kabul edilen “Déesis” burada bulunmaktadır. Bu kısmın kubbesinde vaktiyle bir “Pentecote” mozaiki mevcuttu.
Bu orta salonun cenubi şarkî köşesinde 1204 de İstanbulu zapteden haçlı orduyla Venedik kuvvetlerine kumanda etmiş ve 1205 de İstanbulda vefat etmiş olan Doge Hanrica Dandolo’nun bir mezar taşı varsa da bunun altında hiç bir şey bulunamamıştır. Bundan sonraki en şarktaki salon İmparatorlara mahsustur.
Şimâl cephesinde halk kadınlarına mahsus kısımda kemer altlarında ve kubbe içlerindeki başka hiç bir mozaike tesadüf edilememiştir; fakat geçen sene, 1847 - 1849 da) Fossati tarafından görülmüş ve resmi yapılmış olan İmparator I. Aleksandros (912 - 913) mozaikinin bulunması dolayısiyle ehemmiyet kazandı.
Yukarı galerinin duvarları — Alt kat galerileri gibi — mermerle (beyaz mermer) kaplı idi, ve bu mermer levhaların etrafında diş şeklinde tezyinatı havi çerçeveler vardı.
Ayasofya cami olduğu sıralarda ramazan ayında kadir gecesi yapılan dinî merasimi seyretmek için ecnebi sefirler dâvet edilir, vaktiyle saray kadınlarına tahsis edilmiş olan, garp salonunun orta kısmına tribünler konur, bu dâvetliler merasimi buradan takip ederlerdi.
Söylendiğine nazaran kadir geceleri Ayasofyada altı bin kadar kandil yanar, bina bunların ışığı içinde mistik bir hâl alırdı. Bugün mevcut kandillerin hepsi 1847 - 1849 senelerinde konanlardır, eski kandillerden tek örnek bile kalmamıştır.
Ayasofyanın müştemilâtı:
Ayasofya yalnız cami binasından ibaret değildir; şimdiki giriş kapısının sağında I. Sultan Mahmud tarafından yaptırılan muvakkithâne, solda yine aynı sultanın eseri olan sibyan mektebi, ve şadırvan giriş kapısının şarkında vaktiyle vaftizhâne olup ve şimdi içine Birinci Sultan Mustafa ile Sultan İbrahimin defnedildikleri binâ, bunun garbında sebil ve abdes muslukları, ve bunların su depoları, binanın garbındaki bahçede II Selim, III. Murad, III. Mehmed ve şehzadelere ait türbeler vardır; yine bu cephede binâya bitişik olarak yapılmış olan I. Sultan Mahmudun eseri Ayasofya kütüphanesi bulunmaktadır. Binanın şimâl cephesinde Skerophylakion (hazine dairesi), imâret ve müştemilâtı mevcuttur.
Skevophylakion — hazine dairesi — yuvarlak ve üstü kubbeli bir binâdır. Burada kilisenin hazineleri, altın ve gümüş vazolar, elbiseler ve azizlere ait hâtıra eşya (Relique’ler) muhafaza ediliyordu. İmparator ve patrik senenin muayyen günü buraya gelir ve ananevî bir ziyaret merâsiminde bulunurlardı.
Binanın şark cephesinde takriben hünkâr mahfili bahçesinin bulunduğu yerde, binaya koridorla bitişik St. Pièrre Kilisesi yine o civarda St. Nicola Kilisesi bulunuyordu.
Tuğla minârenin garbında mukaddes kuyu vardır; bu kuyu, vaktiyle İsâ, Samaryalı ile konuştuğu kuyunun bileziğinin bir parçasının İstanbula getirilmesi vesilesi ve buraya konması suretiyle yapılmıştır. Bugün bu kuyu, tuğla minârenin garbındaki ilk depo odasının garp duvarının altında bulunmaktadır.
Bugünkü hünkâr mahfilinin yerinde vaktiyle — aynı cephedeki minârenin hemen şimalinde bulunan meyyit kapısı gibi merdivenle çıkılan bir kapısı vardı, sonra buraya Pâdişahların atla geldikleri zaman kullanılması için eyvan tarzında bir binâ yapılmıştı; sonra burası Darüssaade ağası Beşir Ağa tarafından hicrî 1149 (M. 1737) da tamir edilmiştir, kitâbesi vardır. Bu kapının şimalinde bulunan diğer küçük bir kapı da aynı devirde tamir edilmiştir. Sultan Mecid zamanında burası (H. 1265 = M. 1850) yeniden tâdil edilmiş, pâdişahların oturması için bir oda ve yeni yapılan hünkâr mahfiline geçmek için ayni seviyede bir hünkâr sofası ilâve edilmiştir.
Ayasofyanın garp cephesinde cami avlularına benzer üç tarafı revaklı şekilde yapılmış bir “Atrium” vardı. Atriumun şimalinde ve binanın garp cephesi hizâsına Ayasofya medresesi bulunuyordu.
İlk Ayasofya Medresesi Fatih Sultan Mehmedin eseri olup İkinci Sultan Bayazıd tarafından bir kat ilâve edilmişti; zaman ile harab olmuş, istifâde edilemiyecek bir hâle gelmiş, yıkılmıştır. XIX. asırda yeni bir Ayasofya Medresesi yapılmış, fakat bakımsızlıktan o da harab olmuştur; bu binâ da Ayasofyanın müzeye çevrilmesi için kurulan komisyon karariyle yıktırılmıştır.
Müzenin bu cephesindeki bahçede İstanbulun muhtelif semtlerinde bulunan sütun ve sütun başlıkları ve sâireden istifade suretiyle bir açık hava müzesi kurulmuştur. Bunun şimal nihayetinde 1936 senesi kazısından çıkan II. Ayasofya binasına ait mimarî eserler bulunmaktadır.
Feridun Dirimtekin
Ayasofya mozaikleri — Aşağıdaki satırlar, Dr. Semavi Eyice’nin Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından 1951 de neşredilmiş “Ayasofya mozaikleri ve Thomas Whıttemore” adındaki risâlesinden alınmıştır:
“Muhtelif inşa devrelerinden sonra kubbeli bazilika olarak imparator İustinianus tarafından 532-537 yılları arasında yeni baştan yaptırılan ve muhteşem surette süslenen Ayasofya’nın VI. asra ait ınsan tasvirli mozaiklerinden şimdiki halde görünürde hiçbir iz mevcut değildir. Bugün ücra bâzı höcre ve odalarda hayli eski ve çok şayanı dikkat mozaiklere rastlanmakla beraber ayrıca mabedin içinde de bazı tezyinî mozaiklerin İustinianus zamanına ait oldukları tesbit edilmiştir. 842 de nihayetlenen “tasviraleyhtarı” (İkonoklast) cereyanın umumiyetiyle figüral mozaikleri tahrip ettirdiği malûmdur ve Ayasofya’da Whittemore tarafından açılan insan tasvirli mozaiklerin hepsi de bu ceryandan sonraki devrelere ait olarak tarihlendirilmiştir. Ayasofya’daki figüral mozaiklerden bahseden en eski kaynağın müellifi 1200 e doğru burasını ziyaret eden Novgorod piskoposu Anton’un verdiği malûmat sarih değildir. (Mmc. B. de Khitrowo, İtinéraires Russes en Orient, Genère 1889, s. 90 ve devamı). 1402 de İstanbuldan geçen Clavijo’nun yazdıkları ise daha kıymetlidir (Clavijo, Timur devrinde Kadisden-Semerkanda seyahat, terc. Ö.R. Doğrul) 1453 de Fatih, camiye çevirdiği kilisenin her tarafını gezerken kubbeye kadar çıkarak “vakta ki bu binayı hasinin tevabi ve levahikin harabü yebabün gördü”, bu vakayı anlatan Tursina (Tursun) beyin ifadesine göre duyup zihnine nakşolan farsça meşhur beyti söylemiştir (Tursun Bey, Tarihi Ebülfeth):
“Perdadarî mi-küned der tâk-i Kisra ankebûd
“Bûm nevbed mizened der kal’a-ı Efrâsiyab.”
“Daha Clavijo’nun ziyareti sırasında bile harabbiyete yüz tutmuş bir durumda olan Ayasofya’nın Fetihten sonra itina ile muhafaza edildiği bir vâkıadır. Fakat en mühim nokta mâbedin duvar ve tonozlarını kaplayan resimlere hiçbir zarar verilmemiş olmasıdır. XV. asırdan itibaren Ayasofya’yı ziyaret eden ecnebi seyyahların eserlerinde bu mozaiklerden bahsedilmektedir. Arnold von Harff, Jérome Maurand, Pierre Gylles, Stephan Gerlach, Hans von Buobenbach, Jean Palerne’in seyahatnamelerinden mozaiklerde bir dereceye kadar yalnız yüzlerin kapatılmış olduğu anlaşılmaktadır. XV. asır sonlarında uzun zaman Türkiyede bulunan Otovio Sapiencia, mozaiklerin ancak elle yetişilebilen yerlerinde tahribat bulunduğunu, fakat gerek aşağıda ve gerek yukarılarda birçok İsa, Meryem ve Aziz tasvirlerinin görüldüğünü yazmıştır. Netekim 1590 yılına doğru elçilik heyeti ile İstanbula gelen Kuzey Afrikalı Ebul Hasan Ali bin Muhammed, pek tanınmamış olan Sefaretnamesinde (Abou-l Hasan Ali ben Mohammed et - Tamgrouti, En-Nafahat el-Mıskıya fi-s-sıfarat et-Tourkiya, trad. par H. de Cartries, Paris 1929, S. 53), Ayasofya’da birçok resimler gördüğünü, bu arada dört Başmelek ile duvarların en yüksek yerlerinde peygamberlerin, kucağında İsa ile Meryemin vs. sahnelerin tasvir edilmiş olduklarını kaydeder. XVII. asırda, Pietro della Valle, Stochove, De Montconys, Thévento, Tafferner, Smith, De Bruyn. Du Mont gibi seyyahlar da mozaiklerin bilhassa yüzlerinin silik veya kapalı olduğunda ittifak etmektedirler (J. Ebersolt, Constantinople byzantine et le voyegeurs du Levant, Paris 1918; Bertrand de la Bordrie, Discours du voyyage de Constantinople, Lyon 1542; Cl. Dana Bouillard, The Turk in French history thought and litterature). Bu arada meşhur Grelot gerek absid cihetindeki muhtelif Meryem ve Melek mozaikleri ile galeridekileri ve gerek narteksdeki İsa mozaikini görmüştür. Evliya Çelebi de bazı mozaikleri zikreder. Lord Sandwich ise, mozaiklerin eksik kısımlarının Türkler tarafından boya ile tamamlandığını 1738-1739 tarihli seyahatnamesinde zikreder. 1755 de İstanbula gelen Baron de Tott’dan itibaren ise, ziyaretçiler resimlerin tamamının badana tabakaları altında kaldığını müşahede etmişlerdir; yalnız pandantiflerdeki muazzam “melâike-i mükrimeyn” in üzerleri örtülmemiştir. XIX. asırın ortalarına kadar kapalı kalan mozaikler 1847 de Sultan Abdülmecid (1839-1867) in emri ile Ayasofyada ciddî tamirat ve takviye işleri yapan Fossati’ler tarafından açılmıştır. Aslan İtalyan İsviçresinden olan ve Rus sefareti hizmetinde bulunan mimar Gaspard Fossati ve kardeşi Guisseppe bu tamirat esnasında bir taraftan da mozaiklerin birer resimlerini yapmış iseler de bir sergide teşhir edildikten sonra aileleri nezninde muhafaza edilen bu levhalar neşredilememiştir. Fakat Ayasofya’nın tamiratı sırasında Alman hükûmeti tarafından yollanan Salzenberg, İstanbula gelerek mozaiklerin, o zaman için mükemmel resimlerini yapmış ve bunları 1854 de neşretmiştir. Whittemore’un çalışmaları başlayıncaya kadar Ayasofya mozaikleri işte ancak Salzenberg’in bu resimleri sayesinde tanınıyordu. mozaikleri tekrar sıva ve badana tabakaları veya muşamba ile örterek bunların üzerlerini de boyalı tezyinat ile kaplatmıştı. Abdülmecid’in “bir daha kimbilir ne zaman açılacak” dediği mozaiklerin maetteesüf kısa bir zaman sonra cahil ve ahlâksız bazı cami hademeleri tarafından tahrip edildiklerini T. Gautier’den öğreniyoruz. 1852 de Ayasofyayı ziyaret eden Gautier, üzerleri Fossati tarafından örtülen mozaiklerden kubbe ve yarım kubbedekilerin badana altında durmalarına mukabil diğerlerine kaybolmuş nazarı ile bakmanın doğru olacağını yazmıştır. Zira cami hademeleri yaldızlı mozaikleri çakı ile sökerek ecnebilere satıyorlardı ve kendisi de önünde sökülen birkaç parçayı bir bahşiş mukabili satın almıştı (Th. Gautier, Constantinople, Paris 1918, S. 273).
“Thomas Whittemore, Ayasofyanın mozaiklerini Bizans Enstitüsü namına temizleme ve takviye için müracaat etmiş ve gerekli müsaade 1931 Haziranında gelmiştir. Önce bazı hazırlıklar yapılmış, 1932 Nisanına kadar temizlenecek saha tetkik edilmiştir. İtalyadan getirilen Gregorini ve Benvenuti adlarındaki mozaikçi ustaların tavsiyeleri üzerine temizleme ameliyeleri başlamıştır. İlk olarak narteks’deki “İmparator kapısı” nın üstündeki mozaik meydana çıkarılmıştır. Hiçbir tahribat izi taşımayan bu kompozisyonda, ortada arkalıklı muhteşem bir tahtta oturan İsa tasvir edilmiştir. Sağ eliyle takdis eden İsa nın sol elinde açık bir kitap vardır ki bunun sayfaları üstünde: “Üzerinize selâmet, ben dünyanın nuruyum” mânâsına gelen bir yazı okunur. İsa’nın ayakları dibinde ise sakallı bir imparatorun secde ettiği görülür. Vaktiyle Salzenberg’in resimlerinde İustinianus olduğu zannedilen bu imparator, Whittemore’a göre Leo VI (886-912) dir. Başkaları ise bu şahsı Vasilios (867-886) olarak teşhis etmişlerdir (A. Grabar, L’empereur dan l’art byzantin, Paris 1936; E.H. Swift, Hagia Sophia, New-York 1940; A.M. Schneider, Bemerkungen zu den beiden neuaufgedeckten Mosaiken der Sophienkirche, Berlin 1996; A.M. Scheider, Die Hagia Sophia zu Konstantinopel, Berlin 1939). Sol tarafta bir madalyon içinde Meryem’in sağ tarafta da yine bir madalyon içinde kilisenin koruyucusu Cebrail’in uluhî bir güzellik taşımasına dikkat edilmiş büst resimleri vardır. Beyaz bir hiton ve himation ile giyimli olan “dünyanın hâkimi”, yani Pantokrator İsa’nın yüz hatlarında bir antik ilâhın, Zevs’in ifadesini bulmak kabildir.
