Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ALTINAY (Ahmed Refik)
Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muharrir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şâir, İstanbul Drülfünununun Türkiye tarihi müderrisi, 1880 de Beşiktaşta Valdeçeşmesinde doğdu; Babası, Abdülâzizin vekilharcı Ürgüblü Ahmed ağa idi. Memleketinde Gürlükçüoğulları diye anılırlardı. İlk tahsilini Beşiktaşta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdâdisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898 de, henüz on sekiz yaşında iken birincilikle bitirerek piyade mülâzimi sânisi rütbesiyle Türk ordusuna iltihak etti. Fakat, yaşının küçüklüğünden dolayı, kıta hizmetine verilmiyerek Toptaşı Askerî Rüşdiyesi ile Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesine coğrafya muallimi tâyin edildi. Dört yıl kadar bu vazifeleri ifa eden genç zâbit, 1902 de Harbiye Mektebi fransızca muallimliğine nakledildi. 1903 de birinci mülâzim, 1907 de Yüzbaşı oldu.
Harbiyede muallimlik ettiği bu yıllar içinde idi ki, günlük ve haftalık gazete ve risâlelerde ilk yazılarını yazmağa başlamıştı; “İrtikaa” da, “Malûmat” da, “Hazinei Fünun” ve “Mecmuai Ebüzziya” da makaleler neşretti; hattâ bir aralık Tercümânı Hakikat Gazetesinin baş muharrirliğini yaptı.
1908 de, meşrutiyetin ilânı ile beraber, o zamana kadar yaptığı neşriyatın ilk mahsulünü topladı. Kendisine; Harbiye Mektebi t...
⇓ Read more...
Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muharrir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şâir, İstanbul Drülfünununun Türkiye tarihi müderrisi, 1880 de Beşiktaşta Valdeçeşmesinde doğdu; Babası, Abdülâzizin vekilharcı Ürgüblü Ahmed ağa idi. Memleketinde Gürlükçüoğulları diye anılırlardı. İlk tahsilini Beşiktaşta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdâdisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898 de, henüz on sekiz yaşında iken birincilikle bitirerek piyade mülâzimi sânisi rütbesiyle Türk ordusuna iltihak etti. Fakat, yaşının küçüklüğünden dolayı, kıta hizmetine verilmiyerek Toptaşı Askerî Rüşdiyesi ile Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesine coğrafya muallimi tâyin edildi. Dört yıl kadar bu vazifeleri ifa eden genç zâbit, 1902 de Harbiye Mektebi fransızca muallimliğine nakledildi. 1903 de birinci mülâzim, 1907 de Yüzbaşı oldu.
Harbiyede muallimlik ettiği bu yıllar içinde idi ki, günlük ve haftalık gazete ve risâlelerde ilk yazılarını yazmağa başlamıştı; “İrtikaa” da, “Malûmat” da, “Hazinei Fünun” ve “Mecmuai Ebüzziya” da makaleler neşretti; hattâ bir aralık Tercümânı Hakikat Gazetesinin baş muharrirliğini yaptı.
1908 de, meşrutiyetin ilânı ile beraber, o zamana kadar yaptığı neşriyatın ilk mahsulünü topladı. Kendisine; Harbiye Mektebi talim heyeti arasında en mühim bir kürsü tevdi edildi, Harbiyenin tarih muallimi oldu. Ayni yıl içinde “Millet” gazetesi başmuharrirliğini aldı. Bir müddet sonra da, İkdamda, imzasının etrafına binlerce okuyucu toplıyan “Lâle Devri”, “Tarihî Sîmâlar”, “Köprülüler” ve “Felâket Seneleri” adındaki eserlerini birbiri arkasından tefrika halinde neşre başladı ki, bu yazılar, kendisine geniş bir şöhret temin ederken “Kütüphanei Askerî” nin “Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı” adındaki külliyatının esasını teşkil ediyordu. (B. : Kütüphânei Askerî; İbrahim Hilmi Kitabevi).
1909 da Erkânıharbiyei Umumiye ceride şubesine memur edildi, “Mecmuai Askeriye” nin neşrine nezaret etti. Burada askerliğe aid yazılar yazdı. Ayni yıl içinde, yeni kurulan “Tarihi Osmanî Encümeni” ne daimi âza tayin olundu; bir heyet ile beraber, tetkikat için Fransaya gitti; bu sâyede ilk defa olarak bazı Fransız âlim ve müverrihleri ile tanıştı.
1912 Balkan Harbinde askerî sansür müfettişi tayin edildi. Harb sonunda da, arzusu, ile, tekaüd edildi. Bu tarihten itibaren de, edîb bir tarih bilgini olarak, Ahmed Refikin en velûd devri başladı. Bir taraftan hazinei evrakta çalışıyor. Diğer taraftan, kütüphaneleri dolaşıyor, bu yorucu mesâinin mahsulü olarak, bir takım vesikalar, metinler neşrediyor, makaleler, kitablar yazıyordu.
1913 de, Harbi Umumî arifesinde, Yüzbaşılık ile tekrar silâh altına çağırıldı. Tekrar sansür umumî müfettişi oldu. Erkânıharbiyei Umumiyenin emri ile Türkiye - Rusya münasebetlerine dair makaleler yazmağa memur edildi. Bu makaleler arasında, Mısır meselesine de temas etmek mecburiyetinde kalan Ahmed Refik, Kavalalı Mehmed Ali’nin Türkiyeye ihanetini yazdı. Bu yazı, Sadırâzam Mısırlı Said Halim Paşanın gazabını intaç etti. Müverrih zâbit, bu Osmanlı Paşasının arzusu ile, bir alaylı yüzbaşısının maiyetinde, arpa ve saman memurluğu ile Ulukışla’ya sürüldü. Menşe itibariyle bir Anadolu çocuğu olan Ahmed Refike, memuriyet şeklinde görünen bu sürgün hayatı, asırlardanberi ihmal edilmiş olan perişan yurdumuzu yakından görmek, tetkik etmek fırsatını verdi.
Cihan Harbinin ikinci yılında, 1915, Eskişehir sevk komisyonu reisi oldu. Bu çok yorucu vazifeyi görürken ağır surette hastalandı. Tedavi için İstanbula getirildi. Enver Paşanın tavassutu ile Said Halim Paşanın gazabı teskin edildi. Ahmed Refik İstanbulda kaldı.
Harb Mecmuasına, Türk harb tarihinin parlak hatıratını yazdı. Başkumandanlığın emri ile de eski Türk muharebelerine dair vesaiki toplamak için hazinei evrakta çalıştı. Bir taraftan da Erkânıharbiyei Umumiyetinin emri ile, yurdunun sınırlarında kanını döken Mehmedciklere dağıtılmak üzere “Tarihte Osmanlı Neferi”, “Yirmi beş sene siper kavgası” gibi, tarihimizin Mehmedcik destanlarını kaleme aldı.
1916 da, “Yeni Mecmua” da, Ahmed Refik’e güzide bir mevki verilmişti. Yeni Mecmuanın ortasındaki parlak kâğıttan iki yaprak tercihan onun tarihî makalelerine tahsis edilmişti.
Cihan Harbinin son yıllarında, Şarkî Anadolu Rus istilâsından kurtulduğu zaman, Ermeni mezalimini göstermek üzere ecnebi gazetecilerden mürekkeb bir heyetin riyasetinde Şarkî Anadoluya gitti. Batum, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Kars, Ardahan, Artvin ve havalisini dolaştı. Bu uzun seyahat esnasında topladığı notlarla “Kafkas Yollarında” adındaki eseri vücude geldi. Bu notlara Eskişehirdeki hatıratını da ilâve ederek “İki komite, İki kital” i yazdı.
