Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AMELE, İSTANBULDA ÇEŞİDLİ İSİM ALTINDA BEKÂRUŞAĞI AMELE VE İŞÇİ, AMELE VE İŞÇİ NİZAMI
Eli ile ve bedenen, vücudu ile iş gören adam, adamlar, bütün büyük şehirlerde olduğu gibi fetihden bu yana Türk İstanbulun günlük hayatında çok mühim bir yer ala gelmiştir. Amele nüfusunun çokluğu, amele hayatının zabtu rabt altına alınarak tanzimi Büyükşehrin asâyişi ve inzibatı bakımından büyük bir derdi olmuştur; amelesiz İstanbul da mefluctur.
Büyük ekseriyeti belli bir işde ihtisas sahibi olmuştur; üzerinden geniş mânâlı “amele” adı kalkmış, işlerine göre yeni isimler almışlardır: Hamal, bağçıvan, rençber, kuyucu, fırın uşağı (hamurkâr, pişirici, pasacı), gemi adamı, deniz işcisi (tayfa, ateşci, çımacı, kayıkcı, mavunacı, salapuryacı), hamam uşağı (natır, dellâk, külhancı), resmî dâirelerde, mekteplerde ve hastahânelerde hademe, belediye hizmetinde çöpçü, inşaatta taşçı olmuşlardır. Yine bir ekseriyeti amele adı altında dâima muayyen işde çalışa gelmişlerdir: Yol amelesi, odun ve kömür amelesi, yapı amelesi, kum amelsi, taş ocağı amelesi, tuğla harmanı amelesi, elektrik, telgraf, telefon, demiryolu, tramvay, tersâne amelesi olmuşlardır. (Bütün bu isimlere bakınız). Bir kısmı da ya kabiliyet ve ruhî intibakı ile kendisini belli bir işe bağlayıncaya kadar gençlik ve acemilik çağında, veyahut hiç bir zaman belli bir işe bağlanamıyarak ömrü boyunca her fırsatta başka bir iş tutu...
⇓ Read more...
Eli ile ve bedenen, vücudu ile iş gören adam, adamlar, bütün büyük şehirlerde olduğu gibi fetihden bu yana Türk İstanbulun günlük hayatında çok mühim bir yer ala gelmiştir. Amele nüfusunun çokluğu, amele hayatının zabtu rabt altına alınarak tanzimi Büyükşehrin asâyişi ve inzibatı bakımından büyük bir derdi olmuştur; amelesiz İstanbul da mefluctur.
Büyük ekseriyeti belli bir işde ihtisas sahibi olmuştur; üzerinden geniş mânâlı “amele” adı kalkmış, işlerine göre yeni isimler almışlardır: Hamal, bağçıvan, rençber, kuyucu, fırın uşağı (hamurkâr, pişirici, pasacı), gemi adamı, deniz işcisi (tayfa, ateşci, çımacı, kayıkcı, mavunacı, salapuryacı), hamam uşağı (natır, dellâk, külhancı), resmî dâirelerde, mekteplerde ve hastahânelerde hademe, belediye hizmetinde çöpçü, inşaatta taşçı olmuşlardır. Yine bir ekseriyeti amele adı altında dâima muayyen işde çalışa gelmişlerdir: Yol amelesi, odun ve kömür amelesi, yapı amelesi, kum amelsi, taş ocağı amelesi, tuğla harmanı amelesi, elektrik, telgraf, telefon, demiryolu, tramvay, tersâne amelesi olmuşlardır. (Bütün bu isimlere bakınız). Bir kısmı da ya kabiliyet ve ruhî intibakı ile kendisini belli bir işe bağlayıncaya kadar gençlik ve acemilik çağında, veyahut hiç bir zaman belli bir işe bağlanamıyarak ömrü boyunca her fırsatta başka bir iş tutup çalışan amele kalmışlardır.
Hangi isim altında olursa olsun, İstanbuldaki amele nüfusunun yarısından çok fazlasını bekâr uşağı teşkil eder; memeleketlerinde, köylerinde çocuk denilecek yaşlarda evlenmiş olanları çoktur; çoğu evli ve hattâ evlâd, torun sahibidir, İstanbulda bekâr hayatı sürerler. Çalıştıkları yerlerde, kahvehânelerde, hanlarda, bekâr odalarında, fırınlarda, hamamlarda, şantiyelerde, çadırlarda yatarlar. Şantiyelerde, Çadırlarda barınanlar, sekizi onu bir araya gelip bir bekâr odası tutanlar ikişer üçer hattâ koyun koyuna yatarlar. Yatak, çarşafsız bir şilte ile mitil bir yorgandan ibarettir, ve çoğunda, yatarken üstlerinden çıkardıkları başlarının altında yasdık olur. Yatak, eriyip dökülünceye kadar anonimleşir, memleketine gidenin yatağı veya müşterek yataktaki yeri bir yeni gelene devrolunur. İçlerinde titiz olanlar kendine mahsus bir yatak sahibi olmuştur, sılaya her gidiş dönüşünde yorganı şiltenin içine koyup büker, ortasından bir iple bağlayıp koltuğunda veya omuzunda onu da götürüp getirir. Istanbulda koyun koyuna yatanlar ise ve bunların arasında bilhassa askerlik çağını idrâk etmemiş gençler, sılaya giderken bir yeni yatak alır ve memleketine onunla döner.
İş yeri çarış boyunda ise muayyen bir aşçı dükkânında kefâfı nefsedilir. Eskiden müşterileri amele olan seyyar aşcılar, başcılar, çorbacılar, pilâvcılar, kuskus pilâvcıları vardı, zamanımızda sâdece köfteciler ve ciğer kebapcıları kaldı. Akşam yemekleri için, yahut iş yeri çarşı boyuna uzaksa, sekiz on amele bir tencereye sahiptir ve her birinin bir kaşığı vardır; aş, müşterek masrafla ve âzamî tasarruf ile pişirilir; mevsimine göre tencerede kaynayan kuru fasulya, nohut, patates, lâhana, kabaktır; et lokması, hattâ kıyma olarak pek ender karışır. Peynir, zeytin, domates, kavun, karpuz, üzüm asırlardanberi ananeleşmiş gıdaları arasındadır.
Nefislerini Büyükşehrin pek çok nimetlerinden mahrum kılarak yaşarlar. Tek keyf vâsıtası tütündür, çoğu tiryakidir, tütüne çocuk yaşında başlamıştır. Eskiden köylü sıgarası içerlerdi, o kalkınca yerine ikinci nevi geçmiştir. İçlerinde rûhen âvâre olanlar, Istanbulun ezvâkını tatma isteğini duyanlar; bilhassa buluğ çağının kamçıladığı ve yakınından bir büyüğün baskısı altında bulunmayan gençler ilk hırsını, yalın ayağında yarım pabuç olduğu halde şatafatlıca cıgaralar alıp içmekle tatmin eder; ve giderek, öylesine bir girdaba sürüklenir ki, hattâ elleri bir gün kana bulanır.