“Whittemore heyeti, İsa mozaiğini açıp temizledikten sonra narteks’in güney tarafındaki methal galeresinde kapının üstünü süsleyen mozaike geçmiştir. 1933 ve 1934 yıllarının bahar ve yaz aylarında meydana çıkarılan bu tabloda altın renkli bir zemin üzerinde kucağında küçük İsa’yı tutan ve stola ve maforion ile giyimli Meryem’in kıymetli taşlar ile süslü gümüş bir tahtta oturur vaziyette tasvir edildiği görülür. İkinci yanında ayakta duran ve muhteşem merasim elbiseleri ile giyimli olan şahıslardan sağdaki surlar ile çevrili bir şehir modeli sunmakta, diğeri de kubbeli bir kilise modeli takdim etmektedir. İlki şehrin kurucusu Konstantin, diğer Ayasofyayı yaptıran İustinianus’u tasvir etmekle beraber, bu resimlerin bir portre değeri taşıdıkları iddia edilemez. Meryem’in başının iki yanında birer daire içinde onun “Tanrı anası” (Teotokos) olduğunu ifade eden monogramlar vardır. Küçük İsa ise, zeminden dışarı atan annesinin kucağında, beyaz elbisesi ve olgun bir insanın hatlarına sahip başının gerisinde parlayan halesi ile belirtilmiştir. Whittemore bu eserin, Vasilios II zamanında Ayasofya’da yapılan büyük tamir sırasında, 986-994 yılları arasında, yapıldığını ileri sürmektedir ki böylece bu mozaik öncekinden hiç olmazsa bir asır sonra yapılmış olmaktadır. Burada Bizans ortaçağının resim anlayışı ile birlikte, hıristiyan inanışında, kutsal oluşun bir sembolünü de görmek kabildir. Zira kompozisyonun merkezindeki İsa, insan şeklinde tecelli eden Kutsal Kelâm (Logos) dan başka bir şey değildir.
1934 yılında çok mühim bir karar verilerek Ayasofya’nın bir müze haline getirilmesi uygun görülmüştür. O zaman Maarif Vekili bulunan Abidin Özmen’in ifadesine göre bir akşam Atatürk’ün sofrasında ilk defa olarak bu fikir ortaya atılmış ve kendisi ertesi gün Başbakan İsmet İnönü’ye bu konuşmayı bildirmiş ve Ayasofya’nın “Evkafca tahliye edilerek müze olarak kullanılmak üzere Maarif Bakanlığına devrini teklif eden Başbakanlığa hitaben yazılan bu işte ilk yazılı vesika olan” müzekkeresini de takdim etmiştir (Ayasofyanın hatıra defterinde A. Özmen’in yazısı). Başbakanlıktan Evkafa havale edilen evrak 24 Kasım 1934 de Vekiller Heyetinin de tasvibinden çıkmış, ve 1 Şubat 1935 de resmen Ayasofya müzesi açılmıştır (Cumhuriyet gazetesi 1 şubat 1935). Ayni ay içinde Atatürk bizzat burasını ziyaret etmiştir. Önce Ayasofyanın, içinde muhtelif eşyanın teşhir edileceği bir Bizans müzesi yapılması düşünülmüş, fakat sonra gayet haklı olarak bu fikirden vazgeçilmiştir (Ch. Diehl, Constantinople, Paris 1935; Aziz Ogan, Türk müzeciliğinin 100 üncü yıl dönümü, İstanbul, 1947).
1935 - 1938 yılları arasındaki araştırmalarında Whittemore heyeti, mâbedin içinde çalışmaya başlıyarak, absid yarım kubbesinde, bema kemerinde ve güney galerisindeki muhtelif mozaikleri açmıştır. Üçüncü raporda bunlardan yalnız bir kısmı neşredilmiştir ki, bunlar galerinin nihayetindeki duvarda bir pencerenin iki tarafında duvarı örten kompozisyonlardır. Dinî bazı vakıfların hâtırasını tebcil edilen bu resimlerden soldakinde mermer bir tahtta oturan, ve koyu renk hiton ve himation ile giyimli İsa’nın sağında bir imparator, solunda ise bir imparatoriçe ayakta olarak tasvir edilmiştir. Bir eliyle takdis eden İsa’nın diğer eli kıymetli taşlarla süslü bir kodeks tutmaktadır. Divitission ve loros’tan müteşekkil merasim elbisesi ile giyimli olan ve başında modiolos (taç) bulunan imparatoriçenin, VIII. Konstantin’in (1025-1028) kızı Zoi olduğunu başının üstündeki yazıdan öğreniyoruz. İsa’ya iki eliyle bir para kesesi uzatan sakalli imparatorun ise yukarısında onun “Romalıların hükümdarı Konstantin Monomahos” olduğunu bildiren bir yazı vardır. Aynı şey imparatoriçenin elindeki kâğıt tomarının üzerindeki yazıda da tekrarlanmıştır. Fakat daha ilk bakışta bu yazıların ve bilhassa imparatorun başının değiştirilmiş olduğu anlaşılır. Whittemore bu resmin 1028-1034 arasında yapılmış olacağını ve aslında Zoi’nin ilk kocası Romanos III ün burada tasvir edilmiş olduğunu yazar. Yine Whittemore’a göre, Zoi’nin evlât edindiği ve imparator yaptığı Mihailos V., onu Büyükada’ya sürdükten sonra, hatırasını lânetlemek için resmini de tahrip ettirmiştir. Fakat bu hâdiseden birkaç gün sonra tekrar idareyi ele alan Zoi kendi resmini tamir ettirirken Romanos’un da yüzünü ve adını değiştirterek, bunların yerine üçüncü kocası Konstantin Monomahos’un yüzünü ve ismini işletmiştir. Whittemore hipotezini daha da ileri götürerek bu arada İsa’nın da başının yenilendiğini yazmaktadır. Fakat bu fikirler itirazlar ile karşılaşmıştır; zira 18 - 19 Nisan gecesi Zoi’yi sürdüren Mihailos’un 20 Nisanda tahtını kaybettiğine göre, ancak bir günlük serbest zamanı içinde Mihailos’un “bu ücra yerdeki mozayiği tahrip ettirmekten daha mühim işleri” olacağı akla gelir. Esas itibariyle Romanos zamanında yapıldığı anlaşılan bu resimde Bizans sarayının ihtişamının akisleri bariz olarak görülür.
Pencerenin sağındaki resimde ise ortada mavi maforion ile giyimli Meryem kucağında küçük İsa’yı tutmaktadır. Elindeki para kesesini sunan imparatoriçe loannis Komninos II (1118-1143) den başka burada Meryemin öbür yanında, elinde bir kâğıt tomarı ile, Macar kralı Layoş’un kızı imparatoriçe İrini vardır. Bu pembe tenli uzun sarı saçlı genç kadının, muhteşem merasim elbisesinin içinde âdeta acemi bir tavırla durduğu dikkati çeker. Hükümdarların diğer eserlere nazaran çok tabiî ve realist bir şekilde tasvir edildiği bu kompozisyon sağ taraftaki pâyede devam etmekte ve burada payenin köşesine sanki sıkışmış bir halde hastalıklı veliahd Aleksiyos’un sıhhatsız çehresini görmek kabildir. Whittemore’a göre bu tablonun büyük kısmı 1118 e aittir, ve Aleksiyos’un resmi 1122 de ilâve edilmiştir. Fakat bu düşünce de itiraz ile karşılanarak resmin hepsinin Aleksiyos’un tahta ortak edildiği 1122 yılına ait olduğu iddia edilmiştir.
“Ayasofya’da bugün üzerleri açık daha bir takım mozaikler vardır ki bunlar henüz neşredilmemiş olduklarından resimleri de çekilemez (Burada S. Eyice’nin bu makalesinin tarihi unutulmamalıdır). Bunlardan biri güney galerideki muazzam Deesis (yani ruzi mahşer sahnesinin merkezî kısmı) dır. Yalnız alt kısmı harap olan bu tabloda ortada haşmetli bir İsa tasviri bulunmakta ve solda Meryem görülmektedir. Kompozisyonu sağ tarafta tamamen antik bir usluba göre işlenmiş olan Vaftizci Yahya tasviri tamamlamaktadır. Bu kudretli ve sâde tablonun XI. asrın ortaları, belki de sonlarına ait olduğuna ihtimal verilmektedir, fakat henüz bu hususta karar vermeden Whittemore’un raporunu beklemek doğru olur. 1935-1938 devresinde açılan, fakat henüz neşredilmeyen mozaiklerden biri de absidi örten yarım kubbenin içindeki büyük Meryem tasviridir. Kucağında küçük İsa’yı taşıyan Teotokos (Tanrı anası) tasvirinin zarafet ve tesiri, yalnız başına bir şaheser olan bu eser, bulunduğu yere uymadığı içindir ki tamamen yokolmuş gibidir. İkonoklast ceryanın hemen akabinde IX asrın ortalarına doğru yapılması muhtemel olan bu resim şimdiki halde Ayasofya’nın görünürdeki en eski figüral mozaikini teşkil eder. Abside takaddüm eden bema kısmının üzerini kapatan büyük kemerin altı kısımlarında ise karşılıklı iki melek tasviri mevcut idi. Bunlardan soldakinin ancak ayakları ile elbisesi eteklerinin kalmasına mukabil, sağdaki oldukça tamam bir halde meydana çıkarılmıştır. Altın bir zemin üzerinde olan bu kanatlı melek bir elinde asâ, diğerinde bir küre tutmaktadır. Saçları bir kurdele ile toplanmış, ve üzerinde saray hizmetindeki asılzâdelere mahsus etekleri işlemeli koyu renk bir elbise ile mayil altın geniş bir şeritle süslü bol beyaz bir pelerin vardır. Bu melek umumiyetle, Ayasofyanın koruyucusu Cebrâil olarak teşhis edilmektedir ve absiddeki Meryem’den kısa bir müddet sonra yapıldığı tahmin edilir.
“Nihayet 1938 den sonraki araştırma devresinde Whittemore, kubbeyi tutan büyük kemerlerden kuzeydekinin içindeki timpanonun alt kenarındaki nişlerde olan resimleri meydana çıkartmağa başlamıştır. Karşılıklı bu duvarların satıhlarının muhtelif münferid mozaikler ile süslenmiş olduğunu biliyoruz. En alttaki iniş sırasında ilk piskoposlar, onların üstündeki pencere dizisinin arasında da hıristiyanlık şehitlerinin resimleri bulunuyordu. Whittemore, bu duvarın alt kenarında üç piskopos meydana çıkarmıştır ki bunların kim oldukları yanlarındaki güzel harfli kitabelerde gösterilmiştir. (Genç İgnatios, İoannis Hrisostomos ve Antakya piskoposu İgnatios), Ayasofyanın bütün mozaikleri gibi bulundukları yere uymayan bu “portreler“, aşağıdan güçlükle görülebilmektedir. Altın zemin üzerinde üzerleri harçlar ile süslü dinî beyaz elbiseleri (omoforion) ile sıralanan bu kilise büyükleri ve azizlerin resimleri belki X. - XI. asırlara aittir.
Whittemore öldüğü (B.: Wittemore, Thomas) sırada Ayasofyadaki işler henüz sona ermiş olmaktan uzaktı. Kuzey ve güney timpanonlarında daha birçok aziz, piskopos ve peygamber resimleri, galeride İsa ile havarilerini tasvir eden bir kubbe mozaiki, methal cihetindeki büyük kemerin iç sathında bir madalyon içinde Meryem ve yanlarda havarilerden Petrus ve Paulus, absid cihetindeki büyük kemerin içinde de yine Meryem, İoannis ve mozaiklerin bir kısmını yaptıran imparator İoannis Paleologos’un resimlerinin durduğunu 1849 da Salzenberg tesbit etmiştir (W. Salzenberg, Altchristliche Baudenkmale von Constantinopel vom V. bis XII Jahrhundert auf Befehl Seiner Majestaet Königs aufgenommen und historiseh arlaeutert, Berlin 1854). Kubbenin merkezinde belki bir Pantokrator bulunmakta ise de, pandantiflerdeki fresko meleklerin yüzleri Fossati tarafından yapılan altın taklidi madalyonların altında herhalde mevcuttur. Dünyanın sayılı âbidelerinden biri olan ve Bizans kadar Türk kültüründe de büyük yeri olan Ayasofya’da Türk hususyetlerni haleldar etmeden ortaya çıkarılacak daha çok şey vardır.
Thomas Whittemore, bir çok müelliflerin asırlardan beri aksini iddia etmeğe çalıştıkları bir hususu şu satırları ile bir kere daha desteklemiştir (Th. Wittemre, Third Raport, S. 9) : “Yedi yıllık çalışmalarımız boyunca, mozaiklerde hiçbir kastî tahribat ve yüzlerin zedelenmesi izine rastlamadık. Zelzeleler ve zaman, binayı mozaik resim sanatının birçok şaheserlerinden mahrum bırakmıştır; fakat mevcut olanlar, Ayasofyayı kullandıkları beş asır boyunca Türkler tarafından daima muhafaza edilmiştir.” Ayni cümleyi kiliseden çevrilen diğer camiler için de söyleyebiliriz. Kaariye, Fethiye, Molla Gürani (Vefa-Kilise), Odalar camiler en bâriz misalleri teşkil ederler. Tekrar açıp temizlemek ile sanat tarihine ettiği büyük hizmetten başka Whittemore, Ayasofya’nın mozaiklerinde Türk sanatseverliğine ve hoşgörürlüğüne pek çok medyun olunduğunu da belirtmiş bulunuyor. Cahil birkaç menfaat düşkününün mahdut tahribatına karşılık, bilhassa zelzeleler yapının muhtelif yerlerini çökertirken ehemmiyetli kayıplara sebebiyet vermişlerdir. Şiddetli bir yangın esnasında 1755 de mâbedin kubbesindeki kurşunlar eriyip oluklardan akarken herhalde içerdeki mozaikler de zedelenmiş olmalıdır (Baron de Tott, Mémoires sur les Turcs). Şurası artık muhakkaktır ki burada hiçbir mozaik “sistemli” bir surette tahrip edilmemiştir. Gariptir ki 1848 e doğru Ayasofyadaki resimleri açık vaziyette gören ve resimlerini yapan Salzenberg ve meselâ, kuzey timpanondaki bütün mozaiklerin yok edilmiş olacağını yazmaktan çekinmemiştir. Halbuki Whittemore’un faaliyeti neticesinde vaktiyle Salzenberg’in hiçbir mozaik kalmadığını söylediği yerde mahdut bir saha açılmış ve burada yukarıda zikrettiğimiz üç piskopos resmi bulunmuştur. Whittemore, Salzenberg tarafından mevcudiyeti katî olarak tesbit edilenlerden başka, yeni mozaikler ortaya çıkarmakla şüphesiz büyük bir hizmette bulunmuştur. Kendisine bir dereceye kadar Fossati’nin neşredilmeyen levhaları da rehber vazifesini görmüş olabilirler.
