Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AYAK (İstanbulda çıplak, yalın)
İstanbulun baharı tadımlıktır, kış ile yaz arasında kaybolur; Büyük şehir ikliminin son baharı lâtiftir ve saltanatlıdır. Yaz mevsiminde ve sonbaharın tadına doyulan güneşli günlerinde İstanbul sokaklarını her gün yüzbinlerce ayak yalın, çıplak olarak çiğner.
Başta boy boy hâneberduşlar, geceleri barınacak bir çatı altı bulabilen pırpırı oğlanlar ve delikanlılar, gazete satan çocukların büyük ekseriyeti, işinin başında ve kendi muhitinde sandalcılar, kayıkçılar, mavunacılar, balıkçılar, vapur ateşçileri, yük arabacıları, bahçivanlar, kavun ve karpuz sergilerindeki manavlar ile çırakları, limanda kayıklarla dolaşarak ıskara köftesi veya tavada palamut kızartıp satan deniz aşçıları, deniz manavları, onların hem yamağı, hem kürekçisi ve hem çığırtkanı olan oğlanlar, fırın uşakları hemen daima yalın ayaktırlar.
Vapur ateşçileri ile fırın uşakları kışın dahi ocakların cehennemî hararetinde bunalarak dışarıda nefes almağa, yahut fırındaki iş fâsılalarında civardaki bir kahvehâneye çıktıklarında, ortalık çakıl çakıl buzla kaplı olsa dahi çıplak ayaklarına sâdece bir takunya geçirirler.
Matbaaların mürettiphanelerinde ve makine dairelerinde çalışan çıraklar işbaşı ederken soyunup sırtlarına partal bir iş esvabı geçirirken ekseriya ayaklarından da çorabı atarlar, yalın ayaklarına bir terl...
⇓ Read more...
İstanbulun baharı tadımlıktır, kış ile yaz arasında kaybolur; Büyük şehir ikliminin son baharı lâtiftir ve saltanatlıdır. Yaz mevsiminde ve sonbaharın tadına doyulan güneşli günlerinde İstanbul sokaklarını her gün yüzbinlerce ayak yalın, çıplak olarak çiğner.
Başta boy boy hâneberduşlar, geceleri barınacak bir çatı altı bulabilen pırpırı oğlanlar ve delikanlılar, gazete satan çocukların büyük ekseriyeti, işinin başında ve kendi muhitinde sandalcılar, kayıkçılar, mavunacılar, balıkçılar, vapur ateşçileri, yük arabacıları, bahçivanlar, kavun ve karpuz sergilerindeki manavlar ile çırakları, limanda kayıklarla dolaşarak ıskara köftesi veya tavada palamut kızartıp satan deniz aşçıları, deniz manavları, onların hem yamağı, hem kürekçisi ve hem çığırtkanı olan oğlanlar, fırın uşakları hemen daima yalın ayaktırlar.
Vapur ateşçileri ile fırın uşakları kışın dahi ocakların cehennemî hararetinde bunalarak dışarıda nefes almağa, yahut fırındaki iş fâsılalarında civardaki bir kahvehâneye çıktıklarında, ortalık çakıl çakıl buzla kaplı olsa dahi çıplak ayaklarına sâdece bir takunya geçirirler.
Matbaaların mürettiphanelerinde ve makine dairelerinde çalışan çıraklar işbaşı ederken soyunup sırtlarına partal bir iş esvabı geçirirken ekseriya ayaklarından da çorabı atarlar, yalın ayaklarına bir terlik hattâ bazan takunya geçirirler.
Bilhassa yapı mevsimlerinde, yazın, kum ve kereste gemilerinden mal boşaltan kum ve kereste amelesi istisnasız yalın ayak, hattâ bir iç donu ile yarı çıplak çalışırlar (B.: Amele; kum Amelesi).
Başlarında tahta tablalarla dolaşarak mevsimine göre dut veya incir satan eski İstanbul külhanî - bıçkınlarının tükenmek üzere olan son nesli ve onların terazici el ulağı çocukları yalın ayaktırlar.
