Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
APUKURYA MASKARALARI
Aşağıdaki satırlar, rahmetli Sermed Muhtar Alus’un İstanbul Ansiklopedisine verdiği notlardır:
“İstanbulun Türk ve müslüman halkı, Akupurya deyip dururlar, şehirdeki rumlar ise Apekriya derlerdir. En doğrusu Apakreas veya Apekreas’dır.
Şubat ayına rastlar. Rumlar Karnaval mevsimi addederler.
Apukurya üç hafta sürer. İlk haftasının adı Kreatini yani etlidir, üç hafta sonra perhize gireceği için et ve etli sebzeler bol bol yenir; ikinci haftanın adı Tirini her türlüsü yenilir; üçüncü haftanın ismi Stridia, yani istridyeli, istridye ve deniz mahlûkatı yenilir. Apukuryanın sonu daima pazartesi gününe rastlar. O güne Katari Lefteri derler; o gün meşhur Tatavla panayırı olur, ertesi gün ortodokslar Büyük Perhize girerler, 40 gün sonra da Büyük Paskalya başlar.
Apukuryanın devam ettiği üç hafta Beyoğlunda rumlar, tatlı su frenkleri, kadınlı erkekli, maske takarak, yüzlerini unlara, kırmızlara boyıyarak, Maskara (Maskara-metos) olurlar, acayip kıyafetlerle, önlerinde lâterna, zurna, çifte nâra, kafile kafile, oynıya zıplıya Beyoğlu sokaklarında dolaşırlardı. Bu curcuna gece yarılarına kadar sürerdi. Şimdi Saint-Antoine kilisesinin yerindeki Konkordya, şimdi Şark Sineması olan Odeon tiyatrolarında yine böyle maskeli, curcunalı balolar verilir, maskara kılıklı kafileler de oralara dolardı...
⇓ Read more...
Aşağıdaki satırlar, rahmetli Sermed Muhtar Alus’un İstanbul Ansiklopedisine verdiği notlardır:
“İstanbulun Türk ve müslüman halkı, Akupurya deyip dururlar, şehirdeki rumlar ise Apekriya derlerdir. En doğrusu Apakreas veya Apekreas’dır.
Şubat ayına rastlar. Rumlar Karnaval mevsimi addederler.
Apukurya üç hafta sürer. İlk haftasının adı Kreatini yani etlidir, üç hafta sonra perhize gireceği için et ve etli sebzeler bol bol yenir; ikinci haftanın adı Tirini her türlüsü yenilir; üçüncü haftanın ismi Stridia, yani istridyeli, istridye ve deniz mahlûkatı yenilir. Apukuryanın sonu daima pazartesi gününe rastlar. O güne Katari Lefteri derler; o gün meşhur Tatavla panayırı olur, ertesi gün ortodokslar Büyük Perhize girerler, 40 gün sonra da Büyük Paskalya başlar.
Apukuryanın devam ettiği üç hafta Beyoğlunda rumlar, tatlı su frenkleri, kadınlı erkekli, maske takarak, yüzlerini unlara, kırmızlara boyıyarak, Maskara (Maskara-metos) olurlar, acayip kıyafetlerle, önlerinde lâterna, zurna, çifte nâra, kafile kafile, oynıya zıplıya Beyoğlu sokaklarında dolaşırlardı. Bu curcuna gece yarılarına kadar sürerdi. Şimdi Saint-Antoine kilisesinin yerindeki Konkordya, şimdi Şark Sineması olan Odeon tiyatrolarında yine böyle maskeli, curcunalı balolar verilir, maskara kılıklı kafileler de oralara dolardı”.
Ahmed Rasim de, gençliğindeki bir Apukurya gecesini bütün renkleri ve sesleriyle anlatır:
“Balo, karnaval, henüz gördüğüm şeylerden değil idi. Alafranga dans da nasıl olur bilmiyordum. Gerçi perukâr, bir gün karşımda eğilip bükülerek, ayaklarını sürtüp birbirine sürerek:
— Bir elini kadının beline, bir elini de anın eline...
Diye bir şeyler tarif etti idiyse de bir şey anlayımamış idim. Yalnız geçen baharda Kâğıthaneye gitmiş, orada kıpti karılarının, bilhassa eski tulumbacı kıyafetli, tüysüz birinin perçemlerini dökmüş, gerden kırarak, omuz titreterek, göbek atarak, sağa sola yatarak, zurnanın uydura uydura döktürdüğü bir hava ile perende bazâne kıvrılıp doğrulduğunu görmüş idim. Hattâ o gün Nuri Şeydâ merhumla beraber idik, bana musikimizin köçekcelerinden, tavşan denilen yollarından beş on tanesini tavrı hasiyle okumuş, hattâ çal çene bir nakkarecinin kerih, çatlak sadasiyle yırtıla yırtıla bağırdı:
Bir taş attım dereye
Kız geldi pancereye
Kız Allahını seversen
Al beni içeriye..
girizini de tekrarlamış idi. Alaturka rakstan da ancak bu kadar nasibim var idi.
Bizim perukâr, kendisinin söz arasında anlattığına göre, meğer bu iki oyundan da behredar imiş!... Evet... Daha çok marifetleri var olduğu anlaşılıyordu ama her neden ise bizden gizliyordu:
Faiz de artık direkler arasına alışmış idi. Bizde kaldığı gecelerin bazılarında Osmanlı Tiyatrosuna beraber gidiyor, elde muşamma fener yolda hırsız kaçıran öksürükler (!) ile dönüyor idik.
Bizim semte nisbetle Beyoğlu, hakikaten bir aydınlık memleket görünüyordu. Fakat ne o, ne de ben buranın girintisini, çıkıntısını bilmiyorduk.
Bir pazar sabahı idi. Kar, lâpa lâpa yağıyor, ortalık sâkin, kukuletalı, şallı, atkılı, şemsiyeli yolcular, işçiler fasılalı fasılalı geçiyorlar, serçeler tüyler kabarık uçuşuyor, oynaşıyor, güğümünü, takımını siper bir yere koymuş, başı mendil bağlı bir arnavut, muttasıl ayni perde üzerinden:
— Sâlep!... Kaynıyor!...
