Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÂMİN İLE MEKTEBE BAŞLANIŞ, ÂMİN ALAYI
Eski mahalle mektepleri devrinde, çocuğun mektebe başlaması, ailenin hal ve vaktine, şânına göre bir alayla kutlanır aile mürüvveti idi; “Âmin Alayı” denilen bu merasim, Büyükşehir İstanbulun eski an’anelerinin en şirin ve mâsumlarından biridir. Geçmişi anlatan muharrirler arasında Âmin Alaylarının en güzel tasvirlerinden birini, “Falaka” adındaki otobiyografisinde Ahmed Rasim yapmıştır:
“Mektebe başlıyacağıma söz verdim a... Evde bir derece terfi eder gibi oldum. Annem, sütninem, evin kiler, mutbak, ortalık mutemedi Dilfeza kalfada muamele değişti. Şu bir iki güne kadar birinden biri eliyle bana yemek yedirirken elimle yemeğe başladım. Yemekten sonra bermutad elimi silecekler, artık:
— Gel buraya!
Emri kalktı. Kim silecekse elinde sabunlu elbezi, bir tarafı ile, gûya biri:
— Teslim!
Demiş de olmuş olduğumu göstermek için yukarıya kaldırmışım gibi havalandırdığım ellerimi birer birer bileklerinden tutup siler, diğer tarafiyle de ağzımı, burnumu, çenelerini perdaht ederdi. Şimdi gençler bu teveccühün mânasını anlıyamazlar!
“Bundan maada aradan birkaç gün geçer geçmez, sandıkta bulunan iki üç kat yabanlık, bayramlık rubalarımdan ortaya yenisi çıktı. Annem giydirdi. Kıymettar bir lahur şalı üzerinden hamâilvâri geçirip belimin üstünden usulü veçhile bağladı. Alındı alınalı bir bayra...
⇓ Read more...
Eski mahalle mektepleri devrinde, çocuğun mektebe başlaması, ailenin hal ve vaktine, şânına göre bir alayla kutlanır aile mürüvveti idi; “Âmin Alayı” denilen bu merasim, Büyükşehir İstanbulun eski an’anelerinin en şirin ve mâsumlarından biridir. Geçmişi anlatan muharrirler arasında Âmin Alaylarının en güzel tasvirlerinden birini, “Falaka” adındaki otobiyografisinde Ahmed Rasim yapmıştır:
“Mektebe başlıyacağıma söz verdim a... Evde bir derece terfi eder gibi oldum. Annem, sütninem, evin kiler, mutbak, ortalık mutemedi Dilfeza kalfada muamele değişti. Şu bir iki güne kadar birinden biri eliyle bana yemek yedirirken elimle yemeğe başladım. Yemekten sonra bermutad elimi silecekler, artık:
— Gel buraya!
Emri kalktı. Kim silecekse elinde sabunlu elbezi, bir tarafı ile, gûya biri:
— Teslim!
Demiş de olmuş olduğumu göstermek için yukarıya kaldırmışım gibi havalandırdığım ellerimi birer birer bileklerinden tutup siler, diğer tarafiyle de ağzımı, burnumu, çenelerini perdaht ederdi. Şimdi gençler bu teveccühün mânasını anlıyamazlar!
“Bundan maada aradan birkaç gün geçer geçmez, sandıkta bulunan iki üç kat yabanlık, bayramlık rubalarımdan ortaya yenisi çıktı. Annem giydirdi. Kıymettar bir lahur şalı üzerinden hamâilvâri geçirip belimin üstünden usulü veçhile bağladı. Alındı alınalı bir bayram giydiğim fesime armudiye altınlı bir nazarlık takılmış, kenarı sol tarafa biraz mâil olmak üzere başıma koydu. O vaktin modası kaloş kunduramı da bembeyaz çoraplarla ayaklarıma geçirdi. Bütün ev halkı, siyahî sütnineye varıncaya kadar cümlesi yaşmaklandı. Sokağa çıktık. Ben önde tin tin... Gidiyoruz, nereye?.. Annemin Efendilerinin konaklarına... Cicibabama, cicianneme el, etek öpmeğe!
“Konağa vardık. Vâlide önde, ben yanında, sütninem arkada ciciannemin, yani büyük hanım efendinin odasına girdik. Beni evlâdı gibi sever, “horuzum!” diye okşar, öper, konakta kaldıkça geceleri koynunda yatırır, giyecek, kuşanacak her şeyimi yapar, çil paralar verir, hakkımda pek büyük hayırhahlık gösterirdi. Görür görmez:
— Gel bakalım horuzum!
Dedi, kollarını açtı. Koştum, eteğini öpmeği unutmamakla beraber kendimi, o kolların arasına tevdi ettim. Ay!.. Büyük hanım ağlıyor..
— Çok şükür yetiştirene!
Diyor, göz yaşlarının içinde beni sımsıkı göğsüne bastırıyordu. Bir aralık huzurda ayakta duran vâlideme sordu:
— Ne vakit?
— Emir buyurulursa bu perşembe günü, Recebi şerifin de ilk kandili hürmetine!
