Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ATMEYDANI VAKASI
On yedinci asır ortasında, henüz yedi yaşında bir çocuk iken İmparatorluk tahtına oturtulan Dördüncü Mehmedin ilk saltanat yılında Yeniçerilerle Kapıkulu sipahileri arasında olmuş kanlı bir şehir muharebesidir ki; İkinci Mahmudun Yeniçeri ocağını kaldırmak için yaptığı şehir muharebesi (Vak’ayi Hayriye) müstesna, Türk İstanbulun tarihinde bir eşine daha rastlanmaz.
Vak’anüvis, bu büyük vak’aya birçok sebepler sayar; söyle ki:
Halkın bir kısmı Sultan İbrahimin tahtından indirilip idam edilmesinden hoşnud olmamıştı, yer yer dedikodular, umumî yerlerde münakaşalar ve fitne ve fesad alâmetleri başlamıştı; İbrahimi tahtından indirip öldürenler yeniçeri kuvvetine dayandığından bu sefer gayrı memnunlar ve Sultan İbrahim yâranı bendeleri Sipahiler arasında yeni hükûmete karşı propaganda başlamışlardı.
Yeni sadrâzam Mevlevî Sofu Mehmed Paşa, çok ihtiyar, yarı bunak fakat son derece haris bir adamdı. Ulemadan bazı fitneci ve riyakâr kimseler, meşhur fıkıh kitablarından “Camiül fusûlin” den: “Kaçan sultan sagir olsa, reaya bir vali azimüşşana bi’at ederler; ol sagir de vekâlet ile hükûmet eder, lâkin hakikatte sultanı evvel valii azîmdir” bendini hatırlatarak biçare Mehmed Paşayı çileden çıkardılar; aslında ocak ağalarının elinde oyuncak iken, saltanat vekâleti iddiası gibi bir olmaz dâvaya...
⇓ Read more...
On yedinci asır ortasında, henüz yedi yaşında bir çocuk iken İmparatorluk tahtına oturtulan Dördüncü Mehmedin ilk saltanat yılında Yeniçerilerle Kapıkulu sipahileri arasında olmuş kanlı bir şehir muharebesidir ki; İkinci Mahmudun Yeniçeri ocağını kaldırmak için yaptığı şehir muharebesi (Vak’ayi Hayriye) müstesna, Türk İstanbulun tarihinde bir eşine daha rastlanmaz.
Vak’anüvis, bu büyük vak’aya birçok sebepler sayar; söyle ki:
Halkın bir kısmı Sultan İbrahimin tahtından indirilip idam edilmesinden hoşnud olmamıştı, yer yer dedikodular, umumî yerlerde münakaşalar ve fitne ve fesad alâmetleri başlamıştı; İbrahimi tahtından indirip öldürenler yeniçeri kuvvetine dayandığından bu sefer gayrı memnunlar ve Sultan İbrahim yâranı bendeleri Sipahiler arasında yeni hükûmete karşı propaganda başlamışlardı.
Yeni sadrâzam Mevlevî Sofu Mehmed Paşa, çok ihtiyar, yarı bunak fakat son derece haris bir adamdı. Ulemadan bazı fitneci ve riyakâr kimseler, meşhur fıkıh kitablarından “Camiül fusûlin” den: “Kaçan sultan sagir olsa, reaya bir vali azimüşşana bi’at ederler; ol sagir de vekâlet ile hükûmet eder, lâkin hakikatte sultanı evvel valii azîmdir” bendini hatırlatarak biçare Mehmed Paşayı çileden çıkardılar; aslında ocak ağalarının elinde oyuncak iken, saltanat vekâleti iddiası gibi bir olmaz dâvaya düşürdüler. Bendegânı da gafler ile fodulluklara başladı.
