Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED VEFİK PAŞA
Münevver mutlakiyet ve birinci Meşrutiyet devirlerinin devlet adamlarından, ilk Osmanlı Meclisi Mebusanının İstanbul Mebuslarından ve Meclis Reisi; dil bilgini ve edip, san’at hâmisi, Türk tiyatrosunun kurucularından ve Türk tiyatrosu tarihinin orijinal hüner sahibi Molière mütercimi; (23 Şevval 1238) 1822 de İstanbulda doğdu, babası Mehmed Ruhiddin Efendi tersane ve serasker kapısı tercümanlığında bulunmuş, büyük babası Yahya Naci Efendi de Divanı Hüyamunun ilk müslüman tercümanı idi; halası Hasenetullah hanım, hekimbaşı Abdülhak Molla ile evlenmiş, Abdülhak Hâmid Tarhan’ın ninesidir. (B. : Yahya Naci Efendi).
1831 de, mühendishanenin ilk kısmına verildi; 1834 de Mustafa Reşit Paşa maiyetinde Parise giden Ruhiddin Efendi oğlunu da beraber götürdü. Ahmed Vefik Efendi üç yıl kadar Pariste Saint - Louis lisesine devam etti, 1837 de İstanbula döndüklerinde henüz on dört yaşında iken Babıâli tercüme odasına alındı. Ve bu oda uzunca bir zaman için merkezde mensup olduğu devlet kapısı oldu. 1840 da Şekib Efendi maiyetinde elçi kâtipliği ile Londraya gitti. Sırbistan, İzmir ve Memleketeyn’e muvakkat memuriyetlerle gönderildi ve her dönüşünde, tercüme odasındaki rütbesi yükseldi. 1847 de saniye rütbesiyle baş mütercim oldu ve o yıl neşrine karar verilen devlet salnamesinin tanzimine memu...
⇓ Read more...
Münevver mutlakiyet ve birinci Meşrutiyet devirlerinin devlet adamlarından, ilk Osmanlı Meclisi Mebusanının İstanbul Mebuslarından ve Meclis Reisi; dil bilgini ve edip, san’at hâmisi, Türk tiyatrosunun kurucularından ve Türk tiyatrosu tarihinin orijinal hüner sahibi Molière mütercimi; (23 Şevval 1238) 1822 de İstanbulda doğdu, babası Mehmed Ruhiddin Efendi tersane ve serasker kapısı tercümanlığında bulunmuş, büyük babası Yahya Naci Efendi de Divanı Hüyamunun ilk müslüman tercümanı idi; halası Hasenetullah hanım, hekimbaşı Abdülhak Molla ile evlenmiş, Abdülhak Hâmid Tarhan’ın ninesidir. (B. : Yahya Naci Efendi).
1831 de, mühendishanenin ilk kısmına verildi; 1834 de Mustafa Reşit Paşa maiyetinde Parise giden Ruhiddin Efendi oğlunu da beraber götürdü. Ahmed Vefik Efendi üç yıl kadar Pariste Saint - Louis lisesine devam etti, 1837 de İstanbula döndüklerinde henüz on dört yaşında iken Babıâli tercüme odasına alındı. Ve bu oda uzunca bir zaman için merkezde mensup olduğu devlet kapısı oldu. 1840 da Şekib Efendi maiyetinde elçi kâtipliği ile Londraya gitti. Sırbistan, İzmir ve Memleketeyn’e muvakkat memuriyetlerle gönderildi ve her dönüşünde, tercüme odasındaki rütbesi yükseldi. 1847 de saniye rütbesiyle baş mütercim oldu ve o yıl neşrine karar verilen devlet salnamesinin tanzimine memur edildi. 1849 da, Türk dostu Fransız şairi Alphonse de Lamartine’e verilecek çiftlik meselesi için Türkiyeye gelen şairin arkadaşı ve vekili Charles Roland ile beraber Aydına gitti (B. : Lamartine, Alphonse de). 1841 de Encümeni Daniş âzası, ayni yıl içinde Türkiyenin Tahran elçisi tayin edildi. Dört yıl İranda kaldı; karşılıklı hiç anlaşıp sevişemedikleri Âli Paşanın sadaretinde geri çağırıldı; bilâkis kendisini çok takdir eden Reşid Paşanın himayesile “Meclisi vâlâyi ahkâmı adliye” ye âza tayin edildi. Bundan böyle, bu meclis âzalığı da her faal büyük memuriyetten ayrılışında kendisine bir devlet kızağı oldu. 1857 de deâvi nazırı, 1860 da Paris elçisi tayin edildi. Vakanüvis Abdurrahman Şeref Efendi, “Tarih müsahabeleri” adındaki eserinde bu vezire ayırdığı sayfalarda Paristeki büyük bir devlet hizmetini şöylece nakleder:
“1277 (M. 1860) Şam kitalinin Cebeli Lübnana da sirayetinden dolayı Fransada efkârı taassubiye galeyana gelerek bir mareşal kumandasile Suriyeye bir büyük ordu sevki ihtihzaratına kıyam olundukta Ahmed Vefik Efendi Babıâliyi Suriyeye kadar uçurunuz feryatlariyle ikaz eylemiş ve Hariciye Nazırı Fuad Paşa fevkalâde komiserlikle hemen Suriyeye gittiği gibi etraftan dahi kuvayi kâfiye yetiştirilmiş idi. Fransada müdahale temayülâtı biraz gevşemiş olmakla beraber düveli muazzama işe karışarak Pariste bir konferans akdile Suriyeye sevk olunacak Avrupa askerinin mikdarı ve sureti sevki ve asakiri şâhanenin vezaifi teskiniyesine keyfiyeti iştirâki konferansta müzakare olunması takarrür ve bu karara Babıâli