Bilhassa pazar yerlerinde, çarşıbaşlarında küfeli hammal çocuklar, delikanlıların çoğu yalın ayaktır.
Artık tamamen tarihe karışmış olan eski mahalle tulumbacılığı iki büyük devreye ayrılır. İlk devri ağır çardaklı tulumbalar devridir, bu devirde mahalle takımlarının yeknasak bir kıyafeti yoktur, fakat yangına, çıplak ayaklarına yemeni giyerek koşmuşlardır. İkinci devri hafif tulumbalar devridir; bu devirde tulumbacılık adetâ bir koşu sporu gibi olmuş, mahalle takımları zamanımızın futbol kulüplerinde olduğu gibi yeknasak formalar giymişler, başlarında keçe külâh veya kefiye, yeknasak bir serpuş bulunmuş, fakat ayaklardan yemeniler atılarak yangına yalın ayak koşulmuştur. Hattâ takımları sevk ve idare ile vazifeli ikinci reisler de dahil, kışın kar ve buz üstünde dahi yemeni giyilmemiş, ayaklar çıplak kalmıştır, morarmış, yarılmış, kanamış, fakat külhânî ihtirası İstanbulda binlerce delikanlıyı, genç adamı büyük şehrin bozuk sokaklarında, yanan ahşap binalardan savrulup dökülen yalımlı tahtalar ve kızgın çiviler arasında, yalama buzlar, buz gibi çamurlar içinde çıplak ayakta dolaştırmış, koşturmuştur (B.: Tulumbacılar).
Üçüncü Sultan Selim ve Dördüncü Sultan Mustafa devirleri ile İkinci Sultan Mahmudun ilk saltanat yılları İstanbulda Yeniçerilerin en azgın zamanıdır, Yeniçeri ocağı it, haşarat yatağı olmuştur. Büyük şehirin bütün ayak takımı ocağa kayıtlı idi: askerlikle ilgileri, baldırlarına, bâzularına dövme ile yaptırdıkları yeniçeri ortalarının nişanlarından ibaret olup işleri alâmelâünnâs fisik, fuhuş ve türlü rezâlet, kabadayılık yolu ile havsala dışında kepazelikti.
Bu devirdedir ki, bu güruh ile onları taklid eden İstanbul gençleri arasında “Cezayer Kesimi” denilen bir it, bıçkın modası yayılmıştı:
Başa dört beş arşın boyunda kıymetli bir şal sarılırdı. Sırta beyaz dimiden yahut bürümcükten bir gömlek giyilir, kollar bol yenli ve daima dirseğe kadar sıvalı, düğmeler asla iliklenmez, sîne üryan, memeler muhakkak görünecek, göğüs kıllı ise kıllar ustura ile tıraş edilir, iki meme ortasında yalnız bir tutam kıl bırakılır, onlara da birer küçük inci, boncuk geçirilip düğümlenir, adına “sîne perçemi” denilirdi. Bele de, başdakinin eşi şal kuşak sarılır, bir ucu yere sarkıktır, güyâ levendâne denilen it adımı ile yürünürken yerde sürünürdü. Kısa paçalı iç donu, üstüne de kısa diz çağşırı giyilirdi. Çağşırın da diz üstündeki don paçaları görünecek kadar kısa olanı makbuldü. Vakanüvislerin tâbiriyle “itlikten kinâye” dizler, baldırlar çıplak, ayaklar da yalındı; yalın ayaklara yağışlı günlerde, kışın, var ile yok arası, çifti elli dirhem çekmez “Galata Yemenisi” geçirilirdi, bu yemenilerin yüzü gayet küçük, ayak parmaklarının yalnız tırnaklarını tutar, parmak enleri görünür, arkası da gayet kısa, topuğu hemen söyle bitiminden tutardı. Güzel günlerde o yemeniler de giyilmez, sokaklarda yalın ayak dolaşılırdı. Kışın omuzlara beyaz yünden bir Cezayer bornusu atılırdı.