Sultan İbrahimi devirenler haksızlık, hırsızlık ve rüşvetten şikâyet ederek askeri ayaklandırmış iken; iktidarı ellerine geçirince, aynı yola, başta ihtiyar sadırâzam olduğu halde bütün tamah ve hırslariyle atıldılar. Kısa bir zaman içinde, memuriyet alım satımı için âdeta bir borsa kuruldu. Ulûfeleri uzun zamandanberi verilmemiş olan Kapukulu sipahisinin şikâyet ve feryadına ehemmiyet verilmemesi, Kapukulu sipahileri culûs bahşişi almak üzere memleketin her tarafından İstanbula akın akın gelmeğe başlamıştı. Hazine boş olduğundan bunlara bahşiş verilmesine imkân yoktu. Sofu Mehmed Paşa sipahilikten yetişme idi; aslında kukla bir sadırâzam iken kendisini hâs mânada saltanat vekili sanarak sipahilere bir iyilik yapmak istedi. Dördüncü Muradın ve İbrahim zamanlarında bir takım sipahilerin dirlikleri ellerinden alınmıştı; bunlar sipahilerin oğulları namına tashih etmek istedi; fakat sipahilerin onların hakikî oğulları olduğunu kendi huzurunda ikişer şahitle ispat etmelerini ve bu sipahi oğullarının Girid cengine gitmesini şart koştu. Kapukulu sipahisi bundan memnun olmadı.
Yer yer toplanmağa başladılar. Yeni bir fitne, karışıklık çıkaracak mahiyette şikâyetlere başladılar. Sadırâzam: “Senelerdenberi bertaraf kılınan oğullarının dirliklerini verip tashih ettik. Şimdilik hazine ve reaya ahvalı muhteldir; bu seneden sonra hizmetleriniz dahi verilir” diye haber yolladı. Sipahileri bu vaâd da tatmin etmedi. Üsküdarda ve İstanbulun muhtelif yerlerinde toplantılar devam etti. Bilhassa Anadolu Sipahileri Üsküdara doluyorlardı:
Oğullarımıza ulûfelerimizden verip bölüğe çıkarılmaktan muradımız, evlâtlarımız nanpâra sahibi olsunlar demektir. Halen oğullarımızın küçüklerini yazmıyorlar, büyüklerini de Giride göndermek isterler, bunun mânası nedir? Oğullarımız bizden ayrılmaz. Biz de, padişah yahut sadırâzam beraber gelmeyince sefere gitmeyiz. Kanun hilâfıdır. Oğullarımız olduğuna dair de birbirimizin şehadetini kabul etmiyerek şahidi âdil isterler, şahid arıyoruz!” diyorlardı. Fakat sipahi meclislerinde, bu şikâyetlerden daha tehlikeli bir söz dolaşmağa başlamıştı: “Padişahımız Sultan İbrahimi hangi temessük ve höccet ile katletmişlerdir?”. Bu söz, sadırâzam ile müftü Efendiye ve hükûmeti ellerine almış olan ocak ağalarına karşı ağır bir tehditti.
Kanun üzerine acemi oğlanlarına yılda bir defa “çıkma” olurdu (B.: Yeniçeriler). Yani, hizmet müddetini dolduranlara liyakat ve hizmetlerine göre dirlikler verilirdi. Sofu Mehmed Paşa, bu yıl da müddetlerini dolduran acemi oğlanlarının hep birden çıkarılmasını, sipahi adedinin çoğalması noktasından tehlikeli buldu. Onun için kafile kafile çıkarmak istedi. Halbuki sair acemi oğlanlarının artık bir gün durmağa tahammülleri kalmamıştı.
