Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÂSIM
Büyük Türk ve İslâm şairi Mehmed Âkifin “Safahat” ının altıncı kitabı ve bu kitabın kahramanının adıdır. Şair tarafından Fuad Şemsi Beye ithaf edilmiş olan bu nefîs eser, (H, 1342) 1923 de İstanbulda Sebilürreşad kütüphanesi neşriyatı arasında Âmedî Matbaasında basılmıştır. Uzun bir manzum muhaveredir. Eserin baş tarafındaki kayde göre, bu muhavere, Harbi Umumî (Birinci Cihan Harbi) içinde, ve Fatih yangınından evvel, Hocazadenin Sarıgüzeldeki evinde geçer; ve muhaverenin şahısları şunlardır:
Hocazade: Merhum Hoca Tahir Efendinin oğlu.
Köse İmam: Merhum Hoca Tahir Efendinin eski talebelerinden biri.
Âsım: Köse İmamın oğlu.
Emin: Hocazadenin oğlu.
Eserde, Mehmed Akif, Hocazadenin ağzından konuşur; “Âsım” devrin manzum bir tenkididir; ve şair, eserin sonlarına doğru, bilhassa Çanakkale muharebesinden bahsederken, İslâm iymânının vecdi ile coşar, insanı hıçkırıklarla ağlatacak ilâhî bir ulviyete bürünür. “Âsım”ın birçok yerlerinde, Harbi Umumî İstanbulun da pek canlı tasvirleri vardır.
Köse imam, Sarıgüzelde oturan Hocazadesini ziyarete gider ve bir baba dostu olarak karşılanır:
— Vay hocam! Vay gözümün nuru efendim, buyurun!
Hangi rüzgârdır atan sizleri?.. Lütfen oturun.
Mütehassirdik, ne inayet! Ne kerem!
Öpmedik affediniz...
— Çok yaşa... lâkin.. veremem.
Bütün İstanbulun ağzın...
⇓ Read more...
Büyük Türk ve İslâm şairi Mehmed Âkifin “Safahat” ının altıncı kitabı ve bu kitabın kahramanının adıdır. Şair tarafından Fuad Şemsi Beye ithaf edilmiş olan bu nefîs eser, (H, 1342) 1923 de İstanbulda Sebilürreşad kütüphanesi neşriyatı arasında Âmedî Matbaasında basılmıştır. Uzun bir manzum muhaveredir. Eserin baş tarafındaki kayde göre, bu muhavere, Harbi Umumî (Birinci Cihan Harbi) içinde, ve Fatih yangınından evvel, Hocazadenin Sarıgüzeldeki evinde geçer; ve muhaverenin şahısları şunlardır:
Hocazade: Merhum Hoca Tahir Efendinin oğlu.
Köse İmam: Merhum Hoca Tahir Efendinin eski talebelerinden biri.
Âsım: Köse İmamın oğlu.
Emin: Hocazadenin oğlu.
Eserde, Mehmed Akif, Hocazadenin ağzından konuşur; “Âsım” devrin manzum bir tenkididir; ve şair, eserin sonlarına doğru, bilhassa Çanakkale muharebesinden bahsederken, İslâm iymânının vecdi ile coşar, insanı hıçkırıklarla ağlatacak ilâhî bir ulviyete bürünür. “Âsım”ın birçok yerlerinde, Harbi Umumî İstanbulun da pek canlı tasvirleri vardır.
Köse imam, Sarıgüzelde oturan Hocazadesini ziyarete gider ve bir baba dostu olarak karşılanır:
— Vay hocam! Vay gözümün nuru efendim, buyurun!
Hangi rüzgârdır atan sizleri?.. Lütfen oturun.
Mütehassirdik, ne inayet! Ne kerem!
Öpmedik affediniz...
— Çok yaşa... lâkin.. veremem.
Bütün İstanbulun ağzında gezen elleriniz,
Bize naz etmese olmaz mı efendim? Veriniz.