Harb sonunda terhis edilen Ahmed Refik, 1917 de, Mehmed Arif Beyden inhilâl etmiş olan İstanbul Darülfünunu Osmanlı Tarihi muallimliğine tayin edildi. Az sonra, ayni Darülfünunun Türkiye Tarihi müderrisi oldu. Vak’anüvis Abdurrahman Şeref’in vefâtı üzerine, 1924 de, Türk Tarih Encümeni (Eski Osmanlı Tarih Encümeni) riyasetine seçildi. Bir müddet sonra, bu riyasette kendisini profesör Fuad Köprülü istihdâf etti. Encümende yine daimî âza olarak çalışan Ahmed Refik, Darülfunundaki kürsüsünü de yirmi yıl, Darülfünunun ilgasına kadar muhafaza etti. Üniversite teşkilâtında açıkta kaldı. Mütekaid bir asker olduğundan, Darülfünunda ücretle çalışıyordu, açıkta kalınca, bütün geliri, pek az olan eski yüzbaşı mütekaidi maaşına inhisar etti. Evvelâ parça parça kütüphanesini sattı; son hastalığında, eli kalemini tutamadığı gün, ilâçlarını aldırabilmek için, çalışma odasında bulunan tarihî kıymeti haiz bir tabloyu sattıdı:
Son Osmanlı halifesi Abdülmecidin eseri olup kendisine ithaf ve hediye edilmiş olan bu eser, Lâle Devrine aid büyük bir kompozisyon idi; ressam, Ahmed Refikin bu isimdeki kitabının bir bendini tersim etmiş ve o satırları da bir plâk üzerine hakkettirerek tablosunun çerçevesine koydurtmuştu.
1937 Birinciteşrininin 10 uncu pazar günü, ki ışıklı ve sıcak bir gündü, öğle üzeri Haydarpaşa hastahanesinin dört çıplak duvarı arasında gönlü tâze, vücudü yıpranmış olarak öldü. Yıllardanberi oturduğu ve çok sevdiği Büyükadaya gömülmesini vasiyet etmişti. Ertesi gün İstanbul âfakını saran fırtına bulutları ve boşanan bir sağnak arasında bu büyük edîb tarihçimiz Adanın Tepeköyü mezerlığına bırakıldı.
Tabiatin ne garip bir mucizesidir, Ahmed Refiki edebî istirahatgâhına bırakanlar Ada iskelesine indiklerinde, gökyüzündeki fırtına bulutları uçup gitmiş, sonbahar güneşi yer yüzünü bütün şa’şası ile parlatıyordu.
Aşağıdaki satırlar Reşad Ekrem Koçunun, üstadın ölümü üzerine yazdığı bir makaledendir:
Ahmed Refikin pek sevdiği Nedimin bir beytini bugün onun için hatırlıyorum:
Gel ey gönül yine bir âhı hasret eyliyelim
Sipihri tahtai meşki felâket eyliyelim.
“Kendi tasviri ile, İstanbulun, sâf ve mavi bir semâ altında, nilgûn ufuklar üzerinde yükselen kubbe ve minareleri, Marmaranın tarâvetdâr suları üzerinde rengârenk akisler bırakan çinili köşkleri, denizin ağuşunda Kızkulesinin dilâviz akisleri ile bir mecmuai bedayi halini” aldığı bol ışıklı bir sonbahar gününde, Haydarpaşa hastahanesinin bir koğuşunda, dört çıplak duvar arasında ölen müverrih Ahmed Refik, büyük, bir Türk edîbidir.
“Boğaziçinde, yalımızın önündeki rıhtımdan denize bir olta kurşunu gibi fırlayıp sulardan pullu pullu bir balık gibi çıktığım âvâre çocukluk çağlarında tanıyıp sevdiğim Refik Amucanın müverrih Ahmed Refik olduğunu, yıllarca sonra Konyada öğrendim. Yeni Mecmuanın ortasındaki iki yapraklık parlak kâğıtta çıkan tarihî makalelerini, eski Türkiye seyahatnamelerindeki nefis gravürlerin ve estampların kopyeleri ile süsleyen Ahmed Refiki, 1916 da on on bir yaşlarında olan bizler iyice anlıyamazdık ama, o yazıların yeni, tâze, canlı ve güzel şeyler olduğunu hissetmiştik.
“Çok genç iken yazmağa başlıyan Ahmed Refik, bize bir kütüphane, kendisine bir şöhret yapan ve ne kadar acıdır ki, hayatının son yıllarında yegâne vasıtai maişeti kalmış olan kalemini, ölümünün arifesine kadar elinden bırakamadı, daima arandı, okundu. Üç nesilden fazla Türk münevverinin, ona bir bilgi borcu vardır.
“Ahmed Refik payıtahtta yerleşmiş Orta Anadolulu bir aileni oğlu idi. Asker ocağından yetişmişti. Yurduna temiz hislerle bağlıydı.
“Çocukluğunu ve gençliğini dolduran İkinci Abdülhamid’in istibdad devri, 93 bozgununun yarasını kapatamamıştı. Ahmed Refikin temiz hislerle bağlı olduğu Türk yurdu felâketzede, perişan, bakımsız, sınırlarında felâket bulutları uçuşan bir ülke idi.
“Bir piyâde yüzbaşısı iken, meşrutiyetin ilânını müteakip, 14 Teşrinisani 1325 tarihli bir irâde ile teşekkül eden “Tarihi Osmanî Encümeni” daimî âzalığına tâyin edilmiş olan Ahmed Refik, birçok tarihî makalelerinden, kitaplarından ve Büyük Tarihi Umumîden den sonra şöhretini birdenbire genişleterek “Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı” başlıklı, halk kitaplarına başlarken, bu külliyatın kabına müellifin kalemi ile şu satırlar yazılmıştı: “Ahmed Refik Bey tarafından geçmiş asırlarda Osmanlı hayatı namiyle musavver bir tarih külliyatı tesis edilmiştir. Külliyatın tesisinden maksat, Osmanlılarda tarihî bir terbiyei fikriye, esaslı bir milliyet muhabbeti uyandırmak, büyük adamlarımızın hayat ve ef’aline dair malûmat vermek, Osmanlı heyeti içtimaiyesinin ahvali ruhiyesini göstermek, mâzisinin acı veya parlak derslerini yeni neslin gözleri önüne koyarak ileride tâkip edeceğimiz hattı harekete dair tarihî esaslar hazırlamaktır”.
“1331 de Muhtar Halid kütüphanesinin “Tetebbüatı tarihiye sayfaları” neşriyatı arasında “Prusya nasıl yükseldi?” adındaki eserinin ikinci tab’ını yapan Ahmed Refik, tarihten ürken cahil bir istibdadın yıllarca uyuşturmağa uğraştığı mazisi muhteşem büyük bir milleti şahlandırmak için, Prusyada olduğu gibi, tarihî terbiyenin çok mühim bir silâh olduğuna inanmış bir gençti.
“İmparatorluğun hazinei evrakı bir gayyâ idi. Bir Türkiye bibliyoğrafyası mevcut değildi. Ahmed Refik, hazırlanmış malzeme üzerinde geniş ve derin bir görüş ve terkib yapan bir müverrih olamadı. Fakat, Allahın ona bir vergisi olan güzel bir dil, hassas bir yürek ve cevval bir zekâ ile, vak’anüvislikten ileri gidememiş olan devrinin tarihçiliğine yeni, heyecanlı, tâze bir hava getirdi.
“M. Tuhan Tan’ın, onun ölümü münasebetiyle yazdığıdır: Memleketimizde Ahmed Refik adlı biri çıkıp da tarihî eserler yazmasaydı, bugün umumîleşmiş ve garp âlemine bile müessir olmağa başlamış olan tarih sevgimiz vücut bulmıyacaktı.
“Kaynaklarını, kütüphane kütüphane dolaşarak keşfeden Ahmed Refik; vesikalarını, hazinei evrakta, toz ve toprak arasında hafriyat yaparak meydana çıkaran Ahmed Refik, içli bir adamdı, şâir adamdı, dinamik adamdı ve cömert adamdı. Onun için, serî çalıştı, bazan kaynaklarını tenkit etmedi, bu yüzden hatâlara düştü; bazan vesikalarını kâfi buldu, bu yüzden sathî kaldı. Fakat daima, orijinal bir artist müverrih, bir büyük edîb oldu. Türkiye tarihi üzerinde yer yer kuvvetli işaretler yaptı. Ölüm döşeğine kadar çalışarak Ahmed Refik adını taşıyan zengin ve kıymetli bir kütüphane bıraktı. Nihayet, ölümü ile büyük bir boşluk hissettirdi.
“Amucam yerinde hocam Ahmed Refik ile son defa Üniversite Kütüphanesinde konuşmuştum. Titriyen elini öptüğüm zaman, ölümünün ona bu kadar yaklaşmış olduğunu bilir miydim? Evliya Çelebi üzerinde son çalışmalarını yapıyordu. Benim, Evliya’nın hayranlarından olduğumu bilir, uzu uzun anlattı. Evliya Çelebi syahatnamesinin onuncu cildinden sonra, neşredilecek olan Silâhdar tarihinin üçüncü cildinin de kendisine tevdi edileceğinden bir çocuk sevinciyle bahsetti. Şimdi, Ahmed Refik’in gözlerindeki o sâf parıltıyı görür gibi oluyorum.