Çoğu, yüzde doksanbeşi memleketinden, köyünden pelâspâreler içinde gelir:
Başda bir bez kasket, yağlı, yırtık yamalı, bazılarında masallardaki keloğlanın başına geçirdiği işkembeye dönmüştür. İçinde çamaşır olarak amerikan bezinden don, gömlek vardır. İş başında soyunup don gömlekle hattâ yarı çıplak çalışanlar, meselâ kum ameleleri, paçaları diz kapaklarını bulan veya o noktayı azıcık aşan kısa donu tercih ederler, fakat asırların ananesi olarak don umumiyetle uzun paçalıdır, düğme kopub kaybolacağından, paçaları bağcıklıdır. Gömleklerin yakası da, asker gömlekleri gibi, düğme yerine bağcıkla kapalıdır. Donun üstünde, bir asker pantalonu, her nevi adî kumaşlardan, çulakiden, yelken bezinden külot pantalonlar vardır; bu külot pantalonların paçalarındaki düğmeler de ekserisinde kopuktur; kıç, dizler yamalıdır, yırtıklar, bazan yama ile kapanmayıp kaba bekâr dikişi ile tutturulmuş, her yırtık yeri, bıçak yarası izi gibi büzüktür. Yaradılışı hırpânî olanlar ise yırtığı ne diker, ne yamar, altından eti, donu görünür. Gömleğin üstünde basma veya pâzen mintan, yahut işporta malı frenk gömleği vardır; onlar da yırtık, yamalıdır; bir kısmı, mintanı veya frenk gömleğini ten üstüne giyerler. Mintan-gömleğin üstünde yelek, pamuk ipliğinden kazak, bazan her ikisi birden bulunur; onlar da dökükdür. Bir zamanlar göğüs tarafına rengârenk bir kartal ve arı resmi işlenmiş kazaklar ameleler arasında “amele modası” denilecek kadar taammüm etmişti. Ceketler de son derecede perişan, lime lime, bazan muhayyilenin hududu dışında pelâspâredir; ceb astarı torba gibi dışarda sallanır, koltuk altları tamamen sökülmüş, caketin kolunu omuzbaşı tutar, İstanbul Ansiklopedisi için bu notlar toplanırken bir yapı amelesinin ceketinde 82 yama sayılmıştır, bu mozayik ceketin aslının, sağ veya sol kol mu, sırtın veya göğsün hangi parçası olduğunda tereddüde düşülmüş ve sahibinden hatırı rencide edilmeden sorulduğunda, asıl ceketten sâdece yakanın ense kısmındaki meşinleşmiş parça kaldığı öğrenilmişti. İkinci Cihan Harbinin hatırası olarak İstanbul amelsinin sırtında montgomeri kesimi ceketler de son derece yayılmıştır. Yine son yıllarda Amerikan modası mâvi bezden kovboy pantalonları da çok yayılmıştır. Bunlara mukabil garb amelesinin iş kıyafeti olan tulum, İstanbuldaki taşralı bekâr uşağı ameleler tarafından hiç rağbet görmemiştir. Kış mevsiminde, hattâ bu mevsimin en katı zamanında palto, amele arasında ben gibi, nâdir görülür. Kışın boyuna bir atkı sarılır, eller pantalon cebine sokularak ve omuzlar kaldırılarak dolaşırlar. Nâdiren elden düşürülmüş lime lime tronçkotlara da rastlanır. Ayaklarda bir yarım pabuç ve ekseriya bir lâstik vardır; lâstik, yırtılarak ayakda duramıyacak hâline kadar taşınır. Ayaklar yazın ekseriyetle yalındır, yarım pabuç, lâstik yalın ayağa geçirilir. Kışın tercihen kaba yün çorap giyilir; ayağa bir kere geçirilir, ayak yıkanırsa da çorap yıkanmaz, taban kirden keçe hâline gelir, üst tiftikleşir, topuklar, burun yırtılır, evvelâ baş parmak, sonra diğer parmak uçları meydana çıkar, bir zaman gelir, çorap bir konçdan ibaret kalır, yine taşınır. Bir kısmı pamuk ipliğinden, tire çorap giyer, onların da âkibeti yün çoraplar gibidir, yalnız ömürleri yün çoraplara nazaran kısa sürer.
Bu hayat mihneti ve meşakkati içinde tek gaye para biriktirmekdir. Cebinde bir meşin çantacık içinde muska gibi katlanmış kâğıt paralarla bozukluklar, amelenin harçlığıdır; onu dahi elinden geldiği kadar harcamamağa bakar. Biriken para, kolanlı bir meşin cüzdan içindedir, kolanı boyundan geçirilir, meşin cüzdan, iç gömleğinin altında, tenine yapışık durur, içindekini bir Allah, bir de amelenin kendisi bilir. Başta ev ve apartıman dâiresi, bankaların küçük cârî hesaplar sahiplerine dağıttıkları ikramiyeler, son yıllarda bu cüzdanların içinde nakid yerine bir banka defterciğinin konulmasına yol açmıştır. Büyükşehrin zabıta vukuatı arasında parasına tamaen öldürülen ameleler, işte bu cüzdanların içindeki mikdarı meçhul paranın kurbanı olmuş talihsizlerdir.
Bu meşin cüzdanın ağzı İstanbulda, ancak, içine para koyup yerleştirmek için açılır, içinden para almak için bir kere, sılaya gidileceği sıra açılır. O zaman evvelâ başından ayağına kıyafetini düzer; yeni bez kasket, don gömlek yeni çamaşır, bir şayak ceket, bir şayak külot pantalon, yeni kunduran veya lâstik, çorap alır, ve memleketindeki en yakınlarına hediyelik alır; şeker, sabun, mevcut olduğu devirde kahve de götürecektir, elinde tahta bir valiz ve büyükçe bir torba ile ve yatak dengi ile ya Haydarpaşa Garında tirenin tahtalı üçüncü mevkiine biner, yahut Sirkecide vilâyetine gidecek otobüsün içinde yerleşir. Ve sılada pek az kalıp yine İstanbula, İstanbuldaki meşakı hayata koşarlar.
İstanbuldaki bekâr uşağı hayatına öylesine alışılmıştır ki çoğu İstanbulda yerlerşmeği düşünmez. Elâzığ, Kastamonu, Sivas, Erzincan, Erzurum, Bayburd, Kargı gibi, yurdumuzun bazı kasabaları ve etrafındaki köyler halkı için İstanbulda amelelik, memleketindeki geçim çarkını döndüren taşıma su gibidir. Onda biri dahi yüzme bilmeyen ve sabahtan akşama kadar denize kürek çalan Haydarpaşa ile Kadıköy arası sandalcılarının damla damla biriken paraları, Akşehir kazasının Tuzlukcu nahiyesinin Apsarı Köyüne gider.
Amele işi icabı pazar tatili yapıyorsa, o tatil gününü hemşehrilerinin çıktığı kahvehânede geçirir; memleketten gelen bulunur, haber sorar; yârenlik edilir; en hurda kâğıtlarla kaptıkaçtı ve pişpirik gibi iskambil oyunları oynar.
Yahut apartıman kapıcısı, hastahâne, mektep hademesi, fırıncı, hamam uşağı, han, fabrika, şantiye bekçisi bir hemşehri görmeğe gidilir; şehirde âvâre dolaşır, Yeni Cami civarında asker hemşehrilerle buluşulur; muhakkak ki büyük fedâkârlıktır, şıpşakcılara kaptırdıkları para ile resim çektirirler. Bilhassa gençlerden yazın açıkta, denize girenler olur, yüzme bilmedikleri için denizi derede çimme zannederler, her yıl bir kaç garip can boğulur. Sinema, İstanbulda eskidkçe ihtiyac olur; bilhassa yaz geceleri, çalıştıkları yerler civarındaki açık yazlık sinemalara ve daima en az üç beş kişilik bir grup halinde giderler, en ön sıralarda otururlar; dublaj filmleri orijinale, yerli filmleri de dublajlara tercih ederler. Cin gibi zekî olanlardan dahi, cehlin ve tamamen yabancısı olduğu bir cemiyet hayatını kavrayamamanın eseridir, gördüğü yabancı filmin mevzuunu kavrayabilenleri enderdir.
Çamaşırlarını kendileri yıkarlar; yıkadıkları da bir don, bir gömlek, bir mintandır, temizini sırtına geçirir, sırtından çıkardığını suya vurur (B. : Bekâr çamaşırcıları). Büyük ekseriyeti vücudunu şer’an temiz bulundurmağa dikkat eder, bu ihtiyacı duyunca, geceleri, hasseten sabahın alaca aydınlığında su dökünür. Hamama, sinema gibi, en az üçü beşi bir araya gelip giderler.