Bu külhâni, bıçkın modası İstanbulu öylesine sarmıştı ki, beyzâdeler, paşazâdeler dahi birer kat Cezayer kesimi esvap yaptırdılar, yanlarında yüzlerine güneş vurmasın diye semsiye açmış lalalarla İstanbul sokaklarında yalın ayak dolaştılar, şakır şakır altın sırmalı ve inci işlemeli eyerler vurulmuş atlara yalın ayak bindiler.
Ruscuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa yeniçerilerin tahttan indirdiği Üçüncü Sultan Selimi tekrar tahta çıkarmak üzere İstanbula gelirken, ayni maksadla, her birinin binlerce seçkin askeri bulunan Rumeli âyânlarını da beraberinde getirmişti. Bunların arasında Serez âyânı İsmail Beyin biri ondokuz biri de onaltı yaşlarında iki oğlu vardı, İsmail Bey, İstanbulu görmek fırsatı olduğu için bu küçük delikanlıları da yanına almıştı. Bu beyzâdeler İstanbul kibar evlâdlarının Cezayer Kesimi pırpırı kıyafetlerine özendiler ve babalarından gizli birer kat Cezayer Kesimi esvap ısmarladılar. Son derecede vekarlı, ciddî adam olan İsmail Bey bunu duyunca divâneye döndü, ikisini de ayağının altına alıp döğer ve bu sevdâdan vazgeçirebilirdi, fakat, baba dayağı da olsa evlâdlarının kırılacak izzeti nefsini düşündü ve meseleyi mürebbi zekâsı ile halletti, evvelâ, terziye haber yollayarak sipariş edilen esvapların geç verilmesini emretti, sonra kapusundaki bütün yanaşmalara, seyislerine, şamar oğlanlarına birer kat hazır Cezayer Kesimi esvap aldırtarak giydirdi, ve sonra ağır hakaretle sırtlarından çıkarttı; bunu gören beyzâdeler de sipariş ettikleri esvapları aldırtıp giymediler, İstanbul sokaklarında, kaldırımlarında yalın ayak dolaşamadılar.
Eski berber dükkânlarında temizliğe sonderecede riayet edilirdi. Yeniçeri Ocağının lâğvına kadar da müstakil berber dükkânı yoktu; en küçüğünden en büyüğüne, mükellefine kadar kahvehanelerin bir köşesi berber dükkânı olarak tanzim edilirdi, küçük kahvehânelerde kahveci bizzat berberlik yapar, büyük kahvehânelerde de en usta berberler çalışırdı.
Dükkânların zemini taş döşeli olması, berber kalfaları ile çıraklarının da yaz ve kış yalın ayak ve yalın ayaklarında nalın ile çalışmaları mecburî idi. Bu mecburiyetin, çıplak ayağın çoraplı ayaktan daha kolay temiz tutulacağından, ellerini yüze sürecek olan kalfa ve çırakların boş zamanlarında ellerini ayaklarına götürme ihtimaline karşı konduğu muhakkaktır.
Berber nalınları gayet süslü yapılır, üstüne rengârenk kadifeden, som sırma işlemeli tasmalar takılır, hattâ bu tasmalara küçücük aynacıklar dahi yerleştirilirdi.
Eski divan şairleri arasında külhâni meşrep olanlar bulundukları şehirlerin esnaf civanlarının güzellerini medih yolunda “Şehrengiz” denilen eserler kaleme almışlardır ve bu civanları isimleriyle, lâkaplariyle tesbit etmişlerdir ki, İstanbul üzerine yazılmış nâzımı meçhul veya malûm şehrengizlerin en meşhurları Kanunî Sultan Süleyman ile oğlu ve halefi İkinci Sultan Selim zamanında yaşamış Taşlıcalı Yahyâ Bey ile Ulvi Çelebinin kalemlerinden çıkmıştır.