— Pekâlâ, pekâlâ..
Dedi, kalktı. Beni elimden tutarak büyük Beyefendinin, yâni cicibabamın odasına götürdü. Bir iltifat, bir Maşallah forisi de orada.
“Cicibabam, cicianneme sordu:
— Her şeyi tamam mı?
— Tamamlandı efendim!
“O gece konakta kaldık. Haremde kalfalar, selâmlıkta ağalar, seven sevene!.. Hattâ Başağa — ki siyahî, gâyet nazik, terbiyeli bir tavâşî idi — bana:
— Ben gelip seni Midilliye bindireceğim!
Dedi, hakikat söylüyorum, bu müjde değdi.
“Ertesi gün konağın tek atlı arabasına Hanımefendi, ben, vâlide bindik. Çarşıya gidildi. Bir şeyler alındı, bir şeyler ısmarlandı. Zihnim gecedenberi midilli ile meşgul olduğu için pek farkında olmuyordum. Araba Hanım efendiyi konağa bıraktı, sütninemi, Dilfezâ’yı aldı. Bohçamı, daha birkaç paket de beraberimizde olduğu halde bizi evimize götürdü. Annem galiba rengi rengine uyduğu için sütnineme diyordu ki:
— Yarın baş ağa gelecek, sen beraber gider, mektepde hoca efendiyi gösterirsin...
“Baş ağa gelecek ama acaba midilli de beraber mi?..
“Midilli’nin bana musallat oluşu, pek binmek hevesinden ileri gelmemişti: her bayram, “Felek” derler, bir kanbur sürücü vardı, öğleye doğru midillisiyle beraber gelir, beni gezdirirdi. O günlerden pek çok evvel validemle bir Âmin alayı görmüştük. Mektebe başlayan bir çocuğu midilliye bindirmişlerdi. Ben de pek beğenmiştim. Çocukluğuma has, saf bir hissi istirkab beni muttasıl bu hayvanla meşgul ediyor, yegâne bir arzû gibi henüz yürümesini bilmiyen ruhumu dörtnalla koşturuyordu.
“Filvâki ertesi gün Baş Ağa geldi, sütninemle beraber mektebe gitti. Biz de Sofular Hamamına gittik. Akşam üstü çıktık. Ben yemeği yer yemez aygın baygın yatağa düştüm... Gözümü açtım ki evde herkes ayakta.
— Bugün ne?
— Perşembe!..
Biraz kahvaltı, silinti... Haydi küçük odaya, tuvalet odasına. Vâlide bohça, paketleri açtı. Hiç unutmam. Birinde koyu kahve rengi rubalarımı çıkardı. Yeni bir hilâli gömlek, üstüne ipekli bir mintan, yine beyaz sakız gibi çoraplar... Yepyeni kaloş potin... Fakat fes, hiç görmediğim bir fes... Tablası fırdolayı dolu... Ne? Büyücek, maatakım bir nazarlık... Sağlı sollu, başları taşlı iğneler... Asabesinin önünde mücevher bir ay.
“Boynuma o kıymettar lâhur geçti. Bu ihtişamla sofaya çıktım. Herkes bana baka kaldı. Şehzâde misin mübârek!.. Beni doğruca arabaya götürdüler. Araba da doğruca konağa gitti. Biz vardık, varmadık mektep de sökün etti. Meğer bizim mektep, Tezgâhcılar mektebinin İlâhici takımını tutmuş. Cicibabam, öyle istemiş.
“Seven, öpen, ağlayan, dua eden, maşallah diyenler arasından beni süzdüler. Konağın selâmlık avlusuna inen iki taraflı merdivenlerden indiridiler ki mâhaşerallah!.. Belki yüz kişi var... Ne dersiniz, ben bu yüz kişiden hiç birini görmeyeyim de dizgini büyük Ağanın elinde midilli’yi göreyim!
“Beni birdenbire bindirdiler, ilâhiciler bir fasıl geçtiler, âminciler ve hengâme kopardılar. Binnişinin bol yenleri kalkık, bir hoca dua okudu, bir âmin daha koptu. Akabinde kendimi midillinin üzerinde, kırmızı bir kolan geçmiş yeşil ince altlıklı eğeri üzerinde buldum. Hakikaten Baş Ağa midilliyi yedeğine almış, iki Ağalardan ikisi de birer tarafıma geçmişti. Arş efendim arş!
“Mevkibin tâ önünde uzunca birinin başı üzerinde havaleli bir şey gidiyordu... Mavi atlaslı pufla bir minder takımı, maa rahle. Meğer sırmalı cüz kesemle elif-bâ’m daha önde imiş...
Ne de çabuk geldik!.. Zâhir âmin dalgınlığı Aynştayn’ın yeni nazariysindeki mesâfe meselesini daha o zamanda halletmiş imiş!.. Bir baktım, bir daha baktım bizim evin önündeyiz. İlâhiciler:
“Kad fetehullah...”
Okudular her durakta âminler fırladı. Zavallı aneeciğim, pencere önünü kaplarcasına başörtüsüyle oturmuş olan şişman kara annemin — o zamanlarda çocuklarda anne mi istersiniz!.. — kocaman omuzları arkasından bakıyordu.
