Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
ÂRİF EFENDİ (Kethüdazâde Mehmed)
Geçen asrın büyük bir muallimdir. Eskilerin güzel tâbiriyle bir “ayaklı kütüphane” dir. (H. 1185) 1171 de İstanbulda doğdu. Babası Reisül ulemalık etmiş Kethüdazâde Sadık Efendidir; baba ve oğlunun Kethüdazâdeliği dededen gelir. Sadık Efendinin babası, Valide Sultan kâhyalığı etmiştir.
İlk tahsilini bitirdikten sonra, babası gibi ilmiyeye intisab etti; asrının ulemasından fazilet ve kemaliyle tanınmış Müftizade Abdurrahim Efendiden akaid öğrendi. Devrin seçkin âlimlerinden Mütercim Asım, Hoca Neşet, Sümbülzâde Vehbi, Müneccimbaşı Râkımdan da tarih, farsça, edebiyat ve riyaziye tahsil etti; bilhassa riyaziye ve fizikte, zamanının büyük şöhreti oldu. Diğer taraftan ilmiyede yoliyle yükselerek Haleb Kadısı, Bursa Kadısı ve nihayet Anadolu Kazaskeri oldu.
Bir asıra yaklaşan hayatının bütün boyunca, daima kanaat ve tevazu içinde yaşadı. Pek çok talebe yetiştirdi.
Lâübali meşreb, hâs mânasiyle rind adamdı. Şairdi, fakat yazdıklarına ehemmiyet vermez, eşinin dostunun, talebelerinin defterlerinde dağılır giderdi. Meclisi zengin, sohbeti pek tatlıydı. Vicdanı hür, fikri hür, her hali, her sözü hoş görür bir kemal sahibi, ârif kişiydi.
(H. 1265) 1849 da 78 yaşlarında Beşiktaşta Uzuncaovadaki evinde öldü. Ölümü de hayatı gibi ârifane olmuştu; son günlerinde yanında akrabasından ve evlâdı mâ...
⇓ Devamını okuyunuz...
Geçen asrın büyük bir muallimdir. Eskilerin güzel tâbiriyle bir “ayaklı kütüphane” dir. (H. 1185) 1171 de İstanbulda doğdu. Babası Reisül ulemalık etmiş Kethüdazâde Sadık Efendidir; baba ve oğlunun Kethüdazâdeliği dededen gelir. Sadık Efendinin babası, Valide Sultan kâhyalığı etmiştir.
İlk tahsilini bitirdikten sonra, babası gibi ilmiyeye intisab etti; asrının ulemasından fazilet ve kemaliyle tanınmış Müftizade Abdurrahim Efendiden akaid öğrendi. Devrin seçkin âlimlerinden Mütercim Asım, Hoca Neşet, Sümbülzâde Vehbi, Müneccimbaşı Râkımdan da tarih, farsça, edebiyat ve riyaziye tahsil etti; bilhassa riyaziye ve fizikte, zamanının büyük şöhreti oldu. Diğer taraftan ilmiyede yoliyle yükselerek Haleb Kadısı, Bursa Kadısı ve nihayet Anadolu Kazaskeri oldu.
Bir asıra yaklaşan hayatının bütün boyunca, daima kanaat ve tevazu içinde yaşadı. Pek çok talebe yetiştirdi.
Lâübali meşreb, hâs mânasiyle rind adamdı. Şairdi, fakat yazdıklarına ehemmiyet vermez, eşinin dostunun, talebelerinin defterlerinde dağılır giderdi. Meclisi zengin, sohbeti pek tatlıydı. Vicdanı hür, fikri hür, her hali, her sözü hoş görür bir kemal sahibi, ârif kişiydi.