“Hey Ahmed Refik Beyefendi, yapayalnız ölen aziz hocam...”
Ahmed Refik’in ölümü, İstanbul gazetelerinde derin ve samimî bir teessürle karşılandı; en seçkin kalemler, onun için yazı yazmağı kendilerine bir borç bildiler. Aşağıdaki satırlar, bu makalelerden alınmıştır:
Tanınmış tarihçi Ahmed Refik’in vefatını dünkü nüshamızda elemle haber vermiştik. Ahmed Refik, senelerdenberi —hattâ Akşam’ın ilk kuruluşundanber— gazetemizin muharrirleri arasında bulunduğu için, bizler yalnız kıymetli ve yüksek bir münevverimizi kaybetmekle değil, bir mesâi arkadaşımızı da aramızdan silinmiş görmekle mâtemzedeyiz.
Onu kim bilmez: Eserlerini kim okumamıştır? Ahmed Refik’ten kim yeni bir şey öğrenmemiştir?..
Merhumun doğrudan doğruya tarih kitabı şeklinde muhtelif ve cilt cilt muhalledâtı vardır ki, kendi sahalarında Türkçemizde henüz daha iyileri yazılmamıştır. Tarih telâkkisinin son değişmesine kadar bunlar kendinden evvelkilerdeki bütün malûmatı toplayıp üzerlerine yenilerini de ilâve etmiş sayılıyorlardı.
Ahmed Refik, eski el yazısı eserleri, hazinei evrakı senelerce büyük bir sabırla araştırmış, elde ettiği vesikaları mecmualarda neşretmiştir. Bunlar, muhtelif devirlere, muhtelif şahıslara dair beşerin bilgi istinatgâhları olarak kalacaktır. Daha şimdiden beynelmilel takdirlere de mazhar olmuşlardır. Nitekim İsveçliler, Demirbaş Şarl’a dair yazdığı bir eser için kendisine madalya vermişlerdi.
Çalışmalarından pratik faydalar da hâsıl olmuştu: Sürp Agop mezarlığına dair vesaiki ortaya çıkarmak suretiyle. İstanbul şehrine birkaç milyon lira kazandırmıştı. Gördüğü ender mükâfatlar arasında, ona, bu hizmetinden dolayı küçücük bir ev parası verilmişti.
Ahmed Refik, kuru,, can sıkıcı bir âlim olarak kalmasını istememiştir. Halka, geniş tabakalara okutmak hevesiyle kalemini kullanmıştır. Tarihi kolay okunur, herkesce anlaşılır bir tarzda yazmak tecrübesine memleketimizde ilk girişen ve bunda muvaffak olan Ahmed Refik’tir. Meselâ “Lâle Devri” gibi eserleri, en çok okunan romanlar derecesinde âmmenin rağbetini kazanmıştı; lezzetle, zevkle, her yaştaki, her seviyedeki vatandaşlar tarafından okunmuştur.
Ahmed Refik’i taklid ederek, birçok muharrirler tarihi romanlaştırmağa kalkmışlar; bazan da işi çığırından çıkarmışlardır; hakikatleri tahrif etmişlerdir. Fakat o, kendi bildiği, hakikatine inandığı yoldan ayrılmamış, halk için yazdığı eserlerde de daimâ doğruyu vesikalara istinaden tahkiye etmiştir.
Üstadın halk muharriri olmağı sevmesine ve halka kendini sevdirebilmesine iki esaslı sebep vardı. Bunlardan birisi gazeteciliği idi. Ahmed Refik, İkdam’ın doğrudan doğruya profesyonel muharrirliğini yapmıştı. Yazısındaki tatlı üslûbu da tab’ındaki şairliğinden almıştı. Ahmed Refik’in manzum eserleri de vardır. Şarkıları hâlâ dillerde dolaşmaktadır:
“Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin!”
Kendisini bütün tanıyanlar sevmişlerdir. Zira o, gayet rind, neşeli bir insandı. Gençliğinde de yakışıklı bir zâbit olarak tanınmıştı. Maziyi sevdiği gibi hali de severdi; Tarihin güzel kadınları var diye devrimizin dilberlerine yüz çevirmezdi. Cem âyinini yirminci asırda ihyaya çalışırdı: İçkiden çok hoşlanırdı. Fakat derler ki kırkına kadar hiç işret kullanmamış da ondan sonra başlamış.
Bunu da hayatını istediği kadar kolaylıkla kazanamamasına hamletmek mümkündür. Filhakika Ahmed Refik, çok sıkıntılı günler yaşamıştır.
Ne garip bir tecellidir ki, tarihî birtakım hakikatleri meydana çıkaran Ahmed Refik’in öldüğü gün, doğum tarihi muhtelif gazetelerce münaziünfih oldu: Kimi 1881 diye, kimi 1882 diye yazdı. Biz de 1876 dedik. Sanırım ki bu en doğrusudur. Zira aksi takdirde 18 yaşında zâbit çıkıp muallimlik etmiş olması lâzım geliyor.
Ahmed Refik bizim hesabımıza göre 61 yaşında vefat etmiştir. Onu pek erken, pek vakitsiz kaybettiğimizden dolayı müteessifiz. Kendisinden pek çok faydalar daha beklerdik.
Allah rahmet eylesin.
(Akşamcı; Akşam)
* * *
Son defa kendisini gördüğümde, dudaklarının daimî tebessümü daha ziyade bir elem ve ıstırap kıvrımı olmuştu.
— Hasta mısın? diye sordum.
— Hayır!.. Maatteessüf turp gibiyim! cevabını verdi.
Sağlamlığına ve sağlığına esef eden bu zihniyeti anlamak benim için güç değildi. Ne vakittir, Ahmed Refik’in maddî ve manev’ üzüntüden artık bunalacak raddeye gelmiş olduğunu biliyordum. Kibarlığının son bir aksülâmeli ile bu vaziyetini belli etmemeğe çalışıyordu. Fakat bütün ıztırabın, simasında, gittikçe derinleşen izlerinden biz, yakınları, her şeyi anlıyorduk.
Bir iki snedenberidir, muntazaman çalışabilmek kabiliyetini de kaybetmişti. O velûd muharrir, dimağını istilâ eden başka düşünceler ve başka endişeler yüzünden kısır olmuştu.
Ahmed Refik, her günkü meşgalesini teşkil eden tarihin yorgunluğunu şiirle gidermeyi seven çok ince duygulu bir insandı. Adanın kış yaz, ihtiyarlamasını bilmiyen bazı gönüller gibi, tazliğini ve yeşilliğini muhafaza eden çamlarının altında, âşık kalbleri senelerce coşturan şarkı güfteleri söylemiş ve onları besteleterek piyasada yaymıştı.
Ahmed Refik bir yığın eser yazmıştı. Bunların pek çoğunu bugün piyasada arasanız bulamazsınız. O derece rağbet görmüş, o kadar çok satılmıştı. O eserlerin yüzünden bol para kazanan Babıâlinin dimağ ve kültür kabzımalları, mariz vücudünü o nankör kaldırımlarda sürüyen Ahmed Refik’ten yüz çevirdiler.
Eğer, geçen günkü bir makalede teşekkülünü temenni ettiğim muharrirler birliği mevcut olsaydı, bu kıymetli fikir adamı bu dünyadan ötekine, gönlünde daha az meraretle ve insanların nankörlüğü hakkında daha az kanaatle göçerdi.
Ahmed Refik üzerinde, hayatının ayni zamanda hem en mes’ut ve hem de en elemli günlerini yaşadığı Büyükada toprağının, şimdiden sonra da altında ebedî istirahate kavuşmuş bulunuyor.
O, Adayı müşfik ve fedakâr bir maşuka gibi severdi. Haklı imiş: Ona ömrünün sonunda kucak açan yalnız o oldu...
Zavallı Refik!..
(E. Ekrem Talû; Son Posta)
* * *
Onu her görüşte Reşidüttin’i, Hâkani’yi, Asım’ı hatırlar ve için için yanardım. Bu hatırlayış ve bu yanış bende tabiîleşmiş, yahut Ahmed Refik’in sevimli ve zeki yüzü benim için üç ölçüyü gösteren bir aynaya dönmüştü. Kendisiyle karşılaşır karşılaşmaz mutlaka biri on dördüncü, biri on yedinci, biri de on dokuzuncu asırda ölen o muhterem şahsiyetleri görür gibi olurdum. Garip bir üzüntüye kapılırdım.