“Kad fetehullah...” bittikten sonra alay daha gürültülü, daha âmini bol bir reftar ile mektebin kapısına vardı. Baş Ağa beni indirdi. Bir elimden kendisi, bir elimden mektebin kalfası tuttuğu halde yukarıya çıkardılar. Arkamız sıra dershâne doluyordu. Doğruca hocanın, hani bizim komşu hoca Efendinin makamına götürdüler.
“Minderim konmuştu. Hocam Babı Meşihata gittiği kıyafet ile, eyyâmı sâireye nisbetle en mükellef, en resmî bir surette giyinmişti. Mübarek elini öptüm, karşısında diz çöküp oturdum. Baş Ağa, elifbâ cüzümü açtı. Hoca bir Besmelei Şerife çektikten sonra tırnakları gül gibi temiz iki parmağı ile kemik hilâli üzerine nasbederek:
— Elif
Dedi. Ben de dedim.
— Bugünlük dersin bu kadar!..
Demekle beraber o pür tebessüm gözleri ile bana bakarak elini kulağımı çeker gibi temas ettirdi.
— Sakın unutma ha... Söyle bakayım, dersin ne?
— Elif
— Âferin!..
“Şimdi bile şair Nâbi’ye hak verdim, o gün bugün hâlâ aferin! Hocamın hayır duası gayet bereketli imiş!.. Mevlâ rahmet eylesin!
Bu esnâda Baş Ağanın, hocanın yanı başına kımızı bir çıkın bıraktığını gördüm. Diğer iki Ağa da derin bir sükûta dalmış olan mektebin rahleleri arasında geziniyorlar, kâğıtlara sarılı bir şeyler dağıtıyorlardı. Bunlardan biri Baş Ağaya son derecede pes perdeden sordu:
— İlâhicilere kaç?
O da fıslamak nevinden olarak:
— İlâhicibaşıya üç, ötekilere iki... Kalfanın çıkını bende... Buraya verin”.
Büyük muharrir aşağıdaki satırları da Tezgâhcılar mektebindeki günlerini anlatırken yazıyor:
“Pehlivan Hoca bir gün hafızları, musafcıları dinleyip derslerini verdikten sonra ince değneğini, rahlenin üstüne “Susunuz bir şey söyliyeceğim, dinleyiniz” mâasına çat çat, çabuk çabuk vurdu. Bu bir parola idi. Derhal cüzleri kapadık, başımızı kaldırdık. Gözlerimizi yüzüne diktik. Kalfa ayakta bulunuyordu. Dedi ki:
— Yarın âminimiz var... Yeni rubaları olanlar giyisinler. Ders yok. Cüzleri, cüz keslerini getirmeyin, âminden sonra azad.
Oh!.. Üç devlet bir arada!.. Umumî bir meserret, seslerimizi yükseltti. O sevinçle minderlerimiz üzerinde âdeta zıpladık.
Hoca tenbihi bitirir bitirmez gitti. Kalfa derhal, davudî sesiyle bağırdı:
— İlâhiciler, gelin...
Kalktılar. Toplandılar. Meğer âmin provası yapılacakmış. Bize de kalkın dedi. Kalktık. İlâhicibaşımız bizi duvarın bir tarafına ikişer ikişer dizdi. Kalfa emir veriyordu.
— Yarın sabah, mektepten çıkarken ilâhiciler üçer üçer öne geçecek. İlâhicibaşı en önde bulunacak; (bize hitaben) siz de ikişer ikişer birbirinizin elinden tutarak bunların arkasından yürüyeceksiniz!
Dedikten sonra ilâhicileri üçer üçer ayırdı. Dokuz on kişilik bir takım. Kendisi bunlara yüzünü döndü. Güzel sesiyle başlar başlamaz onlar da peyrev oldular. Fakat kalfa ağır ağır geri geri gidiyor, ötekiler de adım adım ilerliyorlardı. Biz ayakta seyrediyorduk. Hepsinin elinde al, mor, yeşil kaplı ilâhi mecmuaları vardı. Mektebin içerisi çınlıyordu. Bir an oldu ki bu çınlama durdu. Durur durmaz kalfa bize teveccüh ederek başka bir perde üzerinden: Âmin! diye bağırınca biz de vaveylâyı kopardık!
Bir, iki üç... Behremiz, istidadımız anlaşıldı. Bermûtad, bevabın yanısıra çıkarak evelere dağıldık. Sütnineme dedim ki:
— Yarın mektepte âmin var!
Arabın yüzü güldü. Hızlı söylemiş olacağım ki ötekiler de duymuşlar. Onların da yüzleri güldü.
Şimdi anlıyorum ki semtte bir âmin, o zamanlar bir temaşa hâdisesi ihsasatında idi. İhtiyar, orta yaşlı kadınlar, hattâ genç kızlar için sokağa çıkabilmeğe bir vesile idi. Vâlide bile sokağa çıkacağını iki üç gün evvel söylemek mutadı iken bu âmin haberi üzerine:
— Biz de gider, mektebin önünde seyrederiz!