(H. 1265) 1849 da 78 yaşlarında Beşiktaşta Uzuncaovadaki evinde öldü. Ölümü de hayatı gibi ârifane olmuştu; son günlerinde yanında akrabasından ve evlâdı mânevisi Sıdıka Hanım isminde 17 yaşlarında bir kızcağız vardı; sayılı tiryakilerden olan efendinin nargilesini doldurur, kahvesini pişirir, çamaşırını giydirir, yatağını yapardı; hiç yatmamış, “kızım, bugün saat dokuzda ömrümüz tamam olacak, sakın korkma!” demiş, bir müddet sonra saati sormuş, “dokuz!” cevabını alınca: Allahû” deyip başını yastığa koymuş ve göçmüş...
Talebesi olan gençlere üç nasihat verirmiş:
Hiç bir meselede hatır ve gönül tanımayın, vicdanınızın hak bildiği ne ise, ona hükmedin;
Çalmayın ve rüşvet almayın;
Gittiğiniz yerin detini bozmayın; dermiş..
Muzıkai Hümayun efradından Emin Bey adında bir genç, bir arkadaşiyle beraber Kethüdazadeden farisî okumuşlardı. Talebelerinin en vefalısı çıkan bu Emin Bey, ilk günlerinin hâtırasını şöylece naklediyor:
“Bir sabah erkeden kalkıp sora sora evini bulduk. Usul usul kapısını çaldık. İşitip köşe penceresinden baktılar.
— Ne istersiniz? dediler.
— Hoca Efendi burada mı? dedik.
— Ne yapacaksınız? dediler.
— Durun geleyim! dediler.
Kapılarını ipi yok, açmağa kendileri inerdi.
Kapıdan içeri girdik, baktık topuklarına kadar bir uzun gömlek ve üzerinde lâcivert kastordan iri siyah düğmeli bir mintan, başında al çuhadan bir küçük gecelik, kavuğu ve o mintanın önü ile o gecelik kavuğu çok yağlanmıştı. Önümüze düştü. Biz birbirimize besbelli Hoca Efendi bu olmamalı diyoruz. Çünkü bizim alıştığımız Hoca Efendilere benzer kıyafette değil. Birden bilmedik, merdivenden yukarı oda kapısına kadar ayakkabı ile çıkıldı. Odaya girdik.
Moskof bezinden bir döşek, onun üzerine oturdular. Biz dahi karşılarına tahtanın üzerine oturduk. O döşeğin yukarı başında biraz kitap yığılı idi.
— Siz neredensiniz? Buyurdular.
— Efendim Muzikai Hümayundanız, hâkipayınızdan okuyacağız dedik”. Bu Emin Bey, yıllarca sonra, Muzikai Hümâyun Kaymaklığından tekaüd edildi. Kethüdazadeden aldığı feyz ile Enderunu Hümayuna farisî muallimi tâyin edildi. Hoca Efendi, derslerinin arasında türlü mevzular üzerinde fıkralar naklederlerdi. Emin Bey merhum da fırsat buldukça hocasından dinlediği fıkraları deftere kaydederdi. Bir gün, efendiye rahmet vesilesi olur diye bu fıkraları “Kethüdazade Menakıbı” adı altında 3-4 yüz nüsha olarak bastırdı. Kasdı, eşine dostuna hediye etmek, tanıtmaktı. Fakat formaları mücellide götürdüğünde ruhsatsız basıldığı jurnal edildi. Kitaplar müsadere olundu. Emin Bey merhum kendisini zor kurtardı. Bugün Kethüdazâde menakıbinin ellerde dolaşan nüshaları, merhumun evinde kalmış perakende formalarda vücuda getirilmiş ve eşe dosta hediye edilmiş olanlardır ki hemen hepsi de muhtelif yerlerinden noksandır.
Bugün, Kethüdazâdeyi bu eser sayesinde tanıyoruz demek, yerinde bir hüküm olur.
Muallim Naci, “Mecmuai Muallim” de Kethüdazâde üzerine yazdığı bir makalede efendinin şairliğinden söz açar ve “Kethüdazâde Mehmed Ârif Efendinin bu değerli şiirleri, kendisine isnat olunan zarifane fıkralardır” der. Hakikaten bu büyük adamın portresini tanımak için aşağıdaki fıkraları okumak lâzımdır:
Efendi kısaca âsa taşırmış; bir gün Kasımpaşa Mevlevihanesine gitmiş, âsasını bir köşeye dayamış Biraz sonra âsa birisinin gözüne ilişmiş: — Bu frenk değneği kimin? demiş. Ârif Efendi: — Benim!.. Ben onu müsman ettim cevabını vermiş.
