Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED RASİM
Ahmed Rasim, her iki kelimenin en kuvvetli mânasile büyük bir artist, büyük bir muharrirdir. Renkli tasvirleri, en küçük ve uçucu bir hareketi tesbit eden enstantane klişeleri, orijinal üslûbu; ve tipik bir İstanbul çocuğunun kıvrak zekâsı, ince zevkleri ve pürüzsüz, şakrak dili ile, yaşadığı devri unutulmaktan kurtaran ölmez adamlardan biridir.
Eserlerinde asrı yaşayan Ahmed Rasim bilgili adamdır. Hiçbir eski ve yeni şeye karşı lâkayt kalmamıştır. Tarih ile yakından alâkadar olan ve şarkılar yazan, besteleyen Rasimin bir romanının arkasında “müellifin âsarı sairesi” diye, “Muhtasar Sarfı Türkî, Sarfı Farisî, Hesabı Zihnî, Osmanlı Tarihi, Tarihi İslâm, Tarihi Ticaret, Elektrikiyeti sâkime, Fonograf, Teşekkülü Cihan ve Garâibi Âdatı Akvam” isimlerini okuyoruz. Ölmez eserlerinde şahlanmış bir at olan kalemi, bu vadilerde dolaşarak ve bu kaynaklardan sulanarak, muhtelif isimler altındaki hatıralarında ve mektuplarında bir asrın çerçevesini çizecek kudreti kazanmıştır.
Ahmed Rasimin yazılarında, bilhassa İstanbul, sokakları, evleri, âbide ve umumî müesseseleri, meyhâne ve batakhâneleri, mesire yerleri, vapurları ve kayıkları, tramvay ve arabaları, bir kelimede toplarsak manzara ve insanları ile sesli ve renkli bir film halinde akmaktadır. Balıkçılar, tulumbacılar, serseriler, kumarba...
⇓ Read more...
Ahmed Rasim, her iki kelimenin en kuvvetli mânasile büyük bir artist, büyük bir muharrirdir. Renkli tasvirleri, en küçük ve uçucu bir hareketi tesbit eden enstantane klişeleri, orijinal üslûbu; ve tipik bir İstanbul çocuğunun kıvrak zekâsı, ince zevkleri ve pürüzsüz, şakrak dili ile, yaşadığı devri unutulmaktan kurtaran ölmez adamlardan biridir.
Eserlerinde asrı yaşayan Ahmed Rasim bilgili adamdır. Hiçbir eski ve yeni şeye karşı lâkayt kalmamıştır. Tarih ile yakından alâkadar olan ve şarkılar yazan, besteleyen Rasimin bir romanının arkasında “müellifin âsarı sairesi” diye, “Muhtasar Sarfı Türkî, Sarfı Farisî, Hesabı Zihnî, Osmanlı Tarihi, Tarihi İslâm, Tarihi Ticaret, Elektrikiyeti sâkime, Fonograf, Teşekkülü Cihan ve Garâibi Âdatı Akvam” isimlerini okuyoruz. Ölmez eserlerinde şahlanmış bir at olan kalemi, bu vadilerde dolaşarak ve bu kaynaklardan sulanarak, muhtelif isimler altındaki hatıralarında ve mektuplarında bir asrın çerçevesini çizecek kudreti kazanmıştır.
Ahmed Rasimin yazılarında, bilhassa İstanbul, sokakları, evleri, âbide ve umumî müesseseleri, meyhâne ve batakhâneleri, mesire yerleri, vapurları ve kayıkları, tramvay ve arabaları, bir kelimede toplarsak manzara ve insanları ile sesli ve renkli bir film halinde akmaktadır. Balıkçılar, tulumbacılar, serseriler, kumarbazlar, devrin tanınmış simaları, sanatkârları, mahalle aralarında yükselen kadın ve çocuk sesleri, yangınlarda, gece baskınlarında, meyhâne kavgalarında yükselen karışık, anonim sesler, tabaka tabaka, sınıf sınıf, yaş yaş bütün bir İstanbul, Ahmed Rasimin yazılarında en öz dilleri, şiveleri, argolarile konuşurlar.
Ahmed Rasimin eserlerini sıkarsak, İstanbulun kokusu, ıtrı damlar.