Dedi. Tesadüf, her şeyi bilen kara annem de bizde idi. O da:
— Dizlerim ağrıyor amma ben de giderim, sevaptır. Hayırlı olacak çocuklarım âminlerinde melekler de bulunurmuş, deyip kestirdi.
İkinci defadır ki âmin benim uykumu ihlâl ediyordu. Daha yatmadan evvel bayram gecesi imiş gibi rubalarım sandıktan çıkarılarak, yatağımın başının müntehi olduğu erkân minderi üzerine; beze sarılı olduğu halde, hücrenin yanındaki büyük dolabın alt gözünde duran kaloşlarım çıkarılarak hep bir arada yatağımın ayak tarafına konuldu. Giymeden bu ikisinin arasında nasıl uyunur? Gûya kuvvetli iki mıknatıs ceryanı beni yattığım yerde kıpırdatmağa mecbur ederek gözlerim bir kere arkaya dönüp rubaların bohçası kenarına, bir kere de başım yastıktan hafif hafif kalktığı halde fotinlerimin lâstikli konçları üzerinde tavşan kulağı gibi karşılıklı dik duran çekeceklerine in’itâf ediyordu.
Canım çocukluk!.. En usluluğu bile sessiz, rahat rahat otururken — her nedense — fingirdemeğe muadildir. O bile serâzadeliğe vurgundur. İster ki kimseler oyununa karışmasın kimseler düşüncelerine hail olmasın. Ötüşsün, bağırsın, çağırısın, kimseler yapma, etme demesin, herkes nazını çeksin. Uyuyacaksa ona ninni söylesin. Yesin, içsin, gezsin, vursun, kırsın, binsin, sallansın! İstibdadın ne biçim olduğunu anlamak isterseniz haşarı bir çocuğu nazarı im’an ile seyredin!
Bizim evde, sabah ezanı ile beraber birer birer uyananların evvel ayak sesleri, fısıltıları, aşağı kattaki yüz yıkanan abdest alınan musluğun şırıltıları işitilir, ondan sonra fısıltılar, âdi konuşmalara tahavvül ederdi ki herkesin uyanmış olduğuna dair tekmil haberi böylece anlaşılırdı. Ben kalkar kalkmaz, sütninem bileğimden yapıştı. Yüzüme güle güle geceliğimi çıkarıyor, beni soyuyordu. Anladım, yıkanacağım. Hiç âmin’e bir haftalık kir ile gidilir mi?.. Sonra insanın yanına melekler sokulmaz?.. İşte dünya böyle bir dünya!.. Bilmem kimin çocuğu mektebe başlıyacak, tasası bize düşüyor! Elhasıl yıkandık, kurulandık, misler gibi koktuk. Hasretini çektiğim rubaları, kaloşları giydik. Nazarlıklı fesi imanına kadar yıktık. Elde küçük beyaz bir keten mendil, vâlidenin nazarı teftişinden geçtik, beğenildik. Kara annemin:
— Tü, tü, kırk bir kere maşallah!... Benim oğlum beyler gibidir!
Tütsüsünü aldık. Sütninemin vedaatiyle mektebe gittik ki daha yüz adım öteden cıvıldısı geliyordu. Biz varmadan evvel mektebin sokağını kadınlar doldurmuşlar, karşıdaki ağaçlıklı küçük mezarlığın yoldan ayrıldığı kaldırım basamaklar üzerine öteberi sererek oturmuşlar. mektep kapısının önünü simitçiler, börekçiler, kâğıthelvacılar, kuşlokumcular, yürüdükçe kırmızı horozları sallanan şekerciler almışlar, kuş uçurmuyorlardı. Elimi sütninemin asabî parmaklarından kurtarınca bir aralık bulup kapıdan girdim ki hoca bir iki sarıklı ihtiyar, aksakal bir Şeyh Efendi, üç beş tane yabancı hafız ayakta toplu duruyorlardı. El öpme sıralanması ba’del ifa iç kapıda dura kalfanın yanından geçerek daldım. Meğer burada da kalıp, kıyafete riayet varmış! Bizim ilâhicibaşı beni getirdi, tâ baş tarafa dikti. Kısa boyluluğumun, büçürlüğümün ilk defa olarak mükâfatını görüyordum. Evde rafa dolabın üst gözüne.. ağaca çıkmak şiddetle memnu, meselâ bizim dut, incir, ayva dallarına, Dilfezâ’nın kanaryasının kafesine erişemem; musandıraya çıkıp camlı dolabı karıştıramam, o zamanlarda mum iskemlesinden maada evlerde sandalya iskemle gibi yükselecek vasıtalar yok ki.. Kedi ciğere bakar gibi dururdum. Bu defa ise tam ilâhiciler arkasında ahzi mevki ediyordum. Elbette beni de onlardan zannedecek kadar bir galatı nazar sahibi bulunur!.. Şimdi bile siyaset, prensip hengâmelerinde görmüyor muyuz? Kaafilei inkılâp serverânının ardınca yürür gördüğümüz kimleri, kim zannediyorduk da onlara ne pâyeler veriyorduk!! Çocukluk deyip geçmeyin... Büyüklük onun fotoğraf ağrandismanlarını andıran bir timsaldir.
