Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ASKERÎ MÜZE
Topkapı Sarayı sûrunun içindeki Aya İrini kilisesinde kurulmuş bulunmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed bu sarayın temelini atıp etrafını bir sûr ile çevirirken, saray hududu içinde kalan bu kiliseyi camie tahvil etmemiş (B.: Aya İrini Kilisesi), esliha ve mühimmat hazinesi olarak kullanmağa karar vermiş, Kapıkulu askerinden Cebecilerin bir kısmını da buraya yerleştirmişti.
Cebeciler ordunun silâh ve mühimmatçı efradı demek olduğu gibi Cebehane dahi harp silâhı ve mühimmatını içine alan yer demektir. Fetihden sonra bu gibi eşya Aya İriniye taşınmağa başlanmış, bütün Osmanlı tarihlerinde görüldüğü üzere oraya Cebehane adı verilmiş; Yeni saray çevresi içinde bulunduğu için sonraları İç Cebehane denilmiş. Daha sonra bu kelime cebhane şeklini alarak barut ve fişek konan deppoylara, ardından bütün ateşli silâhlarda kullanılan maddelere alem olmuştur.
Aya İrini İkinci Mahmud zamanından Üçüncü Ahmed devrine kadar Cebehane veya İç Cebehane namiyle Cebecilerin muhafazası altında, silâh ve mühimmat depoluğu etmiştir. Üçnücü Ahmed padişahken (1703 - 1730) bazı yeni yeni tesisler arasında İç cebehanedeki eşya çoğaltılmış, bina tamir edildiği gibi bazı yerlerine ilâveler yapılmış, cümle kapısı üstüne yaldızlı bir kitabe de koyup oraya Darülesliha adı verilmiştir; kitabede 1139 Hicrî tarihi görülür....
⇓ Read more...
Topkapı Sarayı sûrunun içindeki Aya İrini kilisesinde kurulmuş bulunmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed bu sarayın temelini atıp etrafını bir sûr ile çevirirken, saray hududu içinde kalan bu kiliseyi camie tahvil etmemiş (B.: Aya İrini Kilisesi), esliha ve mühimmat hazinesi olarak kullanmağa karar vermiş, Kapıkulu askerinden Cebecilerin bir kısmını da buraya yerleştirmişti.
Cebeciler ordunun silâh ve mühimmatçı efradı demek olduğu gibi Cebehane dahi harp silâhı ve mühimmatını içine alan yer demektir. Fetihden sonra bu gibi eşya Aya İriniye taşınmağa başlanmış, bütün Osmanlı tarihlerinde görüldüğü üzere oraya Cebehane adı verilmiş; Yeni saray çevresi içinde bulunduğu için sonraları İç Cebehane denilmiş. Daha sonra bu kelime cebhane şeklini alarak barut ve fişek konan deppoylara, ardından bütün ateşli silâhlarda kullanılan maddelere alem olmuştur.
Aya İrini İkinci Mahmud zamanından Üçüncü Ahmed devrine kadar Cebehane veya İç Cebehane namiyle Cebecilerin muhafazası altında, silâh ve mühimmat depoluğu etmiştir. Üçnücü Ahmed padişahken (1703 - 1730) bazı yeni yeni tesisler arasında İç cebehanedeki eşya çoğaltılmış, bina tamir edildiği gibi bazı yerlerine ilâveler yapılmış, cümle kapısı üstüne yaldızlı bir kitabe de koyup oraya Darülesliha adı verilmiştir; kitabede 1139 Hicrî tarihi görülür.
Dârüleslihaya, içindekilerden başka Vaktisaadetten kalma bazı mushaflar, eski silâhlar, mübarek emanetler de konarak kadri yükseltilmişti.
Birinci Abdülhamid devrinde (1773 - 1789), Devleti Aliyye hizmetinde bulunan Baron de Tott, neşrettiği hâtıratında, Aya İrini Dârüleslihasında birçok kıymetli silâhlar ve askerî eşya gördüğünü, Birinci Sultan Muradı Kosovada şehit eden Miloş Kabiloviçin kılıcının burada saklı olduğunu, Osmanlı davulları ve köselerini çok dikkate şayan olduğunu, birtakım nâdir silâhların Avrupa müzelerinde bile bulunmadığını söyler.