Diye bağırıyor, biz de dükkânda tepeleme mangalın etrafında eller ateşe uzanmış, oturuyorduk.
Perukârın dudağı çatlamış, annesinin yaptığı balmumulu merhemi sürerken dedi ki:
— Bu gece, son gece ama civcivli gece!..
Yarın da istridye panayırı... Andan sonra Karnaval biter, perhiz girer...
Faiz’le bakıştık. O devam ediyordu.
— Geçen sene tam bu gece idi. Hem de böyle karlı idi. Akşam olunca üç arkadaş Unkapanından, Meyyit yokuşundan, Şişhane karakolundan, Altıncı daire önünden Tepbaşına çıktık. Venedik sokağından, doğruca, hani o gece uğradığımız bakkal dükkânına...
— Papi’ye mi?
— İşte oraya uğradık... Biraz kafaları tütsüledik. Andan sonra ne Kristal’ını, ne Odeon’unu, ne Turşucusunu, ne Ruvayyal’ını bıraktık. Girmediğimiz bir iğne deliği kaldı. Dans mı istersin, köçek mi istersin, sokaklarda göbek atan mı istersin.., ne istersin... Kar yağar... Soğuğu duyan kim... İstim bol... Baktık ki üşüyoruz, önümüze gelen şekerlemeci, bakkal dükkânlarına daldık... Birer müselles attık... Vapur musun mübarek!
Biz yine birbirimize bakıştık. Perukâr coştukça coşuyordu:
— Karı mı istersin... Çeşidi!
Dedim ki:
— Kimbilir ne olmuşsundur!
— Bir şey olmadım. Tutulmuyor ki... Uçuyor... Biz de uçuyorduk... Fakat öyle eğlendik, öyle eğlendik ki...
Biz bakışıp bakışıp gülüyorduk. O, durmayıp söylüyordu:
— Ayasofya kubbesi kadar kanburunuz olaydı da o gece bizimle beraber bulunaydınız!.. Ne maskaralıklar... Ne maskaralıklar! Rezalet dizde yüzüyordu. Hele sizinkilerin bizimkilerden ziyade eğlenmeleri o kadar tuhafıma gidiyordu ki!...
Fakat sizinkiler maskarata koymuyorlar... Domino da giymiyorlar ama... maskarata kaç para eder, domino kaç para...?
Bu tafsilât bizi daha ziyade gıcıkladı. Hattâ Faiz dedi ki:
— İçmez isen beraber gidelim mi!
Perukâr gözlerini açtı.
— İçmek mi!.. İşte tam bir ay oluyor, ağzıma damla koymadım!..
— İçmiyeceksin, demek?
— İçmem!
Faiz bana döndü:
— Ben şimdi size gideyim. Teyzeme senin için bu gece bizde kalacak, müsaade edin, diyeyim...
Dedi ve kalktı, gitti. Bir çeyrek sonra döndü. Üşümüş, morarmış, titriyordu. Silinip biraz ısındıktan sonra bana:
— Al, annen verdi.
Diyerek bir miktar para da uzattı. Bundan sağlam cevabı muvafakat olur mu!
..............................
Bin türlü gevezelik ediyordum. Fakat o kısa günlerde bir türlü akşam edemiyorduk.
En nihayet eski on bir buçuğu iple çeke çeke getirdik. Kar durmuştu. On dakika sonra üç kukuleteli Vefa tarikiyle yürümeğe başladı.
Yollarda kimse görünmüyordu. Meyit yokuşunda tırmanırken ilk müjdei hayatı, bir evin önünde kurulmuş olan lâterna’dan aldık. Evden kadın, erkek bir takım maskaralar çıkıyorlardı. Ayı kafalı bir herif mahalle çocuklarına saldırıyor, kaçırıyordu. Elleri tırnakli bir eldiven içinde idi. Burnuna koskocaman bir hrizma takılmış; bir kadın, elinde def, zincirini çeke çeke götürüyordu!..
Şişhane karakolunun feneri, karşısındaki meydanı loş bir karanlık içinde tenvir ediyordu. Lâterna yine başladı. Anınla beraber dans da başladı. Perukâr:
— Polka oynıyorlar...
Diyordu. Tıpkı dükânda tarif ettiği gibi bu grup birinin bir eli diğerinin belinde dönüp duruyordu!
O zamanın saflığı ile beraber yine maskenin ehemmiyetini anladım: (Maske olmazsa alenen oynanılmaz velev gece bile olsa!)
Ayı kıyafetli maskara oynuyordu. Biz ağzı açık bütün onun harekâtına bakıyorduk. Birdenbire bir kuvvetli homurdama işitildi. Zincirbend göründüğü halde hakikatte o gürühun âmiri olan bu adam, meğer kumanda vermiş imiş!
Lâterna derhal kalktı, öne düştü. Güruh da arkadan oynıya oynıya yürümeğe başladı. Bir aralık bizim perukâr bunların arasına karıştı ama yüz bulamadı.
Dairei belediyeye doğru hep beraber yürüyorduk. Eğlence insanı ne kadar lâubali ediyor?... Maskelilerden biri aramıza düştü mü, perukâr âdeta skıştırıyordu.
Belediye binasının önüne geldiğimizde cadde üzerinde mumlar donanmış bir şeyin gittiğini gördük. Bu bir cemmi gafir idi. Vapur taklidi yapmışlar... Tekerlek üstünde yürüdüğü halde bacası dümeni, kazanı, kaptan yeri, çarkları var idi. Kaptan efzon askeri kıyafetli, püskülü omuz döğen nev’inden kalın, uzun, sırtına sarkmış, fesini alabildiğine alabanda yıkmış, kaşlar iki parmak eninde, bıyıklar fırça gibi püskürmüş, fistanın bel tarafında bir eski kubur tabanca, tornihayet, tornistan, filisbit bağırarak gûya kumanda veriyor, vapur durdukça müşteriler girip çıkıyordu.
Bizim perukâr, neden geriye kalır?.. O da bindi. Bindi ama çabuk çıktı... Maskara olmıyanlar bu sefineye alınmıyordu!