Ömrünün boyunca evlenmemişti; bir Seyyid Ağası vardır ki on iki, on üç yaşlarında bir çocukken yanına almış, evlâd yerine büyümüştü. Bir gün çarşıdan Seyyid Ağaya: “Ben Hacce gidiyorum, merak etme, duadan unutma, kedilerime her gün bir sırık ciğer al!” diye haber yollayarak Üsküdara geçmiş, Hacce gitmiş. Gelişi de öylece sessiz; sedasız olmuş; sebebini soranlara: “Konukomşuyu rahatsız etmenin ne lüzumu var!” demiş.
Mehmed Ârif Efendinin en sık uğradığı yerlerden birisi Beşiktaş mevlevihanesiydi. Bu dergâhın şeyhi Hakkı Efendi Kethüdazâdeyi istismar yolunu tutmuştu. Klâsik Türk musikisinin büyük üstadlarından Hamamizade İsmail Dede, ki kethüdazâdenin hem talebesi hem de en sadık dostlarından biriydi, Hakkı Efendiyle tekkesinin adamları hakkında pek acı şeyler anlatırmış:
“Hoca Efendimizi dilenci çanağı yapmışlardı.. Meselâ Hakkı Efendi devlet erkânından meşhur Hâlet Efendinin Hoca Efendimize karşı aşırı muhabbetini bildiğinden Kethüdazâde Efendinin ne yağı kalmış, ne pirinci, kereminize muhtaçtır der, Hâlet Efendi de o saat bir miktar yağ ve pirinci, Hakkı Efendinin yanına kattığı bir uşakla tekkeye gönderir, Hoca Efendiye versinler diye; Hakkı Efendi birkaç aydan sonra başka kibara gider, yine şöyle yağlar, pirinçler gelir, hepsi tekkede kalır, Hoca Efendimiz yağın, pirincin gölgesini dahi görmez, bu keyfiyeti hep duyar amma bildiğini bildirmezdi” dermiş.
Hâlet Efendinin yalısı da Beşiktaş civarında idi; her sene Ramazanda; bayramlarda Mehmed Ârif Efendiye kavuk, sarık, binniş, cübbe, entari, bir top şal, çakşır; mest, papuç, mükemmel bir bohça donatıp göndermiş; bunları da Hakkı Efendi iç edermiş; Ârif Efendi bayram tebrikine geldiğinde, Hâlet Efendi, hediyelerinden hiç birini hocanın üzerinde göremeyince fevkalâde üzülür: Acaba Hoca Efendi bizim gönderdiğimizi neden beğenmiyor; dermiş. Kapısı halkından biri:
— Efendim; bu yıl bohçasını mevlevhinaye değil, kendi evine gönderelim! demiş. Öyle yapmışlar, bayram tebrikinde, Hoca Efendinin gönderilen urbaları giyip geldiğini görmüşler:
— Sanki terzi ölçü almış gibi üzerime oldu demiş. Hâlet Efendi Şeyh Hakkı Efendinin tenezzülüne fevkalâde taaccüb etmiş...
Edebiyatta nesrin nazımdan çok güç olduğunu söylerdi; “Nesir çok güzel konuşan bir adamın sözlerinin aynen yazı diline geçmesidir; böyle kimseleri dinlediğimizde, hafızamızda hiç bir sözünü nakşedemeyiz. Halbuki ben, gençliğimde, bir okuyuşta veya bir dinleyişte on bin beyit ezberlemiştim” derdi.
İkinci Mahmud karantina usulünün kabulü için bir meclis topladı. Fakat teklif, frenk taklididir, diye ulemanın şiddetli itirazına uğramıştı, o zaman Ârif Efendi:
“Efendiler! Karantina usulü Fas memleketinde de vardır. Bu müslüman memleketindeki bu faydalı usulün kabulünü teklif ediyorum!” demiş ve hükûmetin teklifini kabul ettirmişti.
