Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
ÂLÎ BEY (Musatafa)
«Künhül Ahbâr» adındaki azametli eseri ile Onaltıncı asrın büyük müverrihi, geniş ansiklopedik bilgi sâhibi şair; (H. 948) 1541 de Geliboluda doğdu, babası, bu kasabada yerleşmiş ticâretle meşgul olan Hoca Ahmed bin Abdullah adında azadlı bir köledir; en büyükleri Mustafa Âlî olan üç oğluna mühim bir servet bırakmış olan bu zât 1565 - 1566 da ölmüş, ve Âli Bey babasına şu ölüm tarihini yazmıştır:
Peder merhum, yâni Hâce Ahmed
İdüb sermâyei ömrün hasâret
Bırakdı cümleten varlık metâın
Ziyandır gördü bu yüzden ticâret
Hüdâ târihin ilhâm etti Âlî
Dedim ol dem «Babam rûhine rahmet»
H. 973
Altı yaşında mektebe verildi, onbir yaşında Habib Hamîdî’den «Kâfiye», onaltı yaşında Gelibolulu Sürûrî’den tefsir ve fıkıh okudu; vechen son derecede güzeldi, zekâsı da bu güzelliğe ayrıca revnak verdiği için evvelâ «Çeşmî» mahlâsını aldı; Ahdî, bunu pek zârif bir lisan ile anlatarak «.. manzûri erbâbı nazar ve nûri didei eshâbı hüner ve uşşâkı dilrîşin merhemi olduğu için...» diyor; yirmi, yirmi beş yaşlarında iken yazılarında «Çeşmî» yerine, «Âli» yi kullanmaya başladı, ki Üçüncü Sultan Mehmede takdim ettiği bir kasîdesinde:
Âli tahallüs ettim idüb himmetim bülend
bir beytinde de:
Ezel nûri Nebî, sırrı Alîden behre almışsın
Anınçün mahlâsın Âlî ve nâmın Mustafâ ancak
diyor.
Evvelâ şair olar...
⇓ Devamını okuyunuz...
«Künhül Ahbâr» adındaki azametli eseri ile Onaltıncı asrın büyük müverrihi, geniş ansiklopedik bilgi sâhibi şair; (H. 948) 1541 de Geliboluda doğdu, babası, bu kasabada yerleşmiş ticâretle meşgul olan Hoca Ahmed bin Abdullah adında azadlı bir köledir; en büyükleri Mustafa Âlî olan üç oğluna mühim bir servet bırakmış olan bu zât 1565 - 1566 da ölmüş, ve Âli Bey babasına şu ölüm tarihini yazmıştır:
Peder merhum, yâni Hâce Ahmed
İdüb sermâyei ömrün hasâret
Bırakdı cümleten varlık metâın
Ziyandır gördü bu yüzden ticâret
Hüdâ târihin ilhâm etti Âlî
Dedim ol dem «Babam rûhine rahmet»
H. 973
Altı yaşında mektebe verildi, onbir yaşında Habib Hamîdî’den «Kâfiye», onaltı yaşında Gelibolulu Sürûrî’den tefsir ve fıkıh okudu; vechen son derecede güzeldi, zekâsı da bu güzelliğe ayrıca revnak verdiği için evvelâ «Çeşmî» mahlâsını aldı; Ahdî, bunu pek zârif bir lisan ile anlatarak «.. manzûri erbâbı nazar ve nûri didei eshâbı hüner ve uşşâkı dilrîşin merhemi olduğu için...» diyor; yirmi, yirmi beş yaşlarında iken yazılarında «Çeşmî» yerine, «Âli» yi kullanmaya başladı, ki Üçüncü Sultan Mehmede takdim ettiği bir kasîdesinde:
Âli tahallüs ettim idüb himmetim bülend
bir beytinde de:
Ezel nûri Nebî, sırrı Alîden behre almışsın
Anınçün mahlâsın Âlî ve nâmın Mustafâ ancak
diyor.
Evvelâ şair olarak tanındı, hattâ bu yoldaki şöhreti öylesine yayıldı ki (H. 968) 1560 da on dokuz yaşında iken Şehzâde Selim (İkinci Sultan Selim) tarafından Kütahyaya dâvet olundu, bu prense divan kâtibi oldu.
Bir kış günü ava çıkılmışdı, şehzâde at üstünde idi, kolunda da şâhini vardı, genç şaire:
— Birp matlâ ile beni şöylece tasvir et!..
deyince Âli o anda şu beyti söyledi:
Şâhbâzı himmetin destinde olsun ber karâr
Olur elbetde hümâyi saltanat bir gün şikâr!..