Berbere saçları iyice uzadığı zaman giderler, sakal tıraşını kendileri yapar. Tüysüz gençler ise saç için berbere iki ayda bir uğrar, şakaklarında ördek kuyruğu zülüfler ve enselerini tamamen kaplamış saç ile girdikleri berber dükkânından makina geçmiş bir kafa ve tamamen değişmiş bir yüzle çıkarlar.
Yine büyük bir ekseriyeti cuma namazlarını muhakkak kılarlar ve ramazanlarda oruç tutarlar, bayram namazlarına da muhakkak giderler.
Devamlı iş bulamayanlar her sabah, kaldıkları semtin muayyen yerlerinde toplanırlar, muhit, amelenin bu sabah karargâhını bildiği için ihtiyacı olan ameleyi oradan tedarik eder. Meselâ Aksarayda, son imar faaliyeti arasında yıkılan postahânenin önü, Taksimde Belediye sular idaresine aid tesisin köşesindeki çeşme başı, Harbiyede Pangaltı Hamamının önü, Kadıköyünde çarşı başı, Göztepede Bekçi Mehmedin kahvesi ile tiren istasyonunun önü gibi İstanbulda amelenin bu sabah karargâhları yüzleri aşar.
İstanbula ilk geliş ekseriya çocukluk çağındadır; 16, hatta 15 ve 14 yaşında ameleler görülmüştür, 1957 de Göztepede çöpçü Kargılı Hüseyin henüz ondört yaşında melek sîmâ bir çocuktu, vücud nehâfeti yüzünden yapılarda ve yollarda çalışamadığı için çöpçü olmuştu.
İstanbula yeni gelen amele çocuk veya genç evvelâ bir akrabasını veya hemşehrisini bulur, onun yanında kalır, hattâ yatağında, koynunda yatar, sonra kendisine bir iş bulunur. Serbest iş bulunamaz ise, yeri sağlamca bir yakını tarafından himaye edilir, iş buluncaya kadar, meselâ bir hastahâne hademesi olan hemşehrisi delâleti ile hastahânede boğazı tokluğuna hademelik yapar, yatacak yer temini ile barınır; yahut ameleye daimî ihtiyacı olan müesseselere, belediyeye, demiryolları idaresine baş vurur, çöpçü, muvakkat hat amelesi olur.
Başlarında o işde eskimiş bir tecrübelisi bulunmak üzere ekip hâlinde çalışan ameleler vardır, meselâ kum ameleleri. Bir geminin tahliyesi ile kumun araba veya kamyon, kara nakil vasıtalarına tahmilini anbar hesabı ile alırlar ve on on beş, kaç kişi çalışır ise ücreti aralarında taksim ederler. Büyük yapılarda beton dökümleri de böyledir, otuz kırk amele işi götürü olarak alır ve matlub olan süratle bitirir.
Semt semt, üzerinde hiç bir resmî sıfatı bulunmayan, fakat eskimiş ve tecrübeli, aklı başında, ırz ehli, umumiyetle hem hemşehrılerine hem de iş sahiplerine faydalı amelebaşılar vardır; bazan onlara müracaat edilir, “Bugün şu iş için şu kadar adam lâzım” denilir, pazarlık yapılır, istenilen ameleyi derhal bulur, gönderir, götürür.
Amele ücret, yevmiyeleri işin mâhiyetine göre değişe gelmiştir; anbar hesabı, metro kare üzerinden veya götürü gündelik olarak ödenir. İstanbulun günlük hayatında, bilhassa 1950 yılından bu yana geçim endeksinin dâimî yükselişi ile denk amele yevmiyeleri de mütemâdiyen yükselmiştir; götürü yevmiyeler 1950 de 100-150 kuruş iken 1958 de onbeş liraya çıkmıştır. Bir hakikattir ki amelenin yaşayış tarzı da yükselmiştir, kılık ve kıyafetleri pek değişmemiş, barınma, yatma şartları da eskisi gibidir, fakat ellerine geçen para çoğalmış, gıda maddelerinin dışındaki masrafları artmadığı için tasarrufları kabarmış, dolayısı ile İstabula bir amele akını başlamıştuır. İstanbulun sür’atle artan nüfusunun büyük ekseriyetini amele teşkil etmiştir. İş hacmi de genişlemiş olduğundan gelen amele iş bulmakta güçlük çekmemektedir. Bu arada İstanbulun, târihi boyunca görmediği geniş bir hedim ve imâr faaliyetine sahne oluşu, ağır makinaların faaliyetine rağmen yüzbinlerce amele eline ihtiyaç duyurmuştur.
Meşrutiyetin ilânından ve gediklerin, bu arada amele gediklerinin de ilgasından sonra (B. : Gedik), İstanbulda mütemâdiyen kesâfet peydâ eden ve içinde yaşadığımız yıllarıda, (bu satırlar 1958 de yazılmıştır), had derecesini bulmuş olan amele kitlesi, içlerinde İstanbullu olanlarla memleketinden ailelerini de getirerek Büyükşehirde yerleşen azınlık müstesnâ, hiç bir nizama tâbi değildir, bir teşkilâta bağlanmıştır. Ahvâl ve hareket bakımından herhangi bir kefâlet ve nezâret altında değildir. Çoğunluğu 16 - 35 yaş arasındaki bekâr uşağı olduğundan Büyükşehrin asâyiş ve inzibatını ihlâl yolunda müessir olacağı tabiîdir. Unutmamalıdır ki buradaki bekâr tâbiri İstanbuldaki hayat tarzları bakımından kullanılmıştır; son yılların cinayet vak’aları arasında para tamahı ile kan dökmüş olanları görülür; bunların arasında da genç veya şâbı emred olanları kurbanlarını daimâ homoseksüel mütecâviz göstererek ağır suçlarına iffet müdafaasını esbâbı muhaffife göstermeğe çalışmışlardır ki kriminologların üzerinde dikkat ile durması gereken bir cemiyet meselesidir.
Zamanımızdan yakın ve uzak geçmişe doğru İstanbul zabıtası tarihçesi bizim amele adı altında topladığımız bu bekâr uşaklarnın türlü vekayii ile doludur. Bundan ötürüdür ki fetihten itibaren Anadoludan ve Rumeliden herhangi isim altında Büyükşehre amele olarak gelenler imkân ölçüsünde nezâret altında bulundurulurdu. İstanbul ve civarında çalışabilmek için zincirleme kefalet mecburiyetinden başka, bir ortaçağ müessesesi olan gedikler, bu bekâr uşağı tâifesi arasından kötülük yoluna sapacakların ayaklarında kuvvetli bir bağ idi. Buna rağmen bu inzibatî yasakların tatbikindeki gevşeklikler, tıyneti kötülüğe meyyâl, cehli de fisik ve fesâda inhimâkini kolaylaştıran bekâr uşağı ameleler arasından bir takım eşirrânın zuhuruna yol açmıştır. Yeniçeri ve sipâhilerin çıkardıkları askerî ihtilâllerde söz ayağa düşer düşmez çeşidli isim altındaki İstanbul şehri amelesi çarşıları, pazarları ve mahalleleri yağma hususunda ve “kasık mancası” dedikleri ırz ve nâmusa tecavüz yolunda fırsatı ganimet bilmişlerdir.