1865 de İstanbulda Sarıgüzelde doğdu. Muhit, büyük bir muharrir olarak doğan bir çocuğu, sokaklarında uzun zaman oynatıp yetiştirebilecek kudrette idi. Ailesine gelince, Ahmed Rasim, anasını boşayan ve kendisini anasında bırakarak hiçbir vakit arayıp sormıyan babasını tanımak istemedi. Bahaddin Efendi, Rasimin tercümei halinde bir gölge bile değildir. Buna karşılık, dikiş dikerek Rasimi büyüten Nevber Hanım, “Vâlide, Vâlide merhum” sonsuz bir sevgi kaynağıdır.
Ahmed Rasim bize, çocukluğunun enfes ve muhteşem bir tarihçesini bırakmıştır. Sonra, gençlik hatıralarını, bu arada muharrirliğinin başlangıçlarını ve muharrirlik hayatını anlatmıştır. Onun tercümei halini yazarken, hiçbir yabancı kale, bu otobiyografinin yerini tutamaz:
“Daha küçük idim. Henüz sekiz, dokuz yaşında var idim. Ana yavrusu, ah! anamı pek severim. Benim hem babam, hem de en büyük veliyetünnimetimdir. Onun el dikişi dikerek beni beslediğini bilirim. Ben afacan. Zavallı kadın; maişetini istilâ eden mihneti zaruret arasında komşulardan da tekdir işitir. Benim için onu azarlarlar. Ya birini çocuğunu döverim, ya top oynarken camını kırarım. Mektepten kaçarım. Bir kere kaçtım mı, artık haftalarca gitmem. Gitsem dayak var. Bu korku beni tiril tiril titretir. Sabahleyin kalkarım. Gûya mektebe gidecek imişim gibi hazırlanırım. Sepetime yemeğimi koyar, cüz kesemi boynuma takar, elime iki veya bir bakır onluk verir: Bazan:
– Oğlum! Rasim. Dünyada iki dalım var. Biri sen, biri Yusuf. Fakat o babasının yanında. O zengin. Bak ben fakirim. Oku. Adam olmıya çalış yavrum! Ben de ölürsem sen sonra sefil kalırsın. Yaramazlık etme, beni üzme, ötekinden, berikinden söz işittirme. Sonra hırpalanıyorsun. Zaten dayak yemeden kuru kemik kaldın.
Tarzında nasihat verir. Fakat kim dinler? Ben sâbi bir müdahin, mürai. Fakat yalnız valideyi, ceviz oynarken mahalle çocuklarını aldatırım. Hiç hoca kanar mı? O müthiş falaka, üzeri yağlı gibi parlak duran değnek, tabanlarıma indikçe, bana cihanı zindan eder. Okumak mı? Benim yediğim dayaklar hep onun yüzünden değil mi? Şehzâde Camii avlusundan iyi mektep olur mu? Ceviz, topaç, esir almaca, saklambaç, Vefalı çocuklarla kavga, birdirbir, uzuneşek, kaydırak, kızak, kartopu patırtısı, ihtiyar kayyum ile alay, mezarlıktaki ağaçlara çıkıp ötekine berikine kozalak atış, macun, çevirme, merkepsüvar olarak meydanda gezme, çukura ceviz atma, çırpma gibi oyunlar varken amme cüzünü kim bitirir? Ben cami avlusunda bu kadar oyun öğreniyorum kifayet etmez mi?
Evden çıkar çıkmaz vâlideye gösteriş olmak üzere mektep tarafına doğru giderdim. Oradan bir tarafa sapar, cami avlusuna kendimi dar atarım. Akşama kadar oynarım. Yemeğim var, param da var, elverir. Cumartesi günleri zenginlik zamandır. Zira vâlide hocaya altmış, kalfaya kırk para gönderir. Yirmi de bana verirse tam üç kuruşum olur ki, o zaman için büyük bir servettir. Hoca yüzümü görmez ki, haftalık alsın.
Bir gün camide oynuyordum. Ağır bir el kulağıma yapıştı. Ben arkadaşlarımdan biri çekiyor zannile; etme, dönersem vururum, diyerek elimdeki ceviz ile nişan almakta devam ederken bir sille ensemde patladı. Yüzü koyun düştüm. Bir de ne bakayım? Kalfa. Ne?...
Hayatım çekiliyor zannettim. Öteki çocuklar hep bana bakıyor. Ağlıyamadım. Adamcağız cellât gibi durmuş bakıyor, benim de burnumdan zırıl zırıl kan akıyor. Kalfa attığı tokatın ehemmiyetini anladığı halde yine o tavrı hunrîzi ile sert sert:
— Haydi mektebe!