— Döktüğün dillere bittim, seni çok sözlü seni!
Ayda, âlemde bir olsun aramazsın Köseni.
Bu herif öldü mü, sağ kaldı mı, derler de, ayol,
Baba dostuysam eğer kalkıp ararlar bir yol.
Yoksa yaşlanmaya görsün, adamın hali yaman...
Ne fena günlere kaldık, aman Allahım aman!
Nesli hâzır denilen şey pek acayip bir şey:
Hoca rahmetiyle bak, oğluna bak, hey gidi hey!...
— Amma tekdir ediyorsun, canım ilkin adamı..
Bir selâm ver bakalım, böyle Selâmsızdan mı?
— Selâmün aleyküm.
— Aleyküm selâm.
Barıştık, yüzün gülsün artık, imam.
— Hele dur, öfkemi tekmilleyeyim..
— Tekmille!
Zaten eksik bir o kalmıştı: Hüdâyi sille.
— Sanki dövsen ne yaparsın? Hocayız biz, döveriz..
Gül biter aşk ile vurduk mu..
— İnandım, caiz.
— Pek cılız çıktı bu “caiz”, demek iymanın yok.
— Dayak “Âmentü” ye girdiyse, benim karnım tok.
Gül değil, kıl bile bitmez sopa altında!
— Hele!
— Öyle olsaydı, şu karşındaki yalçın kelle,
Fark olunmazdı Kızanlıktaki güllüklerden!
Söz gelişi, Köse İmam, Hocazadenin neslini tenkid eder:
Hangi fenlerde teali edebildin, evlâd?
Hangi san’atta rüsûhun göze çarpar? Anlat!
Ulemâdan mı sayıldın? Fukahâdan mı?
— Hayır.
— Ya siyasî mi nesin, kendine bir meslek ayır.
— Şâirim.
— Olmaz olaydın: O ne yüzler karası!
Bence dünyadaki işsizlerin en maskarası.
— Affedersin on!
— İmkânı yok etmem, ne demek!
Şiire meslek diye oğlum verilir miydi emek?
Ah, vaktiyle gelip bir danışsaydın Kösene,
Senin olmuştu bugün belki o kırk altı sene.
— Amma pek hırpaladın şiiri...
— Evet, hırpaladım:
Çünkü merkep değilim, ben de mürekkep yaladım,
Ben de tarih okudum; âlemi az çok bilirim.
“Şuera” dendi mi, birdenbire oynar sinirim.
İyi gün dostu herifler, o ne yardakcı güruh,
Dalkavukluktaki idmanları sermayeleri..
Onlar azdırdı, evel, başlıca pespâyeleri.
Bu sıkılmazlara “methet!” diye mangır sunarak,
Ne erâzil adam olmuş, oku tarihi de bak!
Edebiyata edepsizliği onlar soktu,
Yoksa din namına ahlâka taarruz yoktu.
Sürdüler Türke “tasavvuf” diye olgun şırayı
Muttasıl şimdi “hakikat” kusuyor Sıdkı dayı!
Bu cihan boş, yalnız bir rakı hak, bir de şarap;
Kıble: Tezgâhbaşı; meyhaneci oğlan: Mihrab..
Git o “Divan” mı ne karın ağrısıdır, aç da onu,
Kokla bir kere, kokar misk gibi “Sandıkburnu!”
Sonra zamanın halinden şikâyete başlar:
Bana ne yer kaldı, emin ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar.
Bunalan ruhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder.
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.
Seneler var ki harap olmadığım gün bilmem;
Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem.
Dikilir karşıma hep görmediğim, bilmediğim;
Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim?
Tüter üç beş baca kalmış.. O da seyrek seyrek..
Âşina bir yuva olsun seçebilsem, diyerek,
Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını;
Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.
Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüd dağlar;
Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,
Sade yalçın kayalar, sade ıpıssız çöller.
Yurdu baştan başa viraneye dönmüş Türkün;
Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.