Yeniçeri, Tersâne, Tophâne ve sair eski asker ocaklarının disiplini bozulduktan sonra da İstanbula gelen ameleler bilâ istisna, Büyükşehir esnafının yaptığı gibi, bu asker ocaklarından birine kayid olunmuşlar, bir taraftan inşaatta, taş ocaklarında, tuğla harmanlarında çalışmışlar, limanda kayıkçılık, mavunacılık, fırınlarda hamurkârlık, pişiricilik, hamamlarda dellâklik, natırlık, çarşı ve iskelelerde hammallık, konak ve yalılarda uşaklık, hamlacılık, arabacılık, seyislik, bağ ve bastanlarda, değirmenlerde yanaşmalık, ırgatlık, rencberlik yapar iken diğer taraftan ya semtleri yahut işlerinin yakınlığı dolayısı ile nefer olarak yazıldıkları asker ocaklarının yeniçeri, topçu, cebeci gibi unvanlarını taşımışlar, kollarına, bâzularına, baldırlarına neferi bulundukları ocağın nişanlarını dövme ile vurdurmuşlardır. Lâle Devrinin birinci faslını kapayan, Üçüncü Sultan Ahmedi tahttan indiren ve büyük vezir Nevşehirli Damad İbrahim Paşanın felâketine varan 1730 ihtilâlinin ayak takımından lideri Patrona Halil, ihtilâl sabahına kadar Bayazıd Hamamında çalışmış arnavud asıllı bir dellâk, bekâr uşağı amele bir hamam çıplağı idi. İhtilâlden az sonra, bu adam ile ayakdaşlarının idamlarını müteakip Birinci Sultan Mahmudun fermanı üzerine bütün İstanbul hamamlarındaki müstahdemlerin isimlerini ve eşkâli vechiyelerinin târifi ile tanzim edilen bir hamamlar defteri çok kıymetli ve şayanı dikkat bir vesikadır; hamam müstahdemleri arasında arnavud olanlara kırmızı mürekkeple “arnavuddur” diye şerh verilmiş, o tarihden sonra arnavudların İstanbul hamamlarına ne hizmetle olursa olsun alınmaları şiddetle yasak edilmiştir; natır, dellâk ve külhancı, hamamlarda Anadolu uşakları ile şehir uşaklarının istihdamı Birinci Mahmudun bu yasağından sonra başlamıştır. Mezkûr defterde külhancı, natır ve dellâk, hamam uşaklarının isimleri yazılmış, altlarına lihyedar (sakallı), matruş (sakalsız), çârebrû (dört kaşlı, ter bıyıklı nevccivan) ve sabî (çocuk) diye şekil ve çağları tesbit edilmiş ve sonra “topcu, cbeci, yeniçeri, kalyoncu, riyâle (bu sınıfdan gemi tayfası), patrona (bu sınıftan gemi tayfası)” diye nefer olarak kayıdlı bulundukları asker ocakları da gösterilmiştir. Bu defter dellâk Halilin “Patrona” lâkabının mâhiyetini pek aydın göstermektedir (B. : Halil, Patrona; Hamam; Dellâk; 1730 ihtilâli).
İstanbul zabıtası tarihçesinde bekâr uşağı ameleye karşı geçilen ilk şiddetli takip, hicrî 3 cemaziyelâhir 934 ve milâdî 24 şubat 1528 de işlenmiş faili meçhul bir cinayet üzerine
olmuştur:
Bir gece hırsızlar, şehir eşkiyası Sultanselim Camii civarında bir ev basarak içinde bulunanları katlettiler ve evi soyub kaçtılar. Vak’anın failleri bütün araştırmalara rağmen meçhul kaldı, nihâyet karakuşî bir hükümle kaatillerin, şehri ırgadlık ve amelelik ile dolaşan bekâr uşağı arnavudlardan olması lâzımdır denilerek ekmekçi, mumcu, dellâk, aşçı ve odun yarıcı takımından sekizyüz kişi tevkif edildi ve hepsi muhâkemesiz şehrin kalabalık çarşı ve sokaklarında idam olundular. Bu vak’ayı kaydeden müverrih Peçevili İbrahim Efendi “... eşkiyaya bâisi havfi haşyet olup ondan sonra bu makule fesad zuhur etmedi” diyor.
İstanbulda her işde gedik usûlünün dikkatle takip edildiği devirde, evvelâ fetihten yeniçeriliğin kaldırıldığı 1826 târihine kadar, imparatorluğun her tarafından İstanbula gelen amelenin ilk kontrolü, Büyükşehrin en büyük zabıta âmirlerinden Bostancıbaşı Ağanın vazifesi idi (B. : Bastancıbaşı; Bostancı Ocağı). Bu yolda devlet arşivinde Bostancıbaşılara gönderilmiş pek çok emir, ferman vardır, meselâ (H. 1146) M. 1733 tarihli bir ferman şöylece yazılmıştır:
“Bistancıbaşı Ağaya hüküm ki;
“Anadolu ve Rumeli ve Arnavutluk canibinden bazı aslı ve vatanı meçhul kimseler gelip Sarıyer, Büyükdere, Tarabya, Yeniköy, İstinye, Belgradköyü, Bahçeköyü ve Uskumruköyü denilen yerlerdeki bostancı ve bağcıların yanlarında ücretle yanaşma olup o yol ile buralarda yerleşmişlerdir. Bu adamlar kendi hallerinde durmayıp gece ve gündüz, gizli veya alenen bu köyler ahalisi ve fukarasının ırzına ve malına tecavüz eder oldukları haber alınmıştır. Şeriat ve Yeniçeri ustaları vasıtasiyle bu gibi adamların meydana çıkarılıp bundan böyle kefilsiz bir ferdin bağ ve bostanlarda oturtulmaması emrolunur. Bütün amele ve ırgatların kefili alınacak ve kefil göstermiyenler İstanbul ve etrafından çıkarılacaklardır.”
Burada gedik usûlünü kısaca ve basit anlatmak lâzımdır; bir iş ve işçi tahdididir. Amele bakımından alır isek, meselâ İstanbulun ihtiyacını karşılayan bağ, bostan, değirmen adedi, yerleri ve içlerinde çalışan amele, ırgad, yanaşma sayısı ile tesbit edilmiştir, bunun dışında hiç kimse arazisini bağ ve bostan hâline koyamaz, yeni bir değirmen yaptıramaz; ve buralarda, tesbit edilen mikdardan fazla tek adam çalıştramaz. Fevkalâde ihtiyaç olursa devlet yeni bir gedik ihdas eder. Yapı amelesi, limandaki iskele, kayık ve kayıkçı sayısı; iskele, çarşı, han hammalları, fırınlar ve fırın uşakları, hamamve hamam uşakları, her iş sahası ve işçi, amele durumu böyledir. Her gedik mensubları tavır, hareket, ırz bakımından zincirleme kefâlete bağlanmıştır. İnsana ihtiyaç olursa kâhyalar vasıtası ile devlete arzedilir, taşradan gelen yeni amele, işçi ancak gedikde boşalan yerlere girebilir. Anadoludan gelenler Bostancıbaşı Köprüsünde, Rumeliden gelenler Küçükçekmece Köprüsünde bulunan Bastancı Ocağı kolluklarından (karakollarından) geçmeğe, ne iş için geldiklerini, kefillerinin kimler olduklarını, iş buluncaya kadar nerede kalacaklarını, kefilleri malûm değilse belli kısa zaman içinde kefil bulacaklarını bildirip kaydettirmeğe; Büyükşehrin bu iki hudut karakolunu geçtikten sonra da muayyen müddet içinde kefilini gösterip işe yerleştiğini bildirmeğe mecbur idiler. Aksi halde kaçak sayılır ve aranıp bulunarak İstanbuldan memleketi tarafına tard olunurdu. Bostancı Ocağı karakollarına görünmeden ve kaydini yaptırmadan şehre girmek ağır suç idi, gedik nizamına uygun ve kefalet ile işe dahi girmiş olsa ilk yoklamada karakol defterinde adıbulunmayınca nizama karşı gelmiş kaçak, eşkiyadan addolunur, işinden çıkarılıp tardedilmek üzere Bostancıbaşı Ağaya teslim olunur, ağa eğer arzu ederse, uygunsuz güruhundan fâsid ve şerir damgası ile idam ettirir ve bu müthiş cezasından sorumlu tutulmazdı.