dahi muvafakat eyledi. Bu bapta Ahmed Vefik Efendiye telgraf ile verilen şifreli talimatı Efendii müşarünileyh konferansın şekli ve müzakere edeceği maddeler etrafa sızıncaya kadar sakladı ve Fransa hükûmetine karşı inkâr etti. Halbuki Babıâlinin konferansa muvafakat ve elçi beye talimatı mahsusa tebliğ eylediği Fransanın Dersaadet sefiri Marki de la Valette’in iş’aratı üzerine Fransa Hariciye Nezaretince malûm oldu ve resmen Ahmed Vefik Efendiden talep olundu; fakat Efendi öyle bir tebliğname almadığını ifadede ısrar eylediğinden Âli Paşa talimatı açık telgraf ile irsale mecbur oldu. Artık inkâra mecal kalmayıp Ahmed Vefik Efendi muvakkaten Paristen savuştu. Böyle birkaç gün mururu Fransa efkârı umumiyesinin kesbi sükûn etmesine hizmet etmiştir ve konferansa tarafı Devleti Aliyyeden Ahmed Vefik Efendi âza tayin olunup ittihaz olunan mükarreratta Fransadan gönderilecek asker altı bine tenzil edilmiştir... Mahmud Kemal İnal biri Vaşington sefiri Süreyya paşazade Şekip Beyden, diğeri Pariste yeni Osmanlılar cemiyeti müessislerinden Nuri Beyden naklen iki fıkra anlatıyor:
Cebeli Lübnan meselesinde imparator Napoleon: “kendini Sultan Selim sefiri sanıyor” diye haber yollamış, Efendi de: “Sultan Selim sefiri olsaydım zatı haşmetmaapları burada bulunamazlardı” cevabını vermiş. Bir gün de imparatorun huzurunda Şam vakasından bahsedilirken Ahmed Vefik Efendi: “Şama asker sevkedilmek istenildiğini işitiyorum, Fransız askerini Türk askeri karaya çıkarmaz” demesile Napoleon, “Efendi, cidden vatanperversiniz, fakat diplomat değilsiniz!” cevabını vermiş. Ahmed Vefik Paşa, sonraları Âli Paşanın ilk şifreli telgrafı göndermekte acele ettiğini naklederken: “Âli Paşa hinziri öyle müşlük demde bana resmen yalan söyletti!” der imiş.
Bu konferanstan sonra, Fransa hariciyesini memleketinin menfaati uğruna aldatan elçi efendi haklı olarak sebep olduğu bir tiyatro vakası üzerine İstanbula döndü. Şöyle ki: Peygamberimiz Hazreti Muhammede dair bir piyesin sahneye konulacağını haber aldı, menedilmesi için Fransız Hariciye Nezaretine müracaat etti, nezaret kayıtsız kaldı, elçi efendi de oyun gecesi tiyatroya gitti, perde açılınca sahneye çıktı ve piyesi oynatmadı. Diğer bir rivayete göre de elçi o gece tiyatroda imparatorun locasında bulunuyordu, perde açılınca, Fransızlara karşı hakaretâmiz hiddetli bir tavırla locayı terketip gitti. Rivayet ne olursa olsun, Türk elçisi din ve milletinin şerefini korumuştur. Ahmed Vefik Efendinin Paris fıkralarındandır:
“Napoleon’un beyaz boyalı bir arabası varmış; Vefik Efendi de aynının yaptırmış, bununla sokaklarda gezerken halk, imparator geliyor zannederek telâşa düşerlermiş. Arabayı değiştirmesinin kendisine tebliği Fransa hükûmtince rica edilesi üzerine keyfiyet Hariciye Nezaretinden Vefik Efendiye yazılmış. İstanbuldaki Fransız sefiri Padişahınkinin ayni olarak yaptırttığı mükellef kayık ile gezdiğinden Efendi nezarete yazdığı cevapnamede: “Fransa Hariciye Nazırı kendi sefirlerinin Boğaziçinde bindiği kayığı görmüyor da Osmanlı sefirinin Pariste gezdiği arabayı mı görüyor? Sefir o kayığı ortadan kaldırırsa bu araba kendiliğinden kalkar” demesile elçinin kayığı kaldırılmış, Efendi de arabasını siyaha boyatmış” (Mahmud Kemal İnal, Son Sadırazamlar).
“Şam vakasından dolayı devlete münfeil olan Napoleon, sarayda bir resmi kabul sırasında diğer elçilerle görüştüğü gibi Vefik Efendinin de yanına gelerek siyasî ahvalden bahsedip bir münasebetle: — İmparatorluğunuz çatırdayor! demiş. Vefik Efendi kemali ciddiyetle: — Bizim memleketimiz Fransaya uzaktır, bu sebeple zatı haşmetanelerinin hakkımızda daima doğru malûmat alamıyacakları tabiîdir. Bendeniz Pariste bulunduğumdan memalikinizin ahvalini yakından görüyorum. Çatırdayan sizin imparatorluğunuzdur! cevabını vermiştir. İmparator sıkılarak bir şey söylemeden çekilmiştir,, (Mahmud Kemal İnal, Son Sadırazamlar).
“Napolean, Vefik Efendinin şahsına hürmet ve muhabbetle beraber sefaretten azlini arzu edermiş, vedanamesini takdim ettiği sırada: — Sizin gibi bir zatı vükelâm arasında görmek isterdim! diyerek nezaket göstermiş ve Sevr mamulâtından ve kendi markasını taşıyan bir sofra takımı ve üstünde Efendinin ismi hakkedilmiş bir tuvalet takımı hediye etmiş” (Mahmud Kemal İnal, Son Sadırazamlar).