Reşidüttin, küre üzerinde ilk ilmî cihan tarihini yazan adamdı, felâket içinde can verdi. Hâkani, abdest alınarak okunmağa lâyık görülmüş bir eserin muharriri idi. Seksen yaşına varmış bulunmasına rağmen ata binmek müsaadesi alamadı, tabuta konuluncaya kadar yaya kaldı. Asım. Kamus ve Bürhan gibi iki büyük eserin mütercimi, iki koca cilt tutan nefîs bir tarihin de muharriri olduğu halde aç öldü. Ahmed Refik de bana onların bahtını taşıyan adam gibi geliyordu ve yüreğime, her tesadüfümüzde tazelenen, bir elem aşılıyordu.
Ne yazık ki, yıllardanberi sezinsediğim bu âkıbet kuru bir kuruntudan ibaret kalmadı. On binlerce tarihseverin, adını yıllardanberi saygı ve sevgi ile anageldiği Ahmed Refik; her eseri üçer beşer kere basılıp kapışa kapışa alınmış ve okunmuş olan Ahmed Refik; bütün Türk okuyucularına yıllarca tarih sevgisi sunan Ahmed Refik; Üniversitede uzun yıllar müderrislik yapan Ahmed Refik nihayet bir güz soğuğuna karşı zayıf vücudünü koruyacak örtü bulamıyarak zatürrieye yakalandı. Bir yudum ilâç parası tedarik edebilmek için hasta hasta sokağa çıktığı için üstelik satlıcana da tutuldu ve adı duyulmamış, kendisi tanınmamış bir adam sessizliği içinde ölüp gitti. Reşidüttin de en geniş bir şöhrete rağmen onun gibi sürünmüş, Hâkanî de, eseri muskalaşmış bir muharrir iken yurdunda böyle öksüzleşmiş, Asım da eserleri elde ve adı dillerde gezerken bu şekilde dünyadan göçüp gitmişti.
Anlaşılıyor ki yalnız bilmek, yalnız eser neşretmek şu fanî âlemde bahtiyar olmağa kâfi gelmiyor. Biraz da bahtın iyi olması lâzım. Fakat baht ile ilmin uyuşması da kolay değil.
Ahmed Refik, şüphe yok ki müverrihti. Lâkin onda tarih bilgisi kadar tarihi sevdir-
mek ve okutmak bilgisi de vardı. Hiç bir kimse tarafından tekzip edilemiyeceğine emin olarak söylüyorum: Memleketimizde Ahmed Refik adlı biri çıkıp da tarihî eserler yazmasaydı, bugün umumileşmiş ve garb âleminde bile müessir olmağa başlamış olan tarih sevgimiz vücut bulamıyacaktı. Onu bu bakımdan sade tarihçi değil, tarih mimarı da sayabiliriz.
(M. Turhan Tan; Cumhuriyet)
* * *
Ahmed Refik benim dostumdu ve sanırım ki çok sevişirdik de...
Onu son defa tarih kongresinde görmüştüm. Tarih kongresinin encümenlerine seçilmiş olmanın gururu, galiba dostuma tarih profesörlüğü kürsüsünden mahrum kalmanın acısını bir parça unutturmuştu.
İçleri gülen yeşil gözlerini bana dikerek:
— Ecnebi tarihçiler, arkeologları dinledin ya.. — demişti — hep bizi konuşuyorlar tarih demek biz demeğiz. Türk ile tarih bir mânaya gelir. Ne yazık ki Çallı bu hakikatin hâlâ gafilidir.
— Bunu nereden kestiriyorsunuz hoca?.. diyecek olmuştum.
Yeşil gözlerinde tatlı bir hırçınlık ışıldarken şu cevabı vermişti:
— Nereden olacak? Ortada yok; görünürde yok; Adada yok, Ahmed Refik’in ziyaretine gelen dostları arasında yok. Her yerde, memleketin her tarafında münevver insan, zekâlı insan, san’atkâr insan teneffüs ediyorum. Yalnız onu göremiyorum. Ortada bir Çallı yok.
Çallı...
Ahmed Refik, ömrünün son on yılını hem onunla yanyana, hem onun nostalijisini duyarak yaşadı. Bu garip tezad Çallı’nın bazan bulunduğu yerde, ayni zamanda var ve ayni zamanda yok oluşunu ifade eder.
Çallı...
Bilmem bu san’atkâr dostum, onu, o çok iyi insanı, onu çok sevmiş olan Ahmed Refik’i çabuk unutabilecek mi?
Kırk yılı geçen uzun ve yorucu çalışma devresinde sarı ve yumuşak saçları teker teker kırlaşan ve seyrekleşen bu başı, bu memleketin fikir, san’at ve kültür âlemine hiç ihmale gelmez bir kıymet katan Ahmet Refik’in başı, Adanın kiremit renkli toprağına gömüldüğü gün, bana onun ne yaptığını bilmez bir hale girdiğini, o geceyi Çal ovalarında başı boş dolaşıp koşarken birden kalbi durmuş bir aygır gibi dostmuzun mezarı üstüne yıkılarak geçirdiğini söylediler. Eğer böyle ise Ahmed Refik’in tek alacağı kalmaz. Gani şekilde, en cömert şekilde tediye edilmiş olur. Ve bir dostun yok oluşundan duyulan azabın bu tecellisi ile şu san’atkâr, “İmparator Timur ve İmparator Yıldırm” adlı müstakbel eserinden umduğumuz dercede kuvvetli ve yeni bir ölümsüzlük daha kazaiacağına inanabilir.
Ahmed Refik’in Köprü üstünde bir yaz şöyle bağırdığını işitmiştim:
— Gelin be! Bağımın üzümleri hep sizin için yetişiyor. Evimin altında dostlar için bir meyhane açtım.
Bir yaz da bana kollarını açarak böyle söylemişti:
— Bahçem karanfillerle dolu. Gelin, koklayın.. erikler, şeftaliler öyle doludur ki ağaçların dalları kırılacak, Gelin Allahınızı severseniz, gelin şu erikleri, şu şeftalileri yeyin!.. Kütür kütür şeftaliler... Ağaçlarımın dallarını masum kız göğüslerinin azabından kurtarın...
Ahmed Refik’in rindâne edâsında kâh bir ilâh Bakûs, kâh bir Hayyam, kâh bir Hafız, kâh bir Mevlâna konuşur gibi olurdu.
O bir müverrih miydi? Sanmam. Devrini vermedi. Geçmiş devirlerin hiçbir karanlığına onun eli ile bir sistemin meşale uzattığı da iddia edilemez. Bununla beraber gerek Türk tarihçiliğinde ve gerek umumî Türk kültüründe Ahmed Refik’in arzettiği endam pek enine boyunadır.
Türk edebiyatında Ahmed Refik’in rolü asla unutulmıyacaktır. Kaybettiğimiz Ahmed Refik, büyük bir Ahmed Refik’tir.
Bence Ahmed Refik’in ölümü ile aramızdan ayrılan vatandaş, bizi sayısız hatıraları ve unutulmaz matemi ile başbaşa bırakan vatandaş, bir âlimden ziyade bir san’atkârdır:
Kültürü, heyecanı, insanî mânası ve verimi yüksek bir edîbin matemini tutmaktayız.
Altı yedi yıl kadar oluyor galiba.. bir gün Sirkecide, tramvay caddesine bakan bir gazinonun tarasasında oturuyordum. Omuzuma bir el dokundu. Baktım:
O:
— Nasılsın?..
— İyiyim hoca...
Biraz dalgınca bir hali vardı, yanıma oturunca sordum:
— Neyin var? Bir şeye mi sinirlendin?..
— Evet...
Biraz neş’elensin diye bir komedyen tavrı takınarak bağırdım:
— Hangi mel’un senin canını sıktı hocam? Aaah bir elime geçirsem kafasını patlatırım.
Gülümsedi:
— Tamam... Ben de bunun için geldim zaten... Sen onu tanıyormuşsun?..
— Kim bu o?..
— Senin sınıf arkadaşlarından biriymiş.
— Tuhaf şey.. ne yaptı sana?..
— Ne yapacak? Bana damat olmak istediğini söyledi.