Arkadan bir alay daha zuhur etti... Üç sırık, altı hamal, önde, yanda ikişer fenerci... Bir tek yumurta ağır ki o soğuk havada hamallar şakır şakır terliyorlarmış gibi siliniyorlar, ikide birde durup dinleniyorlardı!..
Bir aralık kaptanın verdiği emir üzerine lâterna tâ öne geçti. Elli altmış kişilik bir katar, dans ede ede yürüyordu.
Tepebaşına geldiğimiz sırada idi ki, perukâr ikimize:
— Siz bunları bırakmayın, ben şimdi gelirim!
diyerek birdenbire ayrıldı.
Bu oyun bozanlık canımızı sıktı. Kızdık, Fakat ne yapabilirdik?... Maahaza katar, şevk ve neşesini arttırıyordu. Yumurtaya bakıp bakıp horoz gibi öten, tavuk gibi gıdgıdak diyen, elleriyle çırpınarak şu, bu tavuğun yanından:
— Guk!... Guk!...
Diye kabarıp sürtünen, vapurdan mendil sallıyanlar çoğalmıştı.
Fakat her neşe gibi bu da sürmedi, vapur cadde istikametini tuttu, yürüdü. Lâterna yan sokaklardan birine sapkı. Yumurta hamalları Asmalımescid tarafına döndüler. Biz yalnız kaldık. Artık perukâr bizi nerede bulacak!...
Faiz, Beyoğlu’nu bana nisbetle bilir olduğu için biz de bir sokağa sapıp yürüdük. Öteki caddeye çıktık. Bir alay da burada... On beş, yirmi kişilik bir halka, Kasap havası oynuyorlardı. Dikkat ettik. Bizim ayı yine ortada... Pantomima Paskali gibi yüzü pudralı, yakası kirpi gibi kabarık, bol beyaz gömlekli bir herif:
— Vay!... Vay!...
Diye ötüyor, türlü şaklabanlıklar ediyordu. Şimdi bir lâhza temaşasına tahammül edemiyeceğim bu haller, bana pek ziyade komik geliyordu!.. Perukâra kızmakla beraber gülüyor, eğleniyordum.
Faiz kolumu dörttü. Döndüm. Uzun boylu, köse, mülâhham biri ince bir sesle:
— İsterseniz, gidelim...
Diyordu.
— Nereye?
— Üsküdarlının evine... Güzel kızlar...
— Bize lüzumu yok!
Herifin manzarasından ürkmüş idim. Sağına aksıya aksıya yanımızdan ayrıldı. Fakat dönüp dönüp bakıyor, âmadei avdet olduğunu gülerek anlatıyordu.
— Faiz... Bu kim?
— Anlamadın mı?... Muhabbet tellâlı!...
— Ne utanmaz şey.
Yürüyorduk. Herif bizi bir daha önledi. Çekinmiyor, sıkılmıyor, yine o ince sesi ile:
— Başka yerler de var...
— Haydi... Haydi...
— Darılmayın, beyler...
— İstemez, dedik a...
Cidden söylüyorum ki, ürkmüştüm. Topallıya topallıya bize takarrub ettiği esnada kalbimde yabancı bir korkunun uyandığını hissetmiştim. Herif, başını, kulaklarını yünlü, siyah yollu bir atkı ile örtmüş, gözleri gülerken o ana kadar görmediğim bir şua ile parlıyor, eğilip söz söylediği anda irice burnunun yanakları üzerine düşen gölgesi içinde derin buruşukluklar peyda oluyordu. Bana öyle geliyor ki bir hissi nazik ve sef perverde olması lâzım gelen tebessümün bu iğrenç sima üzerinde müddeti medide sebat edip durmasını insan, o yaştaki zihniyeti ile kabil değil anlıyyamaz.
Bizden bir iki adım ayrılır ayrılmaz uzun burunlu, üzerine satrançlı, entarimsi bir ruba giymiş, biri daha yaklaştı:
— Bende daha güzelleri vardır... İsterseniz şurada durun... Size prezante edeyim!
Demesin mi?
Bu da öteki gibi ince sesli idi.. derhal:
— İstemez!
Dedim ama cevap verdi:
— İstemez olmaz!..
— Çattık!
— Çattık ya!.. Sizi tüysüz Haçik’a bırakmam, mutlaka ben götüreceğim!..
Âdeta hiddetlendim. Faiz ateşin mizaç olduğu için maskaranın göğsüne dayandı.:
— Haydi git, şimdi belânı bulursun...
— Ne!.... Belâ mı?.. (sesini kalınlaştırarak) benden iyi belâ mı olur?..
Tamam!... Şöyle bir bakındım ki etrafımız ihata edilmiş... Bizi üç maskara daha sarmışlar... Türlü türlü pantomim işaretleriyle (gidelim) i anlatıyorlar...
Ben şaşırdım. Faiz vaziyet aldı. Fakat üçü de ona uydular. Muhit hem dar, hem kalabalık, hem de hicab aver!... Biz yürümek istedikçe onlar önümüzü kestiriyorlar, bize:
— Siz nereye, biz de oraya!
Diyorlardı.
— Ey! Artık elverir!..
— Elverir mi?.. Daha neler var... Neler!..
Faiz acul, hadid...Birdenbire belânın maskesine el attı.. Çekip çıkardı. Mal da kendisini gösterdi: Bizim perûkâr!
Donduk, kaldık. O, gülmeden kırılıyordu. Biraz sonra bizi de bir gülme aldı. Dedi ki:
— Gelen geçen bize bakıyor... Yürüyelim!...
— Yoo..k yürümeyelim... Şuraya girelim...
Eliyle gösterdiği yer, zaten benim de nazarı dikkatimi celbetmiş idi. Büyük bir kapı... Bayraklar, defneler, taflanlar, fenerlerle donanmış idi. Uzunca, genişçe bir koridor; burası da aydınlık!... Sağ tarafta bir kapı daha... O kapıdan girdik. Büyücek bir birahane... Ortasında yüksekçe yer çalgı yeri... Kitara, mandolin, flût, armonik çalan dört kişi oturmuş... Çalıp okuyorlardı. İç tarafta büyücek bir masanın etrafına dizlidik. Perukâr başladı.