1861 de Evkaf Nazırı, 1862 de ilk Darülfünunun “Hikmeti tarih” muallimi ve ayni yıl içinde yurd içinde lüzum görülen geniş bir teftiş işinde “Anadolu mıntakai yemîni = Anadolu sağ bölge” müfettişi tayin edildi. Bir buçuk seneden fazla İzmir, Bursa ve Balıkesiri taraflarını dolaştı. İzmirde iken kendisine o kadar çok arzuhal sunuldu ki, bu kasabada, o zamanlar “evrakı sahihe” denilen ve pul yerine devletin damgasını taşıyan arzuhal kâğıdı kalmadı. Mesuliyeti üzerine alarak salâhiyetini tam istiklâl ile kullanması, dolaştığı yerlerdeki derebeylerinin nüfuzunu kıran yüksek medenî cesareti hakkında bir çok şikâyetlere yol açtı, hattâ bir ara Babıâlide “Müfettiş Efendinin rivayet edilen gayri kanunî hareketlerini tahkik için ayrıca bir heyeti teftişiye gönderilmesi” düşünüldü, ve nihayet Fuad Paşanın himayesile, sadece azledildi ve Sadırazam Âli Paşanın ölümüne kadar, yedi yıl mazul kaldı. Açıkta kaldığı bu uzunca zaman Türk irfanı için faydalı oldu: Molière tercümeleri, “Fezlikei tarihi Osmanî” ve Micromégas tercümesi bu yılların mahsulü oldu. Âli Paşanın ölümü üzerine mührü hümayun Mahmud Nedim Paşaya verilince yeni Sadırazam, siyasî hasmının sevmediği Ahmed Vefik Paşaya alkışlı bir dostluk gösterdi: Onu rüsumat emanetine tayin etti (1871), mizacı bu memuriyete uygun değildi, barındıramadı; iki ay sonra Sadaret Müsteşarı yaptı (1872); tutamadı; Maarif Nazırlığına getirdi, yadırgandı; kısa bir müddet sûrayı devlet âzası oldu, nihayet azledildi ve 1877 ye kadar açıkta kaldı; yine Rumelihisarında kayalardaki köşküne ve bu köşkündeki kıymetli kütüphanesine çekildi. Bu yılların mahsulü olarak da “Lehcei Osmanî” adındaki meşhur lûgatinin ilk kısmını verdi. 1875 de Petersburg Rus ilim akademisi bu âlim devlet adamına muhabir âzalık pâyesini verdi. 1878 ilk mebus seçiminde İstanbul mebusu oldu ve 5 Şubat 1878 de ikinci Abdühamid tarafından Meclisi Mebusana Reis tayin edildi. 27 Martta kendisine vezirlik rütbesi verildi. Meclis dağıldıktan sonra üç dört ay kadar Edirne valisi, âyan âzası, ikinci defa Maarif Nazırı, 4 Şubat 1878 de Hamdi Paşanın yerine Başvekil oldu ve kabinesinde Dahiliye Nazırlığını da kendisi aldı. Ahmed Vefik Paşa, Osmanlı devletinde Başvekil ünvanını alan ikinci vezirdir ki Sadırazam ünvanının Başvekile değiştirilmesi için bizzat kendisi uğraşmıştır, derler. Başvekilliği üçüncü ayını doldurmadan, Abdurrahman Şeref Efendinin tabiri ile şeni bir jurnalci iftirası üzerine azledildi (15 Rebiülâhır 1295) ve 2 Şubat 1879 da valilik ile Bursaya sürüldü. Bu jurnalda, vükelânın çoğu ile ittifak ederek veliahd Reşad Efendiyi tahta çıkaracağından, Şehremini Ahmed Rasim Pasa vasıtasile İstanbulda bulunan Rumeli mühacirleri eşirasından binlerce ölüm eri zorbaları tedarik ettiğinden bahsediliyordu. Bursada dört yıl süren valiliği bu zengin vilâyetin imar ve fikir hayatında, mübalâgasız bir kalkınma devri oldu. 30 ikinciteşrin 1882 de ikinci defa olarak Başvekâlete getirildi, fakat bu ikinci hükûmeti ancak üç gün sürdü. Kendisinin kötüler defterinde kayıtlı olan Şeyhülislâm Üryanîzade Esad Efendiyi kabineden çıkarıp iyiler defterinde kayıdlı Bursalı Rıza Efendiyi onun yerine getirmek arzusu ikinci Abdülhamidin nazarında Başvekilin azli için kâfi bir sebep idi. Bundan sonra tekrar kayalardaki köşküne çekildi, dokuz yıl bir münzevî - menkûb hayatı sürdü. 2 Nisan 1891 de yaşı yetmişine varmış olarak orada öldü ve köşkünün civarındaki mezarlığa gömüldü. Torunu Farünnisa hanım tarafından dikilmiş olan kabir taşının kitabesi şudur: “Eazimi ülemayi islâmiyeden, efahimi vüzerayi saltanati seniyeden Ahmed Vefik Paşanın kabridir, elfatiha”.