İstanbulda amele sayası tahdid edilmiş olduğu için bilhassa yapılarda adam bulmak sık sık güçleşirdi. Amele ücretleri, yevmiyeleri İstanbul Kadılığı tarafından hurda teferruatı ile tesbit edilmişti, amele bundan fazlasını isteyemezdi, fakat yapı sahipleri adam bulmak için el altından, tesbit edilen yevmiyenin çok fazlasını verirlerdi. Nizamı koyan devlet bunu yapamadığı için mirî inşaatta amele bulunamazdı. Amele hakkında Hicrî 993 ve milâdî 1585 tarihli şu ferman bu bakımdan şayanı dikkattir:
“İstanbul Kadısına hüküm ki;
“Halen rencber ve neccar (dülger) taifesi binalara mubaşeret eylediklerinde, âdeti kadîme üzere ücretleri verilirken, bazı binaları olan kimseler ziyade akçe vermekle mirî binaları bırakıp varıp ol makule yerlerde işlemekle mirî binalar muattal olduğu bildirildi. Buyurdum ki: Bu babta ziyade gereği gibi mukkayyet olup muhkem tenbih ve te’kid eyliyesin ki mirî binaları terk edip akçeye (paraya) tamah edip varıp hariçte işliyenler te’dip olunacaktır. Bina sahiplerine dahi tenbih eyliyesin ki Rûzihızırdan Kasıma varıncaya kadar (ameleye, işçiye, ırgada) onar akçe yevmiye vereceklerdir. Fazla yevmiye veren bina sahipleri ve bu paraya tamah eden amele ve dülgerler, işçiler tedip olunacaklardır”.
Yukarıdaki bu vesika, on altıncı asırda İstanbulun halk eli ile geniş ölçüde bir imara sahne olduğunu, öylesineki, bu arada, yine İstanbulu imar bakımından girişilmiş büyük devlet inşaatının sekteye uğradığını öğreniyoruz.
Amele ve işçi gündelikleri nizamının tatbikine de İstanbul Kadılariyle beraber Hassa Mimarlarıbaşı olan zat bakardı. (H. 1154) 1741 tarihli bir fermanda şunlar yazılıdır:
“İstanbul Kadısına ve Hassa Mimarbaşıya hüküm ki:
“İstanbul ve civarında yapılan binalarda istihdam olunan dülger, taşçı, sıvacı, hamamcı, duvarcı, lağamcı, sırık hamalı ve rencber taifesinin gündelik ücretleri eskiden kalma nizamı üzere verilegelirken, az bir müddettenberi, sık sık olan yangınlar yüzünden halkın (geniş ölçüde) inşaata başlaması üzerine amele eskidenberi verilegelen gündeliklere kanaat etmemeğe başlamıştır; yevmiye yetmişer, seksener akçe istiyenler olmuştur. Halka bu suretle eziyet ettikten maada sanattan haberi olmıyan bazı ham elli adamlar da binaları kalp yapıp masrafının heba olmasına sebep olmaktadırlar. Bu kerre amele kalfacelbolunarak, onlarla beraber amele ücretleri Rûzihızırdan Rûzikasıma kadar en uzun günler için şöylece tesbit edilmiştir:
Kalfa altmış, usta kırk beş, duvarcı kırk, lâğamcı kırk, sırık hamalı otuz ve ırgat (rencber) yirmi dört akçe yevmiye alacaklardır. Rûzikasımdan, Rûzihızıra kadar da: Kalfa elli beş, usta kırk, duvarcı otuz beş, lâğamcı otuz beş, sırık hamalı yirmi dört ve ırgat yirmi akçe yevmiye alacaktır. Bu tâyin edilen gündelikten fazla para isteyenler tecziye edilecektir.”
(H. 1226) 1811 tarihli bir nizamnamede ise sanatkâr, amele ve işçi yevmiyeleri daha teferruatlı bur surette gösterilmiştir:
Dülger kalfası (mimar) 110 Para
Âlâ dülger 90 »
Orta dülger 80 »
Bayağı dülger 70 »
Usta marangoz 80 »
Dülger çırağı 45 »
Sıvacı işçibaşısı 100 »
Üstad kalemkâr sıvacı 95 »
Bayağı kalemkâr sıvacı 85 »
Âlâ sadekâr sıvacı 80 »
Bayağı sadekâr sıvacı 70 »
Sıvacı çırağı 45 »
Nakkaşbaşı 100 »
Üstad kalemkâr nakkaş 95 »
Bayağı kalemkâr nakkaş 85 »
Sadekâr nakkaş 70 »
Nakkaş çırağı 45 »
Üstad camı 80 »
Camcı çırağı 45 »
Üstad suyolcu 80 »
Löküncü 55 Para
Suyolcu çırağı 45 »
Bıçkıcı 60 »
Taş kârhanecisi 90 »
Üstad taşçi 80 »
Vasat taşçı 70 »
Taşçı çırağı 40 »
Üstad hamamcı 75 »
Hamamcı çırağı 45 »
Kurşuncu ustası 80 »
Âlâ oymacı 90 »
Vasat oymacı 80 »
Doğramacı, kafesçi, sandıkçı,
kovacı 80 »
Duvarcı kalfası 80 »
Üstad duvarcı 70 »
Vasat duvarcı 60 »
Tekne taşıyıcı 32 »
Lâğımcı işçibaşı 75 »
Lâğımcı ustası 60 »
Kaldırımcı 60 »
Hammalbaşı 50 »
Bina hammalı 45 »
Irgat başı 50 »
Harçcı ırgat 40 »
Küfeci ırgat 35 »
Tekneci ırgat 32 »
Yeniçeriliğin kaldırılmasından Gedik usulünün ilgasına kadar geçen devir içinde de İstanbulda bekâr uşağı amele nüfusunun çoğalmasına kadimden beri yürürlükte olan nizam ile dikkat edildi. Bir taraftan Asâkiri Mansûrei Muhammediye adı ile yeni ordu teşkilâtı kurulur, Büyükşehrin muhafazası için tesis edilmiş yeniçeri kollukları karakolhânelere tahvil olunurken, işlerine göre türlü isim altında ayrılan ve cümlesi ayni zamanda “bekâruşağı” adı ile toplanan amele, ırgad, rencber, işçi ve uşak takımının nezâret ve teftişi İhtisab Ağalığına verili (B. : Yeniçeri; İhtisab Ağası; İhtisab Ağalığı).
Hicrî 1263 ve milâdî 1847 de İhtisab Ağalığı ve teşkilâtı ilga olunarak vazife ve salâhiyetleri Şehiremâneti teşkilâtına devir olunurken, yani zamanımızın anladığı mânada belediye teşkilâtı kurulur iken bekâr uşakları, amele nizamı ve işleri de şehiremânetinin nezâretine intikal etti.
Hicrî 1242 ve milâdî 1826 tarihli İhtisab Ağalığı nizamnâmesinin bekâruşağı - ameleler hakkındaki hükümleri son derce şâyânı dikkattir, bu nizamnâme bilhassa cemiyet ilmi bakımından çok kıymetli bir vesikadır; bu makaalenin mevzuu ile ilgili hükümlerini bugünkü konuşma dilimize çevirerek alıyoruz (madde rakamları da daha aydın takibi için tarafımızdan konulmuştur):
1 — İstanbulda nüfus çokluğunun pek çok mahzuru olduğundan bundan böyle başıboş ve serseri makulelerinin gelüb yığılmamasına dikkat edilecektir. İstanbula Anadolu ve Rumeliden gelecek eşhas: Ya bir işinin görülmesi için gelir ve memleketine döner; yahud İstanbulda bir işe, sanata girip geçim kaygusu ile gelir, işte o makulelerin lüzumundan fazla çoğalmamalarına dikkat edilecektir.