Sultan Selimin fevkalâde hoşuna giderek yüz altın ihsan etti. Fakat bu ve buna benzer iltifatlar şehzâdenin kapusunda bir takım rakiblerin hasedini tahrik etti, rahat edemedi, bilhassa Sultan Selimin lalası Tütünsüz Hüseyin Bey Âlînin baş düşmanı olmuştu, izin alub İstanbula geldi, Kanunî Sultan Süleyman kaleminin kudretini gösteren manzum ve mensur bir ariza takdim etdi, münasib bir kadılık istedi, fakat ihtiyar pâdişah:
— Şehzâde maiyetinde divan kâtibidir, istediğini efendisi versin, şehzâdenin adamları âsitânemizde durmasın, gitsin!..
diye talebeni red etti. Çok müteessir olan Âli:
İnsâf mıdır rağbeti fazl ehlini Sultan
Başdan sava, şehzâdesine eyliye ferman
Red okuna sâhibi hüner olsun mi nişâne
Hiç dürri giranmâye atılır mı yabâne...
diyerek Kütahyaya döndü, fakat çok kalmadı, şehzâdenin Tütünsüz Hüseyin Beyden evvelki lalası Kara Mustafa Paşa Şam valisi olmuştu, Âliye karşı muhabbeti vardı, kapu yoldaşı olarak onu hatırladı ve tekrar izin alarak 1562 de Şama gitti. Lala Mustafa Paşa, şâire umduğu dostluğu gösterdi, onu kendisine divan kâtibi tayin etti; şehzâde tarafından «kande gitmiştir?..» diye aranacağını zannediyordu, aranmadı, Şamda altı yıl kaldı, bu arada Kanunî öldü, Sultan Selim pâdişah oldu, yine hatırlamadı, 1568 de Yemen serdarı olan paşası ile beraber Mısıra gitti; ayni yıl içinde Mustafa Paşa azil edilip Yemen serdarlığı Mısır valisi Sinan Paşaya verildi; Âlî 1569 da İstanbula geldi, yalnız mı, Mustafa Paşa ile birlikte mi, bilinmiyor, fakat İstanbulda paşanın hizmetinden ayrıldığı muhakkaktır. Sultan Selimin kapusundan tanıdığı ve hepsi ikbâle kavuşmuş olan zevâtın hiç birinden iltifat görmedi; Padişaha kendisini hatırlatmak fırsatını bulamadı, Sadrâzam Sokollu Mehmed Paşaya da sokulamadı, sefâlet denilebilecek derin bir geçim darlığına düştü; geçirdiği bir kış mevsimini şöyle anlatıyor:
Bir yana şiddeti şitâ sitemi
Bir yanadan gariblik elemi
Odunu od bahâsına aldım
Varlığım harmanına od saldım..
O geçim sıkıntı içinde Sokollu Mehmed Paşa şânında «Heft Meclis» i yazdı, devrin namlı vâizlerilerinden Şeyh Muslahiddin Efendinin delâleti ile sadrâzama takdim etti; istediği otuz kırk bin akçelik bir zeamet idi:
Eyledim zinde nâmı pâşâyı
Saati haşredek, kıyâmete dek
Çok mudur himmet itse dirliğime
Tâ otuz kırkbin zeâmete dek...
İstediği zeamet Bosnadan verildi ve şair, çâresiz o serhad yoluna düştü.
Bir gün mahremlerinden biri Sokollu Mehmed Paşaya:
— Âliye gadrettiniz, bu kadar fadlü kemâl ile mâmur ve bilhassa böyle bir eseri nâmınıza telif etmiş bir adamı, hatırını hoş etme yolunda İstanbuldan Bosnaya attınız!..
deyince Paşa tecâhüli ârifânede bulundu:
— Ben onu hattat, eserin müellifi değil, müstensihi sanmıştım.. dedi.
Âli de bu münasebetle Sokolluyu zarifâne hicvediyor: «Paşa vükelâ arasında parmakla gösterilecek bilgili adam ki o kitabı yırtup yakmadı, nâmusumun yüz suyunu kara toprağa dökmedi, kitabımı göz yaşımda boğmadı, Allaha hamdederim» diyor.
Bosnadan eski efendisi Lâla Mustafa Paşaya yazdığı bir mektup da şâyânı dikkattir:
Ey gönül var ol âsitana ko baş
Çıka şâyet sana hârâcı Kobaş
diye Kobaş kasabası haracının kendisine tahsisi için ricada bulunduktan sonra Lâla Paşaya rüşvet teklif ediyor: «Zevkinizi, tabınızı bilirim, uzun boylu, güzellikte bî hemtâ, giranbahâ üç baş müstesnâ oğlan göndereyim» diyor.