— Madam Olga!
Madam maskesini sıyırdı. Yüzünü gösterdi :
— Ay!... Bizim Kalost!
Perukâr:
— Madam Hiranuş!
— Vay... Aram!
— Madam Sorpik!
— Ooo!... Artin, sen nasıl oldu da bunlara katıştın?
— Katışmadım, karıştım!
— Garson bize bira!..
Perukâr ağzını açtı:
— Nasıl?.. Tepebaşından sıvışıp gider misiniz? İşte insanı böyle ederler... Tüysüzü size biz yolladık. Yakalarını bırakma dedik ama korkak herif ayak diremedi...
Artık gülüşüyorduk.
Sordum.
— Burası neresi?
— Buraya adla, sanla Bartoli birahanesi derler... Ötesi de Konkordiya... İsterseniz balo zamanına kadar burada vakit geçiririz... İsterseniz başka yerlere de gideriz...
— Nasıl gelirse!
Birahane dolup boşanıyordu. Renk renk, biçim biçim dominalar, ikişer, üçer, beşer, yedişer, sekizer geliyorlar.. oturup çakıyorlardı.
Ne meraklı manzara!... İçmek için bir kadehi, veya bardağı ele alıp da peçesini veya maskesini kaldırdı mı, eğilip kadın mı, erkek mi anlıyoruz. Kimi birdenbire açıp kapıyor, kimi yalnız çenesini gösteriyordu.
Perukârın ahpabı, bizim tanıdığımız Aram sabırsızlanmağa başladı.
— Burada oturup ne yapalım?.. Bari Turşucu’ya veya Kuron’a gidelim de saz dinliyelim.
Diyordu. Bittabi kalktık. Bu defa dört maskara önce, biz ikimiz arkada, caddei kebire doğru yol aldık
Hava, azıyor, sıcaktan soğuğa çıkmak hoşa gitmiyordu.
Epeyce yürüdükten sonra sağda bir gazinoya girdik. Bir ince saztakımı müheyyayi terennüm... Perükâr birer birer isimlerini söylüyordu:
Kemançeci Ağabey, lâvtacı Mikail, lâvtacı şair Serkis’in oğlu, kanuni Oseb...
Gazino henüz tenha idi. Çalgıcıların etvarı intizarını farketmiş olan perukâr:
— Buraya balodan sonra gelmeli!
Diyerek biraların hesabını gördü. Çıktık.
Onlar aralarında:
— Odeon’a gireceğiz değil mi?
Diye konuşuyorlardı.
Odeon’un kapısı önünde durduk. Kar hafif hafif yağıyor, cadde bir baştan bir başa ağarıyor, fenerler buzlu fanuslar geçirilmiş gibi donuk yanıyordu. Bu manzara ilk defa tesadüf ettiğim yeni bir sevinç ile bakınıyordum.
Kardan üstleri beyazlanmış, yüz, göz kapalı, mütelâşi, şaşkın yürüyüşlü, alelekser gürültülü bir takım dominolar, benim gibi fesinin üstü omuz başları beyaz külçelerle kabarık, elleri cebinde, kiminin kaşları, bıyıkları, kiminin sakalı kırağı tutmuş kimseler bizim kümeyi yararak, bana ona çarparak binadan içeriye dalıyorlardı.
Biz de daldık. Silindik, süpürüldük. Paltoları, atkıları, şemsiyeleri markacıya vererek ilerledik. Dahilden dalga dalga gelen sıcak bir hava tüyleri ürpertiyordu.
Neden seviniyordum, hâlâ anlıyamadım. Apaydınlık geniş yuvarlak, muhiti kat kat, göz göz localarla mefruz hemen her locası bambaşka kıyafetler hareketler, müsademeler, takılıp gitmeler, türlü türlü reveranslar, bel, el tutuşmalar arasında dakika bedakika mütebeddil olan velvelezar bana hoş görünüyordu. Âdeta alınmış idim. Yerden localara, localardan localara, yerlere bir sür’atı berkiye ile uzanan allı morlu kordelâlar, yukarılardan dökülen, aşağılardan ber hava olan o sevimli, yuvarlak, uçarken düşerken rengâmiz, her toplandığı sahada âni bir mozaik parçasını ihdas eden konfetiler nazarı hayretimi celbediyordu.
Evet. Dört duvar arasında hariçte misli görülmiyen bir âlem!
Perukâr ikimizi medhal hizasında bir köşeye götürdü:
— Buradan ayrılmayın!
Tenbihini verdikten sonra arkadaşlariyle beraber ortalara saldırdı.
Sahne tâ karşımızda perdesi açık duruyor, orkestrada flut, keman gibi çalgılar âhenk yapar gibi ağır, seri birer nağme çıkarıp kesiyor, piyano, klâvyelerini ayni eda ile oynatıp duruyordu.
Perukâr geldi. Üzerinden bin maskaralık akıyordu.
— Şimdi dans başlıyacak... Hem de vals... Bir tanesini gözüme kestirdim... Onunla oynıyacağım... Seyredin de anlayın nasıl oynanırmış!..
Sözünü bitirdi, bitirmedi, hazır ol işreti verildi, perukâr süzüldü.
Cidden şayanı temaşa bir manzara!.. Raks, açılıp kapandıkça, ayrılıp birleştikçe bulunduğumuz sahada bir şeyler daralıp genişliyor, müzika bütün dırıltıların, bağırıltıların fevkinde işitiliyor, fakat ağır, boğucu bir hava beni terletiyordu. Çamurlu ayakkaplarının getirdiği müzahrafat, konfetilerin münkalib olduğu tozlar, türlü türlü duman verici maddelerin isdaratı tavana doğru oldukça kesif bulutlar teşkil etmişti.
Perukâr, muttasıl sıçrayıp dönüyordu. Bizim nazarı temaşamız andan ziyade ortadaki uzun boylu bir dominoya initaf ediyordu. Bu domino galiba raks bozan harekâtta bulunuyordu ki ikide birde:
— Dansa!