— Ey sen ne yaptın?..
— Olmaz, dedim...
— Mükemmel! Kesip atmışsın işte.
— Benim kesip atmamla iş bitse iyi, senin mel’un ısrar ediyor.
— Ya kız?..
— O da senin mel’unla ayni fikirde.
— Mesle kalmamış öyle ise...
— Sanırım sen arkadaşına bir rica edersen bu sevdadan vazgeçirebilirsin.
— Adını söyle bakayım..
Eğildi. Çocukluk arkadaşımın adını kulağıma fısıldadı. Bu, tanıdıklarımın en halûk, en zekisi idi ve şerefli, parlak bir istikbale de namzetti:
— Hoca.. -dedim- sana birinci ikramiye isabet etmiş, bundan iyisini nereden bulursun?..
Kızdı, hiddetlendi, bir hayli kavgadan, gürültüden, münakaşadan sonra homurdanarak yanımdan ayrıldı.
İki yıl benimle konuşmadı.. sonra bir gün onu Adada, beş yaşında çok sevimli bir yavruya yemiş alırken manavın önünde yakaladım:
— İhtiyar, bu kim?
Hemen kulağıma eğildi:
— Sus! Sakın o kavgamızdan bahsetme! Duymasın.. onun doğmasını istememiş olduğumu sanmasından korkarım. -Torunumu ne kadar seviyorum bilsen? Geceleri göğsüme çıkıp uyuyor yaramaz..
Onun o gün, yemiş yiyen sarı saçlı bir mini miniyi yederek önümden gidişi ne güzeldi. Büyük babalık Ahmed Refik’e çok yakışmıştı. Ve galiba hayatının son deminde en büyük zevki torunu ile şakalaşmak ve en beğendiği sıfat büyük babalık oldu.
Ahmed Refik’den boşalan yer büyüktür.
O, bunamadan ve modası geçmeden öldü.
O, büyük eserlerini gölgede bırakacak en büyük verimler vadederek öldü. Büyük dostumun azabı içindeyim. 1937 çok kötü başladı, çok kötü yürüyor.
(Nizamettin Nazif; Haber)
* * *
Ağlamak kabiliyetini kaybetmenin acısını, Ahmed Refik’in cenazesinde anladım. O adamı, yıllardanberi sevmiye, elini öpmiye, hattâ mütemadiyen kendinden bahsetmesine, kendini övmesine alışmıştık.
Bir tarihci Ahmed Refik vardı, bir de bizim dostumuz olan Ahmet Refik. Birincisinin cilt cilt kitbları vardır, onlar daha uzun zaman okunacaktır. Zaten bizim nesle — tarih zevkini değil — okumak zevkini aşılamakta o kitapların büyük hizmeti oldu. Tarihi Umumî’si forma forma çıkarken bizler daha mektep sıralarında idik. Onları haftada bir alır, biraz okur, resimlerine bakar, saklardık. Her cilt bitip de Hilmi kütüphanesinden onun yeşil cildini aldık mı, koltuklarımız kabarırdı. Ahmed Refik bizim ilk kıymetli kitabımızın muharriridir. Sonradan kütüphanemize daha güzel, daha kıymetli kitaplar girdi. Parlak kâğıdın, resmin büyük bir şey olmadığını anladık, Tarihi Umumî’yi açıp okumaz olduk, hattâ çoğumuz onu başkalarına verdik, kaybettik. Fakat onu unutmadık. Ona çocukluğumuz, ilk okuma zevkimiz bağlıdır. Şimdi Hilmi’nin Atlas’ını ve o Tarihi Umumî’yi hatırladıkça gözlerimin önüne yeni okumıya başladığım günlerin bahar sabahları geliyor. Bu yalnız benim için böyle değildir, bizim neslin birçok kimseleri için böyledir. Hattâ bugün ben yaşta olanlar, Ahmed Refik’in kitaplarını benden fazla okudular; çünkü ben Atâ Beyin oğluyum. Atâ Bey de — her nedense — Ahmed Refik’den pek hoşlanmazdı.
Bizim dostumuz Ahmed Refik, tarihçiden ziyade şâirdi. Rakı içmeğe oturdu mu, ikinci kadehte coşar, şarkılarını okumağa başlardı. Bazan da bize: “Bir şiir okuyun” derdi, fakat ne söylesek beğenmez, başkasını isterdi. O, istediği başka şiir, kendi manzumeleri, şarkıları, Çallıname’si idi. Onları ezbere bilenimiz az olduğundan hoca ile şiirden bahsetmek hayli zor iş olurdu. Fakat o kusura bakmaz, bizim yerimize kendisi okuyuverirdi. Ahmed Refik’i çok severdim: İlmine karşı içimde, belki babamdan kalma bir şüphe vardı ama, bir çocuk gibi, nahvetini gizlemiyen, herkesle, hiç tanımadığı kimselerle senli benli konuşan o gönülsüz insandan hoşlanırdım. Buna rağmen şiirlerinin harikulâde olduğunu söyliyemiyeceğim. Hiç san’atkâr değildi, gelişi güzel söylerdi. Şarkıları, meselâ, “Rabbin bana bir nimeti varsa...”, “Şen gözlerine neş’e veren” hâlâ dillerde dolaşıyor, bir müddet daha söylenecektir. Fakat Gönül - Şiir mecmuası - pek rağbet görmedi; bundan sonra göreceğini de pek zannetmiyorum. Belki birkaç beyti hafızalarda yer etmeğe lâyıktır. Meselâ “Lebimden aldığı ezvakı sen bir dinle sinenden * Ne sinen kurtulur benden, ne gönlüm vazgeçer senden..” Bu da kâfi değil mi?
Zavallı Ahmed Refik, zavallı hocam... Öleceğini biliyorduk, ama yine yüreğim parçalandı. Bir ağlıyabilseydim, belki ondan sonra seni sükûnla, güzel hâtıraların verdiği tebessümle anabilirdim.
(Nurullah Ataç; Haber)
* * *
Pazar ile pazartesi arasındaki gece gürültü ile yağmaya başlamıştı ama sabahleyin durdu ve biz — barometreye bakmağa bir türlü alışamıyanlar, daha doğrusu akıl erdiremiyenler — hava açılacak diye ümide düştük. O gün Büyükada mezarlığına Ahmed Refik’i bırakmağa gittik. Ahmed Refik, karanlık bir gök altında, şimşekler çakarken gömüleceğini bilseydi bunu, romantik ruhuna uygun bulup memnun olurdu. Son kürek toprak da atılıp Kur’an okuyanlar sustuktan sonra ilk olgun taneler düşmeğe başladı. Cenazeye gelen kadın, erkek, çoluk çocuk Tepeköyünden iskeleye koşar gibi acele acele iniyordu: sanki bir panik, kelimenin hakikî mânası ile bir panik, yani, Pan Tanrının gözüküvermesi ile yürekleri sarıveren ürperme... Ahmed Refikin cenazesi öyle parlak olmadı; büyük bir kalabalık yoktu; fakat pek sevdiği İstanbul’un seması o gün elinden geldiği kadar heybetli olmayı esirgemedi.
(Nurullah Ataç; Haber)
* * *
Ahmed Refik’in acele bir krokisini çizmek istiyenlerin gözleri önüne gelen adam şudur: İmparatorluğun son ve halkın ilk tarihçisi; yaptığı işin sarayın dalkavukluğu halinden çıkararak milletin müdafaası haline sokan ilk tarih muharriri; yazdığı kitapları halka okutabilmek için tarih vülgarizasyonu yapan ilk kalem sahibi; İmparatorluğun sırlarını deşmek için evrak hazinesine gözlerini daldıran edebiyat atmosferi içinde mütalâa eden ilk tarih edebiyatçısı; İmparatorluğun yıkılmasına sebep olmuş klerikal tesirlere, ulema ve softa otoritesine hücum etmiş ilk tarihçi.