2 — Evvel emirde İstanbul ve Üsküdar ve Boğaziçi İskelelerinde ne mikdar hammal ve kaykcı ve hamamlarda ne kadar dellâk ve natır ve dükkânlarda ne kadar esnaf ve çırak varsa, kadılıklar ve ihtisabdan itimad edilir adamlar tayin edilerek bir defteri yapılacaktır. Kâhyaları ve yiğitbaşıları vasıtası ile herbirinin kefilleri alınıp bu defterlere isimleri, yüz şekilleri, vilâyetleri ve İstanbulda kefilleri kimler olduğu sarih olarak kaydedilecektir ve defterlerin birer sûreti İhtisab Ağalarına verilecektir. Ve sonra İstanbul sınırlarını geçme yasağına kemâlile dikkat edilecektir.
3 — Bir kimsenin iş takibi için, yahud ticaret ve İstanbulda bir iş tutmak için, veyahud da asker yazılmak için İstanbula gelmesi iktiza ettiğinde memleketinden alacağı mürur tezkeresine bunu açık olarak kaydettirecektir. Bu husus lâzım gelenlere şiddetle tenbih olunmuştur.
4 — mürur tezkirelerini yoklamak üzere Rumeliden gelenler için Küçükçekmecede, Anadoludan gelenler için Bostancıbaşı köprüsünde birkaç nefer ile ihtisab ağasının müstakim ve mutemed birer adamı bulunacaktır. İhtsab ağası tarafından ayni maksatla bir adam da Rumelide Yarımburgazdaki derbendcilerin yanına konulacaktır. Bu yoklama noktalarındaki adamlar da birer defter tutacaklardır.
5 — Yalnız ana caddelerden ve yukarıda zikredilen yoklama noktalarından geçeceklerin değil, tavukçu yollarından gelib giden ahvâli meçhul kimselerin mürur tezkireleri de dikkatle takib edilecektir.
6 — Yoklanan mürur tezkirelerine “İhtisaba” diye işaret edilecek ve bu yoklama, İstanbula gelenin isim ve şöhretini, ne maksatla geldiği, ne taraftan geldiği, ne zaman geldiği, ayrıca kendi defterlerine de kaydedilecektir. Bu defterler birer haftalık olub her hafta muntazaman İhtsab Ağalığına yollanacaktır.
7 — İstanbulda Eminönünde eski Çardak Kolluğundaki İhtisab Ağalığında da Anadolu Defteri ve Rumeli Defteri diye iki büyük defter tutulacaktır.
8 — İstanbula gelenler ellerindeki mürur tezkirelerine, üç yoklama noktasından birinde “ihtisaba” diye işaret ettirdikten sonra İstanbula gelib doğruca İhtisab Ağalığına varup mürur tezkiresini ibraz ile kendisini geldiği tarafın ana defterine kaydettirecektir. Buraya da ismi, şöhreti, ne maksatla geldiği, ne taraftan geldiği ve hangi tarihte geldiği kesin olarak yazılacaktır.
9 — Her hafta Küçükçekmece, Yarımburgaz ve Bostancıbaşıköprüsünden gönderilen defterler İhtisab Ağalığındaki iki ana defterlerle tatbik edilecektir. Eğer İhtisab Ağalığındaki defterde fazla adam çıkarsa İstanbula hangi yoldan gelmiş, hangi kapıdan girmiştir muhakkak öğrenilecektir.
10 — Her gün her bir iskelede bulunan kayıkçı ve hammal ve sâirenin ahvaline vukuf kesbetmek için buralarda İhtisab Ağasının birer adamı bulunacaktır.
11 — Bundan böyle İstanbula gelecek ve elyevm İstanbulda mevcut bütün bekâr eşhasın ikameti için, semtlerin münasib yerlerinde, İstanbulda üç veya dört, Üsküdar, Galata ve Eyyubda da bir veya iki han tahsis edilecektir. Bekâr eşhas bu hanlarda müslüman ve gayri müslim karışık olarak ikamet edeceklerdir.
12 — İstanbula gelib elindeki mürur tezkiresi ile İhtisab Ağalığına müracaat eden şahıs, kendisini deftere kaydettirdikten sonra, bir işe veya sanata girinceye kadar evvelâ o hanlardan birine gönderilecektir. Yapacağı iş ne ise, o handa mukim ve kefilli bir hemşehrisi kendisine kefil olacaktır. Bu kefil de İhtisab Ağalığına gelerek kefaletini defterde tesbit ettirecektir.
13 — İstanbula gelenin yanında ateşli silâhı varsa silâh kendisinde kalacak, fakat fişekleri, giderken iade edilmek üzere İhtisab Ağalığınca alıkonulub hıfzedilecektir.
14 — Kefilini bulub İhtisab Ağalığına kefili ile beraber gelen şahıs hangi dükkâna girecek, yahut hangi iskeleye hammal olacak, hangi iskelede kayıkcılık edecek, veya hangi hamamda işleyecek ise, o yerlerin evvelce tesbit edilmiş adamlarının altına adını yazdıracaktır. Eğer o yerlerin adamları yeter mikdarda ise adı yazılmıyacak ve kendisine başka bir yer bulması söylenecektir. Bunu da kısa bir zaman içinde bulması tenbih edilecektir.
15 — İstanbuldan vilâyetine dönecek olanlar İstanbul Kadılığından bir mürur tezkiresi alarak İhtisab Ağalığına müracaat edecek ve defterde olan ismini sildirecektir, mürur tezkiresine “Kaydi bozulmuştur” diye yazılarak “İhtisabı İstanbul” ibâresini taşıyan mühürle mühürletecektir. Elinde bu şekilde bir mürur tezkiresi bulunmayan, ahvali meçhul adam, belki firârî bir suçlu kabul edilerek İstanbuldan çıkmasına izin ve imkân verilmiyecektir.
16 — Bu bekâr tâifesinden biri İstanbulda eceli mevûdu ile ölürse, defterdeki kaydini kefili ve çalıştığı yerin bir adamı sildirecektir.
17 — Hammal ve kayıkçı vesair bekârlar şurada burada bekâr odası tedarik ve ihdas edemezler. Akşam olub işini bitirince tahsisi olunan hanlarına giderler ve sabahleyin hanlarından çıkarlar. Bekâr hanları asla kârgir olmayıp ahşap hanlar olacaktır. Bunlar, hanlardaki odalarında asla cebhâne saklayamazlar, saklarlarsa hanın odabaşısı ve hancısı tarafından ihtisab ağasına haber verilecek, o şahıs yakalanıb tedib edilecektir. Hancıların ve han odabaşılarının tecrübeli, namusuna itimad edilir kimseler olmasına dikkat edilecektir.
18 — İstanbula gelen eşhasın giriş yoklama noktalarında kılığına, kıyafetine, hâline, etvarına sonderece dikkat olunacaktır. Askere yazılmak için yahut bir efendi kapusuna uşak olmak için gelmiş ise, veya şöyle serserîce gelmiş müfsid ve şerîr olmasından şüphelenir ise elindeki mürur tezkiresine öbür bekâr tâifesinden farklı olarak “âdetâ ihtisaba” diye yazılacaktır ve ayrıca tezkirelerine, İhtisab Ağalığı ile evvelce tesbit edilmiş işaret konulacaktır. Asker, yazılacak veya uşak olacak, yahut şerir olduğundan şüphelenilen o kimse İhtisab Ağalığına geldiğinde bu kayde ve işârete dikkat edilecek, istintaka çekilib hal ve şânı gereği gibi öğrenilecektir, uygunsuzluğu meydana çıkarsa Bâbıâliye ihbar edilecek ve o gibi uygunsuz kimseler İstanbuldan vilâyetlerine tard edilecektir. Bu suretle İstanbuldan tard edilenlerin bir müddet sonra tekrar gelmemelerini sağlamak için memleketinin vâlisine veya mutasarrıfına yahut muhâfazına sadırâzam tarafından, kadı ve nâiblere de şeyhülislâm tarafından mürur tezkiresi verilmemesi tenbih olunacaktır.