Hocazade de Köse İmamın şikâyetlerine iştirâk ederek Kartalda bir köy düğünü hâtırasını nakleder:
— Sorma, Kartalda idim ben de bu Çarşamba günü.
Dediler: “Kurnada dündenberi var köy düğünü;
Hoşlanırsan, hadi, olmaz mı?..” “Pekâlâ, gideriz;
Hem biraz kır görürüz, hem de güreş seyrederiz”.
Keşki, gitsem demis olsaydım... İlâhi, o ne hal,
O nasıl maskara dernekti ki târifi muhal.
Topu kırk elli kadar köylü serilmiş bayıra,
Bakıyor harmanın altındaki otsuz çayıra.
Bet beniz sapsarı biçârelerin hepsinde;
Ne olur bir kişi görebilsem zinde!
Şiş karın sıska çocuklar gibi kollar sarkık;
Arka yusyumru, göğüs çökmüş, omuzlar kalkık.
Gözlerin busbulanık rengi, kapaklar şiş şiş;
Yüz buruşmuş, uzamış, cephe daralmış, gitmiş.
Gezecek yerde o âvare nazarlar dalıyor;
Serilip düştü mü bir noktaya, kaldırması zor!
Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türkün,
Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.
Gövde teşrihlere dönmüş, o bacaklar değnek;
Daha yaş yirmi iken eller, ayaklar titrek.
Öyle seksenlik adamlar aramak pek yanlış;
Kırk onun ömrüne son merfale olmuş kalmış.
Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!
Bense İslâmın o gürbüz, o civan unsurunu,
Kocamaz derdim, asırlarca, sorulsaydı eğer!...
Ne çabuk elden, ayaktan düşecekmiş o meğer!...
Neyse, değnekçi gelip: “Meydan açılsın, savulun!”
Derdemez başladı kalbi sesi yırtık davulun.
Güm güm ötmek ne gezer! Tıknefes olmus kasnak:
Göğsü tokmak gibi küt! küt! vuruyor hışlayarak.
Zurna hımhım mı nedir, söylemiyor bir türlü;
Üfleyen çingenenin rengi mezar, kendi ölü.
Güneş oldukça kızışmış, beni yormuştu sıcak;
Hele bir gölge bulup altına çektim çabucak.
Tam demiştim: Azıcık yaslanayım, dinleneyim...
Biri tıksırdı tâ ensemde... Acayip, bu da kim?
Ne göreydim: Kelebek tarlası olmuş da içi,
Soluyup sümkürüyor sırtıma bir yaşlı keçi!
“Amma bak, aklıma gelmez de hürmet talebi;
O kadar fazla samimiyeti sevmem çelebi,
Sakalından çekerim, sonra, karışmam.. Hadi git!”
Nerede! Aldırmadı.. Sordum, baş ödülmüş bu yiğit!
Hele sen geç yiğidim, geç bakalım, başka ne var?
Bir çelimsiz sopa, boynunda üç arşın astar.
Pehlivanlar hani? derken, söküvermez mi, hocam,
Birbirinden daha biçâre sekiz çıplak adam?
Ah o soygunluğu rüyada gören korkardı:
Çünkü gömlek gibi etten de soyunmuşlardı!
Bir delik torbaya girmiş kimi kıspet yerine;
Çekivermiş kimi bir lime çuval dizlerine.
Kiminin giydiği çakşır, kiminin bez şalvar;
Kiminin uçkuru boynundan asılmış donu var.
Acaba yağ sürünürler mi desem, yağ nerede?
Bereket versin onun madeni varmış derede:
Sağ omuzlarda birer, başları kertikli, ağaç,
Kadın, erkek suyu aktarmada bakraç bakraç.
Sonra, nerdense gelip “yağlanınız haydi!” sesi,
Çöktü meydanda duran kaplara artık hepsi.
Palaz ördek gibi bandıkça avuçlar bandı;
Meşin ıslar gibi kavruk deriler ıslandı.