Şark musikisine derin vukufu vardı; alafranga musikiye de hayrandı; ara sıra Beyoğlundaki Protestan kilisesine gider, cübbesiyle, kavuğu ile üst kattaki balkona çıkar, kilise orgunu dinlerdi. Protestan rahipleri de kendisinden fevkalâde hoşlanırlar, âyinden sonra odalarına götürüp enfiye ikram ederlerdi.
Daima: “Her şey ezelîdir, ezelidir!..” derdi ve bunu şöyle izah ederdi: “Ezel yazısı hükmünü icra edeceği zaman, gözler görmez olur. Bir kavmin ve bir devletin başına, onlar sebebini hazırlamayınca belâ ve kötülük gelmez. Bir kavim kendi kılık ve kıyafetini ve ahlâkını başka bir kavme benzetmeğe kalkışırsa, o kavimden sayılır. Bir kavim, kendi toprağında çıkan elbiseyi giymelidir. En tehlikeli şeylerden biri gösterişli, güzel renkli yabancı mallardır. Tutan devlet ve kavim kazanır”.
“Ölümden korkmam; fakat hatırıma getirmek de istemem” dermiş. Üsküdardaki Karacaahmed Mezarlığının uzaktan pek heybetli görünüşüne işaret ederken: “Ne zaman Üsküdara gitsem âhiret gelir hatırıma” dermiş...
Bir gün bir kahvehaneye girer, kahveci şaşı imiş, şaşılar biri iki görürler, cezve ile kahveyi getirip vücudu olmıyan fincana dolduracak oldukta efendi gayet nazik:
— Beri yanındaki fincana koy! deyip kahveyi boşa döktürmez.
Bir gün Serasker Hüsrev Paşayı ziyarete gider; Paşanın karşısında gayet güzel bir genç duruyormuş:
— Hocam efendim, şu çocuğu bir öp! der! Ârif Efendi:
— Aman efendim, o böyle dururken olmaz, insanın canı istemeli! cevabını verir.
Uzuncaovada Katolik Ermenilerden dülger kalfası Aram usta adında bir komşusu, bu adamın da bir oğlu varmış; delikanlı sık sık efendiye uğrar ve hemen her gelişinde de Katolikliği methedermiş; Ârif Efendi de aldırış etmez dinlermiş. Bir gün:
— Oğlum, Katolikliğin faziletlerini anladık, katolik ne demektir? diye sormuş; fodul delikanlı cevap veremeyince:
— Onu da benden öğren, katolik demek her şeyin doğrusunu söyleyici, yalan söylemeyici demektir, defol yalancı, cahil kerata!.. diye kovmuş.
Talebelerinden biri bir gün: “Öğleye acaba ne yemeli?” diye sorunca:
— Eflâtun salatası ye!.. demiş ve tarif etmiş: Bir soğanın üzerine bir yumruk vurup ezmeli, kırmızı kabuğunu soymalı, üzerine zeytinyağı, sirke, tuz ve biber ekip ekmekle yemeli, bundan iyi şey olmaz!..
Efendinin Seyyid adında on dört on beş yaşlarında haşarı bir uşağı varmış, bir gün; komşusu:
— Hoca Efendi, Seyyid bir çapkın çocuktur, siz gittikten sonra bütün gün köy içinde rum çocuklariyle ceviz oynar, onu yanınıza neye aldınız? diye sormuş. Efendi:
— Bana da çapkın lâzım! Sofu bir uşak tutayım, çağırırım namazda, çağırırım namazda, benim işimi kim yapacak? diye adamı susturmuş.
Cahil softalardan biri bir gün Kethüdazâde hakkında: “O bizden değildir!” demiş; bunu Ârif Efendiye yetiştirmişler, gülmüş:
— Aman gidip söyleyin, âhirette de hakkımda böyle şahadet etsinler! cevabını vermiş.