Âteşi intizar, kalfanın birdenbire içeriye girerek:
— Haydi!.. Yürüyün...
Kumandası ile söndü. Hurya!.. Mektepten boşandık. Sokak kapısı önünde bir daha vaziyet alıp tabur usulü düzeldik, bir de ne göreyim?.. Benim sürücü kambur Felek’in midillisi önümüzde değil mi? Duru rengi, düşük sağrısı, çırpınıp duran kılkuyruğu; üzerine kırmızı fesinin etrafı iki parmak kalınlığında sırmalı sarıklara donanmış, arkası bize dönük bir çocuk binmiş yürüyor... Ne derseniz deyin... Ben midilliyi kıskandım!
Kimbilir, bizim burada teşkil ettiğimiz tabur, ne alaca bir taburdu. Şu anda hayal meyal gözümün önüne geldiğine göre boy bos ihtilâfından maada serpuşlarda, giyimlerde, ayakkabılarda da tenevvü pek ziyade idi. Kumaş parçalarından, basma, şal örneği, kadife, atlas, Şam alacasından, ekserisinin tpelerine veyahut yan, ön taraflarına mavi boncuk esas olmak üzere yapılmış nazarlıklar dikili yekpare dilimli, parçalı, bağı çeneden geçme takke, âdi fes, sarık, müsellesi bükülüp kulakları örtmek şartiyle başa sarılmış beyaz veya rengâmiz mendil, yağlık, sırtlarda hırka, askısı kendinden bez pantalon biçimi dış donu, üstünde türlü türlü mintanlar, âdi, baştan geçme yırtmaçlı, bellerden her nevi kuşaktan biriyle bağlı entari, şalvar bozması, dizlik tarzında, sıkma biçimi düz çuha, şayak, ketenbezi, koyu renk basma pantalonlar, ayaklarda takunya, lapçin, mest kundura, yarım fotin, kavaf işi yemeniler, hattâ pabuç, çıplak ayak üzerine giyilmiş kenarlı, kenarsız terlik hemen hemen o zamanın etfâli mahalle kıyafetnâmesini teşkil ederdi. Ellerde tutulan, omuza atılan, belden sarkıtılan klabdanlı ipek işlemeli çevreler, rengârenk yağlıklar, yemeniler de süslerimizden mâdud idi.
Kalfa, bidayeten yüzünü ilâhicilere dönmüş olduğu halde ellerini sallaya sallaya bir ilâhiye girdi. Etrafımız iki keçeli, mâhaşerallah... Biz yürüyoruz, hoca ile Şeyh Efendi yanyana, o yabancı hafızlar da bunlardan sonra yürüyorlardı. Âminin bini bir paraya. Çinilihamam, Zeyrekyokuşbaşı, Haydar, Atpazarına çıkan yokuş, eski Mutaflar çarşısı, bizim sütçünün dükkânı, Tezgâhcılar arastesi, Saraçhaneye çıkan Sukemeri caddesi... Bir evin önünde durduk. Tıpkı benim âminim gibi bir seyran.. Yine ilâhicibaşı bir “Kad fetehullahülmevahib” diye bağırdı Hoca ellerini kaldırdı. Şeyh Efendi duasını okudu. Birbiri üstüne üç defa âmin bağırdık... Döndük.
Bana bir şeyler oluyordu. Gözlerim, muttasıl bir tarafa dönmek ihtiyacı hissediyordu. Filvaki döndürdüm, kimi göreyim? Sütninem ardım sıra gelmiyor muymuş! Gözleri gözümde... Ben sırıttım. Fakat o sırıtmadı. Gerçi sıkı örtünmüş, sırıtsa da kimse farkına varamıyacak ama yağma mı var? İster siyahı, isterse beyazı olsun kadın değil mi? Kadın kısmı sokakta gülümseyebilir mi?.. Ya biri görecek olursa... Sonra ne derler?
Âmin alayı, mektep kapısında da ayrıca bir dua ile üç âminden sonra bozuldu. İçeriye kapağı atan atana!.. Kalfa bağırıyordu:
— Herkes, yerli yerine oturacak... Oturmıyanlara para verilmiyecek!..
Pehlivan Hoca, o cılız çocuğu karşısına aldı. Evvelce size tasvir ettiğim gibi ilk dersi verdi. Biz sakit ve muntazır... Bizimle beraber dolaşan Şeyh Ahmed Efendi yanında bir iki kişi daha dolaşmağa başladı. Bana, herkese ikişer tane veriyor gibi gelyiordu. Bana gelince, bir tane verdi amma biraz irice idi. Bir eski bakır yirmilik...
Eyvah!.. Nesi var?.. O zamanın bakır bir yirmiliği şimdiki kâğıt çeyreğin yanında rütbeibâlâ sahibi gibi kalır!.
................................