Fakat, ilmî denebilecek bir metoddan mahrum; fakat, ilmî denebilecek herhangi bir tarih felsefesinden habersiz; fakat maziye zekâsından ziyade mizacı ile ve hassasiyeti ile bakmış, esrelerine bilgisinden ziyade gönlünü karıştırmış; fakat, bilhassa Balkan Harbibinden sonra ümitleri yıkıldığı için, neslinin hemen bütün san’atkârları gibi kendisini umumî mânası ile tam bir epikürizme vererek, hakikatte bir nâle devrinden başka bir şey olmıyan Lâle Devrinin tasasız, çapkın ve müstehzi şiirini sevmişti; fikir adamı ve ehli kalem olmaktan ziyade ehli dil; kahkaha ile göz yaşı arasında kararını bulamamış ve bütün ömrü birinden ötekine atlamakla geçmiş; şiire tarihten fazla istidatlı, fakat tarihe şiirden fazla emek vermiş; ikisinin de sathında kaldığı halde aşkını duymuş, fakat ikisinin de içine dalamamış olmanın şuursuz dramını yaşamış bir kalender: Büyük be zavallı Ahmed Refik, zavallı hoca.
(Peyami Safa; Cumhuriyet)
* * *
Harbiye mektebinin eski meç hocası zâbit, müellif, bestekâr, şâir, müverrih, profesör, mütekait yüzbaşı... Tek başına Ahmed Refik’i ifade etmekten yüzde yüz uzaktır.
Ahmet Refik’i en ziyade aksettirdiği iddia edilen hattâ kendisine büyük şöhret veren tarihçiliğini de ben onu anlatmıyan vasıflardan biri olarak alıyorum.
Vakıâ o bizde modern tarih muharrirliğinin babasıdır. Bugün irili ufaklı bir sürü tarih hikâyesi, tarih romanı yazan insanlar vardır ki; onun kitaplarını okumuş, gazete sayfalarına naklettiği tarihî hâdiseleri anlamış, üslûpla tarihin izdivacına bizde ilk misali veren Ahmed Refik’ten feyiz almıştır. O, tarihi populerleştirmekte başlıbaşına bir mektep vazifesini görmüştür. Fakat bir muharrir için kâfi bir mazhariyet diyebileceğimiz bu vasfı yanında onu modern mânası ile bir müverrih diye tanımamıza imkân yoktur. Bu imkânsızlığı bir taraftan Ahmed Refik’in ruhunun nescinde, bir taraftan da devrinin pisikolojisinde aramlıdır.
Ahmed Refik, hendesî, berak, vâzıh bir mizaca sahip değildi. Kuru ve hendesî müstehaseleı, ölü şehirler, ölü vâkıalar üzerinde mukayseler yapmağa, ölü medeniyetlerin başucunda vesikalar toplamağa, meturûkât kaydetmeğe ruhu aslâ müsait değildi. Gerçi Babıâli hazinesinden birçok şeyler çıkardı. Fakat bunlar sadece tarihin ham maddeleridir. Ve bazı zaruretlerin ifadesidir. Ruhun verdiği bu imkânsızlığa, devrin ilim ve tarih zihniyetini de ilâve etmek gerektir.
Bu devirde Osmanlı vak’anüvisliği gömülmüş olmakla beraber ciddî ve modern ilim zihniyetinin istediği usullere göre tarih yazmak aslâ tahayyül edilmiş bir hakikat değildi. Ahmed Refik, vak’anüvisin öldüğü ve tarihin yasak sayıldığı devrin ortasında hayata gözünü açmıştı. Abdülhamid devri, tarihi bomaba, dinamit, isyan beyannamesi ve ihtilâl nev’inden bir şey sayıyor ve onu bacakları zincirli muharrirler arasında zindanlara atıyordu.
Ahmed Refik, bu devrin ortasında tarihi sevdi, başkalarına sevdirdi. Ve san’atkâr ruhunun bütün kudreti ile insanları tarihin galerilerine sevketti.
O, izahını bulamamış bir insandı. Şair olarak, müellif olarak, musikişinas olarak onu ayrı ayrı adlarla anmaktan ise coşkun hayat diye müphem bırakmak daha doğru olur.
Bu içli, daima delikanlı olan artist Ahmed Refik’in ölümünü biz daima genç bir ölünün hüzniyle hatırlayacağız...
(Sadri Ertem; Kurun’un haftalık ilâvesi)
Ahmed Refik’in bazı şarkıları:
Kederden mi
Kederden mi, neden böyle sararmış rengi ruhsarın?
Seninçin bak, nasıl ağlar, yanar bu âşıkı zârın.
Ağarsa saçların kâfi bana çeşmi füsunkârın.
Seninçin bak, nasıl ağlar, yanar bu âşıkı zarın.
Firakın zehreder billâh bana her âlemi âbı.
Nolur bir neş’elendirsen, şu gamlı ruhu bîtâbı.
Ağarmış saçlar olsun ömrümün son nurlu mehtâbı.
Seninçin bak, nasıl ağlar, yanar bu âşıkı zarın.
Şen Gözlerine
Şen gözlerine neş’e veren bir çiçek olsam.
Busenle sararsam, o güzel sinede solsam!
Her koklyışın ruhumu âteşlere yaksa,
Busenle sararsam, o güzel sinede solsam!
Öldürse de cevrin, yaşatır gönlümü handen,
Yansam da, yıkılsam da, usanmam gene senden.
Bir şey dilemem uçsa da ruhum şu bedenden,
Busenle sararsam, o güzel sinede solsam!
Endamının Hayalini
Endamının hayâlini gözlerimden silemem;
Kollarında can vereyim, başka bir şey dilemem.
Bana sen de acımazsan, kimler acır bilemem;
Kollarında can vereyim, başka bir şey dilemem.
Senelerce sevdim seni, mâbudum sensin benim;
Kimseye yâr olmam artık ben senin bir bendenim.
Budur senden son temennim, en samimî şîvenim;
Kollarında can vereyim, başka bir şey dilemem.
Sun da içsin
Sun da içsin, yâr elinden âşıkın peymeneyi,
Bir kadeh ver, mestü bîtâp et dili virâneyi,
Sînei gülrengini aç ta utandır lâleyi,
Bir kadeh ver, mestü bîtâp et dili virâneyi,
Hep senin hüsnün, senin aşkın beni ihya eder,
Bir dakika, grmesem, kalbimde sızlar yâreler.
Sen de olmazsan, neşatı ömrümü kim tâzeler?
Bir kadeh ver, mestü bîtâp et dili virâneyi,
Nerde ahu bakışın
Nerde âhu bakişın, nerde o gözlerdeki nur?
Ada’dan sen gideli kalmadı gönlümde surur.
Mâhitaplar, geceler, etmede hasretle mürur.
Ada’dan sen gideli kalmadı gönlümde sürur.
Saçların, tatlı yeşil gözlerin hep oldu hayâl;
Öyle bir çöktü ki, bilsen içime hüznü melâl.
Demek artık seni görmek, seni öpmek te muhâl.
Ada’dan sen gideli kalmadı gönlümde sürur.
Şen Adalar
Yüreğim sızlıyarak gözlerim âfaka dalar,
Yâda geldikçe çiçeklerle dolu şen Adalar.
Leblerim sineni, çeşmim gene mehtâbı arar,
Yâda geldikçe çiçeklerle dolu şen Adalar.
Güllerin rengini görsem lebini yâdederim.
Düşünür çamları, leylâkları artar kederim
Şimdi gül sineli yârim acaba nerede derim;
Yâda geldikçe çiçeklerle dolu şen Adalar.
Ruhum seni sevdi
Ruhum seni sevdi, sana yandı, sana yârdır.
Senden benim ayrılmamın imkânı mı vardır?
Feryadıma kanmazsan eğer sinemi yardır.
Senden benim ayrılmamın imkânı mı vardır?
Kaç yıl yüreğim sızladı âteşlere yandım.
Sünbüllere, leylâklara baktım, seni andım.
Sermest ederek ruhumu gûya oyalandım.
Senden benim ayrılmamın imkânı mı vardır?
Sensiz içerken
Yalnız bırakıp gitme bu akşam gene erken.
Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken.
En neş’eli demler bu gece sazla geçerken.
Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken.
Pervâne gibi hüsnüne yanmaktan usanmam.
Karşında sen ol, subha kadar bâdeye kanmam.
Bin yâre açar sîneme gül sîneni anmam.
Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken.
Nasıl Bıktın?
Âşıkından sen nasıl bıktın, neden ettin telâş?
Sızılıyor kalbim, gözümde dinmiyor bir lâhza yaş.
Durmuyor hiç iztırabım bağrıma bassam da taş.
Sızlıyor kalbim, gözümde dinmiyor bir lâhza yaş.
Bir zaman bendim senin cânın, senin en sevgilin.
Cânına insan kıyar mı, yok mu insâfın senin.