Diye bağıran açık baş, smokinli, beyaz yelekli, kravatlı biri onun etrafında dolaşıyor, kendisine rumca mı fransızca mı bir şeyler söylüyor, localardan omuz silkinmeleriyle güldükleri anlaşılanlar çoğalıyordu.
Bilmem ne oldu? Oyun birdenbire karıştı, kendi kadar uzun bir:
— Pa...t!..
İle herif sol tarafına doğru boylu boyuna düştü. El çıpmalarından, ıslıklardan, tepinmelerden müteşekkil müthiş bir gürültü mızakıyı susturdu. Koca salon hınca hınç oldu. Faiz, ben, o kadar sıkıştık ki, nefes alamaz dereceye geldik.
Beş on dakika sonra idi ki, herif, maskesi boynunda sarkık, etrafında birkaç kişi olduğu halde sendeliye sendeliye yürüyordu. Perukâr, bunun baskın sarhoş olduğunu söyledi. Bizi de beraber alarak locaların arka tarafındaki dar, merdivenli bir yoldan büycek
diğer bir salona götürdü. Burda incesaz çalıyordu.
Bu salon âdi, haniya Evangiliki’nin o güzel, o hıraman yosmanın bulunduğu baloz gibi bir yer idi. Fakat perukâr bize:
— Buraya fuaye derler... İçki, kahve, çay, içilir, saz çalınır, oynanır..
Diyordu. Bir masaya da biz oturduk. Perukâr, dönüp eğilerek birine dedi ki:
— Aram, Kalost nerede?
— Onlar işlerini uydurdular.. Koltuklarına birer tane sıkıştırdılar!... Bizi iç Konkordya’da bekliyecekler!.. Ben Akribazı severim de bir parça dinliyeyim dedim.
— Akribaz kim?
— Kemençeci... Yanındaki lâvtacı Lâmbo, ötekini bilmiyorum... Def çalan Arab da meşhur İbrahim! Şimdi siz dikkat edin...
Perukâr elini cebine soktu. Bir mecidiye çıkardı. Çalgıcıya doğru fırlattı. İbrahim sağ elini defden çekerek âni bir ferma ile parayı avucuna oturttu.
Hakikaten şaşılacak bir maharet. Değme hokkabaz böyle bir el perendesi yapamaz!..
Perukârın siftahı uğurlu imiş... Etraftan birkaç kişi daha attı. Saz, o zamanın en güzide bir Uşak bestesi olan:
Ey şûhi cefa pişe bırak vaz’ı cefayı
Vazgeç bu sitemden takın etvarı vefayı
Güldür güzelim bizleri ağlat husemayı
Sayende senin tâ sürelim zevku safayı
Sen gitgide bir âfeti devran olacaksın
Canlar yakacak ateşi suzan olacaksın
Bilmem ne zaman derdime derman olacaksın
Çağın geçecek sonra peşiman olacaksın
Şarkısını terennüme başladı. Ben bu şarkıyı kıraethanelerde çokça dinlediğim için âdeta geçmiştim. Saz usulü tebdil edip de ikinci kıt’adaki:
Sen gitgide bir âfeti devran olacaksın
Mısraına girer girmez samiinden bir haylisi de iştirâk etti. Çalgıya mecidiye mecidiye üstüne düşüyordu. İbrahim defi bırakmış, havadan gelenlere saldırp yakalıyordu.
— Ay!.. bu ses kadın sesi!..
Nedir ey çeşmi nazım sende bu müjgânü ebrûler
Diye bir gazel tutturmuş, çıngırak gibi ötüyor!.. Pürüzsüz bir sada!.. Karşılayan kemançe düşük.. Çekip duruyor..
— Bu kadın kim!..
— Tanımıyorum...
Biz tanımıyoruz ama onu tanıyanlar çok; etrafını aldılar..
Tiz bir meyan!.. Kemançe bocalıyor, çıkışamıyor. Arada soğuk fasılalar!..
Ki kabrim üzre mesken tutsun ahûlar
Ooh!.. Ne güzel ibr hicaz karar!..
Lâvtalar kıpırdıyor, kemançe yıpranmış, daha falso bir tarzda karar üzerine yüklenmek istiyor. Fakat vakit kalmadı. Beş on mecidiye, çalgı masası üzerine döküldü. Ortaya maskeli fakat arasına yapma güller takılı başörtülü, kollarında sepet, sırtlarında soluk mavi yeldirme kıpti karıları kıyafetinde iki kadın atladı, sepetlerini bıraktılar.. Saz bir anda coşarak:
Çeri başının gelini
Çergeye dayamış belini
Arab çıkarmış dilini
Korkarım ısıracak elimi
Ha! Ha! Ha! Maşallah! Ha ha ha inşallah.
Anayısı, babayısı da
Kavurması, kıvırması da çalka!
Ne âhenk! Ne raks!.. Fakat salon boğazına kadar doldu... En nihayet oynıyan iki maskeli sebetlerini aldılar, etvarı kıptıyane ile yürüyerek:
— Falcı!... Falcı!... Kokorozlu falım var!..
Nârasiyle izdihamı yarıp çıktılar... Biz de fırsattan istifade ettik.
Caddeye çıktığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Karın tabakası yükselmiş, yalnız yağması kesilmişti.
Şekerlemecilerin, dükkânların camları donuk ziyalarla parlayıp dururken bir kafe şantanın açılan kapısından bir âvâz, bir keman, bir kanun sesi avare bir çığlık gibi kulağımıza çarpıp mahvoluyordu.
Gerçi Odeon’un salonunda oturduk ama yine yorgun idik. Bilhassa uyku gözlerimize ağır basacak gibi görünüyordu. Bir taraftan da açlık!.. Bir sebeple perukârın irşadı üzerine yine Konkordyanın birahanesine girdik. Birer bira, birer porsiyon gravyer peyniri, bırer makarna ısmarladık. Rum çalgısı evci şemâtete çıkmış:
Kayiki, kayıkaki
Putapayıyıs yalo, yalo?
teranesi:
Acaba yati
Nakaratına çekip götürüyordu. Kapı açıldı, belki kadın, erkek karışık on beş yirmi kadar maskara içeriye girdi.