Mektepten çıkarken kapının önünde kime tesadüf ettiğimi sormayın. Ap âşikâr... Besbelli bir şey... Sütninem. Gözleri yaşlı.. yaşlı.. Her şeyime karışır, beni üzerdi amma yine pek severdim. Onu o halde görünce:
— Nen var sütnineceğim!
— Bir şeyim yok...
— Ya, ağlıyorsun...
— Senin âmini hatırladım da meraklandım!.. Hanım da meraklandı, kara annen de... Onlar çok evvel eve döndüler...
Sen bilirsin, Yârabbi!.. O ne geçmez, zeval bulunmaz bir şefkatti...
Galiba, o muhterem kadıncağızı, o halinde kendimden daha ziyads hoşnud etmek gibi bir emeli sâf saikası ile olacak ki terli elimin içinde sımsıkı tutuğum yirmiliği uzatarak:
— Sütnineceğim, paramı saklar mısın?
Dedim. Zaten aramızda teklif tekellüf yok. Aldı.. Fakat birdenbire durdu. Acaba ne var, diye yüzüne baktım... Birkaç adım daha yürüdükten sonra baklayı ağzından çıkardı.
— A... Oğlum... Bu Mısır parası...
Hiç bir şey anlıyamıyordum... Bereket versin ki o devam etti...
— Bu geçmez!.. Yanlışlık olmuş... Eve gidelim de ben sana başkasını veririm.
..................
Anladınız a... O yaştaki anafor kazançlarda bile talihsizlik yakamı bırakmıyordu!”
Osman Nuri Ergin’in Maarif Tarihind de âmin ile mektebe başlanış hakkında çok kıymetli malûmat vardır; aşağıdaki satırlar bu eserden alınmıştır:
“Sibyan mektepleri bahsinde ehemmiyetle hatırlatılacak bir keyfiyet de çocukları mektebe başlatma usulüdür. Buna havas “bed’i besmele cemiyeti”, halk “Âmin alayı” der. Bilhassa hali vakti yerinde olan ailelerce çok ehemmiyet verilir ve bu da sünnet gibi o ailenin belli başlı gösterişlerinden, düğünlerinden birisi olurdu. Şimdiki gibi mektebe çocuk kaydı zamanı muayyen olmadığından herkes senenin hangi gününde olursa olsun çocuğunu mektebe başlatabilirdi. İşte bu başlatma yani kayıt bir usule, bir törene tâbi idi.
Evvelâ: Fakir bir ailenin çocuğu babası yahut anası veya velisi tarafından en yakın mektebe götürülür, hocanın eli öptürülüp okutulmasına itina olunması rica edilir.
Saniyen: Orta halli bir ailenin çocuğu giydirilip kuşatılır, erkek ise fesine, kız ise saçlarına elmas, inci gibi müzeyyenat, boynuna da kılabdanlı bir cüz kesesi takılır, yakın akrabasiyle birlikte mektebe gidilir, çocuk derse başlattırılıp hocaya dua ettirildikten sonra mektepteki çocuklara, birer, ikişer kuruş ve hoca ile kalfaya da uçlarına birkaç mecidiye (yirmi kuruşluk gümüş para) bağlanmış birer yağlık (mendil) verilirdi.
Okunan ilâhî ve edilen dualar esnasında çocuklar âmin diye bağırıştıkları için bu törene âmin alayı denilirdi. Âmine gidecek çocukların miktarı az, yahut mektebe yeni başlıyacak çocuk babasının edeceği masraf ve fedakârlık çok ise başka mekteplerden de hocaları ve kalfaları ile birlikte çocuklar dâvet edilirdi.
Çok kere perşembe ve bazan da pazartesi günleri yapılan bu alaylara sabahleyin çocuklar bayramlık elbiselerini giyinmiş oldukları halde mektebe toplanırlar. Önde ilâhiciler arkada âminciler olmak üzere ikişer ikişer dizilirler ve böylece çocukça sevinçlerle mektebe başlıyacak çocuğun evine giderlerdi.
Mektebe başlıyacak çocuk yeni elbiselerini giyinmiş, üstü başı mücevherat ile süslenmiş, boynuna kıymettar bir şal ve sırmalı bir cüz kesesi takılmış olduğu halde evin kapısı önünde bekler, alay köşeden görünür görünmez hemen dışarı çıkarılır, kapısının dışarısında bekliyen ve fenerlerinden birisine birkaç basmadan askı bağlanmış olan faytona oturur, mektebe başlıyacak çocuk bir tane ise yanıbaşına akrabasından yahut konu komşudan birisinin o yaşta bulunan çocuğu, karşısına da ailesinin yakınlarından birisi oturduktan sonra araba gayet ağır bir yürüyüşle yürümeğe başlar ve çocuğun mektepte üzerinde oturacağı minder de arabanın önünde taşınırdı. Bu minder kadife, yahut kıymetlice bir kumaştan dört köşe yahut yuvarlak bir şekilde yaptırılır ve mektebin açılır kapanır rahlelerinden birine bağlanıp boynuna askı asılmış bir adamın başı üstünde taşıtılırdı.