Galatasaraydaki oğlanların her gün “Allah Allah” diye bağırıştıkları işidilirdi; fakirleri açlıktan kuru ekmekle geçiniyordu. Sultan İbrahim devrinde sarayın taşkın masraflarından, yıllarca tayinatı ihmal edilmiş olan bu gençlerin, zaruret ve açlık bir can endişesi olmuştu. Nihayet (H. 7 Şevval 1058) M. 1648 günü Galatasarayındaki acemi oğlanlarının hepsi dışarıya boşanıp Sultanahmeddeki İbrahimpaşa Sarayına geldiler; onları gören buradaki acemi oğlanları da “biz ne dururuz!” diye muhafızları tepeliyerek dışarı fırladılar. Bunları işiden Yeni Saray (Topkapı Sarayı) gilmanları da zabtolunmayıp bâzu zoru ile saraydan çıktılar. O zamana kadar dünyayı görmemiş, hapishanede yaşar gibi bir ömür sürmüş olan bu delikanlılar lâübali şehrin içine dağılarak sipahi yazılmak sevdasına düştüler. Hep birden Elçi Hanına ve diğer hanlara vardılar, odalarını boşaltarak yerleştiler. Aslen Selânikli olup dirliği elinden alınmış olan Bıyıklı Mahmud isminde bir sipahi, etrafına bir alay sipahi toplıyarak İstanbula gelmiş; Sultanahmed civarında bir hana inmişti, fırsattan istifade etti, derhal şehre dağılan acemi iç oğlanlarının başına geçerek bir zorba başı oldu. Etrafına daha birçok kimseler toplanınca “fitneyi alevlendirmeğe başladılar”. Dağılmaları için sadırâzam tarafından birkaç defa adam geldi; dinlemediler, nihayet zorla dağıtılmalarına karar verildi Yeniçerilerin silâhlanarak kışlalarında hazır bulunmaları emredildi. “Acemi oğlanlariyle sipahilerin öldürülmesine dair Şeyhülislâm fetva vermiş!” diye bir şayia çıkınca sipahiler: “Vezir ve Müftü ile dâvamız vardır. Yeniçeri ve ahar fertler ile yoktur! Ayak Divanıolsun!” dediler Bıyıklı Mahmud başta olmak üzere hepsi Sultanahmed Camii imaretlerinde toplandılar. İçlerinden bazıları devlet ricalinden bazılarının saraylarını taşladılar. Sadırâzam ile ulema Yeniçeri odalarına gittiler: “Sultanahmed Camii imaretlerinde toplananların hepsi vacibülkatildir!” diye karar verdiler. Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi fetva verdi:
“Eşkiyadan birkaç kimesneler bir mahalde toplanıp sulehayı müsliminden birkaç kimesne için şer’an katlolunmak icabeder halleri yok iken elbette katil olunsunlar deyip, kendilerin bazı esaretine teşebbüs için tecemmü ettikleri padişah hazretlerinin mesmuu hümâyûnları oldukta içtima memnudur, cemiyetten men olunsunlar diye hattı hümâyûn varid oldukta biddefeat nasihat olunduklarında nasihat kabul etmeyip muti olmayıp fesadı kadimleri üzere musır olup şer’i şerif ve padişah hazretlerinin muvafıkı şeri olan emrine ve hattı hümâyûna itaat etmeyip ve lâzım olursa mukatele ederiz deyu hilâfi şeri mukatele üzerine musır olsalar... Taifei merkumeye mukabele olunup müdafaai bisseyi olunmak şer’an caiz olur mu: Elcevap: Olur”. Bu fetvayı Abdürrahim Efendi ile orada bulunan bütün ulema imza ettiler.
Bu fetva sipahileri korkuttu; ileri gelenlerinden bazıları vezire haber yolladılar: “Acemi oğlanların hepsi sipahi yazılsın; dâvamızdan vazgeçtik!” dediler. Devleterkânı buna muvafakat etti. Hepsinin sipahiye yazılmaları ve sipahilerin hoşnud edilmesi kararlaştırıldı. Bunun üzerine sipahiler ileri gelenleri dağıldılar. Bir fesat çıkarmak üzere iken ümitlerinin boşa çıktığını gören Bıyıklı Mahmud başına toplananlar ile Üsküdara geçti. Fitne bu suretle yatışmağa yüz tuttu. Beş gece sürmüş olan bu kararsızlık esnasında, Vezir ile müftünün vesair ricalin saray ve konaklarını müsellâh Yeniçeri bölükleri muhafaza etmişlerdi. Bu vaziyeti elde etmiş iken ileriye varmamak lâzım gelirken, Müftü ile Vezir:
— Bıyıklı Mahmudu bize teslim etsinler!