Şehrengizlerin medih ettikleri esnaf güzellerinin başında da bilhassa yalın ayaklı berber civanların gelir.
On dokuzuncu asrın külhani bir saz şairi Beşiktaşlı Gedâî, bir berber güzelini su pitoresk kıyafet içinde tasvir ediyor:
İbrişim fûte güzel gerçi yaraşmış beline
Sırma tasmalı nalın pâyine, mikrâs eline..
Son yeniçerilerden, Yemiş iskelesinde Çardak Kolluğu çorbacısı ve halk şairi Galatalı Hüseyin Ağa da, Karagümrük Çarşısındaki yeniçeri kahvehânesinde İsmail adında bir berber civanının kıyafetini şöyle tasvir ediyor:
Külâhdaki yazma Kandilli işi
Oyası biberle karanfil dişi
Mintanı güllüdür beyazlı allı
Üstünde pamuklu hırka bindallı
Trablus işi belde kuşağı
Kuşağında Bursanındır bıçağı
İbrişim futası tavus kuyruğu
Elinde aynası berber buyruğu
Paçalar sıvalı, ayakta nalın
Tasması sırmalı, ayaklar yalın
(B.: Berber, Berberler).
Eskiden çarşı boylarındaki dükkânlar kaldırım seviyesinde olmayıp bir kaç basamak merdivenle çıkılır, kaldırım seviyesinden daima yüksek yapılırdı; bunun, sokak tozuna toprağına karşı dükkânın temizliğini koruma bakımından büyük faydası da vardı, eski metinlerde “dükkâna girdi” yerine “dükkâna çıktı” tâbiri kullanılır. Müşteriler dükkâna girmezler, tezgâh önünden alış veriş ederler; dükân sahipleri, çıraklar, yârenlik etmeğe gelen ahbep de ayakkaplarını merdiven başında çıkararak dükkâna çıkarlardı. Dükkânların hariçle daimî temasını çıraklar temin ettiği için, sabahleyin işe geldiklerinde ayakkapları ile beraber çoraplarını da çıkarırlar, sokak işine gönderildiklerinde yalın ayaklarına bir takunya geçirirlerdi.
İkinci Sultan Mahmud bir gün tebdil gezerken Mısır çarşısında Hamlacıbaşının “Kayıklı Dükkân” diye mâruf baharatçı - attar dükkânına uğramış, dükkânın eli ayağı düzgün ve veçhen pek dilber olan Riza adındaki çırağı da pâdişaha çarşı kahvecisinden bir fincan kahve getirmişti.. Nazarı dikkatini çeken bu çocuğun kimsesiz bir garip olduğunu öğrenen Sultan Mahmud Rizayı derhal Enderunu Hümâyûna aldırtmış, zaman ile, Mısır çarşısının bu yalın ayağı takunyalı attar çırağı Osmanlı İmparatorluğunun seraskeri Riza Paşa Hazretleri olmuştu.
Bir iffet ve ismet timsâli olan merhum Tâhirülmevlevî de İstanbul sokaklarında yalın ayak dolaşan adı meçhul güzel bir genç şânında şu nefîs kıt’ayı ibdâ etmiştir:
İtme müstağrak gubârü tîne ey nahli çemen
Bûsegâhı ehli dildir pâyi gülfâmın senin.
Basma kim toprağa çıplak nazenînim! olmasın
Hâk ile alûde ü âzürde akdâmın senin
Fakat, şâirin elinde hükümdar kudreti bulunmadığı için yapabildiği iyilik o dilber gencin yalın ayaklarına belki bir yemeni almaktan ibaret kalmıştır. (B.: Olgun, Mehmed Tâhir; Ayak öpmek).)