Meyit yokuşunda ilk rastgeldığimiz ayı da aralarında idi. Bu defa burnuna zincir yerine bir mavi balon takmış, yalpalayıp duruyordu.
Perukâr herifi görünce:
— Zom olmuş!.. Duracak hali yok!
Dedi, demedi garsonlar gümeyi önlediler. Çalgı da sustu.
Şedit bir mübahase başladı. Perukâr biraz rumca anladığı için:
— Bu herifler burada bir belâ çıkaracaklar!.. Galiba deminden gelmişler, rezalet etmişler. Çalgıcılar bile istemiyorlar..
Diyor, dediği gibi gürültü de büyüyordu. Evet, bir anda daha ziyade büyüdü: Garsonun biri yediği kuvvetli bir şamar neticesinde şiddetle büfenin üzerine düştü. Bir şangırtı, bir inhidam.. İskemleler kalktı.. İnip havalanıyordu. Perukâr, tecrübekâr, o da kalktı. Eline bir iskemle aldı. Havaya kaldırdı. Bu tedbiriyle hem kendisini, hem de bizi uçup gelecek dahmelerden, bira bardağı, su kadehi, sürahisi, tabak gibi edevatın darbalerinden korumak istiyordu. Hacet kalmadı. Bir tabanca ortadaki avizeyi hurdahaş etti.
Ömrümde birinci defa olarak işittiğim bir tesadüfi ateşin!.. Korktum. Gravyer peynirli ekmek boğazımda durdu.
Bir tabanca daha!.. Çotal, bıçak elimden düştü. Faiz de köşesine büzülmüştü. Perukâr elindeki iskemleyi bizim yemek masasının üzerine bıraktı. Derhal sağımızdaki bahçe kapısını açtı, bizi oraya attı.
Zaten içerisi kararıyordu. Camlar buzlu olduğu için bahçeden göremiyorduk.
Bir aralık gürültü durur gibi oldu.. Perukâr dedi ki:
— Kımıldamayınız.. Kol geldi!
Vaveylâ, birkaç türlü iri sese münkalib olmuştu. İşitiyorduk:
— Alınbunları!.. Hepsini.. hepsini!..
— Kadınları da mı?
— Ben kadın erkek tanımam.. Alın..
Görür gibi hissediyordu: Birahane boşanıyordu.
— Biz, üç gölge, titreşip duruyorduk. İçeride gazlar bütün bütün söndü.
Eyvah!.. Burada mı sabahlıyacağız?..
İç Konkordya’nın mızıkası boğuk boğuk bize kadar geliyor, binanın bahçeye nâzır bazı menafızından aydınlıklar görünüyordu. Perukâr hem titriyor, hem de:
— Gece burada kalacak olursak, kıkırdarız!
Diyor, bir çıkacak yer bulurum ümidiyle dolaşıyordu.
Elhasıl bir saat kadar orada kaldık. En sonra yine o kapıdan girelim, karanlık maranlık otururuz, hiç olmazsa soğuktan kurtuluruz!
Dedi. Düşünmeğe hacet yok. Mâkul!.. Dediği gibi yaptık. Girer girmez hayretimiz arttı. Bir garson nereden bulmuş ise bulmuş, bir mum yakmış, gezinip duruyor. Bizi görür görmez olduğu yerde dimdik kaldı. O da bize kemali hayretle bakıyordu.
Perukâr meseleyi anlattı. Biz yerlerimize oturduk. . O hafif ziya içinde görüyorduk. bizim tabaklar sağlam, yalnız bir bira kadehi yan yatmış, içinde ne varsa cümlesi bir gravyer porsiyonu üzerine dökülmüştü!..
..............................
Vakadan iki saat sonra birahane yeniden açıldı. Tekrar gazlar yandı. Patron, diğer garsonlar, onlarla beraber birahanenin Galatasarayından kurtulmuş müşterileri, bittabi sevki merak ile beklemiş olan bizim gibi birkaç sabahçı birer birer girdiler. Hiç biri bizim vaziyeti sabıkamızın farkında olmadılar..
Asayişin avdeti bizim de iştihamızın velek ki topal topal olsun avdetini teshil etti.
Saata baktık. Alaturka on!... Ortalık ağarmağa daha dört, dört buçuk saat var... Uykusuz kaldığım ilk gece!.. Birahanenin gittikçe artan sıcaklığı üçümüzü de uyuşturuyordu.
Görüyordum. Müşterilerden biri uyuklasa derhal garson gelip dürtüşliyerek uyandırıyor!... Fakat arasıra rehavet o kadar bastırıyordu ki, gözlerim birdenbire uyanarak neredeyim diye şaşkın şaşkın etrafa bakınıyordum. Bu halime Faiz de, perukâr da gülüyorlar, ihtimal ki masalardan başka gülenler bulunuyordu.
Perukâr diyordu ki:
— Mademki kavlimiz var, şu istridye panayırını görelim.
İyi ama bende görecek göz mü kaldı!.. Yürürken bile uyuyacağım... Hele karşı masadaki şişmanca birinin alt çenesini oynata oynata üç dört parmak indirerek, kuvvetli bir:
— Hay...y!..
Fırlattıktan sonra sırtını duvara vererek gerinmeleri beni bütün bütün çileden çıkarıyordu!
Belâya bakın ki, dışardan gelenlerin hepsi de avuçlarına hohlaya hohlaya rumca, ermenice, türkçe:
— Yağıyor!.. Göz gözü görmüyor!...
— Soğuk insanın ilğine işliyor!...
Diyorlardı.
Muhasaradayız... Ah! Evdeki yatağım!.. Hele o, tüylü battaniyem, yastıklarım, fanilâ entarim, bir taraftan bir tarafa dönerken ses veren karyolam!.. Bunlardan da vazgeçtim... Hiç olmazsa şu mermer masa üzerinebir dirsek dokundurabilsem!.. Varsın bu benim Ali dayı oynar gibi kıvrılsın dursun!... Çok değil bir saatcik!.. İnşallah, yarın akşam yemeği yer yemez kendimi döşeğe bir atayım, öğleye kadar uyuyup uyanıp yatayım!.. Bir daha mı?... Töbeler olsun! der gibi oluyorum.