19 — İstanbula gelen Adalar ahalisinin Anadolu ve Rumeli halkı ile asla imtizac edemedikleri görülmüştür. İstanbula gelecek Adalı bekâr tâifesi için ayrı bir han tahsis edilecektir.
20 — İhtisab Ağalığından bir “hamamlar yazıcısı”, bir de “hammallar yazıcısı” bulunacaktır. Bunlar iskelelerle hamamların defterlerini tutacaklar ve hamamlarda defterdekinden ziyade adam bulunursa yakalanıp İhtisab Ağalığına getirilecek, kim olduğu ve işe ne suretle girdiği tahkik olunacak, kefilsiz ve ihtisabın malûmatı dışında işe girmiş ise iskelenin hammallar kâhyası ve o hamamın hamamcısı derhal İstanbuldan tard edilecek ve hamam kapatılacak, hamamcılar kâhyası ile yiğitbaşısı da cezalandırılacaktır.
21 — İskelelerdeki kayıkçı ve mavunacı takımı da Bostacıbaşı Ağa tarafından defter olunacaktır. Her biri sağlam kefile bağlandıktan sonra bu defterlerin birer sureti İhtisab Ağalığına verilecektir. Taşralardan gelenlerden biri kayıkçı, mavunacı, salapuryacı olacak ise ve hangi iskelede işleyecek ise, o iskelenin kâhyası ve kendisine kefil olacak kimse ile beraber İhtisab Ağasının huzuruna getirilecektir. Kayıkçı, mavunacı ve salapuryacı tâifesi de ayda bir defa bostancı ocağı yazıcısı tarafından yoklanacak, defteri ihtisab ile tatbik edilerek ziyade bulunanlar hammal ve hamamlarda olduğu gibi cezalandırılacaktır. Bunlarda da silâh bulunmamasına dikkat edilecektir.
22 — Dıvarcı, sıvacı, nakkaş ve rencber tâifesi Mimar Ağa tarafından bir yoklamacı tâyin edilerek defter olunacak, kayıkçı tâifesinde olduğu gibi ihtisabca verilen defteri tatbik edilerek ara ara yoklanacak, silâh taşımamalarına dikkat edilecek, içlerinde kayıddan fazla adam bulunursa, yahud yasak olan silâh haber alınırsa ihtisaba haber verilerek haklarından gelinecek.
23 — Dıvarcı, sıvacı, nakkaş ve rencber tâifesi ve ırgad başı ve müslim rencberlerin bekârları, aded, isim eşkâl ve kefilleri mâlûm olarak tüccarların mütemekkin oldukları hanlarda sâkin olacaklar. Bunların ef’al ve harekâtının mazbut olmasına dikkat edilecektir.
24 — İstanbulda ve Boğaziçinde ve şehrin sâir yerlerinde yapılacak binalarda dülger vesâir yapı amelesi Mimar Ağa tarafından konulan ücretden ziyade ücret taleb edmiyecektir.
25 — Kayık yapıcılar, kürekciler, oymacılar, makaracılar ve tutumbacılar da bu usule uyularak, ihtisabca verilen defterlerine göre Tersânei Âmirece yoklanacak, nezaret edilecek, teftiş edilecektir.
26 — Bir efendi kapusundaki uşaklara gelince üç kısımdır:
Birinci kısmı, şehir halkındandır, onlara sair bekâr tâifesi gibi yoklama, tezkire yoktur.
İkinci kısmı, taşradan gelmiş, İstanbulda evlenmiş, şehirli gibi olmuştur. Onlar da şehirli muamelesi görürler. İhtisabdaki kaydi silinir. Bunlar işlerinden ayrıldıkları zaman kendi evlerine giderler.
Üçüncü kısmı İstabulda yersiz yurdsuz bekâr tâifesinden olub bir efendi kapusunda yatan uşaklardır, bunların ihtisabdaki kayıdları durur, herhangi bir sebeple kapusundan çıkar veya çıkarılırsa hizmetinde olduğu zâtden bir izin tezkiresi alır, evi olmadığı için böyle bir tezkire almazsa başı bozuk sayılır, bundan ötürü, hizmetden ayrılma sebebini kaydederek, bu sınıfdan uşak kullananlar onların ellerine bu izin tezkirelrini vermeğe mecburdurlar. Uşak bu tezkire ile İhtisab Ağalığına müracaat eder, defterdeki kaydında hizmetinde olduğu zâtin adını sildirir ve kendisine gösterilen bekâr hanında sakin olub yeni bir kapu arar.
Yeni efendiye kapulanınca eskisinden aldığı tezkireyi İhtisaba götürüp yırttırır ve defterdeki kaydine yeni efendisinin adını yazdırır. Eğer ayrıldıkları kapudan tezkire almazlarsa ne yeni bir kapuya girebilir ve ne de bekâr hanına kabul edilir. Hizmetini terk ettiği efendisinden aylık ve yıllık alacağı varsa kendisini bundan vazgeçirmek için eline tezkire vermeyenler çıkar, bu takdirde uşak, efendisini İhtisab Ağasına şikâyet ile ahvalinı arzeder, işden ayrılma tezkiresini İhtisab Ağası aldırtır.
27 — Esâfilü erâzili çok olan bekâr arnavud tâifesi ile kürd milletinin İstanbulda çoğalması hiç bir vakitte câiz değildir. Hâlen mevcut arnavudlar tamamen tard olunmayub Yedikule dışında salhânelerde, arnavud kasabbaşı ağa tarafından defter olunacaklardır.
28 — Ekmekçi ve simitçi fırınlarında ve işkembeci, paçacı dükkânlarında işleyen ve yatıp kalkan arnavudların, mikdarından ziyade olmamasına dikkat edilecektir, bunlarda silâha müteallik bir şey bulunmamasına İhtisab Ağası son derece dikkat edecektir.
29 — Cihanbeyli ve Alişanlı kürdleri vakit ve mevsiminde İstanbula koyun getirip giderler. Bostancıbaşiköprüsündeki yoklama geçidinde bunlardan gayri her hangi sebeple İstanbula kürd tâifesinin girmemesine dikkat edilecektir.
30 — İstanbula erzak, odun ve kömür getiren arabalarla bir takım bekâr tâifesi girer, bunların ahvaline dikkat edilecektir, bu vesile ile İstanbula girip amele ve ırgad ve uşak olup kalamazlar.
31 — Keza erzak, odun ve kömür gemileri ile de bekâr tâifesi İstanbula gelir. Bunların ahvali de dikkatle takip olunacaktır, gemilerinden gayri yerde yatamazlar, gemilerini terk ile şehirde kalamazlar. İçlerinde şüphe uyandıranlar gözcüler tarafından İhtisab Ağalığına ihbar edilecektir ve haklarından gelinecektir.
32 — Mahalle aralarındaki arka ve beygir sakaları bekâr ve hammal güruhundan ise geceleri tayin edilen bekâr hanlarında kalırlar. Fakat yangın olduğunda mahalle ahalisine su vermeleri için handan çıkıp gelmelerinde zorluk olacağından skalar ihtisabdaki deftere yazıldıktan sonra mahalle imamının ve halkının kefâleti ile bulundukları yerde bir bekâr odasında ikamet edebilirler. Sakaların ihtiyaçtan fazla çoğalmamasına dikkat edilir, silâh nâmına bir şey bulundurmamalarına da dikkat olunacaktır.
33 — Kira beygirleri sürücüleri ve midilliciler cümle bekâr ve ecnâsı muhtelifeden adamlardır. Sayıları belli ise de şehir içinde mütemadiyen dolaştıklarından iş üstünde yoklaması zordur. Bir hayvanın yanında yalnız bir sürücü bulunacaktır. Cümlesi Vefâ Hanında yatacaklardır. Bunların ahvalinden, zabtu rabtından kiracıbaşı mes’uldür; kiracıbaşı olacak şahsın gayet mutemed kimse olması şarttır. Eğer içlerine sürücüden başka adam girerse, yahut bir sürücü münasebetsiz bir hal üzerinde yakalanırsa kiracıbaşının hakkından gelinir.