“Belki tam bir ilim adamı olmayan, hattâ doğrudan doğruya bir Bizantinist de sayılmayan Whittemore, geniş temasları, ikna kudreti ve “işbilirliği ve becerikliliği” sayesinde imkânlar temin etmiş ve birçok araştırıcılara kolay kolay müyesser olmıyacak büyük bir şöhret kazanmıştır. Onun en büyük eseri bu işi düşünmüş, organize edebilmiş ve kısmen neticeye bağlayabilmiş olmasında toplanır. Türk sanatseverliğini veciz bir surete ispat eden bu ameliyelerin idarecisinin hâtırasını hürmetle anarken, yabancı memleketlerde kalan Türk eserlerinin acaba asırlarca sonra orijinal ihtişamları ile ilim dünyasına takdim edilip edilemiyecekleri de her halde düşünülür. Semavi Eyice”.
Ayasofyanın Türkler tarafından yapılan tamirleri üzerine tarihî edebiyat — Müverrih Selânikli Mustafa Efendi, eserinin matbu kısmında İkinci Sultan Selim zamanındaki Ayasofya tamirini tesbit ederken, pek tuhaf şeyler de nakleder; aşağıdaki satırlar, Selânikli tarihinden bugünkü yazı dilimize çevrilerek alınmıştır:
“İstanbun fethinden Sultan Selim zamanına kadar yüz otuz beş sene mürur etmiş, Ayasofya-i kebir Camiişerifi etrafında, halkı âlem (öyle yerleşmiş idi ki) dört tarafını sarmışlar, (cami duvarlarına evler yapıştırmışlar âdeta cami görünmez olmuştu). Yapısı bin yıldan ziyade olduğundan yapısına halel gelmiş, bina zirâiyle bir buçuk zira bir yanına meyletmiş, az kaldı ki münhedim ola. Allah’ın inayeti ile bizzat padişah erkân ve âyanı devlet, vüzera ve ulema ile Ayasofyaya giti; (tecavüzü görünce) camie bitişik olan evlerin cümlesinin yıkılmasını, mülk iddiasında bulunanlar çıkarsa ellerine azıcık bir şey verilmesini emretti ve (o esnada orada bulunan) Koca Mimar Sinan Ağaya bizzat hitab ederek:
— Yerlerine muhkem payandalar yapıp istihkâm üzre etrafını eyle ki müradım camii şerifi ihya edüb eseri has edinmekdir, dedi.
Sinan Ağaya hil’atı fâhire giydirildi ve tamire hemen o gün başlandı. (Camiin etrafını sarmış olan) köhne binalar içinde mekân tutmuş fareler ve gelincikler ve yarasalar ve sansarlar (ordular halinde imiş), mahallelere dağıldı; ziyankâr hayvanlar, nice zaman hemcivar olanlara zararlarından uyku ve rahat yüzü görmediler”.
Ayasofyanın bu tamiri Hicrî 980 - 981 (1572 - 1573) yıllarına rastlar ki, bir sene sonra İkinci Selim vefat etmiştir. Ayasofya civarındaki evler ve tamir hakkında 21 sefer 981 (M. 1573) tarihli bir fermanda fevkalâde şayanı dikkattir; onun da bugünkü yazı dilimize çevrilmiş sureti şudur:
“İstanbul kadısına ve Ayasofya mütevellisine hüküm ki;
“Sarayı âmirem önünde vâki olan Ayasofya Camii şerifinin tamirine muhtaç bazı yerleri olduğu bildirilmesi üzerine görülmek için saadet ve ikbal ile bizzat Ayasofya Camii şerifine gittim. Hassa mimarlarım başı olan Sinan (Allah şan ve şerefini ziyade eylesün) ve binanın ehlivukufu olanlar cem olup camii şerifin sağında ve solunda otuz beşer arşın yer hâli olmak ve medresesinin etrafında üç zira yol kalmak ve geri anbar bozulup kaldırılmak ve yarım kubbe üzerindeki minare kaldırılarak önünde olan pâyenin üzerinde minare inşa edilmek ve etrafında kalacak otuz beşer arşın yerde pâyeler ve gerizler bina olunmak ve camiin içerisinde ve dışarısında tamire muhtaç yerler temizlenip tamir olunmak ve camiin hududunda olan zait yapılar yıkılıp taş ve tuğlasından istifade edilmek ve örtüye muhtaç yerleri kurşun ile örtülmek (üzere Ayasofyanın tamirine lüzum gösterdiler).
“Camii mezburun hududu dahilinde, belki camiin kendi pâyeleri arasında bazı kimseler cüz’î bir (kira) ile oturmakta olup eskiden kalmış binaları bozup diğer binalar kurup (camiin) bazı pâyelerini kesip kubbe ve tonosları da tasarruflarına geçirmişler. Emrü hümâyunum ile hâkimi şer’i ve müşarünileyh mimarbaşı ve sair ehli hibreler üzerine varıp gördüler: Camiişerif etrafında olan damlar birbiri üzerine (binmiş) ve birbirlerine bitişik olup camii şerifi tahkim için yapılmış olan kemerler kesilip yol açılmış; bazıları da kemerleri oyup ocaklar, pencereler, dolaplar yapmışlar, kendi muradları üzre evler, odalar inşa etmişler; pâyeler dibinde, hâşâ helâlar yapmışlar. Camii şerif haraba müerref olmuştur. Camii şerife bu makule zarar edenlere şer’an ne lâzım gelür diye Şeyhülislâmdan istifta olundukda şiddetle tâzirden sonra ittikleri zararın tazmini ve ol müfsidlerin camii şerif civarından tardı lâzımdır, denildi. İnad idüb bize zulümdür, çıkmazız dirlerse, dinlenmiyecek (atılacaklardır), ve bâzı kimseler dahi o muannidlere destek olup kâfir binasıdır yıkılmak lâzımdır yıkılsa ne olur dirlerse, (haklarında fetva alınmıştır) kâfirdirler, katilleri mübahdır. Şeriat emrinin icrasını, sonradan yapılmış, mezkûr binaların külliyyen kaldırılmasını, camii şerifin tamir ve ihyasını emrediyorum. Sabık Şeyhüslislâm Mevlânâ Muhiddin’in tayin eylediği hudud defterine göre bir an ve bir saat gecikmeden derhal işe başlayın, bu babda gereği gibi mukayyed olun”.
Ayasofya, 981 (M. 1573) tamirine kadar iki minareli idi. Yarım kubbelerden biri üzerinde bulunan eski minarelerden bir danesi yıkılıp yeniden pâye üzerinde inşa edildikten başka bu tamirdedir ki, mâbede iki minare daha ilâve edildi. Peçevî tarihi bunu şöylece kaydeder:
“Emrü Sultan Selim Han sâdır olub Ayasofya Camii şerifinin kubbei azîmesine ihtiyaten azîm pâyeler ve iki minarei lâ nazîr ile iki medresei âliye ve kendilerine medfen için bir türbei şerife binası ferman olunup müddeti karibede itmame iriştirildi ancak türbe bâdeddefin itmam buldu”.
Ayasofyanın Hicrî 1224 (M. 1809) tamiri hakkında, Cabi Said Efendinin el yazması büyük vekayinamesinde çok güzel bir not vardır:
1224 recebinin başlarında camiin tamirine başlanmış, tamir bir buçuk ay kadar sürmüş, camiin bütün hasırları değiştirilerek yeni hasırlar döşenmiş, camiin tamir ve tefrişine 800 kese akça sarfedilmiş, çıkarılan eski hasırlar da Yenicamiie, Sultanahmed camiine ve Üsküdarda Balabaniskelesi arkasındaki Yeni Valde Camiine döşenmiş. Şâban sonlarine da bir cuma selâmlığı ile ibadete açılmış. Bu malûmatı veren Câbi Said Efendi bir fıkra naklediyor:
“Kayyumbaşı Feyzullah Efendi anlattı: Sultan Mahmud camie gelince, çizme ile yürümesi mutad olan yere kadar yeni hasırlara çizme ile basmağa kıyamamış, hemen kapu ağzında çizmelerini çıkarmış.. Lâkin, maiyetindeki enderun ağaları, pâdişah çizmelerini çıkardığı halde, çizme ile yürümüşler” diyor.
Bu tâmir üzerine devrin şâirlerinden Aynî’nin yazdığı târih kasîdesi:
İmâmı câmii şevket hâtibi minberi himmet
Şehinşâhı velî haslet İkinci Hazreti Mahmûd
Ezâni adli temcîdi salâhı tuttu âfâkı
Ki kılsın ehli îman secdei şükrânei mâbûd
Yerî yok bînamazın vakti takvâ intisâbında
Olur her bir mahalden recm ile şeytan gibi merdûd
İbâdetde sehâvetde adâletde mehâbetde
Üveys’ü Maan’ü Nuşirevân’ü Hâkaan’a olur mahsûd
Fünuni hattü inşâyı o şehden meşk iderlerdi
Eğer Yâkut ü İbni Makle vü Vassâf olsalar mevcûd
Olunca şa’şaa perdâz mihri tîgi elmâsı
Cihandan zulmeti zulmü fesâdâtı ider mefkuud
Salâ kıldı sufûfi düşmene tekbir ile cündi
Mehi nusret kim oldu âlemi envârdan menhûd
Daraldı abdesti eşkiyânın bîmi kahrinden
Cihandan bî tahâret kimseler bir bir olup mefkuud
İder ikaadi kandil zafer kayyûmi ikbâli
Olur cümle kinisâ mâbedi islâmdan mâdûd
Cihan mâmur olur devri adâlet imtimâsında
İdüb âsâri hayrâtında cümle âlemi pür sûd
Ayâsofiyye kim tecdidü termîme olub muhtâç
Dökülmüşdü sıvâsı kalmamışdı meskeni mescûd
Anı başdan başa âbâdü tezyin etti lutf etti
O sultânı ibâdet pîşe hayrendîşü sâhibi cûd
Salâti hamsede vâcib duası müslimin üzre
Ki dergâhı Cenâbı Hak Tealâda budur maksûd
Bu âlî mâbedin Aynî didim târihi tâmirin
“Ayasofiyyeyi zibende ihyâ kıldı Han Mahmûd”
1224
Şu tarih kasîdesi de yine o devrin seçkin şâirlerinden Enderunlu Vâsıf’ındır:
Câmii irfânü iffet muktedâyi hâs ü âm
Şem’i mihrâbı hilâfet mefhari Osmâniyan
Yâni Sultan Mahmûdi Sânî kim cihanda zâtidir
Şâhi bihemtâ ferîd ül sultanı zaman
Ol hidîvi dâd fermâ kim vücûdi pâkidir
Bâisi ihyâyi devlet mâyei emnü aman
Serkeşânı âlemi fermânına münkaad idüp
Sûbesû şemsiri adli itmede hükmin revan
Görse ger dârâtını Dârâ alâyi cum’ada
Reşki gayretle kalur engüşti hayret ber dehan
Düşmani sıytü sedâyi tigi kıldı lerzenâk
Varsa lâyık secdei şükre bütün islâmiyan
Emri Mevlâyı arîf icrâküni şer’i şerîf
Hem mücâhid hem afîf ol müttekî şâhi cihan
Neyhi Hakdan müctenib mahbûbi Hakka müntesib
Kalbi nâsı müncelib bir şâhi iffet dâsitan
Şöyle sâri oldu kim taati zühri âleme
Halk olur hâzır namaza gelmeden vakti ezan
Hubbi Fahrülmürselîn ile derûni tâbnâk
Nûri tevhid ile kalbi rûşeni pertevfeşan
İtikaadı pâkü îmanı kavî ahdi metîn
Affı gaalib hulki hûb ef’ali hayri bîkeran
Bu meâli mâbedi böyle imâret itmeden
Ol hidivin niyyeti celbi duadır bîküman
Beş vakitde halk itdikce duaya ref’i yed
Saf saf âmine müheyyâ olmada Kerrûbiyan
Kaadiyülhâcât idüb ed’iyei nâsi kabul
Eyliye ol şâhı nusretle kariben şâdüman
Sa’yi meşkûr ü binâyi devleti mûmur olub
Hak livâyi şevketin mansur ide bâ izzü şan
Her umûrunda kılub tevfikini Mevlâ refik
Tahtı âlisinde zâtin pîr ide bahtın civan
Vâsıfâ tâmir târihin didim ba’desselât
“Yapdı hakkaa Ayâsofya mâbedin Mahmud Han”
1224
Ayasofyanın Hicrî 1265 (M. 1849) tamirinin karşılığı, o sıralarda evlât bırakmadan ölen sabık Şeyhülislâmlardan Mekkizâde Mehmed Âsım Efendi merhumun beytülmâle kalan servetinden ödenmişti. Vak’anüvis Lûtfi Efendi, tarihinin sekizinci cildinde şu bendi kaydeder:
“Küşâdı camii Ayasofya — Bir müddettenberi derdesti tamir olan Ayasofya camii kebirinin umuru tamiriye ve tezyiniyesi rehini hüsni hitam olarak Ramazanı şerifin ilk cuma günü küşadiyle selâmlık resmi orada icra olundu. Resmi mezkûrde bilcümle vükelâ ve İstanbul (Kadılığı) raddesine kadar ulema ve bâzı mütehayyizanı ümera ve bendegân elbisei resmiyeleriyle hazır bulunmuşlardır. Camii mezkûrun masarifi tamiriyesi o esnada bilâ veled vefat eden Şeyhülislâmı Esbak Mekkizâde Âsım Efendi merhumdan cânibi beytülmâle ait olarak zuhur eden külliyetli nukud ve giranbaha cevahiri nâ mâdud ile tesviye olunmuştur. Ni’mettesviye ve ni’mettereke”.
Ayasofyada Kadir Gecesi — Camie tahvilinden müze ittihaz edildiği tarihe kadar geçen ve beş asra yaklaşan bir devir içinde, Ayasofya camiinde Kadir gecesi ibadeti, İslâm dünyasında, hiçbir beldede hiçbir camie nasib olmıyan ulvî bir ihtişam ile yapılagelmişti; Fatih Mehmedle başlamak üzere Türk imparatorlarının Kadir gecelerinde teravih namazını Ayasofyada kılmaları bir anane olmuştu.