Unutmamalıdır ki o devrin büyükleri de bu çeşid rüşvetleri seve seve kabul edecek kimselerdi; üstelik Bosna nevcivanları da hârikulâde güzellikleri ile meşhurdu; üç dânesi bir Kobaş haracına değerdi.
Bosnada sekiz sene kaldı. İstanbulun hasreti ile yanıyordu. Kadir ve kıymetinin bilinmediğinden dâima şikâyet ediyordu, gözü devlet kapısının yüksek makamlarında idi. 1574 de Sultan Selim öldü, Üçüncü Murad cülûs etti, hemen bir «Cülûsiyei Bahâriye» gönderdi, câizeden, mansıbdan haber çıkmadı; 1576 da İstanbula geldi, «Zübdetüttevârih» adındaki eserini pâdişaha takdim etti, yine iltifat görmedi, her vesileden istifâdeye çalıştı, meselâ padişaha yeni bir kayık yapıldı, hemen yirmi dokuz beyitlik bir kasîde yazdı, kendi iddiasınca zamanının şâirleri bir beytine nazire yazamazlardı, matlâ beyti:
Çekdiler Şâha bugün bir yeni şâhâne kayık
Döndü altında onun Tahtı Süleymâna kayık
olan bu kaside de «gönül sefînesini murad sâhiline yanaştıramadı».
Padişahın gözde müsahibi Kızılahmedli Şemsi Paşa Üsküdarda kendi adına nisbetle anılan sâhildeki yalısında oturuyordu, her gün kayık parası vererek oraya taşındı, paşaya kasîdeler sundu, fakat devletlinin taş yüreğini yumuşatamadı, himayesini temin edemedi. Nihayet 1577 de Lâla Mustafa Paşa Gürcistan, Azerbeycan ve Şirvan üzerine şark seferi serdârı olunca, İstanbuldan ümidini kesmiş olan Âliye yine eski efendisi el uzattı, Padişahtan müverrih Hoca Sadeddin Efendi Vasıtası ile Âlinin ordu münşîliğine tayinini istedi; Paşanın talebi derhal yerine getirildi, Âlî, ordu ile Şarka gitti. Bu hizmette iki sene kaldı. Bir ara Pdişâha bir kasîde göndererek:
İki yıldır kalemle, tiğ ile Âli çalışmakda
Bugünden sonra ammâ dergehi şâhı cihan ister
Geh imzâ etmeğe geh çekmeğe tuğrâyı garrâyı
Cenâbı pâdişahiden mükerrem bir nişan ister...
diyerek nişancılığa talib oldu, lâkin yine hârisi merhûm olarak kaldı; Şirvanın fethinde, İstanbula gönderilen fetihnâmeyi onun kalemi yazmıştı, nihayet bu hizmeti karşılığı, istediği mücevher eğerli küleylâne nisbetle bir kedi, Haleb timar defterdarlığı ihsan olundu; fakat yeni vazifesine gidemedi, Serdar Mustafa Paşa azledilip İstanbula dönerken Âlîyi Erzurum kalesi muhafızlığında bıraktı, şair müverrih, 1579 da, Trabzona gemilerle gönderilmiş olan beşyüzbin kile erzakı, bizzat Trabzona giderek Erzuruma naklettirdi; o yılın kışını Karadeniz sahilinde geçirdi. Yeni serdar Sinan Paşa ile etrâfı tarafından Lâla Mustafa Paşanın adamı olarak görüldü, işini bitirdiğinde küçük bir teşekkür bile görmeden Halebe gitti, 1581 de, defterdarlığı üzerinde kalmak şartı ile Van sınırı muhafızlığına memur edildi, türlü sefer meşakkati çekerek oraya gitti. Lâla Mustafa Paşanın ölümü üzerine tamamen hâmisiz kaldı; 1582 de Şehzâde Mehmedin sünnet düğünü üzerine «Câmiül buhûr der mecâlisi sûr»’u, Şark seferi üzerine de «Nusretnâme» yi yazdı, bu eserlerini, Üveys Paşa ile Şark ulemâsından birkaç zâtin tavsiye nâmelerini alarak 1583 de İstanbula geldi. Nusretnâme Üçüncü Sultan Murad tarafından çok beğenildi, eserin fevkalâde bir şekilde tezhibi emredildi, şaire de mühimce bir ihsan çıktı; hakkı olan mühim bir mansıb beklerken bir gün Padişâhın ölümü haberi şâyi oldu, o kadar üzüldü ki, İskender adındaki kölesi:
— Efendim, yalanmış, padişahımız sağ imiş...
haberini getirince sevincinden sırtındaki kürkünü vererek oğlanı azadetti. 1585 de Erzurum Defterdarlığına tayin edildi, altı ay sonra Bağdad Defterdarı oldu; fakat Bağdada, ardından gönderilen azli haberi ile beraber girdi, ne yapacağıı şaşırdı. İstanbula döndü; 1590 da «Riyâz-üs sâlikîn» i yazarak padişaha takdim etti, bu manzum eserinde hâlinden uzun uzadıya şikâyette bulundu; «her gittiğim yere azlim haberi benden evvel varıyor, zengin zan ediyorlar, servetim borçlarım, hâlimi ağyar gözünden nâmus perdesi ile saklıyorum» diyordu.