34 — Saraçhâne denilen yer hem bir iş yeri, hem de saraç bekârlarının yatıp barındıkları bir handır. Yeniçerilik devrinde buraya zâbıta giremez idi, içinde ne miktar ve makule bekâr uşağı vardır malûm değildi. Cümle saraç bekârları da İstanbuldaki diğer bekâr uşağı amele gibi İhtisab Ağalığı defterine geçecektir ve İhtisab Ağası Saraçhâneyi dilediği zaman teftiş edecektir. Serasker Paşa ve İstanbul Kadısı da kola çıktıkları zaman sair yerler gibi Saraçhâneye gireceklerdir. Geceleri Saraçhane kapısında bir bekci bulunacaktır, gündüzleri de kolluk bekliyecektir, saraçlardan kabahati olanı girip tutacaktır. Saraçhâne de bu suretle nizam altına girecektir.
35 — Esir Pazarındaki esirciler bekâr tâifesinden uşaklarını odalarında yatırmaktadırlar. Kaç kişidir İhtibas defterine geçirilecek ve kefile bağlanacaklardır.
36 — İstanbulda başı boş adam bulunmıyacaktır. İhtisab Ağası bu hususa gereği gibi dikkat edecektir. Uzunçarşı esnâfı, destereci, eğeci, bıçkıcı, sırıkçı, kantarcı, koğacı cümle taşradan gelmiş bekâr tâifesidir. At canbazları da öyle olup dükkânlarında, odalarında, lüzumundan ziyade adam bulunmamasına dikkat edilecek ve hepsi İhtisab defterine kaydedilecektir.
37 — Nefsi İstanbulda, Galatada, Eyyubda ve Üsküdarda yeniden bekâr hanı ve bekâr odası inşa ve ihdası yasaktır. Bu yasak bir müddettenberi ihmâl edilmiş ve her tarafta bekâr odaları, bekâr hanları, üstü odalı kahvehâneler ve dükkânlar yapılmıştır. Bundan böyle bu yasağın yürürlüğüne şiddetle dikkat olunacaktır. Mevcut bekâr hanlarının tâmiri lâzımsa Babıâliye arzuhal ile mürcaat edilecek, bu dilekçe İstanbul Kadısına, İhtisab Ağasına ve Mimar Ağaya havâle olunacak, onlar tarafından muayene ve tâmire ruhsat verilecektir. Tâmirde bu hanlar büyütülemez ve gayet sağlam olarak tâmir edilemez.
38 — Dükkân ve kahvehâneler üzerindeki bekâr odalarında sahibinden ve çırak veya çıraklarından gayri kimse yatamaz. Onların da İhtisabda defterli olması şarttır. Vilâyetinden gelmiş bekâr uşağını hemşehrimdir veya akrabamdır diye odasında yatırır ise İhtisab Ağası haber aldığı anda çıkarır ve dükkân sahibini tedib eder.
39 — Gelir kaynağı olarak bekârlara mahsus inşa edilmiş müstakil bekâr odalarının sahiplerine de bundan böyle o odalarını başka dükkânlara tedbil eylemeleri kadılıklar tarafından tenbih edilecektir.
40 — Arabacılar da arabalarının bulunduğu yerlerde şâkird, yamak, seyis nâmı altında bekâr tâifesinden lüzumundan fazla adam bulunduramaz. Kendileri ve o şâkirdleri cümlesi ırz ehlinden olmak üzere İhtisab defterine kaydedilecekler ve kefile bağlanacaklardır. Şimdiliki giyindikleri bol binniş ve cübbe ve şalvarı ve bellerine kuşandıkları lâhur şallarla sefîhâne kıyafeti tamamen ve umumen terk edecekler, ırz ehli heyetinde yenleri dar çuha binniş ve cübbe giyecekler, başlarına dört parmak kenarlı ve şâkirdleri iki parmak kenarlı yeşil kalpak giyeceklerdir. Sakalsız ve zülüflü arabacı olmıyacaktır. Arabalarına kadın tâifesi bindiğinde kendileri arabanın dâima ya önünde yahut ardında yürüyeceklerdir, arabanın penceresi yanında durmayacaklardır. Tavır ve hareketlerinde ve kıyafetlerinde uygunsuzluk görülürse İhtisab Ağası tarafından yakalanıp tedip olunacaklardır.
Bekâruşağı-amele takımı Tanzimat inkilâbında İstanbula girme yolunda azıcık hürriyete kavuştu. Meşrutiyetin ilânında İstanbul yolları tamamen açıldı, fakat Büyükşehirde gedikler, mühim bir sed idi, şehir içinden ziyade taş ocakları ve tuğla harmanları, mandralar kotralar, çiftlikler ve değirmenler gibi şehir dışında iş arandı. Nihâyet 1913 de bütün gediklilerin kaldırılması, ameleye, işçiye İstanbul içinde mutlak bir iş hürriyeti sağlandı.
1911 yılından 1918 yılına kadar İtalyan, Balkan ve Birinci Cihan harbleri, yurdun muhtelif köşelerinden İstanbula amele olarak gelecek çağdaki vatandaşları asker olarak silâh altında tuttu. 1918 den 1922 ye kadar Türk milleti istiklâl mücadelesini yaptı. Türkiyede ferdî saltanatın ilgası, İstanbuldaki yabancı askerî işgalin kalkması ve Cumhuriyetin ilânından sonradır ki yeni sulh devri başladı; kadim tâbiri ile bekâruşağı-amele vatandaş mutlak hürriyeti içinde İstanbul yollarına düştü. Bu vatandaşların bu son durumu bu makalenin baş tarafında nakil ve tesbit edilmiştir.
Bibl. : Devlet arşivinde Divanıhümâyun defterleri; İhtisab Ağalığı nizamnâmesi; Ali Pazyand, Yalın ayaklı yarım pabuçlu bekâr uşakları arasında sekiz yıl, yazma hatıralar; İstanbul Ansiklopedisi ve Foto Sel fotoğraf arşivleri.
Amele tipleri
Soldan sağa: Kum amelesi (Kadıköy 1949), Tuğla harmanı amelesi (Dudullu, 1950), yapı amelesi çocuk (Aksaray, 1951); fırın uşağı (Göztepe 1945).
(Resim: Hüsnü)
Pazarlık kılığı ile amele tipi, Eminönü 1955
(Resim: Hüsnü)
Amele tipi, Üsküdar, 1955
(Resim: Hüsnü)
Yanaşma oğlan, Göztepe, 1949
(Resim: Hüsnü)
Çöpçü tipi, Kadıköy, 1946
(Resim: Hüsnü)
Tophâne Çeşmesi ve Tophâne Meydanında Pazar
(Thomas Allomun gravüründen S. Bozcalı eli ile)
Türkiye Klişehânesi Nurgök Matbaası
Theme
Folklore
Contributor
Hüsnü, S. Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020442
Theme
Folklore
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Hüsnü, S. Bozcalı
Description
Volume 2, pages 764-776
Note
Image: volume 2, pages 765, 767, 768, 769, 776E1
See Also Note
B. : Bekâr çamaşırcıları; B. : Gedik; B. : Halil, Patrona; Hamam; Dellâk; 1730 ihtilâli; B. : Bastancıbaşı; Bostancı Ocağı; B. : Yeniçeri; İhtisab Ağası; İhtisab Ağalığı
Bibliography Note
Bibl. : Devlet arşivinde Divanıhümâyun defterleri; İhtisab Ağalığı nizamnâmesi; Ali Pazyand, Yalın ayaklı yarım pabuçlu bekâr uşakları arasında sekiz yıl, yazma hatıralar; İstanbul Ansiklopedisi ve Foto Sel fotoğraf arşivleri.
Theme
Folklore
Contributor
Hüsnü, S. Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.