Üçüncü Selimi tahttan devrine Yençirei ihtilâli sırasında Dârülesliha yağmaya uğrayıp muhteviyatından mühim bir kısmını zayi etti. İstanbula gelen Alemdar ordusunun Topkapı Sarayını kuşattığı esnalarda, Dârüleslihanın muhafızlığında bulunan ve Yeniçerilerin tarafını tutan Cebeciler Alemdarın askerlerine karşı saray halkına bu binadaki silâhları dağıtmışlardı.
İkinci Mahmud, Vakai Hayriyeden yani 1241 de Yeniçeriliği ortadan yok ettikten sonra İç Cebehanede bulunan ve Yeniçerilere ait olan tuğ, sancak, bandıra, kudum, nekkare, nefir, boru ve düşmandan ganimet alınan pek çok eşya yakılmış, hepsi mahvedilmişti. Binadaki kıymetli eşyadan birçokları da Hazinei Hümayuna, şuraya buraya dağıtılmış, ecnebilere hediye edilmiş, her nasılsa ehemmiyetsiz görülenler burada bırakılmıştı. Bunlar memlekette yapılmış veya düşmandan alınmış paslı, hurda zırh takımları, miğferler, ordu kantarları, kûslar, eski kilise çanları ve İstanbul muhasarasında Halice bağlanan Bizans zinciriydi.
Bir müddet sonra, Vakai Hayriyede katledilen Yeniçerilerden kalan tüfek ve tabancalar, kılıç ve yatağanlar, paralayıcı silâhlar Aya İriniye toplandı. Bu sıralarda binanın kubbesine kadar lebâleb dolduğu görülmüştür.
Yine bir müddet sonra bu silâhların orada muhafazasında faydadan ziyade mahzur görülmeğe başlanmış, mütemadiyen yeni silâhlar çıktığı, eskilerin bir işe yarıyamıyacağı fikriyle Aya İrinideki binlerce silâh Avrupalılara - rivayete göre - demir fiyatiyle satılmıştır. Bazı münevver adamların gayretiyle elden çıkarılmıyanlar kalabilmiştir. Üçüncü Ahmedin parlak Dârüleslihası eski şevketini kaybetmiş, âdeta bir silâh ambarı şekline girmişti.
Abdülmecid padişah olunca (1839 - 1861) Dârüleslihanın adı Harbiye Ambarına çevrilmiş, ordu için Avrupadan satın alınan silâhlar ve teçhizat hep buraya getirilerek kıtalara dağıtılmağa başlanmıştır.
Harbiye Ambarı Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşanın himmetiyle yine bir aralık eski ehemiyetini kazanmağa yüz tuttu. Fethi Paşa, Aya İrinide bazı tertibat vücude getiriyor, binayı bir taraftan silâh müzesi şekline sokmak için armalı silâhlıklara ve duvarlara silâhları ve askerî eşyayı koymak suretiyle kubbeye kadar her tarafı süslüyor; bir taraftan da antika eşyayı bir yere topluyordu.
İç bahçenin bir tarafına iki bölme yaptırarak, birinin kapısına “Mecmaı eslihai atika”. öbürününküne de “Mecmai âsarı atika” yazdırmıştı.
Mecmai eslihai atika denilen kısma: Eski zırh takımları, miğferler, davul ve kûsler, ordu kantarları, eski kilise çanları, el baltaları, kılıçlar konulmuş; Mecmai âsarı atikaya da: Mısırdtaki Ehramlardan nakledilen mumyalar, lâhidler, üstü markalı ve yazılı tuğlalar, tabak çanaklar, küpler ve bu yoldaki antika eşya toplanmıştı.
Mecmai âsarı antikada bulunan eşya Sultan Hamid zamanında, Müzei Hümayun müdürü Hamdi Bey tarafından Çinili köşke taşınmış, eski eserler müzesinin teşkilâtına esas olunmuştur.