Devrin vakanüvisi Abdurrahman Şeref Efendi, bu büyük adamın portresini şöylece çizer: “Afif, müstakim, malûmatı vâsi, şedidüşşekime, vatanperver, cevval, cebbar bir simayi mühib indi. Fransızcayı ve fârisiyi pek güzel söyler ve telâffuzda edayi milliyi izhar eylerdi. Mütalâaya meftun olduğundan pek çok âsar ve kütüb gözden geçirmiş ve okuduğu şeyler kuvvetli hâfızasından âvânı şeyhuhetine degin silinmemişti. Fakat o kadar çok mahfuzat dimağında muntazaman istif olamıyarak naklelederken biribirine karıştırdı. İnat derecesine varan sebat ve metaneti ve mübalâgaya meyli ve istibdadı harekâtı darbımesel hükmüne girmiştir. Maamafih en garip harekâtında bile, aransa bir hikmet bulunabilir. Hodpesend ve hod rey olmakla hiçbir müşkülün karşısında aciz göstermeyip bilmediği mesail hakkında bile hükümler uydurur ve sonra da bir kahkaha salıverirdi. Vakarı ve ikbal ile serveti istihkarı müsbettir. Senîni ahiresinde üç dört ayda bir kere ziyaretine giderdim. Zaten (zengin) olmayıp her ay çıkmayan mazuliyet maaşı da sade olan idarei beytiyesine kâfi değildi. Eşya fersude ve hattâ minder örtüleri yamalıydı. Tenezzül edip de ne zammı maaş be ne güzeşte maaşlarının tediyesini istemiştir. Hastalığı mesmun şâhâne buyurulup maaşatı mütedahilesinin tesviyesine iradei seniye taallûk etmesi üzerine (teşekkür için) bir kere sarayı hümayuna gitmiş idi. Meziyetleri yalnız istiğnalardan ibaret olsa bile yine tebcili azime sezâdır. Kibir ve azametine pâyan yoktu. Sevmediği adamları, herhangi rütbede bulunursa bulunsun sureti galizânede tahkir eyler, ve hoşlandığı kimselere toz kondurmazdı. O ihtiyar halinde evlâdı makamında bulunan bizlere kendi elile haremden şerbet getirdiği olurdu. Büyük püsküllü büyük fesi müdevver çehresine mehabeti mahsusa vererek nûranî cephesinden büyüklük ve zekâ ve ilim ve haysiyet şuaatı lemean ederdi. Sokakta dilenci kıyafetine girse hiç tanımıyan kimse bu adam vezirdir diye hükmedebilirdi. Mücessem hamiyyet ve sadakat idi. Âdab ve âdatı milliyeye riayet edip haremine ferace ve çedik pabuç giydirirmiş. Eyyâma uymayı bilmez bir ferman dinlemezdi. Fuad Paşa: ‘Ahmed Vefik Efendi, binek taşı cesametinde bir pırlantadır, ne zinet eşyasına yarar ve ne kaldırıma konur” der imiş.. “Sernegûn kütüphane” ve “her tarafı dikenli bir yuvarlak” tabirleri de Ahmed Vefik Paşa hakkında söylenmişti. Nazarında memurlar iki kısım idi: İyiler ve fenalar. İyi belledikleri hakkında teveccüh ve emniyeti berkemal idi. Fena bildikleri ki alûdei rüşvet olanlardır, indinde çerçöp makulesi sayılır ve onlara husumet beslerdi. Acz ve ademi iktidarı, irtikâba tercih eylerdi” Abdurrahman Şeref Efendi Ahmed Vefik Paşanın şahsiyetini tarif ve tayin etmek için bir takım fıkralar nakleder ki, cidden güzel şeylerdir:
Deavî Nazırı iken mahkeme kararile mahkûm olduğu borçlarını alacaklısı esnafa ödemiyen ricalden birine adliyeye uğraması için haber yollamış.. O zat da, zamanın âdetince atına binip nezarete gelmiş.. Ahmed Vefik Efendi kendisini odasında alıkoyup lâkırdı ile vakit geçirirken, emri üzere hareket eden memurlar nezaret kapısındaki hayvanı pazara götürüp satmışlar, tutarından esnafın alacağını kestikten sonra geri kalanını nazırın odasında oturmakta olan borçluya vermişler..
Sadaret müsteşarı iken evraka bakmaz: — Ben mektupçu değilim, vazifem, Sadırazam mühim devlet işlerinde istişare eyledikte reyimi beyan etmektir! der imiş.
Bursa vâlisi iken yaptırttığı hastaneye gelir tedariki yolunda bir tiyatro açıp Molière’den tercüme ettiği komedileri oynatır, ileri gelen memurlarla Bursa eşraf ve âyanını da arzularile veya cebren tiyatroya abone yazdırırdı. Mahkemei şer’iye naibi Asım Bey, mesleki icabı tiyatroya gidemiyeceğini bahane ederek abone bedelini vermez; bir sabah bakar ki, arabalığının kapısı gece valinin emrile duvar ile ördürülüp hayvanları içerde mahpus kalmış..
Bursada kira arabasile sokak sokak dolaşır ve arabacıyı kasden çıkmaz sokaklara sokar, araba durunca: — Vali Paşanın arabası durmak hiç olur mu?! diyerek belediyeden amele getirterek karşı gelen duvarı hemen yıktırır imiş... Bu suretle Bursada bir hayli çıkmaz sokağı açmış...
Bursada kafadar bir müddeiumumî muavini varmış; akşamları o günkü icraatının hikmetini sorar paşa da izah eylermiş. Bir defa Mudanya Kaymakamına filân mevkie kadar Bursa yolunun iki tarafına ağaç dikmesini emretmiş. Ormandan çıkarılan fidanlar fazla geldiğinden tayin edilen yerden ötesine de dikmişler... Ahmed Vefik Paşa muayene ve tahkike gittiğinde gösterdiği noktadan ileri ne kadar ağaç dikilmiş ise hepsini söktürmüş.. Hikmetini sorduklarında: — Mudanya kaymakamı verdiğim emri bu kere fazla icra etti, yarın da eksik icra edebilir, tamamını icraya alışmalıdır! cevabını vermiş.