Tekkelerde, ve bilhassa mevlevihânelerde dervişler zikre, semâa, devrana yalın ayak girerlerdi. Geçen asır içinde yaşamış. İkinci Mahmud, Abdülmecid, Abdülâziz, Beşinci Murad ve İkinci Abdülhamid devirlerini görmüş, bir asra yaklaşan ömrü boyunca gördüklerini kalem diline vererek kıymetine baha biçilmez “Hatırat” bırakmış olan bir mevlevî, Aşçıdede İbrahim Bey, Edirne Mevlevihânesinden bahsederken şu satırları yazıyor:
“Kurban bayramının beşinci günü mevlevihânede âyin vardı. Gördüm ki, bâzı canlar tennûresini fevkalâde açıyorlar, yâni süratle çarh ettiklerinden tennûre ziyade açılıyor, ayaklar çıplak, baldır bacak şöyle dursun hattâ daha yukarı mahaller göze ilişiyor. Bu da mevlevilikte aslâ makbul değildir efendim. Bu hal de bilhassa bizim canımız Şemsi Dede ve Şevket Efendi oğlumuzda oluyor.
“Şemsi Dede gönüllü asker kaydolunmuştu, gündüzleri Dairei Askeriyede Erkânı Harbiye Tahrirat Kaleminde hizmet ederdi, geceleri de dergâhta kalırdı, dergâh hademeliği yapardı, hattâ benim hırka ve sikkemin muhafazasına memurdu. Şevket Efendi ise şubemize müdavim idi, kendisini çarpmış olan bir aşk ve alâka yüzünden dergâhı şerife girmişti. Bu gençlerin tennûrelerinin fevkalâde açılmamaları için şu muammayı yazıp bizim kalemdeki efendilere: — Bunu çözene bir mecidiye vereceğim! dedim. Muamma şu idi: Deryâyı aşkta dolaşan sefâini aşın rüzgârı şiddetleniverince yelkenleri tamamiyle dolup pupasına gidiyor ise de, öyle gemilerin direkleri çıplak bir hâlete girip uryan, ve tayfayı perişan ve püryan edecek derecesinde açılıp gösterilmesi pek de makbul değildir. Azizim, âheste beste olmalı.”
Aşçı Dede İbrahim Beyin Edirne üzerine tasvir ettiği bu manzara İstanbul mevlevihânelerinde çok daha göze batacak şekilde görülmüştür. Mevlânanın 750. ölüm yıldönümü münasebeti ile Hayat dergisinde neşredilen ressam Hubertin mevlevi âyini kompozisyonundaki genç canlar, İbrahim Beyin Edirnedeki Şemsi Dedesi ile Şevket Efendisinin İstanbuldaki benzerleridir.
1874 yılında İstanbula gelmiş İtalyan edibi Edmondo de Amicis Galata Mevlevihânesindeki bir âyini seyahatnamesinde şöylece tasvir ediyor:
“Mevlevileri bir katar hâlinde devran meydanına çıkarken görmek çok câziptir. Deve tüyü bir cübbeye sarılmışlar başlar eğilmiş, kollar kavuşturulmuş, tatlı bir musiki kendilerine refakat etmektedir; öyle bir musiki ki, Üsküdar mezarlıklarının servilerinde inleyen rüzgâra benziyor, gözleri açık iken insana rüyâlar gördürüyor. Çevreyi bir defa döndükten sonra mihrabın önünde ağır ve muhteşem bir hareketle karşılıklı ikişer ikişer eğliyorlar, sonra sırtlarından canlı bir hareketle cübbelerini yere atıp, bembeyaz uzun tennûreleri ile, kollar açık, uçar gibi, baş bir cezbe ile yana düşmüş, çıplak ayaklarının üstünde dönmeğe başlıyorlar, güzel, güzel bir sahnedir.
“Bir başka gün tekkenin bir hücresine gitmiştim, orada devrana hazırlanan yalın ayaklı bir derviş gördüm, uzun boylu, nârin, tüysüz bir delikanlıydı. Bir aynanın karşısında beyaz tennûresinin belini kuşakla sarıyordu, bize doğru döndü ve gülümsedi. Elleri ince vücudunun etrafında dolaşıyor, acele acele fakat tatlı bir edâ ile ve bir sanatkâr gözü ile elbisesinin her tarafını düzeltiyordu.”