Sağ kolum dürtüldü... Meğer ben yine geçmişim!...
Gözümü açtım ki, gazlardan bir ikisi de sönmüş... Birahane tenhalaşmış... Çalgıcılar gitmiş... Büfedeki tıknazca direktör sert sert bir şeyler söylüyor!..
— Ne diyor?
— Kalk, gidelim, diyor!
Kalktık. Kapıdan çıkar çıkmaz kuvvetli bir kar serpintisine tutulduk. Koridorun duvar dipleri üç dört karış tutmuş idi. Balodan çıkanlar ilk adımda irkiliyorlar, titriyorlar, ondan sonra dışarıdaki fırtınanın içine atılıyorlardı.
Biz de irkildik, titredik, atıldık. Cadde bir ağızdan kuvvetli, dehşetli tulumbalarla rüzgâr üfürülen cesim, uzun bir üstuvaneye dönmüş idi.
Nereye gidiyorduk, yahut gideceğiz? Rüzgârın sallayıp yüzümüze indirdiği buzlu silleler ağız açtırmıyor, ayakların gömüldüğü kar tabakası yürütmüyordu.
Donacak mıyız?.. Aman!.. Galatasarayı önünde kıkırdıyacak mıyız?.. Bu fırtına değil, kasırga!.. Perukâr ilk darbede yıkıldı... Onu kaldıralım derken biz yıkıldık.. Dükkân saçaklarından, damlardan, şuradan buradan uçuşan buz parçaları, enli kar kütleleri semadan inen koyu sulu sepkin ile beraber çarpıyor, helecan verici ıslıklar ile pürvelvele!..
Nereye gidiyoruz?.. Lâf yok... Söylense de işiten kim Düşe kalka aydınlık görünen bir dükkânın kapısından içeriye can attık. İsli, dumanlı bir hava gözlerimi yaktı. Hiç bir yer, hiçbir ferd göremiyordum. Faiz elimden tutmuş, beni götürüyor, biri bez gibi bir şeyle üstümü temizliyordu.
Muhite alıştıkça gözüm açılmağa, seçmeğe başladı. Çalgılı bir gazino!... Tâ köşedeki hoş masaya çekildik. Hâlâ titriyordum. Paltom, boyun atkısı ıslanmış, kar suyu, o zamanın modası mantarlı botinden geçmiş, ayaklarım, hele parmaklarım sızlıyordu.
Burası da sıcak idi. Hararet nüfuz ettikçe tüylerim ürperiyor, üşüyen yerlerim ağrıyordu. Perukâr, gelen garsona:
— İçilecek sıcak ne var?
— Birer punç yapayım mı?
— Hay Allah razı olsun... Çabuk!..
Punç nedir?.. Hiç işitmedim. Perukâr, izahat verdi:
— Sıcak çayın içine konyak koyarlar... Fevkalâde ısıtır, iki bardak içtin mi vapur gibi olursun...
Etrafa şöyle bir göz gezdirdim... Vay!.. Burada uyuyanları garson uyandırmıyor!... Aksiliğe bakın ki, benim uykum dağıldı!..
Yavaş yavaş diriliyordum. Puncun ilk yudumu boğazımı zorladı ama içerimi de ısındırdı.
— Bu çalgı neye çalmıyor?
— Daha balo paydos olmadı ama yakındır..
— Aman şu kapıdan girenlere bakın... Ne hale gelmişler!...
Oturanların cümlesi gülüyorlardı. Bunlar elbette bize de gülmüşlerdir! Fakat onlara da gülen bulunmuştur!.. Dünya bu, gülen gülene!..
Oooh!.. Punç iyi geldi... Deminden damarlarım çekiliyor zannediyordum!..
Çok geçmedi. Gazino doldu. Saz başladı. Perukârın Şair Serkizin oğlu dediği lâvtacı kocaman bir of çektikten sonra:
Sâkıya câmında nedir bu esrar
Söyletir divâne divâne beni?
Dost!..
Şarabı lâ’linde ne keyfiyet var?
Bir katresi kıldı mestâne beni?
Dost!..
Perukâr makama aşinâdır da...
— Kesik kerem okuyor... Bu yollar, bunlara vergidir!
— Hangi yollar?
— İşte bu yollar, destan, semai, koşma, mâni, kesik kerem!.. Geçen sene aşağıdaki gazinoda Kör Civan’ın takımı var idi. Onlar daha kıyak idi...
Ben bu ismi tanıdım. Çok işitmiştim. Perukâr devam ediyordu:
— Fakat asıl şair Serkis daha kıyak imiş!..
Kör Civanın iki kardeşi daha var ki, birinin adı Andon, diğerinin Hristo’dur. Bunların bir de kemançeleri var, Vasil.. Bu dördü bir yere geldiler mi, üstlerine saz olmaz!..
Vasil’i tanıyordum. Eniştemin konağına sık sık gelirdi.
Andon’u Hristoyu da tanıyordum.
Diğer taraftan gazino alıp veriyordu. Saz da ondan aşağıya kalmıyordu. Oynıyan, açıktan gazel, semai, destan okuyan birbirine karışıyordu.
Ben ısındıkça yine yumuşuyordum. Galiba Köroğlunun:
Seni Üsküdardan aldım
Mısraında bütün bütün yumuşamış olacağım ki, uyandığım zaman zihnimde bu mısra, dönüp dolaşıyordu. Uyandım ama ortalık yine zifiri karanlık!..
— Ben neredeyim?
İşte insanlık böyle!... Karanlık, muzlim, mühpem bir vaziyete girmedikçe:
— Ben neredeyim?
Demez!..
Nerede olacağım?.. Gazinoda!.. Etraftan gelen seslerden anlaşılıyordu. Pencerelerin buz tutmuş sahaları açık bir mavilik ile karanlıktan ayrılıyor, içeride sigara uçları mevsimsiz, zaman ateş böcekleri gibi parlıyordu. İki saat kadar kestirmişiz!.. Sabah da oluyordu. Meğer burada âdet imiş... Bu zamanda gazlar söndürülür imiş!..