Bir gün bir köylü kadın kendisine müracaat edip saatini kaybettiğini, aradığı halde bulamadığını ve Vali Paşa tek gözlüğünü takar ise kayıp şeylerin bulunduğu yeri keşfeylediğini haber verdiklerinden onun için köyünden Bursaya kadar geldiğini söyler. Ahmed Vefik Paşa kadının hangi köyden olduğunu ve saatini ne kadar vakittenberi kullandığını ve ne zaman kaybettiğini sorup anladıktan sonra bir müddet beklemesini emreder ve çarşıya adam gönderip münasip bir saat aldırır, kadını çağırtıp tek gözlüğünü takarak: — Hanım, ben kayıpları bulurum ama taze iken bulurum, sen vaktini geçirmişsin, şimdi bu saati al kullan, bir daha kayıbın olursa kırk sekiz saat geçirmeden müracaat et!.. diye gönlünü alarak gönderir..
Muhakeme usulü kanunu ile mülkiye memurlarının keyfî emirlerle tevkif ve hapsine müddeiumumîler mâni olmakta idi. Bundan çok sıkılan Ahmed Vefik Paşa bir gün Sadırazam olur ise Adliye dairesine giderek binek taşında paydos diye bağırıp dairenin kapılarını kapıyacağını söyler imiş.. Ve sözü İstanbulda yayılmış.. Bir aralık adliye dairesi tamir olunurken eskilerden bir kâtip efendi sandıklarda eski bir evrak dosyası arıyor imiş.. İrgatbaşı öğle paydosunu ilân etmiş.. Zavallı kâtip Ahmed Vefik Paşanın Sadırazam olduğunu ve adliyeyi tatile geldiğini zannederek acele ile sandığı kapayıp yazı takımını toplamak için kalem odasına çıkmış...
Büyük biyoğraf Mahmud Kemal İnalda da güzel fıkralar vardır:
Bursa valisi iken valilerin sadaret ile değil, mercileri olan Dahiliye Nezareti ile muhabere etmesi gerektiğine dair Sadırazam Said Paşadan bir tamim almıştı, Said Paşayı sevmezdi, Dahiliye Nezaretine resmî bir telgraf çekerek : ‘Said imzasile bir telgraf aldım bu adam kimdir” diye sordu.
Yine Bursa valiliğinde iken bir gün defterdar, Maliye Nezaretinden defterdarlığa gelen telgraflarla merkezin masrafları için birçok para istenildiğinden, buna imkân bulunamadığı hususunda yazılan cevapların da kabul edilmediğinden şikâyette bulundu. Maliye Nezaretine muhtasar ve müfit son cevabı Ahmed Vefik Paşa verdi: “Para denilen b... bu vilâyette yok” diye bir telgraf çekti.
İkinci defa Başvekâletten azlinden birkaç sene sonra, bir gün mabeyincilerden Hacı Ali Bey vasıtasile sarayda toplanacak bir encümene davet edilmişti: “Efndimiz beni çocuk oyuncağı mı zannediyor!” diyen bir kahkaha atmış, mabeyincinin defolup gitmesi mânasına da hareme gitmişti.
Kızının kızı Fahrünnisa Hanım anlatırmış; ömrünün sonlarında şişman vücüdünü ağrılar, sızılar kaplayarak, yerinden, bir iki kişinin yardımı ile güç kalktığı halde her gün bahçeye çıkarmış, bir gün kendini yormamasını söylemişler: “Sizin çocuk olduğunuz var mı çocuklar! Ben yeniden çocuk oldum, bahçemden vaz geçmem!.” demiş.
Evkaf Nazırı iken Galata Mevlevihanesine yapılması lâzım bir yardımı yapmamıştı; Şeyh Kudretullah Efendi: — Ben seni Hazreti Mevlânaya havale ettim?
Deyince Ahmed Vefik Paşa: — Ben de seni Hazreti Mevlâya havale ettim! cevabını vermişti.
Bu büyük Türk vezirinin şahsiyetini ve hususî hayatını aydınlatma bakımından Macar müsteşriki Dr. İğnas Kunoş’un aşağıdaki hâtırası da çok kıymetlidir:
“Bir tavsiyenamem daha vardı. O da Ahmed Vefik Paşa nâmına... Müşarünileyh Lehcei Osmanî’nin muhterem müellifidir. Paşanın kim olduğunu, eserlerinin, tercümelerinin şöhretini zaten evvelce öğrenmiştim.. Bir gün erkenden kalkıp Boğaziçinin bir dilenci vapuruna râkiben Paşanın ikamet ettiği Rumelihisarına gittim. Paşanın köşkü tepede imiş.. İsmi köşk ama, saraya benzer bir bina idi. Oraya giderek Vamberi’nin mektubu vasıtasile Paşanın huzuruna çıktım. Vâsi kütüphanesinde Avrupakârî bir koltuk sandalyede oturup beni öyle sevimli bir surette kabul etti ki, âdeta mahcup kaldım.
“Paşanın davranışı şâhane, bakışı merdâne; yüzündeki zekâvet, sözündeki kerâmet bana öyle bir tesir etti ki, kırk üç sene geçtikten sonra hayalî hâlâ gözümün önünden gitmez. Niyetimi, ziyaretimin sebebini anlatırken kemali nezaketle:
— Demek ki, Avrupa şarkiyununun sırasında yer bulmak niyetindesin... Aferin sana aferin! dedi.
Ben — O muradıma ermezden evvel türkçe öğrenmeliyim, Folklor dedikleri edebiyatın türlü türlü izlerini arayıp bulmalıyım..
Paşa — Çok arayacak olursan, zahmetlerden çekinmezsen muradına elbet nail olursun. Acaba şimdiye kadar bu yolda tecrübelerin var mı?