Şimdiki Askerî Müzenin üst kat galerilerinde bulunan, büyük fedakârlıklar sarfiyle yaptırılan son Yeniçeri devrindeki, asker ve devlet ricali mankenleri ve kıyafetleri Fethi Ahmed Paşa merhumun eseridir.
Kırım muharebesi esansında (1854 1855) Avrupadan alınan silâhlar ve teçhizat Harbiye Ambarına getirilerek kıtalara ve dârülharplere oradan sevk edilmiştir.
Sultan Abdülâziz devrinde (1861 - 1876) Harbiye Ambarı ordunun en mühim bir debboyu şeklinde bulunuyordu. Çakmaklı tüfeklerin yerine kabul edilen şişhaneli ve kapsüllü tüfekler, kuyruktan dolar “Schneider” ler, yine buraya toplanıyor, kıtalara gönderiliyordu. Amerikaya ısmarlanan “Martini Henri” tüfeklerinin ilk partisi de buraya gelmiştir.
Maçka silâhhanesi yapılıp bittikten sonra Martini Henrilerin mütebakisi, Winchesterler, Remington tüfekleri oraya taşınmağa başlanmış, bunun üzerine Harbiye Ambarında, ikinci Mahmud ve Abdülmecid zamanlarının artık kullanılmıyan silâhları bu gidenlerin yerini almıştı.
Her nedense Yeniçeri kıyafetleri de Sultanahmette, Mehterhane denilen Umumî Hapishanenin yanındaki binaya, ardından Sanayi mektebine nakledildi.
İkinci Abdülhamit tahtta iken (1876 - 1909) Harbiye Ambarı Topkapı sarayı muhafızlığının tarassudu altında idi. Kimse önünden bile geçemezdi. Ecnebi devletlerin sefirleri ve İstanbulu görmeğe gelen Avrupalıların pek hatırlıları, ancak Hünkârın iradesi ile veya Hariciye Nezaretinden verilen, üstünde “İç cephanenin ziyaretine mahsus duhuliye varakasıdır” yazısı bulunan vesikalarla oraya girebilirlerdi.
İçinde kıymetli eski silâhlardan ve eşyadan pek azı kalmıştı. Değersiz, yakın tarihe ait çakmaklı, kapsüllü, kuyruktan dolar tüfekler; elli altmış yıl evvel harp gemilerindeki efradın ve süvari neferlerinin kullandıkları baltalar, sandık doluları tüfek vidaları ve edevatı, hurda demirler, velhasıl hiç işe yaramaz eşya ile dopdolu idi..
Bunların bekçiliğini, kapı önündeki kulübede nöbet bekliyen, “Sadakati mücerreb!” bir binbaşı yapar, bir yüzbaşı ile bir mülâzimin nezaretindeki iki hademe arasıra ortalığı temizler silâhları yağlarlardı. Öteberi için tamirat lâzım gelince, usta ve amelelerin içeriye sokulmasına İradei Seniye lâzımdı. Sebebi, şayet halk ayaklanarak buraya hurya ediverir, tüfekleri, süngüleri, baltaları kapıp Yıldıza yürürse, padişahı tahttan al aşağı ettirirse korkusu idi.
Harbiye ve Topçu mekteplerinde uzun yıllar “Fenni esliha” ve “Topçuluk” dersi okutmuş, mesleği icabı silâha gayet meraklı ve Almanyanın, Fransanın bu gibi müesseselerini göziyle görmüş olan Muhtar Paşa, (Bu satırların muharriri Sermed Muhtar Alus’un babası) Harbiye ambarını bir türlü görmeğe muvaffak olamamıştır, bir gün, merak şevkiyle pencerenin dışından şöyle bir seyretmeğe çalışırken, Topkapı sarayının kapısından bir memurun acele acele kendisine doğru geldiğini sezer sezmez hemen oradan savuşmağa mecbur kalmıştır.