Diye haber yolladılar.
Bu haber sipahileri yeniden heyecana düşürdü:
— Mahmudun cürmü nedir ki verelim!
Dediler. Etrafına yeniden birçok sipahi toplanan Bıyıklı Mahmud, Üsküdarda, ihtiyatlı ve hazır duruyordu. Diğer taraftan ileri gelen bazı ulema, sipahilere taraftar olmakla itham olundular ve nefyedilmeleri için fermanlar çıktı, fakat hepsi de birer tarafa saklandılar. Ocak ağaları da müsellâh neferlerile Sultanahmed Camii imaretlerine gittiler. Orada hiç kimseyi bulamadılar. Yalnız sipahi kıyafetinde üç fakiri yakaladılar, bunları sipahiler kethüdası Sarı Hüseyin ağanın hanesi önünden nümayiş ile geçirdiler; vezirin emriyle Şehzade Camii ve halkın gözü önünde biçarelerin boyunları vuruldu, cesetleri çarşı ortasına atıldı ve ayaklarına mızraklar saplandı; bazı sipahi evleri basıldı; Sofu Mehmed Paşa, bu suretle sipahilerin gözünü korkuttuğunu sandı. Fakat bilâkis bu ihtilâl ateşinin parlamasına sebep oldu.
Sipahilerle acemi oğlanları: “Hey bunlar birer ikişer avlayıp kırmak isterler!” diye birbirlerine haber saldılar. Eğer Yeniçeri veya Sipahilerden biri kanun ve şeriat icabı idam olunursa cesedi aşikâre denize atılırdı. Üç zavallının cesedlerinin çarşı ortasına atılarak tahkir edilmeleri hepsine yeniden gayret verdi. Silâhını alan Atmeydanında toplanmağa başladılar.
Her ne kadar ölüleri kaldırıp kaldırım taşlarını yıkayıp silip süpürdüler ise de sipahiler dağılmadı.
İleri gelen sipahiler, Sarı Hüseyin Ağa ve Kara Kethuda bütün sipahilere:
— Vezir ile müftüyü öldürmedikçe bize rahat yoktur!..
Diye haber göndererek bütün Kapukulu sipahisini Atmeydanına çağırdılar. Sofu Mehmed Paşa İstanbul kapılarının kapanmasını emretti. Bir sipahi kafilesi Ahırkapıya hücum ederek kapıyı kırdılar. Oradan Üsküdara Bıyıklı Mahmuda sandal ile haber gönderdiler. Bıyıklı Mahmud Üsküdarda ne kadar sipahi varsa fitne ve fesada iştirâk edebilecek ne kadar ayak takımı, serseri varsa hepsini başına toplıyarak gemilerle İstanbula geçerek Ahırkapıdan şehre girdi ve Atmeydanına gitti. Şevvalin dokuzuncu günü sipahiler içlerinden birkaç kişi intihap ederek küçük padişaha gönderdiler.
— Padişahım bizi Yeniçeriye kırdırmak isterler, bize garezi olmayan birini vezir tâyin etmeni rica ederiz! Dediler.
Dördüncü Mehmed:
— Yeniçeri ile sipahi kullarımın birbiriyle cenk ve adavet ettiklerine rizayı hümâyûnum yoktur, siz cemiyetinizi dağıtın ben sonra ikisini de azlederim, hatırını hoş tutun!
Diye bir hattı hümâyûn gönderdi. Padişahın hattı sipahileri ve acemi oğlanlarını tatmin etmedi. Sarı Hüseyin Ağa, Kara Kethuda, Bıyıklı Mahmud, Talaklı Ali, Oruç Ağa, Kara Abdullah, Pandor Ali Efendi, Deli Birader Ahmed Ağa, Hezarpare Ahmed Paşanın kardeşi Oruç Bey, Bengi Mehmed Efendi vesaire sipahi rüesası, adamlariyle beraber Sultanahmed Camiinde gecelediler.