İsimleri tarihimize geçmiş dervişler vardır ki, kapıldıkları ilâhî cezbe ile ömürleri boyunca, yaz ve kış kar, buz üstünde yalın ayak, yarı çıplak, hattâ ana doğması üryan dolaşmışlardır, ve büyük şehrin halkı tarafından yadırganmamışlardır. Hediyetülihvan müellifi Şeyh Nazmi Efendi, fırtınalı bir kış gecesinde, Mehmed adında bir dervişin buz üstünde yalın ayak ve bir el şamdanı ile önüne düşerek misafir olduğu dergâhdan evine götürdüğünü, fırtınada mumun sönmediğini, buzlara yalın ayakla basan âşık dervişin terlerini sildiğini anlatır.
Keysûdâr Mehmed Efendi ömrü boyunca İstanbulda yalın ayak başı açık bir aba ile, Derviş Meczub Ahmed Dede ise, kırk yıl ana doğması uryan gezmiştir.
Kıptiler müstesna, kadınlar İstanbul sokaklarında henüz yalın tabanla dolaşmağa başlamamışlardır; fakat bilhassa yazın, yalın ayağına herhangi bir çeşit pabuç geçirip sokağa çıkan kadınlar erkeklerden ve oğlan çocuklarından çoktur. Pek varlıklı bayanların, genç kızların, hattâ kibar hanımların ve küçük hanımların bile, üzerlerinde büyük terzilerin elinden çıkmış ağır kumaşlardan esvaplarla sokağa çorapsız çıktıkları görülmüştür.
Kadının, kızın sokakta çorapsız dolaşması erkeğin ayağına çorap giymeden bir ayakkabı geçirmesinden farklı olsa gerektir. Kadın iskarpinlerinde arka kısım tamamen hazfedilmiş, topuk olduğu gibi meydana çıkarılmıştır; nihayet ön kısımda bir tasmaya inkılâp ederek bir takonya - iskarpin tipi ibda edilmiştir; İstanbul sokaklarının pisliği, tozu toprağı karşısında, bu dekolte iskarpinler, takunya pabuçlar içinde çıplak ayağı temiz tutmak imkânsızdır. Sabah tarâvetinden sonra, hele çarşı ve pazar fazlaca dolaşılmış ise tırnakları kırmızı boyalı ve cilâlı parmakların üzerlerinde ve aralarında biriken tozlar, kir ve toza bulanmış kadın topuğu gözün tiksindiği bir manzaradır. 1957 - 1958 de ekseriya çorapsız giyilen çarık - tulumbacı yemenisi arasında pabuçlar moda olmuştur; vaktiyle İstanbul haşeratının giydiği Galata yemenisi gibi bunların da ön kısımları gayet küçük olup parmak enleri görünmektedir; bu pabuçların içinde de kirli, kirlice, sokakta kirlenmiş kadın ayağı da muhakkak ki tahammül edilir şey değildir.
Başta Birigit Bardo ve emsali ekzistansiyalist sinema yıldızlarının kılık ve kıyafetinin, yalın ayak dolaşmalarının kızlarımız tarafından taklidi millî ve dinî ahlâkımız bakımından üzerinde muhakkak ki endişe ile durulacak bir meseledir. Hele bu yalın ayakları yemenimsi pabuçlu kızlardan bir kısmı tulumbacı dizliğine benzeyen daracık pantalonlar giymektedirler ki, kendilerine o pabuçları da attıkları anda tulumba sandığını omuzlayıp yangına koşmağa amade “kız tulumbacı” demek yaraşır zannederiz.