Paşanın bu suali üzerine Rumelide toplamış olduğum türküleri mendilimden çıkarıp birer birer okudum... Bu avam şiirleri muhterem âlimin çok hoşuna gitti.
— Ha, dedi, benim de efkârladığım parçalar bunlardır. Yolun doğrusunu artık buldun.. Bu yoldan hiç sapma..
Bana çok minnet veren bu sözlerinden sevinerek:
— Lehcenizde avam lûgatleri bol bol bulunuyor... Deyince:
— Vay! Benim lehcemi gördün mü?. diye sordu.
Ben — Yalnızca görmek değil hattâ okudum bile..
Hemen iskemlesinden kalkıp lehçesinin güzel ciltlenmiş bir nüshasını aldı ve bana hediye etti.
Paşa — Lehçemde bulunmayan avam lûgatlerine rast gelip yazar isen kitabımı tekmil etmiş olursun..
Ben — Maalmemnuniye... diyerek kendilerine teşekkür ettim.
Paşa — Bari İstanbulda sana lâzım olan şiir parçaları bulabildin mi?.
Ben — Daha işe henüz başlamadım. Daha o kadar âşinalığım yok..
Paşa biraz tefekkürden sonra:
— Öyle ise buranın birinci beytini benim evimde bulacaksın!. diye bahçesine inmemizi teklif etti.
Odasından çıkıp merdivenlerden inerek “buyurun!” dedi. Önümüzde bir kapı açıldı... Geçtim... Baktım ki güzel bir bahçe.. Güllük gülüstanlık.. güzel güzel ağaçlar.. Şarıl şarıl sular akıyor.. Her yanda kuşlar, bülbüller şakıyor.. Bakanın gözleri kamaşıyordu.. Ellerini birbirine vurarak “Menekşe!” diye seslendi.
— Lebbeyk efendim! diyen bir kadın sesi işitildi. Paşa:
Bir cariyem var, dedi, sana güzel bir türkü, Türkmen kızının türküsünü söyliyecek..
Kahve şerbet ikramından sonra cariye yanımıza geldi.
Paşa — Haydi bakalım, bizim misafir efendiye Türkmen kızını söyle... dedi.
Kız, yüzünü gözünü örterek titrek bir sesle şu türküyü söyledi:
Ben babamın evin yıktım
Tavladan dorusun çektim
Yüzbin altun alub çıktım
Bin gidelim beyim oğlan
Türkmen kızı, türkmen kızı
Sabahın seher yıldızı
Git, gidemem türkmen kızı
Kır atımın nalı yoktur
Arkasında çulu yoktur
Bir gicelik yemi yoktur
Git, gidemem türkmen kızı.
Beyim oğlan, paşam oğlan
Kolum yastık, saçım yorgan
Bin gidelim beyim oğlan
Bileziğim nal ideyim
Feracemi çul ideyim
İncilerim yem ideyim
Bin gidelim beyim oğlan
Öküzümü çifte koştum
Tohumumu yere saçtım
Ben bir helâl yere düştüm
Git, gidemem türkmen kızı...
Öküzünü kurtlar yesin
Tohumumu kuşlar yesin
Helâl ekmek haram olsun
Ben istemem şimdengeri..
Türkü söylenmesi biter bitmez:
— Efendim, bu öyle adi türkülerden değil.. Âdeta bir ballad’a benziyor.. Bunun gibi beyitler garp edebiyatında bile nadir bulunur.. dedim.
Paşa — Ben de bilmiyorum başkasını.. işittiğim yalnız bu bir tanedir. Dediğin balad’lar zaten fâcialı olduktan başka muhavereleri de vardır.
Paşa hazretlerile türkü gibi beyitler üzerine uzunca bir mükâleme açıldı:
Paşa — Garp avamı edebiyatının en çoğundan benim de haberim var. Ve bunlara dair bazı eserler de kütüphanemde mevcut.. diyerek bir takım mecmualar gösterdi.
Ben — Öyle ise islâm milletlerinin ekserisinde niçin bunun gibi eserler yok?..
Paşa — Bunun birçok sebepleri vardır. En başlıcası bizim Osmanlı limanının millî bir lisan olmaması, eski şairlerle ülememızın ya fârisi veya arabî edebiyatının tesiri altında dilimizi onların diline uydurmağa çalışmalarıdır. Şarkı, gazel ve bunun gibi şiirlerimiz, en ziyade arap ile acem şairlerinin taklidi.. Gitgide öyle bir Osmanlı lisanı vücude gelmiş ki söylenilen lisandan gittikçe ayrılmış..
Ben — Halbuki, Türk lisanınızın tabiî güzelliği ve zenginliği var.
Paşa — Şüphe mi var.. Bir de bunu isbat için işte benim “Atalar sözü” dedikleri mecmuam, işte benim Molière oyunlarının tercümesi.. Ve daha bunun gibi bir kaç eser...
Ben — Öyle olduktan sonra, Türk müellifleri ne için bu yolu tecrübelere kalkışmıyorlar?..
Paşa — Kalkışanlar var.. İşte Kemal Beyin tiyatro oyunlarından Gülnihal, Zavallı çocuk, Vatan... Romanlarından: Cezmi Ali Beyin sergüzeşti... İşte Ahmed Midhat Efendinin güzel millî romanları. Bunlar hep saf türkçedir. Halk tarafından da anlaşılan lisan üzere yazılı.
Ben — Öyle ise niçin devam etmiyorlar? Gazeteler niçin halk tarafından anlaşılmayan bir lisan ile yazıyorlar?
Paşa — Hakkınız var.. Amma işte..
Paşa sözünü keserek meyus bir tebessümle:
— Ha.. Şimdi hatırıma geldi.. Sualli ve cevaplı bir türkü daha istersen elimizin altındadır... dedi.