Meşrutiyetin ilânından birkaç sene önce, Muhtar Paşa, Avrupadakiler gibi millî ve askerî bir müzenin tesisi lüzumuna dair o vakit Tophane Müşiri bulunan Zeki Paşaya bir lâyıha yazmıştı. Bu lâyıha Tophanei âmire meclisinde uzun uzadıya tetkik ve müzakere edildi. Bunun üzerine çıkan bir iradei seniye ile lâzımgelen teşebbüsat ve tertibatın icrasına, müzenin yapılacağı mahallin tâyinine, resim ve plânlarının tanzimine Muhtar Paşa, o zaman Devleti aliyye hizmetinde bulunan Almanyalı Gromkov Paşa ve Hendesei mülkiye mektebi muallimlerinden Almanyalı mühendis Yasmund memur edildiler.
Bu zevat hayli müddet çalışarak plânları ve resimleri hazırladılar, saraya yolladılar. Sultan Hamid ilk önce Yıldız sayarı bahçesindeki bir köşkte, model tarzında bir küçük Esliha müzesi tesisini emretti. Bu müze, Tophanei âmire Tecrübe ve muayene dairesi reisi Ferik Mahmut Şevket Paşanın (Meşrutiyetten sonra Hareket ordusu kumandanı, Harbiye Nazırı ve Sadrazâm) reisliği altında bir komisyona havale edildi. Neticede Yıldızdaki köşkte küçük bir Esliha müzesi vücude getirildi.
Aradan bir müddet zaman geçince, Hünkâr evhamlarına kapılıp kuşkulanarak çalışmalarına devam eden komisyonu dağıtmış, müze de kapatılmıştır.
1908 Meşrutiyeti ilânında Tophane Müşirliği makamında bulunan Topçu birinci feriki Ali Rıza Paşanın (sonra Âyan âzası) inhası üzerine Sultan Hamit zamanın icaplarına uygun bir Eslihai askeriye müzesinin tesisini irade etti.
Ali Rıza Paşanın tensibiyle, o vakit Mühendishanei berrii hümayun nazırı olan Ferik Muhtar Paşanın reisliği altında, salâhiyettar askerî erkân ve zabitandan müteşekkil bir “Müze tesis komisyonu” teşekkül etti. Aya İrininin bitişiğinde, şimdiki Müze dairesinde toplanmağa başladı.
Bu komisyon müze için İstanbuldaki büyük binalardan bir münasibi aranıyor, müzenin ilk ve esas nizamları hazırlanıyor; muhtelif yerlerden, taşradan, Boğazlar ve Adalardaki kalelerden elverişli silâhların ve topların getirilmesine teşebbüs olunuyordu.
İstanbulda münasip bir bina seçilemedi. Aya İrininin toplanacak eşyaya şimdilik bir depo gibi kullanılması kararlaştırıldı. İleride büyük bir bina yaptırılmasına, Avrupadaki ordu müzeleri şeklinde mükemmel bir Askerî müze vücuda getirilmesine karar verildi.
Memlekette birbirini takip eden hâdiseler, gaileler dolayısiyle Askerî müze unutulmak derecelerine geldi; komisyonun dahi nam ve nişanı kalmadı. Fakat Muhtar Paşa bu işi sabit fikir haline koymuş, hâlâ canla başla çalışmaktaydı.
O sıralar Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa, vaktiyle yıllarca bulunduğu Almanyaya yine bir aralık gitmiş, Fransaya ve Avusturyaya da uğramış, müzeler hakkındaki eski bilgisini arttırarak günden güne ehemmiyet kazandıklarını görmüştü.
Dönüşünde, Esliha müfettişi umumiliğine tâyin edilmek üzere bulunan Muhtar Paşayı Eslihai askeriye müzesi müdürü yapmıştır.
Muhtar Paşa - yukarıda dediğimiz gibi - eski Harbiye ambarında iki hademe, üçü de alaylı olmak üzere bir sanayi mülâzimi, bir yüzbaşı, bir binbaşı ile işe başladı.