Sipahiler Sultanahmedde toplanırken, ocak ağaları da Ortacamide toplanmışlardı. Sadırâzam da can başına sıçrayarak Ortacamie koşmuştu. Bütün ulemaya haber gönderilerek dâvet olunmuş, müftü ile Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ve İstanbul kadısından maadası, türlü türlü mazeret ve bahanelerle gelmemişlerdi; Müftü ile kazaskerler ve İstanbul kadısı gece Yeniçeri odalarında kalmışlardı. Müftü, hayatının korunması şartiyle, içinde kendisine taraftar kimseler bulunan Ellinci Yeniçeri ortası yoldaşlarına on bin kuruş bağışladı ve Ortalarına beş yüz kuruş vakfetti. O gece şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Sipahilerin ortalığı karıştırmak için yangın çıkarmasından korkan İstanbul halkı sabaha kadar uyuyamamıştı.
Bazı Yeniçeriler, Sipahilere: “Biz de sizin ileyiz, hiç elem çekmeyin!” diye haber yollamışlardı. Sipahilerin başında bulunan Sarı Hüseyin Ağa: “Tulû kameti hamakatine delâlet edüp (!)” Yeniçerilerin iğfaline mağrur olmuş, “asker birbirine kılıç çekmez” diyerek silâh ve cenk âleti hususunda ihmalkâr davranmış, sipahilerin ekserisi silâhsız ve perişan oturmuşlardı. Ancak içlerinden bazıları Hâs ahırda bulunan at oğlanlarına altışar akçe sipahilik vâdederek adamlar göndermişler ve kandırarak camiye getirmişlerdi.
Sultanahmed Camiinde şamdanlar kandil ve meşaleler yakarak sohbet etmeğe başlamışlardı; hattâ aralarında mansab tevzi ve tevcihine bile başlamışlardı; Bıyıklı Mahmuda Selânik emaneti verilecekti; Sarı Hüseyin Kethüdaya Sipahi Ağalığı, Talâklı Ali Ağaya münasip bir mansab verilerek, sair ileri gelenler de muratlarınca taltif olunduktan sonra Hasahırdan gelen at oğlanlarına altışar akçelik birer sipahilik verilecekti. “Yarınki günde vezir katlolunacak, yeni vezirden bekâm oluruz!” diye sabaha kadar eğlenip söyleşmişlerdi. Ertesi günü, 10 Şevval salı, vezirden tekrar dağılmaları için adamlar geldi; fayda vermedi.
Sipahiler ileri gelenlerden Kara Abdullah ile birkaç ihtiyarı saraya gönderdiler; padişahın huzuruna çıktılar. Padişah çocuktu. Sarayda bütün nüfuz büyük annesi Kösem Sultanda idi. Kösem Sultan Sofu Mehmed Paşanın kendi bildiğine hareketlerinden endişede idi. İbrahimin saltanatını deviren ihtilâlin meydana çıkardığı simalardan biri de Kara Çelebizade Aziz Efendi idi, Aziz Efendi de celâdeti ile ocak ağalariyle Kösem valideyi kuşkulandırmakta idi. Bilhassa Kösem ondan nefret ederdi. Bununla beraber onun heyecanlarından, nüfuzundan, celâdetinden istifade edileceği cihetle Efendiyi büsbütün uzaklaştırmak da istemiyorlardı.
İhtilâli müteakip Rumeli kazaskeri olmuştu. Bütün bunları hisseden Aziz Efendi bir gün tenhada Sofu Mehmed Paşaya:
— Cenabı hak saadetlû padişâhımızı muammer eylesin, validelerini de sayei devletlerinde berkarar eylesin, Büyük Valideye gelince, size teveccüh üzere idi, fakat şimdi muhabbetini adavete çevirmiş, kanınıza aş erer. Bana ise aksayülgaye adavet üzeredir, idamımıza çalıştığı muharrerdir, âdet üzere Eski Saraya nefyedilse onun kin kemendine bendolmak ihtimali bertaraf olsa olmaz mı?