Enderun Tarihi müellifi Tayyarzâde Atâ Bey, İmparatorluk devrinde “Kadir gecelerinde Ayasofyaya azimeti hümayun” ananesini şöylece tesbit eder:
“Eğer yaz Ramazanı olup pâdişah sayfiyede ise, o akşam Topkapu Sarayında iftar eder. Nöbetçi has odalı ağalardan maada, cuma selâmlığı teşrifatında bulunan bütün Enderunlular, Hırkai Şerif dairesi önünden Ayasofya Camii şerifinin selâmlık kapusuna kadar iki sıralı dizilirler, yol meşalelerle tenvir edilir. Pâdişahın önüne de ayrıca yirmi meşaleci geçer. Meşalelerin arkasından, muşambaları kırmızı ve yeşil boyalı kırk adet büyük fenerlerle haseki ağalar yürür. O gece Ayasofya Camiinde namazı, camiin imamı evveli değil, nöbetçi olan İmamı Sultanî Efendi (Hünkâr İmamı) kıldırır”.
Fransız muharrirlerinden Paul Horigo (Soy adının aslındaki yazılışını tesbit edemedik), dilimize Ahmed İhsan tarafından tercüme edilmiş olan “Rus ateşi” ismindeki romanında, Birinci Cihan Harbi Mütarekesini takip eden işgal yılları Ramazanlarının birinde bir Kadir gecesini şöyle tasvir ediyor:
“Ayasofya Camiinin önü gayet kalabalık idi.
“Beyaz eldivenli jandarmalar camiin medhallerini tutmuş, gelenlerin dühuliye varakalarını büyük bir itina ile tetkik ediyordu.
“Camiin üst katında, kubbenin etrafında bulunan galeri davetli ecanibe mahsustur; oraya, ücra ve karanlık dar bir yoldan gidilir. Bu yol üzerinde üniformalı, tuvaletli birçok ecnebilerin sıra sıra ve sükût içinde çıkışı tuhaf bir manzara yapıyordu.
“Kubbeye yakın olan galeriye çıktık; birçok asırlar evvel resmolunmuş melâike resimlerinin yalnız kanatları yaldızlı nakışlarla yakından görünüyordu. Aşağıya cemaat doluyordu; sanki camiin tekmil zemini karınca gibi halkla dolmuş idi. Asılı sayısız kandillerin ipleri ve şişeleri arasından cemaatin hareketi güç seçiliyordu. Müslümanlar camiin içinde saf teşkil ettiler, bu saflar tabiatiyle ufak inhinalar yapmış idi, yüksekten bakış çok müessir idi.
“Galeride bulunan ecnebiler sükût ve sükûn ile bakıyorlardı. Dünyanın her köşesinden gelmiş adamların meraklı gözleri aşağıdaki cemaate bakıyordu. Camiin vâsi meydanını dolduran kalabalığın hesapsız safları içindeki Müslümanların semadan gelen emre müctemian inkıyadları fikirleri sarsmıştı.
“İmamın keskin sadası ve cemaatin arasıra çıkardığı kabul ve inkıyad nidası büyük bir tunç kâseye daima temas eden çelik iğnenin uğultusuna benziyor ve iğnenin teması ile kâsenin her zaman münkad olacağı anlaşılıyordu.
“Piyer cemaatin samimî inkıyadını görmekle çok mütehassis idi. Bir kenara çekilmiş bakıyor ve düşünüyordu. Davetliler arasında evvelâ yavaş yavaş sonra daha yüksek sesle konuşmalar başlamıştı. Herkes yine siyasiyattan bahse başlamış, camiin manzarasını sanki unutmuştu. Sanki bu diplomatlar, zâbitler mutad siyasî resmi kabulde bulunuyorlar, yine kendi işlerini konuşuyorlardı.
“Camiin büyük meydanındaki cemaat ile, yukarıdaki seyircilerin vaziyeti tam tezat teşkil eyliyordu. Teşekkür olunur ki, aşağıdakilerin duaları, yukarıdaki galeride bulunan sırmalı üniformalı, yahut elmas ve inci tuvaletli ecnebilere hitab değildi; vakia bunlar aşağıdakilerin istikballeri ve mukadderleri hakkında konuşuyorlardı; bu konuşma Avrupa kibar salonlarındaki mutad tarzda oluyordu, halbuki aşağıki cemaat kalbindeki emelini ve duasını daha yukarı gönderiyor, o seyircilerle hiç meşgul olmuyordu.”
Ayasofyada Bayram Namazı — Bayram namazlarını Ayasofyada kılmak, beş asra yaklaşan ve tarih boyunca, misafir veya yerli, İstanbul Müslümanları için heyecanla özlenen bir ibadet olmuştu. İşgal yıllarında Ayasofyada bir bayram namazını Ruşen Eşref “Ayrılıklar” adındaki eserinde şöyle t asvir ediyor:
“Kandilleri henüz sönmemiş şerefelerin altın hâlelerinden mahmur ezan sesleri işitildi.
“Sultanahmed minareleri, top gürültüleri arasında, buna aksi sada gibi cevap verdi. Sanki iki cami arasında fezaya ezandan bir titrek mahya kurulmuştu. Bu ses mahyanın altında ruhumuz müessir bir vecde hazırlanarak geçtik. Mukavves tavanlarının altun zeminine Bizans mozaiklerinin levni ağır bir letafet veren on bir kapulu dehliz karanlıktı. Yalnız bir ucunda bir mum yanıyordu: Kemerlerden bir damla altun mozayik yere düşmüş sanmayınız... Ancak aydınlatabildiği bir sima Jüstinyen günündenberi orada unutulup kalmış bir bizans azizini hatırlatıyor: Kadîm ve İsevî bir tahassüs uyandırıyordu. Yanından geçerken gördüm ki bu aziz bize ait bir canlı mahlûktur: Dünkü bacağının yerine geçirdiği bir tahtaya mum dikmiş bir malûl asker.. Orada sadaka bekliyor...
“İçeride, eski top kandillerin ötesinde berisinde seyrek elektrik fanusları sert ve şişkin yanıyordu. Bu fazla ışıklar bir ibadethaneden ilk tasavvufî tesirini iz’aç etmiş: Yerdeki halılar, sütunların kaideleri lüzumundan fazla aydınlık,, somakî duvarlara, sütun başlıklarına, yarım kubbeye ise ancak harabelere yakışır köhneleştirici bir boşluk sinmiş.
“Sultan Süleyman” ın “Engürüs” den ganimet getirip mihraba civar koyduğu iki cesim şamdandan birinin yanında sarığı ve sakalı bembeyaz bir Hafız, halim, mütevekkil eda ile “Yâsin” okuyordu. Cemaatin kalbi ve merkezi gûya o idi. Kalabalık ondan başlıyor, etrafında bir yelpaze gibi açılıyor.. genişliyordu: Hacı yağları sürünmüş, yeni mintanlı ve yeni çepkenli hammallar, sert gözleri, burma bıyıkları ve gümüş köstekleri parlayarak sallanan hammallar; yalın ayaklarının tabanı kösele gibi kalın ve esmer duran gayet eski kisveli yoksul Müslümanlar!.. Bunların arasında beyaz ve yeşil sarıklar, kalıplı fesler, buruşuk kabalaklarla kıvırcık kalpaklar seçilmeye, çoğalmağa başladı. Sanki cami bir cennet havuzu idi. Şehrin muhtelif yollarından bir mûtekid akını buraya boşanıyordu. Öyle ki az zamanda koca meydan hıncahınc doldu.
“Bin dört yüz yıldır İsanın ve Muhammedin mütevali âyinlerini, Jüstinyen gibi âhiret sevdasının şa’şaasını dünya hazinelerini dökerek tesbit eden bir Hıristiyan hükümdarla Fatih gibi genç ve ateşin kalbinden peygamberinin arzusunu buraya bir mucize halinde getiren Müslüman bir hükümdarın secde ettiklerini görmüş; içine birkaç yüz neslin duası, ümidi, hayret ve incizabı sinmiş bu ibadethanede nihayetsiz ve naziresiz bir kudsiyet ruhu inceltiyordu.
“Hafız “Veşsemsi tecrî” âyetine geldiği zaman muazzam kasrı dinin içinde bir başka hâlet peyda oldu. Her tarafı örülü gibi, ışığını yalnız içinden alıyor gibi kalın, katı duran ibadethane hafifleşmeğe baladı. Cidarları gûya benek benek açılıyordu. Kendisini bekliyen cemaata karşı nihayet bayram ağır ağır teşrif ediyordu. Büyük kubbenin etrafı, yarım kubbelerin etrafı, büyük kavislerin cismi, mihrabın yanları billûrdan örülmüş gibi melûl bir mavi buğu halinde şeffaflaştı.
“O ilk ışık, kimi Nümidyadan, kimi Tesalya ve Lâkonyadan getirtilip burada misilsiz bir tasavvufî elvan âhengi şekline inkılâp eden mermer duvarlara eflâtun, soluk yeşil, leylâkî renkler getirdi. Kadim sütunların abus ve sert cüsselerine mahmur bir halâvet gönderdi.
“Bu sütunlar kadar müessir bir şey olamaz! Cemaat, sevapla beraber fıtra bekliyen cer hocalarının safderun vâazleriyle oyalanırken ben sütunlardaki mânaya meftun oluyordum. Onlardaki Âdem evlâtlrının Yaratana karşı olan muhtelif şekilli ibadetlerindeki zevki ebedî bir hevesle benimsemiş, herhangi iklime giderse gitsin başları üstünde daima ibadethane denen o mukaddes yükü taşımaktan yorulmamış zinde, kâmil ve pederâne bir sabır ve kuvvet vardı. Aralarında Nil vâdisinde Firaunların ebülhevllere ve hayvanlara taptığı günler var, Buhtunnasrı, Âsuri debdebelerini tanıyanlar var... “Zevfs” namına kadîm Yunanda yapılan merasimlerde “Delf” kâhinlerini, Periklesi, çelik kollu İskenderi ve belig Demosteni görenler var.. Sonra bunlar eski günlerden kalma ihtiyar âbâi din gibi Finike kıyılarından, İskenderiye koyundan, Pire limanından gemilere binip yeni bir dine sülûk için İstanbula geldiler. Jüstinyeni, Teodorayı, Paleologları gördüler. Önlerinden şa’şaadar kisveli, uzun beyaz saçlı ve sakallı patrikler geçti. Fuhuştan, cinayetten yorulup merasim esnasında esniyen, uyuklayan nesli bozuk Bizans prensleri gördüler.
“Nihayet günün birinde beyaz sarıklı, kartal burunlu ve taze sakallı bir genç geldi. Huzurlarında secdeye kapandı. Bu haşmetli tevazua taşlar hayran kaldı. Derhal onun emrine râm oldular.. ihtidâ ettiler... Bu son mucizenin güzelliğine hayvanî timsallerle, insan sanemlerile dolu sergüzeştlerinin en sade, en mükemmel, en ilâhî faslı gibi meclûb gözüküyorlar... Göğüslerine çelipâlar, gümüşlü altunlu koyu sanemler yerine artık âyetlerden, hâdiselerden süsler asmışlar...
“Sabah ışıkları üzerlerine belki yalnız bugüne mahsus olan bin ruhani cilve döküyordu. İnceldiler, mûnisleştiler. Bayramın kudûmu sezildikçe âdeta neşeli bir istigrak içinde kaldılar...
“Bayram semadan ineceğini ihbar etmeğe başlayınca on bin müslümanın Tekbiri dinî bir alkış gibi kubbeye çıkmağa başladı. Mukaddes inilti taşları bile huruşa getiriyordu: Onlar da gûya Tekbir alıyorlardı!.. Nihayet bayram en üst pencerelerinden bir ışık halinde girdi. Evvelâ İsmi Celâlin, kendisini yaratan kuvvetin eteğine secde etti. İzzet Efendi’nin lâyemut şaheseri, güneşi camide tekrir eden bir ziya oldu. O zaman son Tekbirler bir ud ağacı tütsüsü gibi enfes nebat nakışlı sütun başlıklarına, kemerlerin bunca tezyinatına sürünerek, son mozayikleri pırıldaşan yarım kubbelere, ve büyük kubbeye Allaha, Muhammede, Çiharyara doğru savruldu. Müminler bayramı karşılamak için ayağa kalktı. İmam, sesini, — Müslümanların bayram şerefine Allaha arzettiği şükranı — Allaha beyana hasretti. Cemaat bunu yerlere kapanarak teyid etti.
“Son derece vakur ve münkad bir sükût içinde hutbeyi beklediler. Yeşil sarığına sırma dolamış yeşil cübbeli hatip, eski yaldızlar içinden berrak ve zarif nakışları beliren mermer minberin yeşil perdesini açtı. Basamakları ağır ağır çıktı. Huşulu sükûn, kusvâsına varmıştı. Öksürükler bile kesildi. Sanki camide hiçbirimiz yoktuk. Yalnız o vardı. Onun sesi, hiç mübalâgasız Ayasofya kubbesinden, cidarlarından daha fazla yeri dolduracak kadar feyyazdı. Böyle temkinli, böyle vâzıh, böyle dolgun ve zorluksuz çıkan ses nâdiren işitilmiştir.
“Harflerin bile en arka saflarda sarahati hissolunuyordu. O minberde okurken, müezzin mahfelindeki müezzinler ayağa kalkmışlar, el pençe divan durmuşlar, çevre olmuşlardı. Hatip Peygamberin ve Çiharyâr ile ahfadı Muhammedin isimlerini zikrettikçe onlardan biri evvelâ müessir bir nida ile tebcil ediyor, sonra mübarek isim yirmi ağızdan bir arada çıkan bir dua hâlesiyle sarılıyordu. Peygamberin arzusunu yerine getiren Fatihi andı. Halifenin ve Türk milletinin selâmetine dua etti. Ve minberde duran bir kılıcı alarak aşağıya indi.
“O zaman, kırgın yüreklerimizin samimî tercümanı olabilecek gayet güzel bir ses, Muradı Sâlisden yâdigâr kalan müezzin mahfilinden bir hıçkırık halinde koptu. Duayı ilân etti. Bütün eller havaya açıldı. Kubbe göğüslerden çıkan hırıltılar ve iniltilerle bir galeyan içinde kaldı. Keşke bilmeseydik. Nikbet eyyamının dualarında ne ayrı bir tesir var: Her âmin vaveylâ idi. Sağımdaki nefer solumdaki saka gibi ağlıyordu. Hünkâr mahfelindeki şehzade de müezzin mahfelindeki zâbitler ve hocalar gibi müteessirdi. Bu dua hiç dinmek istemiyor gibi uzadı.