İstanbul sokakları dar ve dik olduğu devirlerde araba yerine çok kere çocuk bir midilliye bindirilir ve bu daha ziyade hoşa giderdi.
Arabanın harketiyle ilâhicibaşı da alayın önüne düşer ve çocuklara mahsus bir sesle ilâhiye başlardı. İlâhici başı çocukların en çok musiki bileni olduğu için alayın ve ilâhinin idaresi ona aitti. Bundan dolayı bazan birinci sıranın sağ tarafından bulunur, bazan önüne geçip yüzü talebeye ve alaya karşı olduğu halde arka arka yürürdü.
İlâhinin her iki mısraı okundukta ilâhiciler durur ve talebe âmin diye bağırışırlardı.
O zamanlarda şimdiki gibi açık türkçe mektep şarkıları olmadığından okunan ilâhiler daha ziyade dinî ve mistik mahiyette idiler. En ziyade Yunusun, Niyazinin ve daha bunlar gibi sade ve açık türkçe yazmış olanların manzumeleri okunurdu.
Ne yâre yaradı cismim ne bana bilmem hiç!
Gözüm ki kana boyandı şarabı neyliyeyim?
Ciğer ki odlara yandı kebabı neyliyeyim?
İlâhi ben bu bir avuç türabı neyliyeyim!
* * *
Gel vücudün âteşi aşkı Habibullaha yak
Çeşmi kalbi ol ziyade fethedüp mevlâya bak
Sinen içre nuru zikr ile uyandır bir çerağ
Ol çerağın şulesine görüne didârı Hak
Şu ilâhilerin mistik mânasını masum çocukların kavrıyamıyacağında şüphe mi var? Fakat ne çare! O devirlerde hep böyle şeyler ezberletilir ve okutulurdu.
Şark musikisinde zurnada peşrev olmaz ne çıkarsa bahtına derler. Bunun gibi yine o musikiyi trennüm eden çocukların alayında da programa, an’aneye o kadar riayet olunmazdı. Bazı kere bu ilâhiler yerine — Hususiyle Tanzimattan sonra — belli başlı iki harp veya halk şarkısı mahiyetini almış olan:
Ey gaziler yol görüindü yine garip serime
Yahut:
Sıvastopol önünde yatan gemiler
Atar nizam topunu yer, gök inler.
Gibi parçaları da okudukları olurdu. Fakat sonraları İkinci Abdülhamid zamanında bunlar da yasak edilerek yeni yapılan bir takım neşideler okunmağa başlandı. Bunların bir tanesinin sonu “Padişahım çok yaşa” ile nihayet bulduğu için manzume okunup bitince hep bir ağızdan Padişahım çok yaşa diye bağırılırdı.
Mekteplerde çocuk başlatılması dolayısı ile ilâhiler okunması; ilkmekteplere musikinin girmesine sebep olmuştur. Talebeden sesi iyi olanlar ayırd edilerek ilâhiler öğretilir, kalan talebeye de hep bir ağızdan euzü besmele çekmek ve âmin demek gibi şeyler talim ettirilirdi.
Alayın geçtiği cadde ve sokaklarda ona rastgelenler durur, kahvelerde oturanlar yerlerinden kalkar, dükkânlarında çalışanlar kapıya koşarlar gözleri sevinç yaşı ile dolu olduğu halde onu seyrederlerdi.
Bu alayı görenlerden hiç kimse bulunmazdı ki henüz okumak çağına gelmemiş olan çocuğunun böyle bir alayla mektebe başlamasını temenni etmiş olmasın. Ve hiçbir yavrucuk görülmezdi ki kendisinin de böyle atlarla arabalarla ve alaylarla dolaşarak mektebe başlamağı istemiş olmasın.
Bu bakımlardan âmin alayları çocuk babalarını, evlâdlarını okutmak hususunda büyük faydalar temin ederdi.
Âmin alayı verilen kadar dairesinde bazı mahalleleri dolaşıp gezdiği yerlerde maarif hevesini yaydıktan ve arttırdıktan sonra döner cemiyet evinin kapısı önünde durur, orada da ilâhiler okunup gülbenk denilen dua yapıldıktan sonra alay sona erer ve alaya iştirâk edenler hep birden eve girerlerdi.
Mektepliler gülbengi üç parçadan müteşekkildir ve uzundur:
Allah Aallah innallah, celillülcebbar, muinüssettar, halikülleylü vennehar, lâyezal, zülcelâl birdir Tanrı; erin erliğine, hakkın birliğine; dini mübîn uğruna şehit olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah.
Allah Allah Allah, daim hayy (üç defa)
Evveli kur’an, âhiri kur’an, tebarekellezi nezzelelfürkan; eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan; dini mübîn uğruna şehit olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah.
Allah Allah Allah, daim hayy (üç defa)
Evveli gaza, âhiri gaza, inayeti hüda, kasdi âdâ; dini mübîn uğruna şehit olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah.
Allah Allah Allah, daim hayy (üç defa)
Hacılar, gaziler, râviler; üçler, yediler, kırklar; gülbengi Muhammedî, nûri Nebî keremi Ali, pirimiz, üstadımız hazreti Osmanı Zinnüreyni veli; gerçekler demine, devranına hu diyelim huuuuuuuuu......