R. E. Koçu bir gün sokakta, kıpti karıları gibi pabuçsuz, yalın ayak, yalın taban yürüyen bir hanım kız görmüştür ki, o kızı ve duygusunu 1957 yılında Her Gün gazetesinde “Yalınayaklı Amazon” serlevhası altındaki bir sohbet yazısında şöyle tesbit etmiştir:
“Kadın olsun, erkek olsun, insan vücudü anadoğması çıplak olarak ancak heykelde ve resimde güzeldir. Resimden de kasdim fotoğraf değildir. Tıpkı meyvalara yapılan aşı gibi, insan vücudüne sanatın eli değmelidir.
“Onun içindir ki, erkekleri kapısında zincirbend köle yapmak isteyen yosma ve kadınları divâne edip ayaklarına düşürecek nevcivan, soyunmasını değil, giyinmesini bilmelidir.
“İsterse âdî basmadan olsun, yerlere dökülmüş bir eteğin altından şöyle bir görünüp kaybolan bir çıplak ayağın cazibesi, bikini kesimi mayo altında, ne kadar mevzun olursa olsun çıplak bacağın bitimi olan ayakta yoktur.
“Giyimden kasdim, yüz ile ellerden başka yerin görünmemesi değildir, aslâ, hâşâ.. Bir kol, bir omuz, sîne, bir sırt parçası, bacak, baldır, çıplak ayak.. Yerine, güzel sahibinin zevkine ve hünerine göre görünecektir, yahut arada şöyle bir görünüp görünüp kaybolacaktır.
“Üryan vücud bir cevherdir, esvap, giyim de vitrin, o mücevheri vitrinde teşhir etmesini bilmelidir.
“İnanınız, plâjların içi, plâj yolları kadar cazip değildir.
“Dün sabah plâja giden bir Amazon gördüm; Allah sahibine bağışlasın.. Yaşıdı olsaydım adı Leylâdır der, Mecnunu olurdum..
“Cildi, gövermiş gül yaprağı renginde; trâşîde bir boyun üstünde Yunanı Kadîm heykeltraşlarını kıskandıracak bir baş, çenenin münhanisi, nar çiçeği dudakların bükümü, ağzın asîl büyüklüğü, burundaki hendese âhengi; Hint menekşesi gözler.. Dışı altın hâreli koyu kumral at kuyruğu saçlar...
“On yedi on sekiz yaşında.. Tığ gibi bir boy.. Sabahrüzgârı gibi bir yürüyüş.. Uçuyor haspa!.. Kısa kollu, süt mavisi bir keten bluz.. altında iki haşarı oğlak. İnce belden ayağın incik kemiklerine kadar çiçek çiçek, dal dal bir eteklik dökülmüş.. Ve gel de haspa deme, çıplak ayaklarında bir şey yok, ne iskarpin, ne mâhud çarıklar ve ne de kepaze sokak nalınları.. Pırıpırı oğlanlar, külhâniler gibi yalın ayak yürüyor..
“Acaba sesi nasıl dedim:
— Kızım.. Hanım kızım!..
Durdu, çatıkça kaşlar altından, aman Allahım, hem ümid veren, hem korkutan bir bakışla:
— Bana mı seslendiniz?..
Diye sordu, Dâvudî bir ses..
“Âh efendim, harfendazlık suç olmasa..
Kız oğlan kız nâzı, nâzın; şehlevend âvâzı, âvâzın
Belâsın, ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir!?
— Affedersin yavrum.. Birisine benzettim!
Şöyle bir süzdü, gülümsedi, şâhın başiyle bir selâm verdi, o öpülesice çıplak ayakları ile yürüdü gitti..”