Biraz evvel Lâfzai Celâlin eteğine kapanan ışık, âdeta Rabbanî bir gufran gibi kubbeden sütunlara doğru inmeye başladı: Merhamet gûya ziya halinde bu menkûb cemaatin duasına icabet ediyordu!.. O vakte kadar başlarımızın üstünde zücacî birer istalâktit heyetinde duran top kandillerin yuvarlak uçları âdeta eriyip birer yaş gibi üzerimize damlıyacaklar sanılırdı. O kadar incelmişler ve şeffaflaşmışlardı!.. Dinen ses gamlı huruşa nihayet verdi..
“O zaman muazzam kalabalık harekete geldi. Asyanın bir ucundan Afrikanın öbür ucuna kadar süren bedbaht ve menkûb İslâm kıt’asının her diyarına mensup insanlar vardı.. Sarıklıları, uzun hırkalıları, kıvırcık papaklıları, kefiyelileri... Bunları dünya lisanı bir birinden ayırıyordu. Fakat ahiret lisanı, fakat kalb lisanı bilhassa şu felâket bayramında birbirine büsbütün ayan olmuştu. Birbirlerinin boynuna ne şefkatla sarılıyorlardı!..Nice omuzlara göz yaşları döküldü; bunlar bin bir derdin beliğ bir lübbü gibi bir gözden bir kalbe sızdı..
“Her köşede âmâ hafızlar Kur’an okumağa ve dervişler zikir etmeğe başladılar.. İhtiyar bir Türk kadını bir garip mersiyeyle kubbeyi çınlatıyor.. önlerine sadakalar yağdı.
“Ses çıkarmıyan sailler yalnız dünkü ordunun kahraman enkazlariydi: Esarete alışmıyan milletleri gibi dilenme âhengine yabancı kalan sesleri içlerine gömmüşler, o genç, dinç malûllerin bakışlarında öyle meftûr bir vekar vardı ki!.. Önlerine para bırakanları hürmete mecbur eden mukaddes acizlerine yüreğim parçalandı... Bir zaferin ebedî hâtırası olan camiden dilgir ve makhur bir asil kafile sükûnu le çıktık... Fakat çıkmasaydık, diyorum zira hepimiz biliyorduk ki, Türkün bayramı bu yıl yalnız camilerde başlayıp yine camilerde tükenecektir, yabancı içine çıkmağa utanacaktır.”
Ayasofyaya dair söylentiler — 921 yıl kiliselik ve 481 yıl da camilik eden bu binaya dair halk ağzında mevcut Hıristiyan ve Müslüman menşeli pek çok söylenti vardır ve bunlardan bir çoğu da birbirine karışmıştır. Biz burada pek fazla duyulmuşlarını tesbit etmekle iktifa edeceğiz:
Bugünkü giriş kapısı — Bugün giriş için kullanılan kapıdan başlıyalım. İslâmlar arasında söylenildiğine göre, Fatih veya fethe iştirâk eden şahsiyetlerden biri bir el darbesiyle bu kapıları toprağa gömmüş ve bu suretle bir daha kapanmaz hale getirmiş. Filhakika ahşap bünye üzerine bronz kaplamalarla müzeyyen olup 838 tarihli ve imparatorla ailesinin Niello monogramını taşıyan bu kapı bugün kapanamaz fakat sebebi sadece methal zemininin sonradan her nedense yükseltilmiş olmasından ibarettir.
Fatihin ilk namaz mihrabı — Yine aynı methalin şark duvarında bir mihrap vardır ki Fatih Sultan Mehmed 1 haziran 1453 cuma günü ilk namazını kılmak için geldiğinde kullanıldığı rivayet edilir, ne kadar acele yapılırsa yapılsın fetih gibi eşsiz bir hâdiseyi müteakip, kilisenin camiye çevrilmesini belirten merasim için bu kadar basit ve aşağı işçilikte bir yerin kullanılmış olduğunu kabul etmek herhalde pek güçtür.
Kıral kızının mezarı — Büyük imparator kapısının üzerindeki tabut hikâyesine gelince; hakikatle zerre kadar alâkası olmıyan bu masal sadece kapı üzğerindeki madenî kısmın - pek az olmakla beraber - tabutu andırmasından doğmuştur. Hakikatte müşabih ornöman kapının iç tarafında da mevcut olduğu gibi diğer kapıların üzerindeki mermer kısımlar da ayni şekildedir. hikâyesi şudur:
Konstantinin — hangi Konstantin olduğu bilinmez zira halk arasında hemen bütün Bizans imparatorlarına Konstantin demek âdettir — bir kızı varmış, falcılar bu kızın yılan sokmasından öleceğini söylemişler, çaresiz kalan babası da kızını yılanın şerrinden korumak üzere “Kız Kulesi” ni yaptırmış (!!) Fakat bütün bu tedbirler de fayda etmemiş, günlerden bir gün bir üzüm sepeti içinde gizlenen ufak bir yılan kızı sokmuş, öldürmüş, hiç olmazsa cesedini vikaye gayesiyle en emin yer olarak getirip Ayasofyanın imparator kapısı üzerine koymuşlar, yılanın muhtemel taarruzunu defetmek üzere de karşısına dört adet top konmuş, masal bu ya, yılan yine gelmiş, toplar taş olmuş, yılan da bir delikten girip, içerde yavruladıktan sonra diğer iki delikten çıkmış.
Bugün hâlâ kapı üzerine her ne sebepse açılmış üç küçük deliği görüp tam karşısına tesadüf eden taştan mamûl dört uzantıyı da top sanıp işin içinde hakikat arıyanlar pek çoktur.
Mahzen, kuyu — İmparator kapısından binanın ortasına kadarki kısmın altında büyük bir su mahzeni bulunduğu söylenirse de müze müdürü merhum Muzaffer Ramazanoğlunun yaptığı kazılar bu rivayeti tekzip eder mahiyettedir. Yalnız bu kısmın şimali şarki istikametinde dokuz metre irtifaa yakın su ihtiva eden bir büyük kuyu mevcuttur, buna müşabih bir diğeri de cenubu garbide vardır.
Küpler — Lübnandaki Baalbekten geldiği rivayet edilen kırmızı porfir sütunlardan garp cihetine tesadüf edenlerinin önünde iki büyük mermer küp vardır ki, III. Murad zamanında Bergamadan getirildiği sanılmaktadır. Bu küplerin Bergamada arazi sahibi Mehmet Hatipoğlu namında biri tarafından bulunduğu rivayet edilir (Bergama ve Küplühamam — Osman Bayatlı). Bu zat bir gün tarlasında çalışırken sapanı bir yere takıltr; hemen açar bakar ki, ağız ağza altın para dolu üç küp, küplerin üstünü hemen yine toprakla örtüp yerine işaret koyar; Mehmet Hatipoğlu doğruca paytahta gelir, kolayını bulup devrin Pâdişahının huzuruna çıkar keyfiyeti arzeder. Pâdişah kendisine bir miktar askerle bir vezîr terfik eder, küplerin bulunduğu yere giderler, üç küpü de meydana çıkarırlar. İrade mucibince bu küplerden birini kendisine vermeğe kalkıştıklarında Mehmet Hatipoğlu: boşaltın ki alayım der. Sebebini soranlara:
— Efendimiz bulunacak küplerden birini bana ihsan ettiler, fakat içindeki altınlardan bahsetmediler, binaenaleyh bu altınlar benim hakkım değildir, diye cevap verir. Neticede bu doğruluğuna mükâfaten küplerden kabartmalarla müzeyyen olanına nail olduğu gibi mücavir geniş arazi de kendisine bağışlanır. Üzerinde süvarilerin cengini gösterir kabartmalı küp II. Mahmud devrine kadar sahiplerinin elinde kalırsa da sonradan Luvr Müzesine hediye edilir. Diğer ikisi Ayasofyaya nakledilir. Üzerlerine birer kapak eklenir musluklar ilâvesiyle abdest tazelemek için kullanılır.
Hızırın Tarihi — Ayasofyanın cenup yönündeki muazzam yeşil sütunlardan — bunların Efes’teki Diyana mâbedinden getirildiği rivayet edilirdi — kapıdan itibaren üçüncüsünün kaidesinin üstündeki bronz çenberler ince bir kalemle hâkkedilmiş “on sekizinci yevmi pazar sene 1038” ibaresi vardır. Bu satırın Hızır Aleyhisselâm tarafından çöple yazıldığını iddia eden safdiller bugün bile mevcuttur.
Açılmaz kapu — Yine cenup yönde meşhur Ayasofya kütüphanesinin hemen yanındaki ufak koridorun müntehasında örülmüş bir kapı yeri vardır ki, açılmaz kapı efsanesinin temerküz ettiği noktadır. Efsaneyi anlatalım: Bizansın muhasarası esnasında son Konstantin surlarda şecaatle döğüşürken ruhban da halkın geri kalan kısmını kiliselere çağırıyor, her gün Türkler şehre giriyor şeklinde çıkan şayıaları önlemek için — Türkler şehre giremezler; girseler bile ancak Ayasofya civarına gelebilirler, bu mukaddes mâbedi koruyan ilâhî kuvvetler onları defedecektir, fikrini yayıyorlardı.
Fetih günü de kilisede dua etmekte olan pek büyük bir cemaatin mevcudiyeti tarihçe muhakkaktır. Türk cengâverleri bu kapılara hücum ederek binaya girince patrik bir kapıdan kaybolmuş ve kapılar öylesine kapanmış ki, bir daha burasını açmağa imkân bulunamamış; her kırmızı yumurta paskalyasında bu kapı önünde yumurta kabukları bulunurmuş(!) ve bu kapı ancak kubbenin üzerine yeniden salip konduğu zaman açılacak ve patrik çıkıp duasını bitirecekmiş (Die Hagia Sophia A. M. Schneider). Kanaatimizce bu efsanenin son kısımları tamamen hayalî ise de hakikate bir tek noktada yaklaşabilir, şöyle ki: Tarihler Fatih Sultan Mehmed camii gezerken patriğin gizlendiği yerden çıkarak Hünkârın ayaklarına kapandığını yazar. Belki de kilisenin işgali esnasında can kaygusuna düşen patrik ve maiyeti halkça bilinmiyen bir gizli hücreye geçebilmek için bu kapıyı seçmişler ve şaşkına dönen belki de aldatıldıklarını anlayıp galeyana gelen halkın savletinden korunmak için de bu hikâyeyi işaa etmişlerdir.
Balık ve zıpkın — Tam bu koridorun karşısında duvarda bulunan panodaki balık ve zıpkın tasvirleri de türlü türlü tefsir edilmişse de biz bu tezyinat motifinin şehrin ilk kurucuları olan Megaralıları işaret kastiyle yapıldığına kaniiz.
Pençe nişanı — Binanın cenubuşarkî köşesindeki piypayenin porfir sütunlara bakan yüzünden takriben 6 metre irtifada el şekline benzer bir oyuntu vardır ki karşısındaki sütunda görülen büyük çatlak ve yine aynı sütunun mermer kaidesindeki kurşun dolu müstatille beraber Ayasoyfada anlatılan hikâyelerden en meşhuruna delil sayılır. Gûya Fatih Sultan Mehmed — hattâ bazılarına göre Yavedut — buraya at üzerinde gelmiş ve cesetlere (!) basa basa dolaşırken hayvan şahlanmış bu zat de kanlı (!) elini duvara dayamış keskin kılıcını sütuna savurmuş; atının çiftesi de kaidede iz bırakmış. Bu Türk aleyhtarı propaganda maalesef garpta çok yayılmıştır; memleketimizi ziyarete gelen her ecnebi bu işaretleri merak ve ısrarla arar. Halbuki bunların hariçle hiçbir alâkası olmadığı gibi mantıkî izahı da şüphesiz yukarıdaki tarzda değildir. Zira el izi denen şey pek yüksektedir ve umumî hatları itibariyle ele benzemekte ise de, anatomi bakımından el ayası ve bilek kısmı çok ince buna mukabil parmaklar normal bir elinkinden çok daha büyüktür, fazla olarak bu şekil oraya hâkkedilmiştir. Eski yazarların kitaplarında bundan hiç bahsedilmediğine göre her halde son asırda oraya kadar çıkmak fırsatı bulan bir amele veya başka biri tarafından oyularak yapılmıştır. Sütunlardaki çatlak tabiatın eseri, kaidedeki kısım da diğer başka sütunlarda da görüleceği veçhile sökülen haçların yeridir ki sonradan kurşunla doldurulmuştur.
Niyet dolabı — Şark duvarının cenup kısmında bir ufak dolap kapağına para sığacak kadar bir delik açılmış bir para tuzağından başka bir şey değildir. Bu delikten atıldığında ses işitilirse insanın niyeti olurmuş.
İsim Menkibesi — Mihrabın üstüne tesadüf eden küçük yarım kubbenin mozayıkları bugün tamamen temizlenmiş bulunmaktadır. Bunlar arasında cenup tarafta beyazlar giyinmiş bir melek görülmektedir. Bunun buraya yapılma sebebini Dr. A. M. Schneiden Die Hagia Sophia eserinde onuncu asırda yayılan şu efsane ile anlatır: İkinci katın sağ ve sol kemerlerinin inşası sırasında bir cumartesi günü bütün işçiler gündeliklerini almak ve yemek yemek üzere erkenden işleri başından ayrılırlar. Yalnız ustabaşının 10 yaşlarındaki oğlu inşaat bekçisi olarak bırakılır. Bir müddet sonra iyi giyinmiş saray müstahdeminine benzeyen bir adam birdenbire belirir ve çocuğa hiddetle: — İşçiler işlerini bir an evvel bitirmeğe çalışacaklarına nereye gittiler; git, hemenonları buraya çağır ben bu işin çok çabuk bitmesini istiyorum, diye bağırır. Çocuk âletlerin çalınmasından korktuğu için biraz tereddüt edince daha mülâyim bir sesle: — Hadi, korkma, git çağır sen dönünceye kadar buradan ayrılmayıp bekleyeceğime yemin ederim ben Allah tarafından gönderildim der. Çocuk koşa koşa babasının yanına gelerek vaziyeti anlatır, ustabaşı da çocuğu ile beraber derhal Horologion’da kahvaltı etmekte olan imparatorun huzuruna çıkar. Bütün saraylılar çocuğa gösterilir o da hiç birine benzemediğini yanaklarından ateşler fışkıran beyazlar giyinmiş bir zat olduğunu söyler. Bunun üzerine imparator bunun bir melâike olacağına hükmeder ve: — Şimdi bu kiliseye ne isim vereceğimi anlıyorum (!) der ve bundan böyle buraya Hagia Sophia “Allahın kelâmı” denilmesini irade eder; yanındaki ülema ve devlet büyükleriyle istişareden sonra da melâikenin ilelebet bu kiliseyi siyane etmesi için çocuğun bir daha Ayasofyaya gitmemek üzere bahşişlerle taltif edilerek Kalkad adalarına gönderilmesine karar verir. Çocukla melâikenin karşılaştıkları yere de (yani cenubuşarkî galerisinin üstüne) de mozayik resim yapılır.