Yine cariyeyi çağırıp şu türküyü söyletti:
— Kızım kızım kınalı kızım
Seni bir sarraf istiyor
Vereyim ona...
— Ana ben varmam ona
Sarrafın altını çoktur
Saydırır bana
......................
Cariye:
— Bunun eşi de vardır, ruhsatınız olursa onu da söyliyeyim, dedi.
Paşa — Söyle bakalım..
Kız yine başladı:
Kızım sana hotoz alayım
Yok babacığım yok yok
Kızım sana potin alayım
Yok babacığım yok yok
Kızım seni kocaya vereyim
Can babacığım can can..
. . . . . . . . . . . .
İnce saz sesi gibi söylenen bu ahenkli beyitler çok hoşumuza gitti. Paşa, bugün cumadır diye nazarı dikkatimi Göksu deresine ve oradaki halk eğlencesine celbetti. Ve yemek ikramından sonra bir kayık kiralatıp ev komşusu olan bir efendinin mektepli çocuğu ile birlikte kayığa rakiben gitmemizi söyledi... Ve:
— Bir iki hafta sonra yine gel, topladığın mânileri görelim.. Dedi. (Türk halk edebiyatı).
Ahmed Rasim de Karagöz gazetesi sahibi Fuad Beyden dinlemiş şöyle bir fıkra anlatır:
“Şekerci Hacı Bekirin dükkânı önünden bana karşı tarafı gösterdi; dedi ki:
— Burada eskiden kim vardı bilir misin?
— Tönbekici Hasan Ağa!
— Evet o da vardı indi, fakat gazetelerden?
— Bilmiyorum..
— Tercemanı Ahval ilk defa olarak şu binanın üstünde dizilip basılmıştır. Sahibi Hacı Agâh Efendi idi.. Kapı da dahil olduğu halde bütün üst kat matbaa idi. Beş oda kadar var idi. Odaların birinde el tezgâhı, birinde mürettipler, diğerlerinde de muharrirler bulunurdu. Bunlar Şinasi, Ahmed Vefik Paşa, Sarı Tevfik Bey.. Bu gazeteyi dokuz sene çıkardılar.. Bilâhara ayrıldılar.. Ahmed Vefik Paşa ile Şinasi Tasviri Efkârı neşrettiler” (Muharrir, şair, edib).
Burada Ahmed Vefik Paşanın ilmî şahsiyetini ve Türk edebiyatı tarihindeki mevkiini belirtmek için, bu alanda tam söz salâhiyeti olan Ahmed Hamdi Tanpınar’ın İslâm Ansiklopedisine yazdığı makaleyi okumak lâzımdır:
“Arapçayı, farsçayı ve fransızcayı iyi bildiği ve Londra’da ikameti esnasında ingilizceyi de öğrendiği söylenir. Fakat garbı, daha ziyade fransız kültürü yolu ile tanır.
“Edebî faaliyeti de aşağı yukarı siyasî hayatının ve bugüne kadar garabeti anlatıla anlatıla bitirilemeyen kıyafetinin manzarasını arzeder. Filhakika bu faaliyetin asıl mekanizmasını veren dil hususunda muayyen bir zevk sahibi olmamış, en basit ve sade tâbirlerle en garip ve işitilmedik arapça, farsça kelimeleri, mânasız seci’lerle üslûbuna geçirmiştir. Devrine göre, Avrupa lisanlarından da epeyce kelime kullanır. Bununla beraber meselâ Lehçe-i osmanî’deki nokta-i nazarı, “lisan-ı osmanî” diye tarif ettiği türkçeyi müstakil olarak alışı, tarihimizin mebdeleri hakkındaki fikirleri, devrinin diğer şahsiyetlerini geride bıraktığını ve bir nevi millî şuur sahibi olduğunu gösterir. Dilde daha ziyade realist olan, Avrupalılığı ve yeniliği memleketimize getirecek kullanışlı bir vasıta arayan devir, kendisini pek beğenmemiştir. Ayrıca türkçe kelimelerin muayyen imlâsı olmadığı ve binaenaleyh aslına göre yazılması lâzım geldiği bahanesi ile bir eserinde geçen bir kelimeyi, diğer bir eserinde bizzat kendisinin dahi beğenmeyip, terkedeceği bir tarzda yazmış olması, ona karşı yapılan belli başlı itirazlardandır. Hakikatte ilk büyük edebî mütercimlerimizden biri olan Vefik Paşa, eski nesrin tesiri altında idi ve büsbütün ayrı yollardan olsa bile, — meselâ Cevdet Paşa’nın erdiği muvaffakiyetten uzak olarak — eski nâsirlerin hatasını tekrarlamıştı. Sicilli osmanî’deki şu cümle onun lisanı için en vazıh ve doğru hükümdür: “kitabeti, ifadesi kadîm türkîve tatbikan olmakla imlâ ve inşası tarz-ı aherde idi... Namık Kemal, Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektupta, bilhassa gayr-i me’nus türkçe kelimeler kullanmış olması dolayısiyle, onu çağatayca yazmakla itham ederek, istihza eder. Ayni şiddetli tenkidi Voltaire’den tercüme ettiği Micromégas hakkında da yapar. Yeninin yapılmağa çalıştığı ve dile bir nizam getirilmek istenildiği zamanda, ayni sahifede birbirine tezat teşkil eden unsurların bulunduğu bir eser, beğenilemezdi. Bununla beraber, bu üslûpta ve eserde, başkalarınınkinden daha derin olarak, millî bir çeşni bulunduğu ve Vefik Paşa’yı bütün hayatında etrafına sevdiren şeyin de bu yerlilik olduğu unutulmamalıdır.