R. E. Koçu “Yalınayaklı Amazon” un benzeri bir de egzistansiyalist delikanlı görmüştür; uzun boylu, sırım gibi kuru, büyük büyük elli ayaklı, halk ağzında “zıpır” ve hattâ “deli fişek” denilen boydan hareketli ve canlı, muhakkak ki zekî fakat zekâsı ne tarla, bahçe sulayan, ne de değirmen çarkı çeviren sular gibi, âvârelik yolunda heder olmakta, yaşı da askerlik çağına girmiş ve varlıklı bir ailenin evlâdı olan bu genç 1957 yılında bir kaç gün, belki de haftalarca İstanbul sokaklarında apaş kıyafeti ile dolaşmıştır. Başında eski bir şapka, çıplak gövde üstünde sûreti mahsusada yırtılmış bir mintan, omuzlar meydanda, sine uryan, belinde bir kuşak, bacaklarında mâvi bezden dar, yırtık, acâib bir pantalon, boynunda mendil, belde kuşak ve ayaklar çıplak.. Asıl hoş, şirin sahne, bu apaş delikanlıyı İstanbulun has mal hâne berduşlarından pırpırı oğlancıkların evvelâ hayret ve sonra istiskaal ile seyrederek: “Boş ver.. artist o be!..” demeleri olmuştur.
Aşağıdaki satırları R.E.Koçunun Her Gün gazetesinde çıkmış bir fıkrasından alıyoruz:
“Feylesof ve şâir Namdar Rahmi Karatay merhumla köprü üstündeyiz; mevsim kış; yer çakıl çakıl buz; hâneberduş bir delikanlı yanımızdan geniş adımlarla geçti... Buz üstüde yalın ayak...
— Zatürrie olmaz mı?
Diye sordum Namdar:
— Ne zatürriesi? Ölür ayol!.. dedi, ölür amma ölümünden yalnız kendisinin haberi olur!..
Gazetelerde ne zaman bir “ölüm”; “Acı bir ölüm” haberi okusam gözümün önüne buz üstünde morarmış çıplak ayaklarla kütür kütür yürüyen delikanlı gelir ve Namdar kulağıma seslenir:
— Biliyor musun bugün ilânsız kaç kişi öldü?..”.
Bibl.: İstanbul Ansiklopedisi ve Foto Sel fotoğraf arşivi.
Eski İstanbulun yalın aklı köçek oğlanı - tavşan tipi
(Resim: B. Rodoslu)
Yalın ayaklı işsiz adam, 1874
(Resim: C. Biseo)
Yalın ayaklı İstanbullular, soldan sağa: tulumbacı, dut satan külhanbeyi, balıkcı
(Resim: fotoğraflardan S. Bozcalı eli ile)
Yalın ayaklı hammal tipleri
(Resim. fatağraflardan S. Bozcalı eli ile)
Yalın ayaklı İstanbullular, soldan sağa: hâneberduş oğlan, mavunacı, dökmeci çırağı
(Resim: fotoğraflardan S. Bozcal eli ile)
Beykozda yalın ayaklı eşekci oğlan
(Resim: fotoğraflardan S. Bozcalı eli ile)
Sarayburnunda balık tutan yalın ayaklı adam
(Resim: fotoğraftan S. Bozcalı eli ile)
Yalınayaklı İstanbullular, soldan sağa: araba yıkayan şoför yamağı, Söğütlüçeşme pazarında manav, kahvede saz çalan fırın uşağı
(Resim: fotoğraflardan S. Bozcalı eli ile)
Egzistansiyalist apaş ve yalın ayaklı amazon
(Resim: fotoğraflardan S. Bozcalı eli ile)
Yalın ayaklı mevlevî dervişler
(Resim: Hubert’den S. Bozcalı eli ile
Theme
Folklore
Contributor
B. Rodoslu, C. Biseo, S. Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM030202
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
B. Rodoslu, C. Biseo, S. Bozcalı
Description
Volume 3, pages 1370-1378
Note
Image: volume 3, pages 1371, 1372, 1373, 1374, 1375, 1376, 1377
See Also Note
B.: Amele; kum Amelesi; B.: Tulumbacılar; B.: Berber, Berberler; B.: Olgun, Mehmed Tâhir; Ayak öpmek
Bibliography Note
Bibl.: İstanbul Ansiklopedisi ve Foto Sel fotoğraf arşivi.
Theme
Folklore
Contributor
B. Rodoslu, C. Biseo, S. Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.