Bu merasim de bitip, başlayacak dendi güreş,
Çarpınıp çırpınarak çıktı nihayet iki eş.
Daha ilk elde boşansım mı alınlardan ter,
O göğüsler sana ötsün mü körükten de beter?
Baktım: Altından öbür çifte perişan bağrın,
Soluğanlar gibi kalkup iniyor çifte karın!
Sonradan dizlere bir titremedir çökmüştü;
Hele çok sürmiyecek dördü de cansız düştü.
İki biçâre serilmiş, yatıyorken yerde,
“kalkın artık!” dediler, lâkin o derman nerde!
Güreşin böylesi hiç görmediğim bir şeydi;
Orta, baş, hepsi de bunlar gibi âvare idi.
Karşıdan tentesinin nısfı hasır, nısfı aba
Bir tekerlekleri alçak, yana yatmış araba;
Yerliden az kaba, Maltız keçisinden çok ufak,
İki mahzun öküzün seyrine münkad olarak;
Ne yanık mersiyeler söyletiyor dingiline!
Bunu gördüm acımak geldi içimden geline:
Sana baksın da kızım, bahtın utansın.. Ne diyim?
O, senin, kimdi, bugün nerde yatar, bilmediğim
Ninenin ruhuna âguş açıyorken melekût,
Tertemiz nâşını gufran gibi örten tâbût,
Şu gelinlik arabandan daha şâhâneydi.
Geçti rüya gibi, Allahım, o günler neydi!
Hocazade, bir de İstanbul civarı köylerinin eski düğünlerini tasvir eder:
Çekilir derken ödüller: Sekiz on seçme davar;
İki baş manda, birer tay, dana, top top dokuma.
Hele peşkir gibi peşkerleri arık sorma.
Yağ kazanlarla durur, tartısı yok, ölçüsü hiç;
Hani ister sürün, ister dökün, istersen iç!
Bunların hepsi biter, bir heyecandır belirir;
Ne temaşadır o, titrer durur insan tir tir.
Birbirinden daha mevzun iki üç çift endam,
Atılıp sahneye şahin gibi etmez mi hiram;
Ses, soluk çıkmaz olur, herkesi ürperme alır;
O geniş yer de nefeslerle beraber daralır.
Çünkü meydanda değil, seyre bakanlarda bile,
Âsımın dengi heyakil seçilir yüzlerle.
Şimdi, sağ kolda, gümüş kaplı birer bâzubend,
Boynu mıskayla donanmış, o yarım deste levend,
Önce peşrev yaparak, sonra tutuşmazlar mı,
Güreş artık kızışır, hasmını tartar hasmı.
Uzanır şimdi göğüsler, kavuşur; şimdi, yine
Dalga çarpar gibi çarpar gerilip birbirine.
Kimi tek çapraza girmiş, mütemadî sürüyor;
Kimi şirâzeyi tartıp alıvermiş, yürüyor.
Kimi sarmayla çevirsem diye sardıkça sarar;
Kimi kılçık düşünür, atmak için fırsat arar.
Adalî gövdeler altında o biçâre çayır
Serilir toprağa, hem bir daha kalkar mı? Hayır!
Bu elenseyle düşürmüş de hemen çullanıyor;
O da kurtulmak için türlü oyun kullanıyor.
Kimi almış paça kasnak, o açar, hasmı döner;
Kimi kündeyle giderken topuk ellerde yener.
Kimi cür’etli olur çifte dalar, hem de kapar;
Kimi baskın çıkarak kazkanadından çarpar.
Seyreden halkı da bir gör: O ne candan hizmet;
O ne rikkatli adamlar, o ne mâsum ümmet!
Yarılan başları çevreyle boğanlar mı dedin..
Göz silenler mi dedin, incik ovanlar mı dedin..
Yağ süren başka, saran başka, çözenler başka;
Su veren başka, güğümlerle gezenler başka.