Terleyen Direk — Binanın şimaligarbî köşesinde, alt kısmı bronz levhalarla kaplı bir sütun vardır ki: “Uğurlu direk”, “Ağlayan direk”, “Terleyen sütun”, “Hızırın parmağını sokup kiliseyi camie çevirdiği sütun” gibi birçok isimler alır. Bunun sebebi basittir; sütun mesamatlı bir cins taştan yapılmış olduğu cihetle şâriyet hâdisesine istinaden zemindeki rutubeti kolaylıkla emmektedir. Diğerlerine nazaran hususiyet gösteren bu sütuna gerek Hıristiyanlar gerek Müslümanlarca kutsiyet izafe edilmiş ve cahil halk muratlarına nail olmak ve hattâ göz hastalıklarına şifa bulmak ümidiyle bu sütunu parmaklıya parmaklıya bir oyuk meydana getirmişlerdir; sonradan madenî levhalarla takviye edilmişse de bu oyuğun bulunduğu kısım tahrip edilerek yine açılmıştır. Hızır parmağı efsanesinin şu bakımdan belki hakikatle bir ilgisi olabilir. Fatih devrinde bir kilisenin camie çevrilmesi için kadının hükmü iktiza ederdi. İstanbulun ilk kadısı da Hızır Bey olduğuna göre halkın dilindeki bu efsane bundan galat olsa gerektir.
Büyük Kubbe ve Hazreti Muhammedin tükürüğü — Büyük kubbenin Peygamber tükürüğü ile tutturulduğu rivayetini kaale almamakla beraber Türklerin bu binanın bakaasını temin etmiş oldukları bir hakikattir.
Ali Neccar — Evliya Çelebi seyahatnamesinin Von Hammer tarafından İngilizceye çevrilip 1828 de Londrada tabedilen nüshasının birinci cildinin 37 inci sayfasında şöyle bir kayıt vardır: İstanbulda vukua gelen bir zelzele Ayasofyayı hayli yıprattığından bu tehlikeyi önleyecek bir mimar göndermesi hususunda II. Mehmed’e müracaat edildikte o da bir dostluk eseri olmak üzere maiyetindeki meşhur Ali Neccarı Bizansa gönderir. Mimar yaptığı payandalar meyanında bulunan cenubî şarkî istinat duvarı içine 200 basamaklı bir merdiven yapar. Maksadı soruldukta, kurşunluğa çıkmak için yeni bir imkân hazırlandığını bildirir. Taltif edilerek avdet ettiğinde II. Mehmed’in huzuruna çıkar ve: Efendimiz dört payanda ile Ayasofyanın kubbesini kurtardım; tamiri bana kısmet oldu, fethi de size müyesser olur inşallah yapacağınız minarenin temelini de hazırlayıp namazını kıldım der.
Filhakika Sultan Fatih tam bu temel üzerine güzel bir minare yaptırmıştır. Bazı kitaplar (Ali Sâmi Boyar, Ayasofya, s. 14; Ahmed Refik, Onuncu asrı hicrîde İstanbul Hayatı s. 35) bu minarenin tahta olup sonradan II. Selim devrinde yıktırıldığını söylerlerse de halen tuğla minare denen bu minareden Fatih devri olarak bahsedilmektidir.
Hâdi Tamer
Bizans devrinde, Ayasofyanın çok zengin bir halk ağzı edebiyatı vardı; zamanımıza kadar intikal eden bazı parçaları şunlardır ki, Hans Herman Russack’ın “Byzans und Stanbul, Sagen und Legenden vom Goldenen Horn” adındaki eserinden tercüme edilmiştir:
Ayasofya’nın plânı hakkında: — Hiçbir usta Kayserin şanına lâyık bir kilise plânı çizemiyor. Bir gün Kayser kilisede âyinde iken “mukaddes ekmek” i yere düşürüyor. Bu ekmek parçasını bir arının alıp gittiğini görüyor. Bütün şehirdeki arı sahiplerine ilân ediyor ki, bu ekmeği peteklerinin içinde bulana büyük ihsanlarda bulunacaktır. Birisi ona bir petek getiriyor; bu, başka peteklere benzemiyor: Tam bir kilise maketi halindedir; mihrap yerinde de “mukaddes ekmek parçası durmaktadır — İşte Ayasofya bu plâna göre yapılıyor.
Başka bir rivayete göre, Kayser Justinianus’a rüyasında bir melek Ayasofyanın plânını göstermiştir.
Ayasofyanın inşası için istimlâk edilen yerler hakkında: — Kayser İstanbul isyanını bastırırken Ayasofya ve başka kiliseler harap olmuştur. Ayasofyayı yeniden inşa için Justinianus birçok yerleri istimlâk etmek zorundadır. Para yetişmediği, veya mülk sahipleri aksilik ettikleri zaman, Kayser türlü hilelere ve politikaya baş vuruyor; bilhassa İstanbulluların seyir merakından istifade ediyor: Toprağını satmak istemiyen, veya fazla fiat istiyenlerin, Hippodromdaki seyir yerlerini ellerinden alıyor. Bir kunduracı, toprağını satarken bir şart koşuyor: kendisine, oğullarına ve bütün gelecek nesline, Hippodromda Kayser gibi karşılama gösterileri yapılması şartı. Kayser kabul ediyor, yalnız o da bir şart koşacaktır; bu şartı kunduracı, ilk Hippodroma gittiği gün öğrenecektir. Seyir günü, kunduracı Hippodroma gelince Kayser, kendisine yapılan gösterilerin aynının kundaracıya da yapılmasını halka emrediyor, kunduracıya da şartını bildiriyor: O, gösterilere, halka sırtını dönmek suretiyle iştirâk edecektir. Bütün halk gülüyor, kunduracı da maskara oluyor. Nesilden nesile bu merasim böyle devam edip gitmiştir.
Kayserin karısı Theodora’nın mezarı hakkında: — Tehedora günahkâr bir kadındır. Güzelliğinden başka hiçbir şey düşünmezdi. Ölümden korkmazdı, ama, öldükten sonra vücudunu kurtların yiyeceğini düşünerek dehşet duyardı. Keşişin birine buna karşı bir tedbir sordu. Keşiş de ona, kilisenin büyük kapısı üzerine, kurşundan bir lahit içine kendini gömdürmesini tavsiye etti. Theodora’nın emri üzerine, o, öldükten sonra bu şekilde gömüldü. Ama, bu lâhde, iki yılan delik açıp girdiler, ve Theodora’nın vücudunu yediler. Bu delikler, Ayasofyanın kapısı üzerinde hâlâ görülür.
Ayasofyanın tamamlanması üzerine Kayserin duyduğu gururu: — Kilisenin inşası tamamlanıp açılma töreni yapılacağı zaman Ayasofyadan içeri giren Kayser mihrapta dize geldi, büyük haça karşı kollarını açıp: “Ey Süleyman! Ben seni geride bıraktım!” diye bağırdı.
Ayasofyadaki melekler hakkında: — Kubbede dört büyük meleğin altın yaldızlı mozayik resimleri vardır; bunlar: İsrafil, Azrail, Cebrail ve Mikâil’dir. Rivayete göre, senede bir gün bu mozayikler canlanır. Bunlardan herbrinin canlanışı, büyük bir olaya işarettir. (B.: Ayasofyada Evliya Çelebi).
Kayser Justinanus’un para sıkıntısını gideren melek: — Kubbe çıkacağı sırada Kayserin parası tükendi. İnşaat yerinde kederli dururken beyaz giyinmiş bir delikanlı geldi ve Kaysere, itimat ettiği adamlarla kendisine istediği kadar katır yollamasını, istediği kadar para temin edeceğini bildirdi. Kayser bunu lâtife sanarak aldırış etmedi. Beyazlı delikanlı ertesi günü aynı teklifi tekrarladı. Kayser bunun yanına adamlariyle birçok katır verdi. Delikanlı bunları suraların dışında bir saraya götürdü, saraydaki hazineden katırları yükletti, Kaysere gönderdi. Kayser bunu herkese anlatınca tılsım bozuldu: Bir daha o beyazlı delikanlıyı — ki bu bir melekti — bulamadılar.
Pertev Naili Boratav
Ayasofya Camii Türk şiirinde — Beş asra yakın içinde namaz kılınan Ayasofya, islâm âleminde o kadar benimsenmiş idi ki, her sınıf halk, günlük ibadetini bu mâbedde yaptığı zaman ayrı bir vecid duyardı. Bu duygunun Türk şiirinde de akisleri olmuştur.
Onaltıncı asrın en seçkin şairlerinden Taşlıcalı Yahyâ Bey “Şâh’ü Gedâ” adındaki meşhur eserinde İstanbul şehri şehîrini tasvir ederken Ayasofyayı şöyle medhediyor:
Şehr içinde sipihr gîbi bülend
Vardürür bir makaamı bî mânend
Ayâsofiyyedür ana nâmı şerîf
Olmaz anun gibi makaamı lâtîf
Niteki şeyhi pâk kutbi zemân
Ayâğına akar sû gibi cihân
Halkı âlem düâsına muhtâc
Kubbeden var başında bir ulu tâc
Ol iki minâresi meselâ
Haddi zâtinde iki desti düâ
Sâliki Hakka Mescidi Aksâ
Fakir olana Kâ’bedür farazâ
Getirür ehli hâli ol cûşa
Benzer ol mürşidi abâpûşa
........................................
Kubbei âzamı müdevverdür
Sadefi âlem içre gevherdür
Hâleti zühd ile gelüb vecde
Hakka itmiş kemerleri secde
Anın içinde sanki insü melek
Durdu saf saf namâza cümle direk
Vardır anda nîce somâkî sütun
Kıymeti oldu ağırı altun
Kubbei çerh içre bahr misâl
Ak mermerle içi mâlâmâl
Mermeri mevcine baknca heman
Gark olur bahri hayrete insan
Kürsîler anda arşi Mevlâdır
Minberi Sidrei Muallâdır
Mahfili verdi ol makaama şeref
Nice dürri yetîme oldu sadef
Mahfili üstünde hûb hâfızler
Âşiyânında bülbüle benzer
Oluben Kâ’beveş ibâdetgâh
Okunur âyeti Kelâmullâh
........................................
Onbeşinci asrın ikinci yarısı ile Onaltıncı asır başında yaşamış edîb ve şâir devlet adamı Tacîbeyzâde Câfer Çelebi ki 1514 de Yavuz Sultan Selimin amansız gazabına uğrayarak idam olunmuştu (B.: Câfer Çelebi, Tâcîbeyzâde), “Hevesnâme” adındaki eserinde “Vasfı Hıttai İstanbul” adındaki uzun manzumesinin içinde Ayasofyayı şu mısralar ile tasvir eder:
SIFATI AYASOFİYE
Bu hısn önünde bir ferhunde ma’bed
Müzehheb sakfı dîvârı mümehhed
Müşeyyed sahnı vü muhkem esâsı
Mutallâ hurda mînâdan sıvası
Cihan mülkine vüs’atde müsâvî
Muallâ kubbesi eflâke hâvî
Mülevven câbecâ a’mâdü tâkî
Yeşil mermer kimi kimi somâkî
Ruhâmı ferşi pâk âyîneden pâk
Sütunlar mihveri aktâbı eflâk
Derûnunda ibâdet ehli bîmer
Sütunlar tâklar yer yer mukarrer
Kimi varmış rükûa kimî kıyâma
İderler tâat ol Rabbül enâma
Ne denlû var ise hurrem meâbid
Mübârek buk’alar âli mesâcid
Kamûnun şehi pervîz bahtı
olubdur minberânın tâcü tahtı
İkinci Sultan Bayazıd devri şâirlerinden Serezli Sâdî İstanbul şanında yazdığı bir gazelde büyük şehri överken ilk kaydettiği bina Ayasofyadır:
Şehri İstanbul ki âlemde güzeller kânıdür
Dünyânın ârifleri katinde Mısrı sânîdür
Evleri zâtül İrem mescidleri zâtül İmâd
Sûreti her birinün reşki behâri Mânîdür
Mescidi Aksâ Ayasofiyyesidir gûyiyâ
Milki meydânı saadet dahî Atmeydânıdür
........................................
Yine Onaltıncı asrın büyük müverrihi ve din bilgini Hoca Sâdeddin Efendi Ayasofya için şu mısrâları yazmıştır:
Bir ulu kubbedir merfûi a’zem
İçinde mahvolur onbeşbin âdem
Anın mermerleri hiç vasfolunmaz
Misâli onların şimdi bulunmaz
Minâr âsâ sütunlar sebz ü ezrak
Somâkî ü sarı vü âk u eblâk
Kimîsin tuncdan dökmüştür üstâd
Aceb tavr üzre urmuş âna bünyâd
Dahi mevvâcı zerrin mermeri var
Müzeyyen anlar ile çâr dîvar
Mülevven mermer ile sathı mefrûş
Olur seyreyleyen hayrânü medhûş
Mutabbaktır iki yerden yolu var
Seğirdüb çıksa olur esb rehvâr
Aceb peykerdir ol bünyânı âlî
Basîti hâkde yoktur misâli
Meğer şâhânı Osmânî binâsı
Ki zibâdur bînâsı vü fenâsı
Husûsa Câmii Sultan Muhammed
Ki olmuştur muallâ vü mümehhed
Süleyman Hânı Gaazi Câmiini
Ki vasfı âşık eyler samiîni
Ne teşbih itmek olur bir binâye
Ne vasfeyler sarîhü ne kinâye
........................................
Onyedinci asrın ikinci yarısı ile Onsekizinci asrın başında yaşamış Türk Dîvan Edebiyatının seçkin simalarından Nâbi Efendi de Ayasofya için bir gazel yazmıştır;
Rûzi rûze cem olur rindan Ayâsofiyyede
Halka bendi üns olur yâran Ayâsofiyyede
İtmeğiçün fikri eklü şürbü hâtırdan beder
Akdi cem’iyet ider ihvan Ayâsofiyyede
Olmadan desti düâ cünban Ayâsofiyyede
Müşkilâtı halk olur âsan Ayâsofiyyede
Mevcei âmâl ider enfâs ile çerha suûd
Lüccei taat ider tûfan Ayâsofiyyede
Her ne denlû gayri câmi’de ibâdet olsa da
Olur efzun yîne sad çendan Ayâsofiyyede
Andelibânı behişti şerm ile hâmûş ider
Her taraf âvâzei Kur’an Ayâsofiyyede
Âbı germi dîde vü sâbûni istiğfâr ile
Pâk olur pîrâheni isyan Ayâsofiyyede
Ferşi berrâkı ruhâmın eyledikce secdegâh
Sâf olur âyinei îman Ayâsofiyyede
Şeb beşeb mânendi kandîli fürûzan Nâbiyâ
İnşirâhı dil bulur insan Ayâsofiyyede
Ayasofya eski mizah edebiyatımıza da girmiştir. Bunun en güzel örneği Onsekizinci asrın külhâni şâirlerinden Haşmetin yazdığı bir “Kasîdei Ramazaniyye” deki bir beyittir. Eskiden ramazanlarda bütün meyhaneler kapanırdı; sofu meşreb şâirler akşamcıların perişan hali ile alay etmek için bu bir aylık meyhane ve içki yasağını fırsat bilir, akşamcı şairler de kendi hâli pür melâllerini tasvir ile yanıp yakılırlardı; Haşmet de yılın onbir ayında bâde düşkünlerindendi, Aşağıdaki beytini okurken, o devrin meyhanelerinde şarabın da rakının da büyük küpler içinde dinlendirilip muhafaza edilidğini hatırlamak lâzımdır:
Yakamaz oldu kanâdîli neşâtı rindan
Bekleriz biz de Ayâsofiyyede küp dibini!..