Demişti. Fakat Sofu Mehmed Paşa, Küçük padişahın anası Turhan Sultanın gençliğinden ve tecrübesizliğinden korkuyordu:
— Gerçek hakikat buyurursunuz, şimdi ikimize dahi adaveti olup mekir ve gadir fikrindedir amma kale gelmez, ehveni şerreyn yine sarayda durması ahsendir! demişti.
İşte Sipahiler saraya müracaat edince, Dördüncü Mehmed büyük anasının tertibi ile onlara Ben kullarımın niza ettiklerine ve birbirlerine seyf çektiklerine razı değilim, mâkul ve münasib kim ise vezir etsinler” diye Orta Camie Vezir ile Ocak ağalarına gönderdiler. Vezir ağalara sığınarak hattı hümâyunu getirenlere:
— Emir pâdişahındır ve orayı ağalar bilir, eğer azlimizi mâkul görürlerse mührü teslim edelim!
Dedi. Bu söz üzerine Ocak Ağaları:
— Vezir ile müftünün katline değil, azline bile razı değiliz, hücum ile hat çıkartmak ne demektir; tez dağılsınlar, ve illâ elimizde olan fetva mucibince cümlesini kırarız!..
Diye kükrediler. Dördüncü Mehmedin hattını yanlarında alıkoydular. Yeniçeriler, pür silâh tüfek fitilleri yanar, cenge hazır olmuşlardı. Bütün mahalle imamlarına haber gönderildi. Yer yer dellâllar bağırmağa başladı:
— Bu cenge hazır olmayan kendi kâfir, avreti boştur!..
Ağaların cevabını sipahilere Beşinci Deveciler Çorbacısı Mehmed Ağa tebliğ etti. Bunun üzerine Sipahiler:
— Allah Allah!..
Diye bağırmağa başladılar. Sultanahmed Camiinin etrafında sokak başlarına kadar siperler kazdılar ve müsellâh Sipahiler ve acemi oğlanlarından güzide kemenkeşler bu metrislere girdi; biçare çorbacıya kılıç düşürüp katlettiler. Bu kan, bütün Yeniçerileri Sipahilere karşı yürütmek için kâfi geldi.
Bilâhara rivayet olunduğuna göre Çorbacının katli Vezir Sofu Mehmed Paşa tarafından tertip edilmişti, kendi adamlarından birkaçını Sipahi kıyafetine sokmuş ve Çorbacıyı paralatmıştı; çünkü Yeniçeri kanı dökülmeyince Yeniçerilerin Sipahiler üzerine yürümiyeceğini anlamıştı.
Ocak Ağaları yollu yolunca sıralandılar. Geride ulema ve daha geride de Sofu Mehmed Paşa geliyordu. Müftü Abdürrahim Efendinin oğlu Galata Kadısı Mehmed Efendi, sırtına zırh, başına miğfer giymiş, etrafında, pürsilâh iç oğlanları sanki Girid cengine gidiyormuş gibi, vezirane darat ile gelmişti.
Yeniçeriler iki fırkaya ayrılıp Atmeydanının iki tarafından hücum ettiler. Meydan ağzına geldikleri zaman vüzeradan Kenan Paşa ile Fatih Camii vâizi Veli Efendi Sipahilere gönderildi. Fakat Sipahiler bunlara söz bile açtırmadılar. Camiin içinde bulunan rüesa ile temas edemediler; Sipahilerin arazil takımı ise sual ve cevap bilmez: “Bre urun!..” diye bir ses yükselince ortalık karıştı. Veli Efendi bu civardaki bir eve kaçarak canını kurtardı. Kenan Paşanın şatırı ile matracısını paraladılar. Kenan Paşa bir cami penceresi içinde mahsur kaldı.