Şan, şeref duygusu milletle nasıl yüksekse,
Merhamet hissi de öyleydi, değil miydi Köse
Ne o? Bir şey demedin...
— Geçmize mâzi derler!
Köse İmam, İkinci Abdülhamidin keyfî idaresine isyan etmiş, uzun yıllar sürgünde dolaşmış, fakat 1908 meşrutiyeti de kendisini tatmin etmemiş, istikbalden ümidini kesmiş bedbin isandır. Hâs mânada münevver en temiz kıymetiyle muhafazakâr, sağlam iyman sahibi bir müslümandır; Hocazade:
Bizi kim kurtaracak, var mı bir başka nesil?
Diye soran bedbin Köse İmama, onun oğlunun neslini, Âsımın neslini gösterir ki, bu nesil, Birinci Cihan Harbinde, kahramanca döğüşen ve sonra millî mücadeleyi yapan gençliktir; ve artık Mehmed Akif, bu satırlarda coşar:
— Asımın nesli, hocam,
— Nerde!..
— Hayır, haksızsın!
Galiba oğlana pek fazla bugünler hırsın?
— Âsımın nesli... diyorsun. Ne uzun boylu hayal!
— Âsımın nesline münkad olacak istikbal.
Sana vicdanımı açtım okudum, dinlesene;
Söyleten başkasıdır, bakma hocam, söyleyene.
— Ne kehanet bu?
— Bilirsin ki değil mutadım.
— Güzel amma, ne faziletleri var evlâdım?
— Ne fazilet mi? Çocuklar koşuyor, aç çıplak,
Cepheden cepheye arslan gibi hiç durmıyarak.
Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile;
Yüzgöz olmuş bu çocuklar ölümün şahsiyle!
Cephenin her biri bir kıtada, etrafı deniz;
Kara dersen daha dehşetli: Ne yol var, ne de iz.
Harekâtın görüyorsun ya, hocam, en kolayı,
Yalınayak Kafkası tutmak, başaçık Sinâyı!
Yapılır zannediyorsan, bakalım, sen de soyun..
Kıt’a kapmak, köşe kapmak değil artık bu oyun.
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Eski dünya, yeni dünya, bütün akvamı beşer,
Kaynıyor kum gibi. Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Avustralyayla beraber bakıyorsun; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..
Hani, taûna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûku asîl,
Ne kadar gözdesi mevcut ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Öteden saikalar parçalıyor âfakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor âmakı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;
Atılan her lâğamın yıktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: savrulur enkazı beşer..
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangınını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iyman!.
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü tesisi ilâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevkii müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’i beşer;
Bu göğüslerse Hüdanın ebedî serhaddi;
“O benim sun’i bedîim, onu çiğnetme.” dedi.
Asımın nesli... diyordum ya.. Nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yârab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedrin arslanları ancak bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın!
“Gömelim gel seni târihe.” desem, sığmazsın.
Herc-ü-merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp..
Seni ancak ebediyetler eder istilâb.
“Bu taşındır.” diyerek Kâbeyi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namile,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmile;
Ebri nisânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli süreyyâyı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedarın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen magribi, akşamları, sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son Ehlisalibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili Sultanı Salâhaddini,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran..
Sen ki, İslâmi kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, âsara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat..
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
Bu kahraman nesle mensup olan Âsımın portresini çizerken, evvelâ babası Köse İmam bir fıkra nakleder: Hocazade de çöl harbine ait bir hâtırası ile bu portreyi tamamlar:
— Hocam, evlâdına benzer bulamazsın arasan;
Görmedim ben bu kadar dörtbaşı mâmur insan.
Ne büyük hilkat o Âsım, ne muazzam heykel!
Onu, bir şiiri hamâset gibi, ilhâmı ezel,
Sana sunduysa, açıp ruhunu teşhire çalış..
Galiba oğlanı yanlış görüyorsun, yanlış!