Kurtuluş yok, âteşi sinemde hâlâ sinenin.
Sızlıyor kalbim, gözümde dinmiyor bir lâhza yaş.
Hem seversin
Hem seversin, hem yanarsın, hem gene âvâresin.
Ah! Benim âşüfte gönlüm, sen neden biçâresin?
Ruhumu sermest eden, öldürmiyen bir yâresin.
Ah! Benim âşüfte gönlüm, sen neden biçâresin?
Yanmadan bıkmaz, usanmaz, nedir bu çektiğim,
Cânımı her dem yakar candan perestiş ettiğim.
Vaz da geçmezsin şu sevdâdan, nedir bu ettiğin?
Ah! Benim âşüfte gönlüm, sen neden biçâresin?
Solsan da
Solsan da sararsan, gene gülpembe dihensin.
Rabbin bana bir nîmeti varsa o da sesin.
Sinem ebediyyen bu güzel tenle bezensin.
Rabbin bana bir nîmeti varsa o da sesin.
Kâküllerin altında yeşil gözlerin ey yâr!
Her bâdede bir nuru semavî gibi parlar.
Sînem tutuşur hüsnüne meftunluğum artar.
Rabbin bana bir nîmeti varsa o da sesin.
Ahmed Refik’in eserleri:
Mektep kitapları
Ahemed Refik, ilk orta lise sınıfları için birçok mektep tarih kitapları yazdı. Bunlar, devirlerinde mevcudun iyilerinden oldu.
Çocuklara tarih kitapları
Mualim A. Halid kitabevi.
1 — Sokullu Mehmed Paşa; 1931
2 — Kanije gazileri; 1931
3 — Viyana önünde Türkler; 1932
4 — Eski Türk zaferleri; 1932
5 — Türkler ve Büyük Petro; 1932
6 — Vaşington ve Amerika istiklâli; 1932
7 — Yirmi beş sene siper kavgası; 1932
8 — Napoleon; 1932
9 — Türklerin İstanbul muhasaraları; 1932
10 — Türk akıncıları; 1932
11 — Ege havzası tarihi; 1934
Ansiklopedik neşriyat
Kanaat kitabevi.
1 — Mimar Sinan; 1931
2 — Büyük Frederik; 1931
3 — Büyük İskender; 1931
4 — Eski İstanbul; 1931
Millî kütüphane tarih serisi
Kanaat kitabevi.
1 — Naima; 1932
2 — Kâtip Çelebi; 1932
3 — Osmanlı devrinde zorbalar; 1932
4 — Tarih ve müverrihler; 1932
5 — Alman müverrihleri; 1932
6 — Fransız müverrihleri; 1932
7 — Peçevî; 1933
8 — Selânikli; 1933
9 — Fındıklılı Silâhdar Mehmed Ağa; 1933
10 — Hoca Sadettin; 1933
11 — Âşıkpaşazâde; 1932
Makaleler
Ahmed Refik’in muhtelif umumî başlıklar altında ve münferit olarak muhtelif gazete ve mecmualarda çıkan makalelerinin tam bir bibliyografyasını yapmak, zor bir iş olacaktır. Pek çoğunun orijinal bir değeri olana bu makalelerden büyük bir kısmı İkdam ve Akşam gazeteleri ile mülga Tarih Encümeni Mecmuasında; Yeni Mecmuada, Hayatta devamlı olarak çıkmıştır. Cumhuriyet gazetesiyle Yedigün Mecmuasında da birçok yazıları bulunmaktadır. Buraya mecmulardaki makalelerini alıyoruz:
Tarih Encümeni Mecmuası:
1 — Tevarihi Âli Osman; 2 — Mahmudu Saninin validesi; 3 — Osmanlı İmparatorluğunda meskûkât; 4 — Türkiyede ıslahat fermanı; 5 — Damad İbrahim Paşa zamanında Ürgüp ve Nevşehir; 6 — Emirî Efendi; 7 — Akınlar ve Akıncılar; 8 — Moralı Ali Efendinin Paris sefareti; 9 — Tevfik Paşa (Esatiri Yunaniyan müellifi).
Harb Mecmuası (İsimlerin yanındaki rakamlar mecmua numaralarıdır):
1 — Kahire yollarında. “Yavuzun Mısır seferi” (4-5); 2 — Galiçyadaki şanlı Osmanlı askerlerine (13); 3 — Osmanlı miğferleri ve harbi hazır (18); 4 — Harp edebiyatı ve eski şiirlerimiz (21); 5 — Tarihî menkıbeler: Şehit Kara Mehmed (24).
Yeni Mecmua 1917 - 1918; (Makale isimlerinin yanındaki rakamlar, mecmua numaralarıdır).
1 — Lehistanda Osmanlı nüfuzu (1, 2, 4); 2 — Turhan Sultan ve Çanakkale (3); 3 — Muradı Salis ve Kraliçe Elizabet (5); 4 — Müverrih Selânikî Mustafa Efendi (6, 7); 5 — Alman müverrihleri (8; 9); 6 — Bizde şehnâmecilik (11); 7 — Valde camileri (12); 8 — Saadâbâd (13); 9 — Michelet (14); 10 — Mimar Sinan (15, 16); 11 — Bağdat Köşkü (17); 12 — Ka’riye camii (18, 19); 13 — Range (20, 21); 14 — Bizans devrinde Büyükada (22); 15 ; Selimi Saliste halk muhabbeti (23, 24); 16 — Budinde Osmanlılar (25); 17 — Sultan Ahmed çeşmeleri (27); 18 — Hurrem Sultanın son seneleri (32); 19 — Sultan Ahmedi Salis ve damadı (34); 20 — Pasarofça muahedesi akdedilirken (36); 21 — Pasaprofça muahedesinden sonra İstanbul (37); 22 — Sultan Ahmedi Salisin hayatına dair (38); 23 — Gazi Zeynel Bey (39); 24 — İstanbulda ecnebi ressamlar: Van Moor, Hiler (40); 25 — Sultan Mahmudu Sani devrinde İstanbul (48); 26 — Çar Birinci Pol ve zamanı (49); 27 — Koca Ragıp Paşa devrinde İstanbul (50); 28 — Kraliçe Elizabet ve Mari Stuart (52); 29 — Râşid (53); 30 — Pariste Türkkârî san’at (54); 31 — Naimâ (55); 32 — Fransız elçisi Vergen’in muhaberatına nazaran Koca Ragıp Paşa sadâretinde Babıâli (56, 57, 58); 33 — Hoca Sadettin (62, 63); 34 Islâhat fermanı - Hıristiyanların hukuku (66).
Yeni Mecmua “Yeniseri” 1923; (Makale isimlerinin yarındaki rakamlar mecmua numaralarıdır).
1 — İkinci Sultan Murad zamanında Edirne (67); 2 — Kurtulan beldelerimiz: Alaşehir (69); 3 — Dördüncü Murad zamanında Musul (70); 4 — İzmir ve İzmir oğlu (72); 5 — Tulonda Barbaros Hayreddin (73); 6 — Yeşil Bursa payıtaht iken (75); 7 — Mâzide bahar seyranları (77).
Hayat; (İsimlerin yanındaki rakamlar mecmua numaralarıdır).
1 — Sapanca - İzmit kanalı (7); 2 — XII inci asırda kadın hayatı (9); 3 — Türklerde avcılık (17); 4 — Ankarada Osmanlı Türkleri (21); 5 — Devşirme ve acemi oğlanları (30); 6 — Tarih ve müverrihler (60 - 69); 7 — Lâtin müverrihleri (71 - 78).
Büyük Tarihi Umumî
İbrahim Hilmi Kitabevi: 6 cild.
Birinci cilt: Asya ve Mısır.
İkinci cilt: Eski Yunan.
Üçüncü cilt: Romalılar.
Dördüncü cilt: Muhacereti Akvam, Bizans, Türkler, Ortaçağda Avrupa.
Beşinci cilt: İslâm Tarihi.
Altıncı cilt: Haçlı Seferleri, Selçukiler, Ortaçağda Avrupa.
Altıncı cildi çıkardıktan sonra yarım kalan bu büyük eser, bugün, birçok yeni vesikaların meydana çakması ve harpten sonra yapılan yeni arkeolojik hafriyatın ortaya koyduğu eserler karşısında eskimiştir. Fakat, tarihî anektotlar bakımından değerini muhafaza etmektedir. Nihayet umumî kütüphanemizde bir yenisi de bulunmıyan bir eserdir.