Bir gün aşkı şöyle târif etmişti: Mahbubunu gördüğünde memnun görmezse kayıdsız olana heves derler; mahbubunu gördüğünde memnun, görmezse mahzun olana muhabbet derler; aşk odur ki: Mahbubunu görse de görmese de mahzundur”.
Kedileri pek çok severdi. Kadılık ile Halebe giderken uşağı Seyyid Ağaya:
Kedilerime iyi bak. Her gün onlara bir sırık ciğer alacaksın! diye tenbih etmişti. Evinde her zaman için otuz kırk tane kedisi vardı. Sokağa çıkarken de ceplerine ekmek doldurur, köpeklere verirdi. Bir gün Uzuncaovadaki evinin kapısı önünde bir köpek görür, efendinin verdiği ekmeği ağzına aldıktan sonra kuyruğunu sallıyarak öne düşer ve ikide bir arkasına dönerek efendi geliyor mu diye bakmağa başlar. Ârif Efendi bunda bir iş var diyerek köpeği takip eder; giderek Ihlamur deresindeki köprüye varırlar. Meğer köpek köprü altında yavrulamış, Kethüdazadeyi yavrularını göstermek için çağırmış!... Yavrular büyüyünceye kadar, efendi Ihlamura kadar her gün ekmek götürürmüş...
Kethüdazâde bir gün kendisinden farisî dersleri alan talebelerine söz gelimi: “Siz hemen çalışın ve bana istediğiniz şeyi sorun. Hocanız attar dükkânı gibidir!” demiştir. Bunu devrin ulema ve zurefasından İsmail Ferruh Efendiye nakletmişler, Ferruh Efendi:
— Hoca Efendi tevazu göstermiş, o attar dükkânı değil, Mısırçarşısıdır!” demişti (B. : İsmail Ferruh Efendi ve Ortaköy Cemiyeti ilmiyesi).
Büyük âlimin ölümüne tarih olan aşağıdaki beyit, talebelerinden Kaymakam Emin Beyindir.
Cevherî târihini çıktı iki er söyledi
“Kethüdazâde Efendi ola ulyâda mukim”
(Hicrî 1265)
Kethüdazâdenin iki kardeşi vardı; bunlardan Hamdi Molla devrinin seçkin şairi idi; sonraları kendisine cezbe gelmiş, bir aba bir bir külâh, Eyyubsultan civarındaki Saadi ve Rifai dergâhlarına devama başlamıştı. Mehmed Ârif Efendi kardeşinden bahsederken: “Onun bu haline sebep bir nevcivana âşık olmasıdır. Bu aşk ile bir şeyhe intisab etti. Hakikatla mecaz karıştı, bu hal zuhur etti. Kime alâka ettiğini de söylemezdi, eğer söyleseydi bir kolayını bulurduk. Lâkin şiirine ve ilmine halel gelmedi!” dermiş.
Devrin seçkin riyaziye bilginlerinden Palabıyık Mehmed Efendi bir ev yaptırmıştı; bu münasebetle söylenmiş şu güzel tarih Hamdi Efendinindir:
İdüb nezâre Hamdi, söyledim târihi cevherdâr
“Hele bu dâri pür hikmet saadetle temam oldu”
(Hicrî 1214)
Şu nefis gazel de bu meczub şairin kıymetini pek aydın gösterir:
Kûyi yâre şitâb var dilde
Yine bir ıztırâb var dilde
Nushası varidâtı hikmettir
Şerh olunmaz kitâb var dilde
Kâsei dil nola şikest olsa
Âbı tiği itâb var dilde
Bir beyâbanı bî nihâyettir
Nice yer yer serâb var dilde
Hamdiyâ şâhi mülketi hüsne
Hevesi intisab var dilde
Bibl. : Kethüdazâde Mecmuası.
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM020736
Tema
Kişi
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Tanım
Cilt 2, sayfalar 996-999
Bakınız Notu
B. : İsmail Ferruh Efendi ve Ortaköy Cemiyeti ilmiyesi
Bibliyografya Notu
Bibl. : Kethüdazâde Mecmuası.
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.