“Ahmed Vefik Paşanın ilk eseri, 1863 senesinde Tasvir-i Efkârda tefrika ettiği Hikmet-i Tarihtir. Bunu Ebülgazi Bahadır Hanın eserinden naklettiği Şecere-i Evsal-i Türkiye takip eder. Bu iki eseri, natamam olarak kitap halinde de tabedilmiştir. Tarihe müteallik üçüncü kitabı, rüşdiyeler için yazdığı, uzun seneler elde dolaşan Fezleke-i Tarih-i Osmanîdir. Bu eserlerden birincisinin iyice tetkiki lâzımdır. İkincisi ise, millî tarihin diğer şubelerini hatırlatan bir eser olmak itibarile, mühimdir. Lehce-i Osmanî (birinci kısmın tabı 1293 = 1876; her iki kısmın tabı 1888 / 89), bu tarih görünüşü dil sahasına teşmil eder. Ziya Gökalp kendisini bu mesaisi dolayısile türkçülük cereyanının mübeşşirlerinden addeder. Belin ile beraber, 1289 da neşrettikleri Ali Şir Nevaînin Mahbub el-kulûb adlı eserini de zikredecek olursak, tarih ve dil sahasındaki mesaisini tamamlamış oluruz. Bunun sahasındaki Molièr, Le Sage, Fénélon ve Hugo’dan yaptığı tercümeler gelir. Daha ziyade fransız klâsiklerine düşkün olması, fransız lisesindeki tahsilinin ve biraz da mizacının sevki iledir. Herhalde Fransız kültürüne derinden vakıftı. Bu tercümelerin içinde en şayan-ı dikkat olanı, Molière tercümeleridir. Vakıa şairin bütün külliyatını tam olarak tercüme etmemiştir fakat imkân bulsa idi, galiba yapacaktı. Zaten bazı tercümelerinin kaybolduğu söylenir. Vefik Paşa bu eserlerin bazılarını manzum olarak tercüme etmiştir. Hece vezni ile yaptığı manzum tercümelerde büyük bir muvafakıyet gösterdiği iddia olunamaz. Mensur tercümelerinde asla ve eserin yürüyüşüne sadıktır. Bununla beraber icabında fransızcadaki inşa tarzını kırdığı da vâkidir; isimlerde ufak tefek değişiklikler yaparak âdeta yerlileştirir. En ziyade şayanı dikkat olan mesaisi adabtasyonlarıdır. Örfümüze gelmeyecek olan mevzuları daima doğrudan doğruya tercüme etmiştir. Adaptasyonlarda eşhasın isminden başlayan bir dikkat ve anlayış görülür. Ahmed Vefik Paşa’nın kendisinde bir komik icat kabiliyeti vardır. Adaptasyonlarda bu kabiliyet onu sürükler. Vefik Paşa’nın bilhassa tutunan piyesleri, Zor nikâhı ve Zoraki tabib gibi adaptasyonlardır. Bununla beraber Teodor Kasap (Pinti Hamid) ve Âli Bey’in (Avyar Hamza) adaptasyonlarının, bunlardan aşağı olmadığı, hattâ dil bakımından ufak bir faikiyet bile gösterdikleri âşikârdır. Zor nikâhı ile Zoraki tabib’i. 1869 da adapte ettiğine bakılırsa, Molière tercümelerine bu aralık başlamış olduğu kabul edilebilir. Molière’den tercüme ettiği eserler şunlardır: İnfial-i aşk (Le Dépit Amoureux), mensur: Zor nikâhı (Le Mariage Forcé), mensur; Don Civani (Don Juan), mensur; Tabib-i aşk (L’Amour Medecin), mensur; Adamcıl (Le Misanthrope) manzum; Zoraki tabib (Le Medecin malgrélui), mensur; Tartüf (Tartufe), manzum; Azarva (L’Avare), mensur: Yoraki Dandini (Georges Dandin), mensur: Okumuş kadınlar (Les Femmes Savantes), manzum; Dekbazlık (Les Fourberies de Scapin), mensur; Merakî (Le Malade İmaginaire), mensur; Kocalar mektebi (L’Ecole des Maris), manzum; Kadınlar mektebi (L’ecole des Femmes), manzum; Savruk (L’Etourdi), manzum; Dudu kuşları (Les Précieuse Ridicules), mensur. (Molière tercümeleri 16 kitap olarak, 1933 de Kanaat kütüphanesi tarafından basılmıştır). Bundan başka Hugo’dan Hernani yi tercüme etmiştir. Hikâye-i Hikemiye-i Mikromega, (Voltaire’den 1288); Telemak tercümesi (Fénélon’dan, 1298); Cil Blas (Gil Blas) Santillani’nin sergüzeşti (Le Sage’dan, 1303).
“Bu saydığımız eserlerden ve yukarıda bahsettiklerimizden maada, Ahmed Vefik Paşa, Gülistan ile Dalkâvukname (Lucius, trc. Vasilâki Ef.) nin tab’ına yardım etmiştir. Le Grande Encyclopédie’de ayrıca onun Schiller ve Shapespeare’in belli başlı eserlerini tercüme etmiş olduğu kaydı mevcut ise de, ortada bulunmadığı için, bunun bir rivayet olması çok muhtemeldir. (A. Hamdi Tanpınar, Ahmed Vefik Paşa).
Ahmed Vefik Paşa Son günlerinde ev hâli ile
(Resim: Nezih)
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı, Nezih
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010974
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı, Nezih
Description
Volume 1, pages 477-486
Note
Image: volume 1, page 478
See Also Note
B. : Yahya Naci Efendi; B. : Lamartine, Alphonse de
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı, Nezih
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.