Yeniçeriler Ayasofya yolundan yürüdüler. Ağalar da arkadan geliyordu:
Kimi aldı kemanın deste kimi tîği bürrâni
Biri birine kattı ikisin igvayı şeytâni.
Yeniçeriler kılıçlarını çekerek önlerine gelen sipahileri doğramağa başlamışlardı. Sipahiler ve iç oğlanları arasındaki kemankeşler Yeniçerilerin üzerine yağmur gibi ok yağdırıyorlardı. İlk hamlede birçok Yeniçeri yaralandı ve telef oldu.
Bu şiddetli müdafaa üzerine Yeniçeriler durakladı. Hattâ bozulmak mertebesine az kalmıştı. Yeniçeri Ağası ile kethüdası ileride bulunuyorlardı. Geride bulunan Koca Muslihiddin Ağa hemen atını ileriye sürerek tereddüt eden Yeniçeri Ağasına:
— Bre korkak, geri dur!
Diye çıkıştı. Yeniçerilerin önüne düştü:
— Koman şahbazlarım bu bir avuç âcizlerin cengi ne olsa gerektir ve onların gerisi dağılmağa başladı. Gayret eyleyin!
Diye bağırmağa başladı. İhtiyar Muslihiddin atını sürmesi üzerine Yeniçeriler kılıçlarını çekerek ikinci bir hücuma geçtiler; önlerine gelen Sipahileri doğramağa başladılar. “Cüsseleri ayakları altında kalıp payimâl oldu” onların cesedlerine basa basa meydanın ortasına kadar ilerlediler.
O zamana kadar cenk yüzü görmemiş olan ulema efendilerin eli ayağı titremeğe başladı; herbiri bir tarafa çekildi. Dört bir taraftaki sokaklardan meydana dolan Yeniçeriler, caminin harimine sığınmış olan Sipahilere tüfenk tanesi yağdırmağa başlamıştı.
Sultanahmed meydanı “ak sakallı ve kara sakallı ve tâze acemi ve iç oğlanı kelleleri ile malâmal olup” cesedler tepeler gibi yığılmıştı. Geri kalan Sipahiler ile acemi oğlanları, kendilerini idare eden bulunmadığından camiin harimine dolmuşlardı. İçlerinde behadır olanlar ok atıp ve kılıç çalıp merdane cenkleşiyorlardı. Bilhassa iç oğlanları arasında tüvâne ve bahadır ok atıcılar pek çoktu. Hattâ vaktiyle Cafer Paşa tarafından saraya çırak edilmiş Maksut namında bir yiğit, ok torbasındaki her ok ile bir Yeniçeri mıhlamıştı, bunlardan yedisi derhal can vermişti, nihayet okları tükenince üzerine kılıç ile üşüşen Yeniçeriler Maksudu parça parça etmişlerdi.
Sipahilerin ileri gelenlerinden, serçeşmelerinden olan Sarı Hüseyin Ağa, Kara Kethüdası cami içinde idiler:
— Varalım kapıları kapatalım!
Bunda ne dururuz, emir Allahındır, varalım cenk edelim!
— Abdestimi tazeliyeyim!
Diye birer bahane bularak dışarı çıktılar, eceli erisemeyüp bahtı açık olanlar kaçıp kurtuldu. Zorbabaşı Bıyıklı Mahmud, daha evvelden hazırlanmış, Ahırkapıyı Sipahilerle muhafaza altına aldırmıştı. Yeniçerilerin hücumu başlar başlamaz Sarı Hüseyin Ağa ile beraber ve arkalarından gelen neferleriyle Ahırkapı iskelesinde hazır bulunan bir iki kayığa atladılar, Üsküdar yakasına can attılar.
Bu kayıklardan bir tanesi sipahilerle dolu olarak sahilden açılırken içine birkaç kişi daha atlıyarak kayığı devirdi, içindekiler denize dökülerek güçlükle karaya çıkabildiler. Geri kalanlar caminin iç ve dış hariminde, şadırvan etrafında, kapı ve pencere içlerinde, minber ve mihrap önlerinde kılıçtan geçirilmişlerdi. Bu vak’ayı bütün fecaati ile nakleden Müverrih Naima “Camii şerifin ol nazenin musanna kapıları ve camları tüfenk fındığı ile delik delik oldu, el’an bazı yerlerinde meşhuddur” diyor.