Bu meşhur mâbedin adını aşk ve alâka macerelarına karıştıran şâirler de vardır; meselâ Onaltıncı asır şâirlerinden olup Torlak Çelebi lâkabı ile anılan ve 1564 de ölen Nihâni sokakta rastladığı bir nevciyan için:
Bir güzel gördüm bugün ben Ayasofyadan yana
San melekdür indi Hak emriyle dünyâdan yana!..
diyor.
Geçen asır sonlarında yaşamış ve başka şiirlerinden şarklı, Erzurumlu veya Karslı olduğu anlaşılan Çeşmî adında bir şâir de Ayasofyadan bir Hâfız İlyas münasebeti ile ve büyük mâbed hakkındaki halk söylentilerine temas ederek bahsediyor:
Bir eyyam edindim bir yâri güzin
Ayasofyada çâr ebrû müezzin
İsmi şerifidir İlyas o yârin
Bûseçin olmağa vermişti izin
Tâki mihrâb didim keman kaşına
Abdest aldururdum gözüm yaşına
O yârin huzûri iffetindeyken
Benzerdim Câmiin terler taşına
Hiç eksik olur mu engelle rakib
Çatılsın melâin misâli salib
O perîzâdımı tâkib ederler
Sanki yılanlardır taşları delip
Gerçi her yer bir ibâdet makaamı
Topkandil altıdır hâcet makamı
Her vakti seher budur duamız
Nazardan saklasın Hak mehlikaamı
Mahfili şerifin bülbülü İlyas
İbâdet gülşeninin gülü İlyas
Ebri şafak, nûri rahmet, lütfi Hak
Yüzünde ismetin ak tülü İlyas
Mushafi hüsnünde ayâtı hikmet
Rûyi gülgûnudur ravzei cennet
Tâki ebrûsunda kandîli îman
Kademi pâkinde ıtrı muhabbet
Ayasofyadır o câmii kebir
Cümle nükuuşudur tehlilü tekbir
Âşıkı da mâşuku da yaratan
Allah birdir, Allah birdir, birdir bir
Ayasofyada Yavuz Sultan Selimin Halifelik merasimi — Büyük mâbedin sahne olduğu en azametli toplantılardan biri, Mısır seferi dönüğünde, Yavuz Sultan Selimin Halife ilânı merasimidir; Mısır fatihi ile beraber İstanbula gelen son Abbasî halifesi Üçüncü Mütevekkil, Büyükşehre girdiklerinin ilk cuma namazında, Ayasofyada, halifelikten istifa etmiş ve Peygamberimizin hırkasını Yavuzun sırtına giydirerek hilâfet, Abbas Oğullarından Osman Oğullarına intikal etmiştir.
Ayasofya mihrabının iki tarafındaki kandilli şamdanlar — Kanunî Sultan Süleyman tarafından Macaristandan getirilmiş olan bu şamdanların üzerindeki kitabeler şudur: Üstuvanenin üst boğazında:
Cihan sahib kıranı Han Süleyman
Ki durmaz hanmlesine Giv ü Piyjen
Şu denlû kırdı ceyşi engürûsi
Görünmez oldu sahrâ küştelerden
Helâk İdüp kırâli nâbekârı
Yerin od eyledi tahkik bilsen
Kilîsâsın yıkub yakdı Budini
Çıkardı bu iki müşkâti ahsen
Getürüb Ayâsofiyyâyâ çeragi
Adûnun cismü cânın kıldı rugen
Didi Hatif anın yâdîne târih
Ebed ola sirâci din rûşen
Sene 933 (M. 1526)
Üstüvanenin alt boğazında:
Nigini saltanat birle Süleyman Şâhi deryâ dil
Kim ol sultanıdır Aksâü Mısrü Ka’bevü Şâmın
Alubün Engürüs ilin tamemet ol Halili Hak
Kilisâler yıkub kıldı serâser ehlin esnâmın
Getürdi fethi ekberden çeragı ey dil
Di târihi “Müebbed ola şem’i nûri İslâmın”
Sene 933
İkinci kitabedeki “Halil” den kasit, sadırâzam Makbul İbrahim Paşadır.
İbrahim Hilmi Tanışık
Ayasofya ve Ermeniler — Ermenilerin Ayasofya ile ilgisi olan başlıca mevzular şunlardır:
1 — Onbirinci asır Ermeni tarihçilerinden İstepannos Asoğik’e göre, Ermeni kumandanlarından Vartan Mamikonyan II., İran Hükümdarı Hüsrev Anuşirvan’a (531 - 579) isyan ederek ailesi ve maiyeti ile birlikde İstanbul’a gelip Ayasofya’nın banisi İmparator Justinianus’un (527 - 565) kanunlarına intibak etmiş ve Ayasofya’nın baş kapısına da kendi ismini verdirmiştir. Aynı müellif bu kapı için hâlâ Ermeni kapısı tesmiye olunmaktadır diyor (Sen Petersburg, 1885, s. 85).
Vartan adlı diğer bir Ermeni tarihçisi de, Mamikonyanların Justinianus’dan Ayasofya’nın garptaki kapısını beş “kıriv” (takriben 47.50 okka) gümüşe satın aldıklarını kaydetmektedir (Venedik, 1862, s. 85).
Combefis tarafından neşredilen Anonim bir müellif de, “Sofya’nın mukaddes kapılarına onların (yani 553 yılı İstanbul konsiline iştirâk eden Ermenilerin) ismi verildi ki, aynı kapı bugüne kadar Ermeni kapısı adını taşır” demektedir (B. L. İnciyan, Onsekizinci asırda İstanbul, 1956, s. 45).
Mevzuubahis kapının bugün kullanılan kapı olduğu aşikârdır.
2 — 869 - 870 yıllarında Basil I. tarafından yapılan yeni tamiratlardan sonra, muasır Ermeni tarihçisi mezkûr Asoğik’e göre, 989 da vuku bulan şiddetli bir zelzele neticesinde Ayasofyanın kubbesi yeniden harab olmuştur. Aynı tarihçiye göre Bizanslı mimarlar künbedi yeniden ihya edememişlerdir. Ertesi sene bir iş için tesadüfen İstanbul’a gelen meşhur Ermeni mimarı Anili Dırtad, bugüne kadar tabiat afetlerine mukavemet eden kubbeyi yeniden inşa etmeğe muvaffak olmuştur. Ermenistan’ın eski payitahtlarından olan Ani’nin, bazıları zamanımıza kadar ayakta duran bir çok muazzam kilise ve sair binaları bu büyük sanatkârın eseridir. Son zamanlarda Suriyeli bir Ermeni mütehassısının yaptığı tetkiklerden, kubbenin bazı kısımlarında kullanılan tuğlaların kesinti tarzının Bizanslı ustalarınkine uymadığı, yani diğer kısımlarından farklı olduğu meydana çıkmıştır. Böylece tarihçinin verdiği bilginin doğru olduğu tahakkuk etmiştir.
3 — Ermenilere ait diğer enteresan bir mevzu da Ayasofya’da, Ermenilerin en büyük azizi ve Gregoryen mezhebinin müessisi olan Surp Kirkor Lusavoriç’in (Saint Grégoire l’İlluminateur) mozaik portresinin mevcudiyetidir. Bu bilgiyi, W. Salzenberg adlı bir Alman müellifi 1854 de Berlin’de neşredilen “Altchristliche Baudenkmale von Constantinopel vom V. bis XII. Jahrhundert” (Beşinci ve onikinci yüzyıllar zarfındaki İstanbul’un eski Hıristiyan âbideleri) adlı eserinde vermekte ve azizin resmini de dercetmektedir. Ayakta ve dinî merasim elbiseleri giymiş vaziyette yapılan bu portrenin üst kısmında, Bizans harfleriyle “Grigorios Armenias” kelimeleri de okunmaktadır. Bazı müdekkiklere göre bu resmin Vartan Mamikonyan tarafından altıncı asırda yaptırıldığı tahmin ediliyorsa da, mimar Dırtad’a bir şükran borcu olarak o sıralarda meydana getirilmiş olması da muhtemeldir. Zira mezkûr mozaikin, müteaddit zelzele ve yangınlardan sonra altıncı asırdan zamanımıza intikal edebilmesine ihtimal vermek biraz güçtür. 1936 sıralarında bu mozaikin baş kapının arka tarafında yeniden meydana çıkarıldığı İstanbul Ermeni basınında iş’ar olunmuşsa da, bu hususta bilgisine müracaat ettiğimiz Ayasofya Müzesi müdürü sayın Feridun Dirimtekin, mezkûr mozaikin cenuptaki kapının üstünde ve Andonios ile Nikolaos adlı azizlere ait mozaik portrelerin yanında bulunduğunu ve her üçünün de 1894 deki büyük zelzelede harab oldukları tarafımıza bildirmek lûtfunda bulunmuşlardır.
4 — Onikinci asırda yaşamış olan Ermeni tarihçesi Urfalı Matteos’a göre, kandırılarak İstanbul’a getirilip, oradan da yakın bir adaya sürgün edilen Ermeni Pakraduni Hanedanının son genç kralı Kakik II. (1024 - 1079) Aya Sofya’da, İmparator Dukas’ın ve Bizans Kilisesinin erkânı önünde, Grekoryen mezhebinin akidelerini (dogma) müdafaa eden bir mükâleme yapmıştır ki bunun metnini de tarihine geçirmiştir. Ünlü bazı Ermeni din adamlarının da Ayasofya’da vaazlar vermiş olduklarını tarih kaydetmektedir.
5 — Ayasofya isminin menşeine gelince, bu hususta Onsekizinci asır Ermeni edebiyatının en mümtaz simalarından biri olan ve eserlerinden geniş kültüre sahip olduğu beliren İstanbul patriği Nalyan Agop Başpiskopos (1701 - 1764) “Narek” adlı ermenice dua kitabının Tefsiratında (İstanbul, 1745) entersan bir vak’a anlatıyor. Önce Aya Sofya isminin, eskidenberi umumiyetle aynı ismi taşıyan bir azizeye ithaf edilmesi kanaatinin mevcut olduğunu yazıyor ve bu kanaati haiz olanlar meyanında, tefsir ettiği kitabın müellifi Kirkor Narekatzi’yi (951-1003) de zikrediyor. Halbuki kendisi bunu tekzip eden ve yunanca tarihî eserlerde okuduğunu ifade ettiği aşağıdaki hikâyeyi anlatıyor.
Ayasofya inşa edildiği sıralarda bir gün, ustalar ve ameleler yemeğe giderlerken, bir çocuğu inşaat üzerine bekçi olarak bırakırlar. Az sonra çocuğa fevkalâde güzel bir melek görünür ve orada beklemesinin sebebini sorar. O da söyler. Bunun üzerine melek, sen de git yemeğini ye diye ısrar eder. Fakat çocuk vazifesini terketmek istemez, zira herhangi bir şeyin kaybolmasından endişe eder. Melek, yerine kendisinin muhafızlık edeceğini bildirir. Çocuk da vaadine ne suretle güvenebileceğini sorar. Melek ise “İlâhî Hikmet” şahit olsun der ve avdetine kadar oradan ayrılmayacağını beyan eder. Bunun üzerine cesaretlenerek o da diğerlerinin yanına yemek yemeğe gider, fakat vazifesinden ayrıldığı için onlardan azar işitir. Çocuk gördüklerini anlatır, onlar da keyfiyeti Justinianus’a bildirirler. Melek oradan ayrılmasın diye, çocuğun tekrar kiliseye girmesine müsaade etmezler ve kilisenin de “İlâhî Hikmet” yani “Ayia Sofya” tesmiye olunmasına karar verirler.
Kevork Pamukçuyan
Ayasofya kartpostalları — İstanbul âbidelerini gösteren kartpostallar arasında, Ayasofya resimleri pek çoktur. Cumhuriyet devrinden evvel ecnebi seyyahlara satmak için gayri müslim vatandaşlarımız tarafından basılanların üzerine, bazan yaldız ile ve fransızca “Souvenir de Constantinople”, İstanbul yadigârı ibaresi basılırdı. Kartpostallarda, Ayasofyanın, hemen daima, Sultan ahmed tarafından görünüşü tercih edilmiştir.
Bir tarih vesikası olan en kıymetli Ayasofya kartpostalı, Karaköy meydanında 21 numarada J. Ludwigsohn tarafından basılan bir kartpostaldır.
Bu kartpostal Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ordusunun son ve büyük zaferi kazandığı günlerde ismi tesbit edilemiyen bir Türk matbaacısı tarafından toplattırılmış ve üzerine “Meczub” mahlâsını kullanan bir şairimizin şu kıt’ası nesih matbaa harfleriyle basılarak Türk askerinin İstanbula girdiği satışa arzedilmiş ve İstanbullular tarafından bir günde kapışılarak tükenmiştir.
Çok şükür oldu müyesser fethi sanii mühin
Doğdu şehri Stanbula tekrar müşa’şa’ nûri din
Ceyşi islâmı görüb kırk ikide Meczub didi:
Hâzihî cennatü Adnin fedhulûhâ hâlidin
Meczubun kim olduğu da, maatteessüf öğrenilememiştir.
Ayasofyada Evliya Çelebi — Ayasofyanın keyfiyeti binası böyle tavsif olunur ki ekalimi seb’adan kûhi bi sütun pâre ahcâri zîkıymetleri... keşan ber keşan çekerek... gûnagûn nakşi bukalemûni ibretnümun taşındı ve üstad Ferhad pîşesi marifetiyle taşların tîşeleri aşındı. Olkadar ihtimamı tam bezledüb camiin nısfını yedi yılda tamam ettiler ve ahcari firavan Ayaslog ve Aydıncıktan gelmişdir. Ve rengâmîz (mermerler) Karaman ve Şam ve Kıbrıs ceziresinden ve nice bin somaki ve zenbûri ve zeytûni ve zerkanî mücellâ sütuni müntehâlar Atina kurubundaki (Akropol) Temâşalıkdan ve ekseriya mermeri hamları Marmara ceziresinden naklolunmuşdur. Ve nice yüz mimar ve mühendis tarzı tarhında serkârlığa mübaderet idüb herbiri hünerler izhar idüb ihsan alurlardı. Amma cümle mimarların pîşvâsı İgnados mimar idi.