Geçmiş Asırlarda Türk Hayatı
İbrahim Hilmi Kitabevi.
1 — Tarihî Simâlar, 1331.
2 — Kabakçı Mustafa; 1331. 3 baskı.
3 — Lâle Devri, 1631. 4 baskı.
4 — Köprülü Mehmed Paşa; 1331. 3 baskı.
5 — Köprülüzâde Ahmed Paşa; 1331. 3 baskı.
6 — Tesâviri Rical; 1331. 2 baskı.
7 — Felâket seneleri; 1332. 2 baskı.
8 — Kadınlar Saltanatı I. 1332.
9 — Kadınlar Saltanatı II. 1332.
10 — Sultan Cem 1924.
11 — Kadınlar Saltanatı III. 1924.
12 — Kadınlar Saltanatı IV. 1924.
13 — Sokollu 1924.
14 — Âlimler ve Sanatkârlar 1924.
15 — Bizans Karşısında Türkler 1924.
16 — Samur devri 1927.
Gençlik kütüphanesi
1 — Lâle Devri 1932.
2 — Lady Montague’in Şark mektupları 1933.
3 — Hoca nüfuzu 1933.
4 — Türk mimarları 1936.
Münferit Eserler
1 — Baltacı Mehmed Paşa; İbrahim Hilmi Kitabevi.
2 — Birinci Viyana Muhasarası; İ. H. K.
3 — Sahaifi Muzafferiyatı Osmaniye; İ. H. K.
4 — Gazavatı Celilei Peygamberî; İ. H. K.
6 — Fâtih Sultan Mehmed ve Ressam Bilini.
7 — Tarih Sahifeleri.
8 — Fatma Sultan.
9 — İki Komita, İki Kital; İ. H. K. 1919.
10 — Kafkas Yollarında; İ. H. K. 1919.
11 — Turhan Valide.
12 — Sultan Abdülhamid Saniye dair.
13 — Hoca nüfuzu.
14 — Tarihte Osmanlı Neferi; İ. H. K.
15 — Bizans İmparatoriçeleri.
16 — Alemdar Mustafa Paşa.
17 — Prusya Nasıl Yükseldi; Muhtar Halid, 1331 (2. tabı).
18 — Ocak Ağaları; Ahmed Halid, 1931.
19 — Tarihte Kadın Simaları; A. Halid 1931.
20 — Kızlararağası; Akbaba - Papağan K. 1926.
Vesikalar
Ahmed Refik, Encümen Mecmuasında, Edebiyat Fakültesi Mecmuasında, Türkiyat Enstitüsü neşriyatı arasında Hazinei Evraktaki vesaikten bir kısmını neşretmiştir. Ahmed Refik’in yalnız bu husustaki mesaisi, hatırasına minnettar kalmak için kâfidir. Buraya yüksek salâhiyet sahibi bir âlimimizin bir tenkid parçasını ilâve etmek yerinde olur:
“İşte bu Hazinei Evrak vesikaları, vekayinâmelerin bıraktığı derin bir boşluğu doldurmak itibariyle fevkalâde kıymettedir. Onlar sâyesinde hayatın muhtelif tecellilerini ve bilhassa iktisâdi ve mâli hayata dair birçok meseleleri aydınlatmak kabil olabilir. Ancak, teessüf ve itirafa mecburuz ki, Ahmed Refik Beyin Hicrî onuncu asra ait neşrettiği mühim vesikalar, memleketimizde hiç bir tetkik mevzuu teşkil etmedi. Onların ehemmiyeti, daha ziyade müsterikler tarafından takdir olundu. Ahmed Refik Beyin içtimaî tarihimizi aydınlatacak bu gibi vesikaları toplayıp neşretmesi çok büyük bir hizmettir” (Köprülüzâde Mehmed Fuad, tahlil ve tenkid, Türk Hukuk Tarihi Mecmuası).
1 — Sultan Muradı Rabiin hattı hümâyunları, Tarih Encümeni Mecmuası.
2 — Sultan Süleymanı Kanunînin son zamanında İstanbulun usulü iaşe ve ahvali ticariyesi. T.E.M.
3 — Konya muharebesinden sonra Şehzade Bayazidin İrana firarı. T. E. M.
4 — Sokollu Mehmed Paşa ve Lehistan İntihabatı. T. E. M.
5 — Bahri Hazer - Karadeniz Kanalı ve Ejderhan seferi. T. E. M.
6 — Fâtih devrine ait vesikalar. T. .E. M.
7 — Fâtih zamanında Kocaili. T. E. M.
8 — Fâtih zamanında Teke ili. T. E. M.
9 — Fâtih zamanında Sultan hüyüğü. T. E. M.
10 — Lehistanda Türk hâkimiyeti. T. E. M.
11 — Türkiyede Katolik propagandası. T. E. M.
12 — Osmanlı İmparatorluğunda Fener Patrikhanesi ve Bulgar Klisesi. T. E. M.
13 — 1284 Bulgar ihtilâli. T. E. M.
14 — Şinasinin berayi tahsil Paris’e gitmesi. T. E. M.
15 — Mülteciler meselesine dair. T. E. M.
16 — Onuncu asırda açık deniz meseleleri ve Azak muhasarası. T. E. M.
17 — Mimar Sinan. T. E. M. yeni seri. Ve ayrıca kitap halinde. Ahmed Halid 1931.
18 — Mimar Davud. Edebiyat Fakültesi Mecmuası.
19 — Osmanlı devrinde râfizîlik, bektaşîlik E. E. F. M. ve ayrıca kitap halinde. Matbaacılık ve
20 — Türk hizmetinde Kral Tököli İmre; E. F. M. ve ayrıca kitap halinde. Ahmed Halid 1932.
21 — İznik çinileri; E. F. M.
22 — Türkiye Madenleri; Türkiyat Enstitüsü. 1931.
23 — Türkiyede Türk aşiretleri; Türkiyat Enstitüsü. 1930
24 — Türkler ve Kraliçe Elizabet; Matbaacılık ve Neşriyat T. A. Ş. 1932.
25 — Türk idaresinde Bulgaristan. Ahmed Halid 1933.
26 — Hicrî X. cu asırda İstanbul hayatı. T. E. Külliyatından 1933.
27 — Hicrî XI inci asırda İstanbul hayatı.
28 — Hicrî XII inci asırda İstanbul hayatı T. E. Külliyatı 1930.
29 — Hicrî XIII. üncü asırda İstanbul hayatı. E. F. M. ve ayrıca kitap halinde, Matbaacılık ve Neşriyat T. A. Ş. 1932
30 — Lamartine. T. E. Külliyatı. 1925
31 — Memaliki Osmaniyede Kral Rakoci ve tevabii. T.E. Külliyatı. 1332
32 — Kral Demirbaş Şarl.
Neşrettiği Metinler
1 — Mehmed Halife, Tarihi Gilmânî.
2 — Fındıklılı Mehmed Ağa, Silâhdar Tarihi.
3 — Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 9 uncu ve 10 uncu cilt. Millî Eğitim Bakanlığı.
4 — Pasarofça muahedesinden sonra Viyanaya izam edilen İbrahim Paşanın hatıratı. T. E. M.
Tercümeler
1 — Tarihi Medeniyet. 3 cilt.
2 — Ahmedi Salis devrine ait Madam Montague’in mektupları T. E. M. ve ayrıca kitap halinde İ. Hilmi.
3 — Sultan Abdülmecid Hanın sarayında Doktor Şpitserin hayatı. T. E. M.
4 — Fransuva dö Noay’in Türkiyeye tehlikeli bir sefareti. (Abbé A. Degren’in Revue Historique’deki bir makalesinin Hazinei Evrak vesikaları ile karşılaştırılarak tercümesi). T. E. M. Yeni seri.
Askerî Meslek Kitapları
1 — Ateş muharebesinde takım zâbiti -Almancadan-
2 — Piyade sınıfına mahsus tahmini mesafe.
3 — Manga başı -tercüme-
Şiirler
Gönül, İbrahim Hilmi 1932.
Ahmed Refik Altınay
(Resim: S. B.)
Theme
Person
Contributor
S. B.
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM020394
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
S. B.
Description
Volume 2, pages 732-743
Note
Image: volume 2, page 732
See Also Note
B. : Kütüphânei Askerî; İbrahim Hilmi Kitabevi
Theme
Person
Contributor
S. B.
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.