Yalnız göğsünün eb’adı mı sandın yüksek?
İn de âmakına bir bak, ne derinmiş o yürek!
Dalgalandıkça içinden taşan iyman denizi,
Dökülen hisleri gör: incilerin en temizi,
Gövde yalçın kayadan âbide, lâkaydı ecel;
Sanki hiç duygusu yok:: Bir de fakat ruhuna gel;
O ne ifrat ile rikkat! Hani, etsen ta’mik,
Bir kadın ruhu değildir o kadar belki rakik.
Sonra, irfanı için söyliyecek söz bulamam;
Oğlanın bildiği, öğrendiği herşey sağlam.
Boynu dehşetli, evet, beyni de lâkin zinde;
Kafa enseyle beraber gidiyor seyrinde.
Çölde ben hayli görüştüm bu sefer Âsımla;
Hoca, temin ederek söylerim iymanımla:
İğtinam etmeğe baktım çocuğun sohbetini;
Pek yakından tanıdım çünkü hususiyetini.
Ne güreştirmediğim kaldı, ne konuşturmadığım;
Ne de “her şeyde sıfırsın!” diye coşturmadığım.
Çölün âsude muhitinde geçen günlerimiz,
Bana gösterdi tamamiyle ki: Oğlun eşsiz.
Bîtenahi safahatile herif ayrı cihan;
Bîtenahi safahatında da, lâkin, insan.
Hiç unutmam, büyücek bir zafer olmuş da nasib,
Asker etmişti güreşlerle yarışlar tertib.
“Hadi Âsım!” dedik, “olmaz.” dedi, biz dinlemedik;
Bularak bir de kalın, pırpıta benzer dizlik,
Yaralıymış demedik. üç kişi tuttuk soyduk;
Çıktı meydanda gezen hasmına biçâre çocuk.
Neydi oğlandaki endamın o âhengi fakat!
Belli her uzvu için ayrı çalışmış hilkat.
Ya kemikler ne salâbetli, ya etler ne katı:
Tepeden tırnağa, gûya, dolamışlar halatı,
İki üç katlı büküp bir çınarın gövdesine.
Hele taşmış dökülürken o muazzam sîne,
Öyle bâriz adalâtın ebedi dalgaları,
Ki yorar arızalar seyrine dalmış nazarı.
Çok geniş dersem omuzlar, boy o nisbette uzun,
O ne mevzun kafadır, sonra, ne sağlam o boyun!
Ufarak bir kapı sırtın kabaran eb’adı,
Çarpışıp durmada nâçar iki müthiş kanadı.
Enseden tâ bele sarkan o derin hat, o yarık.
Arzı umkunda nihan tuli mücerret artık!
Bel nisabında, omuzlar gibi taşkın çatılar,
Adalî baldırının kutru hemen boynu kadar.
İki çam bölmesi kol, kim tutacak, kim bükecek?
O bileklerse o eller demirden daha pek.
Yaralar başkaca endamına heybet veriyor,
Bir şehâmetli temâşâ ki vücut ürperiyor.
Vâkıa hasmı da gürbüz delikanlıydı ama,
Âsımın savleti kuvvet mi sorar hiç adama?
Silkiyor dut gibi biçâreyi sağdan, soldan.
Ne o? Çapraz mı? Hemen gir ki senindir meydan,
Ay! Herif sıyrılıyor, hem de kolaylıkla, bakın!
Aman Âsım, bu güreş olmasın uydurma sakın?
Hele anlat bu işin neyse hakikî rengi?
“Yenemez miş onu: Bir kerre değilmiş dengi,
Bir de biçâre adam pek müteazzım şeymiş,
Kahrolurmuş kederinden tutarak yenseymiş.
Sonra, lâyık mı imiş yerlere sermek şimdi,
Böyle düşmanla bütün gün dövüşen bir yiğidi?!”
Theme
Folklore
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020884
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 2, pages 1098-1102
Theme
Folklore
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.