Tarihçe ehemmiyeti ve kıymeti bulunan eşyayı, silâhları, topları, İstanbulun, şurasından burasından, taşradan çok güçlükle getirtiyor, toplayıp biriktirmeğe çalışıyordu. Yıldız müzesinden Maçka kışlasına nakledilenleri de taşıtıyordu. Bunların bir takımı öteye beriye alınmış, kale ve istihkâm modelleri istihkâm ve işaat dairesine götürülmüş olduğundan onların nakli mümkün olamamıştır.
Eski harplerde hizmetleri ve yiğitlikleri görülmüş kumandanların, erkân ve ümeranın, şehitlerin soyu sopuna gazetelerle, mektuplarla müracaatta bulunuyor, resimlerini, fotoğraflarını, hâtıra kalacak bâzı askerî eşyalarını topluyordu.
Tophane, tersane avlularında, Anadoluda, Rumelide, Boğazlarda, Akdeniz adaları kale ve istihkâmlarında metrûk kalıp unutulmuş ağızdan dolar, kaval topların, havanların hepsi, işe yaramaz köhne şeyler denerek, gûya varidat temin etmek için, Devlet tarafından, demir bahasına bir Alman Yahudisine satılmıştı. Bunların içinde fevkalâde tarihî kıymeti olanlar vardı. Avrupa müzelerince hemen kapışılacağı şüphesizdi.
Muhtar Paşa çırpınmış, uğraşmış, alâkadarlarla çekişmiş, simsar efendi ile gırtlak gırtlağa gelmiş, nihayet emeline muvaffak olarak eski kahraman ordumuzdan kalan bu eşsiz yadigârları yurdda alıkoyarak yabancı ellere geçmesine mâni olmuştur.
Tophane müşiri Fethi Ahmed Paşanın yaptırdığı Yeniçeri kıyafetleri, sonraları Umumî Hapishânenin yanındaki binaya, 1894 büyük zelzelesini müteakip Veznecilerde, Mısırlı Zeyneb Hanım konağının yan kapısı karşısındaki kâgir akaretin üst katına, orada bir iki sene kaldıktan sonra Sultanahmet meydanı nihayetinde Orman, Maden ve Ziraat Nezaretinin (şimdiki Ticaret Okulunun bulunduğu bina) salonlarından birine yerleştirilmişti.
Vaktiyle büyük himmet ve masraflarla vücude getirilen bu zavallı mankenlerin bâzısı lüzumsuz yere oradan oraya dolaştırılmak yüzünden kırılmış, dökülmüş, elbiseleri parçalanmış, acınacak hale gelmişler, bir odaya yığdırılmışlardı. Nihayet Muhtar Paşanın gayretiyle onlar da Aya İriniye alındı.
Kurulmağa başlanan müzeye “Eslihai Askeriye Müzesi” adanın verilmesi doğru değildi. Çünkü oradaki eşya yalnız silâhtan ibaret değildi. Eski ordumuzun pek çok eşya, vesaik, teçhizat, harp ganimetleri de bulunuyordu. Bu sebeple Avrupadaki ordu müzeleri, gibi buraya da “Askerî Müze” adı verildi.
Böyle masrafla başarılacak, tekemmül ettirilecek bir müzeye tahsisat lâzımdı. Halbuki o yoktu; ayda beş yüz kuruşluk bir tahsisat konmuştu. Muhtar Paşa şahsı namına borç aldığı mütevazi parayı harcıyarak işe girişti. Hattâ örnek olarak müzeye asacağı Yeniçeri ve Sipahi askerlerinin, eyalât süvarilerinin, tersane azeb ve kalyoncularının, sair kıtaatın bayraklarını kendi resmetmiş, boyamış, kumaşları kendi kesip biçmiş, evinde, ailesinden kadınlara diktirtmiştir. Tükenmez bir merakla gece gündüz uğraşıyor, karda, kışta, rütubetin içinde didinmekten hastalıklara uğradığa halde yine çalışmaktan bıkmıyor, çok kereler gece yarıları evine dönüyor, bazan orada, yanındaki binada bile yatıyordu.