Bu satırların yazıldığı sırada, Sultanahmed Camiinin dış ve iç kapılarında, bu kanlı vak’anın hâtırası olan kurşunlar durmakta idi.
Yeniçeriler ölüleri soymağa başlamıştı, Kara Murad Ağa, sanki Geride Venediklilerle cenkleşiyormuş gibi, baş getirene bahşişler veriyordu. Sipahiler ile iç oğlanlarından bazıları minare kapılarını kırarak minarelere çıkmışlar, minarelerden aşağıdaki ağalarına:
— El’aman, bizi affedin! diye bağırıyorlardı.
Ortaya yine Muslihiddin Ağa atıldı; Yeniçerilere:
— Yetişir yoldaşlar, çekin elinizi!..
Diye emir vererek bu korkunç kitali durdurdu. Minarelerden bu camiin köşe bucağından çıkan Sipahiler ve iç oğlanları Muslihiddin Ağa ile Sofu Mehmed Paşanın atları ayağına kapandılar, affedildiler.
Bu korkunç katliamda kılıcını vatandaş ve dindaş kanı ile lekeleyen Yeniçerilerin arasında bazı civanmertler de çıkmıştı. O gün orada bulunan bir çavuş anlatmıştı:
— İç oğlanlarından iki taze civan, başı açık, zülüfleri akılları gibi perişan kaçmağa başlamışlardı; aman vermiyerek seğirdip bunları katletmek üzere arkalarına yalın kılıç sekiz Yeniçeri düşmüştü. Tam erişecekleri va-
— Yoldaşlar, kıymayın kardeşler, bana bağışlayın, onların yerine beni öldürürn!
kit bir alçak boylu kara sakallı Yeniçeri aralarına girmiş:
Diye yalvarmağa başlamıştı; iki genci bu suretle Yeniçerilerin elinden kurtarmış, her ikisinin de ellerinden tutarak:
— Gelin oğullar!
diye o civarda bulunan bir şerbetçi dükkânını açtırmış ve oğlanları şerbetçiye emanet bırakmıştı. Bir tanesinin yirmi altını vardı, çıkarıp bu kara sakallı Yeniçeriye vermişti; vak’a yatıştıktan sonra şerbetçi dükkânına tekrar gelen bu adam delikanlıları almış, Nakılbend mahallesi tarafına götürerek tamamiyle selâmete çıkmış, sonra aldığı yirmi altını sahibine geri vererek:
— Al oğul, elinden şerbetçi alır diye almıştım, benim ihtiyacım yoktur, varın selâmetle! demişti.
Gaile tamamiyle yatıştıktan sonra da, Sultanahmed Camiinin içinde ve dışında yatan cesetlerin akrabası olanlar gelip ölülerini aldılar ve defnettiler. İki yüzden fazla kimsesizlerin cesetleri de “bagilerdir diye” namazları kılınmıyarak denize atıldı.
Ocak Ağaları ve zabitleri, Yeniçerilere şiddetli emirler verdiler: “Olan oldu. Yaramazlar cezasını buldu. Sipahiler de bizim karındaşlarımız, sefer ve hazerde yoldaşlarımızdır, bundan sonra her kim onlara dil uzatır ise bilâ aman hakkından gelinüp deryaya atılur, herkes edebile gezüp harfendazlıktan ziyade hazer etsün!” dediler.
Bibl.: Naimâ tarihi, IV; Mehmed Halife Tarihi Gilmânî.
Theme
Event
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM030135
Theme
Event
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 3, pages 1316-1321
See Also Note
B.: Yeniçeriler
Bibliography Note
Bibl.: Naimâ tarihi, IV; Mehmed Halife Tarihi Gilmânî.
Theme
Event
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.