Biz, hayalet gibi gezinen garsona, yolluk birer punç daha ısmarladık. İçiyorduk. Kapı Kapı açıldı. İçeriye elinde iki mumlu cam fener biri girdi. O girer girmez köşedeki kümenin içinden bir zurna, sabâ üzerinden gezinmeğe başladı. Lâtif bir giriş!.. Tatlı bir karar!.. Gazinoda tıs yoktu. Biter bitmez kalktılar. Önde fener birer birer çıktılar.. Kar dinmiş, fırtına yavaşlamış idi, biz de kalktık, çıktık. Havada yüzde doksan fark vardı...
Küme dışarıda düzüldü. Önde zurna ile çiftenekkare, onun daha önünde başına beyaz bir mendil sarmış, topaç gibi yuvarlak bir siyahi, daha önde fenerci, arkada karnavalcılar... Dikkat ettim, bu yirmi kişilik kümede altı kadar kadın, üç tane erkek maskeli vardı!... Zurna, nakkare çalıyor, siyahi kıvırıyordu!
Karın haylûleti ile ağır gidiliyordu. Kafile şen ve şatır, Galatasarayı önünden saptı.
Biz de onları takip ediyorduk. Perukâr, kendisini zurnaya uydurmuş, Dümdar da bizden açıkça kıvırıyordu. Bir aralık pişdara geçti. Siyahi ile karşılıklı oynadı.
Kalyoncukulluğuna sapar sapmaz fenerci mumları söndürdü. Biraz sonra iri bir meyhanenin kapısından girdiler.
Faiz ile ben atkılarımızın, eldivenlerimizin himayesinde olduğumuz halde kapısından bakıyorduk. Küme siyahinin etrafında bir halka bağladı. Garsonun büyük bir tepsi ile sunduğu rakı kadehleri susuz, mezesiz boşanıyordu.
Bu heyetin hepsinden ziyade perukâr neşeli idi. Yapmadığı maskaralık kalmıyordu.
Küme, yine evvelki tertip üzere o meyhaneden çıktı, alttaki meyhaneye girdi. Ayni hal, ayni raks, ayni saz. Fakat arada nâralar vardı.. Erkekler şakkı şefe etmedikleri halde kadınlar uzun uzun, yırtık, falso, acı acı ahlardan sonra en mübtezel bir eda ile:
— Yandım!.. Kale!
Gibi şırfıntı bir nida çıkarıyorlardı. Faiz’e dedim ki:
— Biz perukâra söyliyelim, eve gidelim..
— Olur!..
Fakat perukâr, nerede?... Yok... Nereye gitti acaba?.. Derken sekiz on atlıdan mürepkep bir süvari maskara sökün etti. Bunlar daha muhteşem, daha süslü idiler. Bunların da önlerinde lâvta, armonik, çığırma vardı. Bütün güruh:
Of aman aman Eleni!
Şarkısını okuyordu. Dehşetli gür bir ses:
— Of!.. Eleni mu!...
Sayhasiyle gürlüyor, bu türlü bir gürleyiş arasında atlarla beraber meyhaneye giriyordu. Biz karşı kaldırıma sığındık.. Süvariler, rengârenk idiler. Bunlara da tepsi dolaştırılıyordu.
Ayni cihetten bir takım daha zuhur etti. Faiz:
— Bak! Bak!.. Bizim ayınınkiler!..
Dedi.
Filhakika lâternaları önünde, iğrile büğrüle geliyorlardı. Sokak doldukça doldu. Halbuki arkada daha başka takımlar olduğu görülüyordu. İlk akşam gördüğümüz araba, yumurtalı sırık hamalları, bağladığı balonu porsumuş Ciciburun, Paskal, kıyafetli, çifte boynuzunun ortası çıngıraklı herif, kolları sepetli kıpti karılar, aralarında diğer zurnalar, lâternalar, karışık gruplar, merkebe ters binmiş yüzü boyalı, uzun mozaik sivri külâh, biçimliler birbiri üstüne yığılıyorlardı.
Etrafta ne kadar meyhane varsa hepsinden yirmişer, otuzar kadehli birer, ikişer tepsi çıkmış.
— Oristi!
— Buyurun!
Dâvatiyeleriyle bunları karşılıyorlardı. Muhtelif çalgıların muhtelif havalarına uyar uymaz okunan şarkılar, atılan nâralar, çekilen haylar, huylar, bağırmalar, çağırmalar arasında kalmıştık.
Kar yine başladı. Fakat bu defa lâpa yağıyordu. Süvariler öne düştüler... Arkalarından mumlu araba, sırık hamalları, ayı partisi, bizim zurnalılar yürüyordu. Evlerden dökülen konfetiler kar parçalarına sarılarak iniyor, bazan ayak basılmamış ufak sahalar üzerinde menevişler yapıyordu.
Bizim perukâr meydana çıkmadı.
— Beni bırakıp gittiler.
Demesin diye biz de öndekileri takiben bir yerlere iniyorduk. İndikçe indik. Sokak kâh daralıyor, kâh genişliyordu. Başımız, kulaklarımız sarılı olduğu için ufak tefek şeyleri duymuyorduk. Bir dönemeçte durduk. Bir de arkama bakayım ki, yeni bir mahşerin uçları geliyor!..
Atlı, yaya, küfeli, sırta binmiş, el ele, kol kola yüzlerce maskara akıyor... İçlerinde kızaklı bile vardı... Fakat en ziyade nazarı dikkati celbeden dört sesli bir maskara idi. İki yanında iki zurna, önünde, ardında birer klarnet kıyemet koparıyor, kendisi elleriyle - gûya iyice işitmiyormuş gibi - muttasıl kulaklarını açıyordu. İki davul iki nakkare de caba!
Biz şaka kaldık, belki siz de şimdi şaşarsınız:
Bu bizim perukâr değil miydi?.. (Ahmed Rasim: Fuhşi âtik).
On yedinci asırda maskaralar
(Devrin minyatürlerinden, Franz Taeschner)
Theme
Folklore
Contributor
Franz Taeschner
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020614
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Franz Taeschner
Description
Volume 2, pages 891-901
Note
Image: volume 2, page 892
Theme
Folklore
Contributor
Franz Taeschner
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.