Müzeye yük olmadan varidat da bulmuştu: Müzeyi gezecek halktan cuma günleri 100 para, öbür günler 4 kuruş dühuliye alınmış; gençleri nişancılığa alıştırmak, sporun bu nevine meraklıları çoğaltmak için, 40 para mukabilide, harp tüfekleri ve barutu az fişeklerle atış yapılan bir “Endaht odası” açtırılmış; deliğinden bir kuruş atılınca muhtelif marşlar, havalar çalan kocaman zir org da tedarik edilmişti.
Binanın batı tarafındaki kapalı ve toz toprak içindeki yer bir sinema salonu haline getirilip önceleri üç kuruşa seyircilere bazı askerî ve manzara filmleri gösterilmiş, rağbet fazlalaştığından sonraları bu sinema mükemmelleştirilmişti.
Bunlardan başka eski millî ve ordu mızıkamız olan “Mehterhanei Hakanî” ve Yeniçeri kıyafetinde canlı timsaller de ihya kılınmıştı.
Askerî Müze, İkinci Cihan Harbinin ilk yıllarındanberi kapalı bulunduğundan; müzenin halihazır durumu hakkında İstanbul Ansiklopedisi için bir etüd yapmak imkânı bulunamadı. (1946).
Sermed Muhtar Alus
Aşağıdaki satırlar R. E. Koçunun Her Gün gazetesine günlük sohbet yazıları verdiği sıralarda İntişar etmiş iki makalesinden alınmıştır:
Hiç bir milletin tarihi bizim tarihimiz kadar zincirleme meydan muharebeleriyle ve zaferlerle dolu değildir. Çanakkale geçidinin müdafaası öyle bir hamâset destanıdır ki, Mehmedciğin göğsündeki îman ve pençesindeki silâh tarihimizde şâhikasına varmıştır.
1918 mütarekesinde beşeriyetin taş devrinde dahi görmediği kahbece bir tecavüze uğradık. Çanakkalede devlet merkezi İstanbulun yolu müdafaa edilmişti, bu sefer vatan sathı üzerinde Türk istiklâli müdafaa edildi. Mehmedciğin göğsündeki iman ve pençesindeki silâh bu sefer de İstiklâl Harbi ile büyük zafer mûcizesini tahakkuk ettirdi.
Bugün de yine o Mehmedcik, göğsünde îmanı ve pençesinde silâhı cihan sulhünün en kudretli bekçilerinden biridir. Koredeki Türk tugayı tam on altı defa ateş hattına girmiştir; ve bu arada 24 Ocak 1951 den 27 Ocak tarihine kadar devam eden Konyangjonni meydan muharebesi, öylesine parlak bir Türk zaferiyle sona ermiştir ki, Mehmedciğin bu zaferi Koredeki Birleşmiş Milletler kuvvetlerini imhadan kurtarmış, Kore harbinin mukadderatını değiştirmiştir.
İşte yüreğimin kanayan yarası buradadır. Zincirleme eski meydan muharebeleriyle eski zaferlerden Plevneye, Plevneden Çanakkaleye, Çanakkaleden İstiklâl Harbine, İstiklâl Harbinden Kore harbine, Kore harbinden Kunuriye ve Konyangjonniye kadar şehit oğlu şehit oğlu şehit Mehmedciğin hâtırasına ne yaptık?
Anma törenleri, destanlar, ağıdlar, nutuklar benim içindeki yaraya merhem olamıyor. Ben o büyük askerin hamâset ve şecaat hâtırasının cihazın gözü önüne bütün azamet ve haşmetiyle dikilmesini istiyorum.
Mehmedciği müzesi nerede? Türk askerinin müzesi nerede?
Bir zamanlar sadece adı müze idi, Mehmedciğin bir takım şanlı hâtıraları, tacını tahtını ayağı altında ezdiği Bizansın köhne ve küflü bir kilisesi içinde dururdu. Sonra tamamen göçebe oldu. Dıvar gibi yağlı boya büyük cenk tabloları çerçevelerinden ve kasnaklarından sökülüp katlanarak sandıklara girdi: zannederim çoğu mahvoldu.