1592 de Yeniçeri Ocağı kâtipliğine tayin edildi; bir defterdarın kâtipliğe tayini garibti, fakat kabule mecbur oldu.
Mansıbından râzıdır, şükranı var
Akçesi az ise de çok unvânı var
Kâmurandır şimdi hayli şânı var
Kemterin, ednâ kulun, Âlî kulun...
Fakat bu da uzun sürmedi. O sırada Fâtih civarında bir ev yaptırmak istedi. Bir gün padişah o semtten geçerken bir yapıda üçyüz kadar acemi oğlan ile yeniçerinin çalıştığını gördü:
— Bina kimindir? diye sordu.
— Yeniçeri kâtibî Âlî kulunuzundur...
dediler, Sultan Murad şâiri derhal azletti; O da 1593 de memleketi olan Geliboyu gitti. Ayni yıl içinde Üçüncü Murad öldü, Üçüncü Mehmed padişah oldu, Âlî güzel bir cülûsiye yazdı; başta Bâki gelmek üzere, cülûsiyeler yazan şairler arasında taltif edildi; isterse tekrar Yeniçeri kâtipliğine tayin edileceği bildirildi; «Künhülahbâr adındaki büyük tarihimi yazıyorum» diyerek özür diledi. 1595 de Amasya sancak beyliğine tayin edildi; ardından Kayseri Mîri livası oldu; 1597 de yine sancak beyliği ile Ciddeye gitti ve (H. 1008) 1599 da orada öldü. Son yazısı tekaütlüğünü isteyen bir kasîde olmuştu.
Mustafa Âli Bey, ki muasırları kâtiplik ve defterdarlık hizmetlerinden ötürü «Efendi» unvanını verirler, millî kütüphanemize, manzum ve mensur kırka yakın eser bırakmıştır, asrının en temiz lisanına sâhib bir şair, «Künhülahbâr» ı ile büyük müverrih, «Menâkibi Hünerverân» adındaki eseri ile de büyük biyografdır; bilgisi ve kaleminin kudreti daimâ istirkab edilmesine sebep olmuş, devlet kapısında şânına lâyık mevkilere yükselmesine daimâ sed çekilmiş, bahtsız bir büyük adamdır.
«Künhül Ahbâr» dört fasıl üzerine yazılmıştır:
1 — Hilkati Âdemden, Hazreti Muhammede kadar cihan tarihi; 2 — Hazreti Muhammedle İslâm târihi; 3 — Türk ve tatar akvamının tarihi; 4 — Başlangıcından H. 1006 (M. 1597) ya kadar Osmanlı Devletinin tarihi. En kıymetli kısmı da bu son kısımdır. Hammer Âliden bahsederken: «Daimâ irfan perverâne ve yüksek fikri tenkid ile yazdı, Osmanlı müverrihlerinin en doğru sözlüsü» diyor.
1860 da İstanbulda beş cild üzerine kısmen basılmıştır; basılmayan sonları eserin en kıymetli kısmıdır.
«Menakibi Hünerverân», adından da anlaşılacağı gibi, hattat, müzehhib, mücellid gibi sanatkârlar şânında, muhtasar bir eserdir; sâdece isimleri tesbit etmesi dahi sanat tarihimize büyük hizmettir, 1926 da Türk Tarih Encümeni tarafından, merhum İbnülemin Mahmud Kemal İnalın nezaretinde bastırılmış, üstad, esere uzun bir mukaddime ile Âlînin mufassal bir hal tercümesini ilâve etmiştir.
Âlînin kendisi de asrının seçkin bir hattatı idi.
İmzâsını «Enelfâkir Âlî, hâdimül ehâli» diye atardı.
Bibl. : M. K. İnal, Menâkibi Hünerverân mukaddimesi.
Mustafa Ali Beyin imzası
(Elyazısı divânından)
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM020144
Tema
Kişi
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Tanım
Cilt 2, sayfalar 632-635
Not
Görsel: cilt 2, sayfa 633
Bibliyografya Notu
Bibl. : M. K. İnal, Menâkibi Hünerverân mukaddimesi.
Tema
Kişi
Emeği Geçen
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.