“Tâki bu binayi azîm Taaki Kisrâ misal (dört kemer) pâyeleri mahalline dek tamam olub bir gicede mimarbaşı olan İgnados gaib oldu. Meğer bir tebdili (kıyafet) ile Kızılelma diyarına varub anda dahi Rimpapanın izniyle bir (kiliseye) mübaşeret idüb anı dahi nısfının yedi yılda tamam etdikde bir gice oradan dahi firar ile İslâmbola geldikde bânii ma’bed tarafından (azarlandıkda), İgnados: — Bu mesillû binayı azîmin temeli muhkem olmak lâzımdır. Firar itmesem binayı tekmil etmek üzre cebir olunacağım şüphesizdir o halde muhkem olmazdı!” demekle kubbenin inşasına (başladı). Yüz saha ki amudlar üzre kubbeler ile iki tabaka dahi amûdi müntehâlar üzre taaki havrenkler üzre kubbei eflâk misilli bir kâsei sernigûn ve rasası hâsı nilgûn ile mestur bir kubbei azîm ma’mûr etdiler ki feleki atlası bûkalemûunda böyle bir kubbe (kendisinden evvel ve sonra) bina olunmamışdır. Bu kubbei âlinin tâ zirvei âlâsında yüz kantarı İskenderî altundan bir kaç alem idüb şu’lei şems ile tâ Alem Dağından ve Keşiş Daşından ve İstranca Dağlarından fark idilur idi.
Kırk sene zarfında ma’bed tamam oldukda enderun ve bîrununa on iki bin hüddam tâyin olunmuşdur... Tâ bu mertebe ma’mur oldu ki milleti Nasârânın lâ teşbih kâbeleri idi.
“Bâdehu vilâdeti Resulü Âlem Efendimizi tebşir eden leylei mübarekede vukubulan zelzelei azîme Taaki Kisrâ ve Kubbei Kızılelma ve Kubbei Ayasofiyyeyi (yıkmakla) ba’de zaman Hızır Aleyhisselâm ihtarı ile üçyüz kadar keşiş rahib Buhayrânın delâletiyle Mekkeye varub ol vakitler henüz küçük yaşlarında olan Cenabı Muhammed Aleyhisselâmın (tükrüğünden) bir mikdar alub bir de nakşi desti mübareklerini almışlardır ki Ebu Talibin hattı destiyle ceylân derisinde menkuşdur. Elhasıl (Peygamberimiz tükrüğüyle) âbı zemzem ve türâbı pâki Mekkeden birer mikdar (alan keşişler) avdet idüb kubbenin münhedim olan kısmını binaya (başladılar). Hâlen Resulü Ekrem tükrüğü ile bina olunan (yer), kubbenin kıble tarafındadır, malûmu olan canlar nazar ettikde Allahümme salli alâ Muhammed derler, zira kubbenin sair mahallinden bu kısım müneveerdir. Ba’delfeth Ebülfeth, bu kubbe Hazreti Risaletin tükrüğü ile kaim oldu deyu tâ kubbei âlinin ortasına bir zincir ile teberrüken bir altun top asmıştır ki elli kilei rumî buğday alur. Bu top altında Hazreti Hızırın bulunduğu ve arasıra sulehayı ümmetten bazılariyle mülâki olduğu cihetle (haceti olanlar arasında) Hızıra mülâki olmak üzere ol müzehheb top altında kırk gün sabah namazı elde etmek rivayeti (halk arasında söylenir).
....................
“Kubbelerin cümlesinin içinde üstad nakkaş erjengi efrenk Mâni nâm zat müzehheb ve mînâ tesavir ve eşkâli garibe ve acibe ve sihrâmiz timsali kerûbiyan ve gayri âdemiyan suretleri nakş etmişdir ki nazar (idenlerin hayretten parmağı ağzında kalır). Kubbei azîmin dört pâyei azîmlerinin tabakai âlisi nihayetinde dört köşede birer melek sureti vardır, lâ teşbih biri Cibril, biri Mikâil biri İsrafil, biri Azrail suretleridirki hâlâ kanadlarını küşâde idüb dururlar ki boyları kanadlariyle beraber) ellişer ziradır. (Hazreti Muhammed doğuncaya kadar) bu melek suretleri göbeğinde olan ağzından (konuşurlar imiş), Cebrail sureti olacak alâim ve vakayii beyan edermiş, Mikâil sureti cânibi garpda olub düşman zuhur ve (kıtlık, açılk) olur deyu haber verirmiş ve İsrafil sureti cânibi şimalde olacak vekayiden haber verirmiş ve Azrail timsali hükümdarların (ölümünü) haber verirmiş.
....................
“Kıblenin orta kapusu cümleden âli ve (boyu) elli zira bir bâbı kebîddir ve bunun levhaları sefinei Nuhun Cûdi dağı üzerindeki ankazına nisbet olunur. Ve bu orta kıble kapusu üzre tâbut misal bir sandukai tavil içre kıraliçe Sofiyenin na’şı mumya halinde olarak medfundur derler, nice eşhas ol sandukaya (el atmağa) cür’et etdiklerinde cami içre bir zelzele ve velvelei azîme yepda olub (el çekmeğe) mecbur olmuşlar imiş...
....................
“Ayasofya makamlarını beyân edelim:
“Makam kıble kapusu — Kanadları Hazreti Nuhun gemisi tahtasından olması mervi idüğünden cümle misafirin tüccar (deniz adamları) ol kapu dibinde iki rekât hacet namazı kılub ellerini kapunun tahtasına sürüb Nuh Nebi ruhuna bir fatihai şerif tilâvet idüb sefere teveccüh eder, gayet mücerrebdir.
“Ziyaretgâhı terler direk — hakkında nice kiylü kal vardır. Kıble kapularının cânibi garbî nihayetindeki kapunun iç yüzündeki bucakda (dört köşe) yekpare bir beyaz mermer sütundur ki boyu onbir ziradır. Aşağısında bir adam boyu bakır kaplıdır; daima terler durur. Bir rivayetde temelinde tılsımlı define vardır. Diğer rivayetde Yâvedud Sultanın âhı süzinâkinin hararetinden terler. Bir rivayetde dahi Cenabı Resulü Kibriyanın ağzı tükrüğü ile kireç bu sütun altında (karıldığından) anın nemnâk tesiriyle terler. Garib temaşadır. Bir âdem (baş ağrısına) mübtelâ olub bu amudun terinden başına sürse biemrillâh halâs olur. Bir âdemin yüreğinden kan gitse, bu direğin terinden yalasa biiznillâh halâs olur. Bir âdemi rubu ısıtması tutsa, bakırın deliklerinden parmak ile toprak çıkarıb da bağlasa, biemrillâh istifrağ edersek halâs olur, gayet mücerrebdir.
“Ayasofya kuyusu — Bir âdem yürek oynamasına ve hafakan marazına mübtelâ olsa, üç cumartesi Ayasofya içindeki kuyunun suyundan alessabah aç karnına üçer kerre nûş itse biizni Hüda kurtulur derler.
“Altın top — Bir kimse (unutkanlığa) uğrasa gerektir ki Ayasofya kubbesinin ortasında asılı olan top altında yedi kerre sabah namazını kılub üç kerre Allahümme yâ keşifül müşkilât ve yâ âlimüssirrü vel hafiyat diyüb her vakitde yedişer siyah üzüm yise biemrillâh öyle zeki ve necib ve mürşid olur ki işitdiği elfaz derununde (sanki taş üzerine nakşolunmuş gibi kalır). Altında bir kerre ibadet edenin dünyevî ve uhrevî müradları hâsıl olur. Hattâ Akşemseddin oğlu Hamdi Çelebiye Göynük kasabasında olkadar (bunaklık) galebe eder ki bir âdem kendisine selâm vermek istese kâğıda bir selâm resmi yazarmış. Ana nazar idüb vealeykümüsselâm der imiş. Bu (altun top altında şifayab oldu), belâhatten halâs olub ol an Yusuf ve Züleyha te’lifine başlayup yedi ayda itmamı müyesser oldu.
“Makamı soğuk pencere — Kıble tarafında Hünkâr kapusunun iç yüzünde şimal tarafına açılmış bir (pencerei) can safâdır ki daima anda bâdı nesîm esüb âdeme hayat verir Taşrasındaki baği iremin hoş elhan bülbüli gûya sının nağmelerinden âdeme gıdayi ruh hâsıl olur. İbtidai fetihde Akşemseddin tefsiri şerif dersini tilmizlerine nakledüb. Bunda Kur’an tilâvet eden vesair ulûma meşgul olan tekmili fünun idüb musannif ola! diye hayır dua edüb el’an anda bir kerre Besmele diyen mahrum kalmamışdır. Hattâ üstadımız (Şeyhler şeyhi) Evliya Efendi bu pencerede ilmi kıraatı aşere okudup nice bin adam bu mahalde sahibi kıraat olmuşlardır”.
Evliya Çelebi, Ayasofya maddesi içinde, İkinci Selim zamanındaki bir taun salgını münasebetiyle bu mâbette yapılmış büyük bir taun duasından bahseder ve bu duaya 57,000 (!?) kişinin iştirâk eylediğini kaydeder (B.: Kelâmi Ağa).
Büyük seyyah, henüz çarebru bir genç iken Hicrî 1045 (M. 1635) de hocası Evliya Mehmed Efendiden hıfzını tekmil etmiş ve bu yıl Ramazanının Kadir gecesinde, Ayasofyanın müezzin mahfelinde Kur’an okurken sesinin güzelliği devrin hükümdarı Dördüncü Muradın nazarı dikkatini çekmiş ve derhal Kozbekçi Mehmed ve Silâhdar Melek Ahmed Ağalar tarafından mahfeli hümâyûn huzura çıkarılmış, pâdişahın iltifatına nail olarak Enderuna alınmıştı (B.: Evliya Çelebi).
Ayasofyada Lady Montague — On sekizinci asır ortalarına doğru, Lâle devri başında İstanbula, İngiliz elçisinin refikası olarak gelen İngiliz edibesi Lady Montague, meşhur şark mektuplarından birinde, Kontes de P*** ye yazdığı mektupta Ayasofyayı şöyle tasvir eder:
“Saraydan sonra en meşhur bina, Ayasofya; fakat bir Hıristiyan burayı görmeğe güç muvaffak oluyor. İstanbul kaymakamından üç defa müsaade istettim, nihayet belli başlı efendileri toplamış, matlubumu lûtfetmek kabil olup olmadığını müftüden sual etmiş. Bu iş onlara o derece mühim gelmiş ki, tamam üç gün müzakere edilmiş, nihayet mükerrer ısrarlarıma muvafakat gösterilmiş. Diğer camilere Hıristiyanlar bilâ müşkülât bırakıldığı halde Türkleri bu cami hakkında kuşkulandıran sebebi bir türlü anlayamadım Burası vaktiyle bir kilise olduğu için, galiba, el’an mozayik halinde görülen ve zaman ile harabeye yüz tutan azizlere dua edilip de camiin kudsiyetine halel getirilmesin diye çekiniyorlar. Umumiyetle zannedildiği gibi, Türklerin İstanbulda buldukları tasvirleri kâmilen tahrib ettikleri katiyen yalan. Ayasofyanın 113 kadem mermer direklere müstenid kemerler üzerine inşa edilmiş, taşları ve döşemeleri de mermerden. Muhtelif renkte mermer direklere müstenid iki dehliz görülüyor. Kubbe mozayikle süslü, fakat kısmen harabe yüz tutmuş. Bana bunlardan bir avuç getirip gösterdiler, cam gibi veya avanturin yapılan terkib gibi göründü. İmparator Kostantinin mezarını da gösterdiler, Türkler buna pek ziyade hürmet ediyorlar
“Size Ayasofya gibi gayet meşhur bir binayı natamam bir surette tasvir ediyorum; fakat sanatı mimariye pek az vukufum olduğunu bildiğim cihetle hiç teferruata girişmiyorum. İstanbulda öyle camiler gördüm ki Ayasoyfadan ziyade hoşuma gitti, meselâ Süleymaniye Camii...” (Ahmed Refik tercümesi).
Ayasofya
(Othmar’ın resimlerinden)
Ayasofya için den bir köşe
(Warwic Goble’nin sulu boyasından S. Bozcalı eli ile)
Ayasofyanın Maktaı
(Resim: C. Gurlitt)
Ayasofyanın Maktaı
(Resim: C. Gurlitt)
Ayasofyada bir mermer sütun ve mermer küp
(Ali Sâmi Boyar’ın resimlerinden)
Ayasofyanın bugünkü giriş kapusu
(Resim: Reşad Sevinçsoy)
Ayasofyada bir Türk göğüsleme (payanda) duvarı
(Ali Sâmi Boyar’ın resimlerinden)
Ayasofyanın şark kapusu ve Türk göğüsleme duvarları
(Ali Sâmi Boyar’ın resimlerinden)
Ayasofyada Bizans devrindeki hazine dairesi
(Ali Sâmi Boyar’ın resimlerinden)
Ayasofyanın tâmiri hâtırası olarak basılmış madolyonun bir yüzü
Ayasofyada bir sütun başlığı
(Resim: A. Sâmi Boyar)
Ayasofyada Kur’an tilâveti
(Resim: C. Biseo, 1874)
Theme
Building
Contributor
Othmar, S. Bozcalı, Cornelius Gurlitt, Ali Sâmi Boyar, Reşad Sevinçsoy, C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Creator
Feridun Dirimtekin, Hâdi Tamer, Pertev Naili Boratav, İbrahim Hilmi Tanışık, Kevork Pamukciyan
Identifier
IAM030317
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Othmar, S. Bozcalı, Cornelius Gurlitt, Ali Sâmi Boyar, Reşad Sevinçsoy, C. Biseo
Description
Volume 3, pages 1439-1475
Note
Image: volume 3, pages 1440, 1441, 1442-1443, 1444, 1447, 1448, 1449, 1450, 1451, 1452, 1454, 1462
See Also Note
B. Van Nice ve W Emerson, Hağia Sophia, the Collaps of the first Dome Areheology. 1951 ayrı baskı; B.: Wittemore, Thomas; B.: Ayasofyada Evliya Çelebi; B.: Câfer Çelebi, Tâcîbeyzâde; B.: Kelâmi Ağa; B.: Evliya Çelebi
Theme
Building
Contributor
Othmar, S. Bozcalı, Cornelius Gurlitt, Ali Sâmi Boyar, Reşad Sevinçsoy, C. Biseo
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.