Her şeyi bir tarafa bırakın, ya sancaklar...
Yazamayacağım.
Ağlamağı konuşmağa tercih ediyorum.
Mehmedciğin, Türk askerinin müzesini temelinden ve yeniden kurmak lâzımdır.
Askerî Müzenin bugünkü durumuna varlık denilmez, Mehmedciğin, Türk askerinin müzesi yoktur efendim.
İnanılmayacak bir hakikattir.
Bir Türk atasözü ana ağzından: “Sağ memem şehitlik, sol memem gazilik” diyor. Hiç bir milletin dilinde vatanperverlik bu kadar haşmetli bir ulviyetle şahlanmamıştır. Türk milleti, şerefinin, hürriyetinin ve istiklâlinin bekçisi bildiği ciğerpâresi erkek evlâdına asker ruhunu ana sütünün içinde vermiştir. Şehlevend vücud yapısı ile bir erkek güzeli olan Mehmedcik, iffet ve sâfiyet timsali olan o delikanlı, geniş alnında ilâhî bir nûr, vatanının selâmeti uğrunda asırlar boyunca kurbanlık bir koç olmuştur.
Mehmedciğin hamâset destanı Türk zaferlerinin yıl dönümleri gelince takvim yapraklarında çakıp çakıp sönen anma törenleriyle anlatılamaz, ona, cihanın gözü önünde durmadan yanan bir tarih meşalesi lâzımdır ki, bu meşale de Türk ordusunun müzesidir.
Bugünkü durumuna varlık diyemiyeceğimiz Askerî Müze, aslında derme çatma tesis edilmişti; onun içindir ki, hazin tarihçesi boyunca anbar olmaktan kurtulamadı. Tahsisatı da, nizamnamesi de, irade şeklindeki ziyniyet te bu müessesenin hakiki mânasiyle bir müze olmasına müsaid değildir.
Mehmedciğin temsil ettiği kahraman Türk ordusunun müzesini kurabilmek için hâlen ismen mevcud Askerî Müzeyi yok farzetmek şarttır. Bugünkü müze idaresini bir “yedi emin” olarak görmek, oradaki eşyayı tamamen unutmak, elimizde hiç bir şey yokmuş gibi cenk ve zafer sahnelerinin tablolarını, haritalarını, mücssem makinelerini yaptırmak, kahramanlarının portrelerini, heykelciklerini yaptırtmak, bunları tahakkuk ettirmek için en seçkin sanatkârlarımızdan, en seçkin bilginlerimizden faydalanmak ve yeni müzeyi kurmak, sonra hazine bulmuş gibi sevinerek o yediemindeki eşyayı da tesellüm ederek yeni müessesede boş duran yerlerine yerleştirmek lâzımdır.
Bu yolda tezelden yapılacak işler şunlardır:
1 — Büyük Millet Meclisinden Türk Ordu Müzesinin kurulması için bir kanun çıkarmak ve bu kanun ile kara, deniz ve hava kuvvetlerimizin müzesini bir müessesenin çatısı altında toplamak..
2 — Bu müzeyi İstanbulun en şerefli bir yerinde binâsının temelini atarak kurmak
3 — Bu müzeyi kurmak için âzası az fakat öz, hakikaten selâhiyet sahibi kimselerden mürekkep bir kurucu heyet toplamak; ve bu heyetten müzenin projesini en kısa bir zamanda istemek; heyetin yapacağı projeyi harfiyen tatbik etmek.
4 — Bir defaya mahsus olacağı için her türlü tesis masrafından kaçmamak.
Şu anda kapısından huşû ile gireceğimiz o müzeyi tahayyül ediyorum; Mehmedciğin manevî huzuruna çıkarken kulaklarımda Mehmed Akifin sesi var:
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana!..
(Hergün Gazetesi, 20 . 21 mart 1958)
Theme
Building
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020903
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 2, pages 1112-1116
See Also Note
B.: Aya İrini Kilisesi
Theme
Building
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.