(Hep bir ağızdan uzun bir hu çekilir).
Mektepliler gülbengi bizde okuyup yazmayı teşvikten ziyade askerliğin, askerde ölenlerin hatıra getirilmesi için yapılmışa benzer. Bu da asker ve cenkci bir millet olduğumuzu gösterir. Yine bu gülbenkte Hazreti Osmanın muallimlere Pîr gösterilmiş olması bu zatın İslâmlarca en büyük kitap olan kur’anın birçok nüshalarını yazdırarak İslâm diyarının her tarafına göndermiş ve bu yüzden İslâmî ilimlerin öğretilmesine hizmet etmiş olmasından ileri gelir. Şu halde İslâm âleminde ilk muallim üçüncü halife Hazreti Osman sayılıyor demek olur.
Bu gülbenki lise riyaziye muallimlerinden aziz arkadaşım Hafız Kemal’in kuvvetli hafızasına borçluyuz. Konservatuvar, yahut üniversite pedagoji enstitüsü himmet eder de bunu notaya ve plâğa alırsa okunuşu da tesbit ve bu suretle maarif tarihine yapıldığı sanılan hizmet tamamlanmış olur.
Evin sofası, yahut en büyük odası minderler ve seccadelerle döşenmiş, öd ağacı ve buhurlar yakılıp havalandırılmış olduğundan gelenler bu odaya toplanır, mektep hocası ortadaki mindere kurulur, mektebe başlıyacak çocuk da karşısındaki seccade yahut minder üstüne otururdu.
Gelenler arasında ülemadan yahut şeyhlerden birisi bulunursa hocanın yeri o zata teklif edilir ve onun tarafından çocuğa besmele çektirilirdi.
Çocuk boynundaki cüz kesesinden elifbasını çıkarıp hoca ile kendi arasındaki rahlenin üstüne kor, ilk sayfasını açar, hilâlini eline alıp hocanın vereceği işarete söyliyeceği söze dikkat ederdi. Çocukların okuyup yazma hevesini arttırmak için o vakitki elifbalar şimdikilerden daha süslü basılır, baş tarafı boyalı ve yaldızlı olurdu; bazı zengin ve eski aileler ise yazma ve tezhibli hattâ ailenin eskilerinden kalma elifbalardan teberrüken ders okuturlardı. Hilâller pirinç, vakfon, gümüş hattâ altından yapılarak herkes haline göre bir türlüsünü alır ve harfleri işaret etmek üzere çocuklar tarafından kullnılırdı.
Hoca efendi euzü besmele çeker ve “Ya Rabbi kolaylaştır, güçleştirme, ya Rabbi okumamı hayır ile bitir” demek olan Rabbiysir velâtüassir rabbi temim bilhayır duası ile okutmağa başlar. Ve çok kere yalnız ilk harf olan “elif” i öğrettikten sonra tekrarlattıktan sonra ilk ders bitmiş olurdu. Dersin sonunda da: “Ya Rabbi ilmimi, aklımı ve anlayışımı arttır” demek olan Rabbi zidni aklen ve ilmen ve fehmen cümlesi okunur ve bu cümle çocuğa tekrar ettrilirdi.
Bundan sonra çocuk hocasının ve odada bulunan babası ve akrabası ile davetlilerin ellerini öper ve bu sırada talebe arasındaki hafızlar tarafından birer parça kur’an okunur sonunda hoca efendi yahut başka birisi tarafından dua edilerek tören sona erdirilirdi.
Bundan sonra evin daha geniş bir yerinde kurulmuş olan sofraların başına geçilerek yemek, yahut yalnız lokma yenilirdi.
Bu iş de bittikten sonra çocuklara ikişer, üçer kuruş dağıtılır ve bunlar arasında ilâhicilere biraz fazlaca para verilirdi. Hoca Efendi ile kalfaya da hallerine göre paradan başka cübbelik çuha yahut mintanlık kumaş verilirdi.
Törenin son bir şekli daha vardı ki o da evin darlığına yahut başka bir mahzura göre mektepte yapılmasıdır. Bunda da at yahut araba ile talebe mahalleleri dönüp dolaştıktan sonra mektebin önüne gelinir, çocuk mektepte Hoca Efendinin önünde besmele çeker, çocuğun ailesi ile davetlileri gelirler ve daha önce gönderilmiş olan lokmayı da çocuklar mektepte yerlerdi.
Bir de mektebe başlıyacak çocuk tekke şeyhlerinden, yahut tarikat mensuplarından birsinin çocuğu ise âmin alayına şeyhin tarikatine mahsus sancaklarla tekkenin dervişleri iştirâk ederek tarikat âyini de yapılırdı”.
Kızkulesi ve Salacak sahilinden denize girenler, 1828.
(Th. Allomun gravüründen Sabiha Bozcalı eli ile)
Nurgök Matbaası
Theme
Folklore
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020453
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 2, pages 783-790
Theme
Folklore
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.