Dedi. Cüz kesemin içindeki cevizlerle beraber yürüdüm. Mektebe yaklaştıkta korku arttı. Çocukların o kadar velvelesi arasında hocanın değneği şakırdıyor, yine o kendini işittiriyordu. Bittim, takatim kalmadı.
İçeri girdik. Ben daha girer girmez falaka da indi. Ayakkabılarımı çıkardılar. Herkeste sükût!
Ben bayılmışım. Eve gideceğim, yürüyemiyorum. Tabanlarım yaralı. Güç halle gittim. Valide de beni bekliyor, o da işten haberdar. Meğer bu belâyı başıma getiren o imiş. Hamama gidecekmiş, beni mektepten almıya gelmiş, bulamayınca kalfaya söylemiş, o belâ da geldi, beni buldu.
Vâlide benim dayak yediğimi biliyor a, döğmedi. Yemeği yer yemez uyudum. Fakat dayak canıma kâr etmiş olmalı ki, inliyormuşum. Kadının merakı artmış. Ayaklarıma bakacağına yüzüme bakarmış. Ben o geceyi inliye inliye sabah ettim. Hamama gittik. Vâlide az kaldı bayılacaktı. Ben de şaşırdım. Tırnaklarım mosmor! Kan oturmuş. Kestikçe kan fışkırıyor. Annem ağladı. Bir da o mektebe yollamıyacağına dair and etti.” (Gecelerim).
Ahmed Rasimin dayağından kaçtığı mektep, “Caferpaşa mektebi” idi. Oradan sonra Darüşşafakaya girmişti. Amin ile başladığı ilk mahalle mektebi de “Sofular Mektebi” idi. Sofulardan Hıfzıpaşaya kadar geçen çocukluk yıllarının ilk hatıralar da “Falaka” nın yüz elli sayfasını doldurmuştur.
“Ben, daha mektebe başlamadan evvel karşımızdaki evde oturan Hoca Efendiyi kafes arkasından gözetlerdim. Boyalı, iri halkalı kapısının bir kanadı açılır, toprak basık avlunun iç boşluğu arasında beyaz, dardağanî sarığı belirir belirmez yanlarını çember usulünde aldırdığı halde gûya yatakta yorganın üstünde mi, altında mı kaldığı bir türlü anlaşılmasın diye - şimdi bana öyle geliyor! - uçları - çocukluğumda bulabildiğim veçhi şebehlerden biri de budur!- Hacivadınki gibi yukarıya kıvrık akça sakalı da görünür, yaz ise ekseriya cübbe yerine giydiği şal taklidi, sopalarındaki renkleri soluk, kollu (Hayderî) den uzunca hırkası, hem (mintan) hem de saat cebinin bulunmasından dolayı yelek hizmetini gören belindeki (Tosya) şalı kuşak, kurşunî şalvarı, ayağının ev örmesi çorabının yarı yarıya içinde kaybolduğu siyah, haffaf işi namaz merkupları, kış ise başındaki vişne çürüğü atkısı, sırtındaki kırk yıllık abası, pedermande kürkü, mest kundurası da beraber çıkardı. Bazan besmelei şerifenin keskin sini benim kulağıma kadar gelirdi. Kolları sarkık, başı önde ağır ağır yürürdü. Ben mevcut şakirdanına nisbet nesli âti efradından olduğum halde bile zamanımızda mensubiyetin kadri daha ziyade bilindiğinden midir, nedir, her kelimenin sonuna bir yayı nisbet ilâvesi modası hükmünce ananevî, her hangi bir korkunun ilcâsile kafes önünden bile çekilir, kapı önünde bulunduğum anlarda onu görür görmez içeriye kaçar, kapıyı hızla kapar, bir daha çıkamazdım!
Mektep Sofular Tekkesi müzafâtından idi. Tekkenin ağaçlıklı, daima güzel mürettep ve matruh duran bahçesinin hamama nazır köşesinde koyu kurşunî boyalı, yüksek, altında yanyana bakkal, attar dükkânları bulunan bir bina idi.
Ben, bu binayı günde belki beş, on defa hariçten görürdüm. Fakat içerisine girmemiştim. Gir, deseler de birdenbire dalacak derecede niyetli bulunmuyordum. Bir gün bakkaldan çocukluk pisboğazlığı, iğde mi aldım, yoksa fındık mı, her ne ise, kuru yemişlerden biri olacak, geveleyip dururken hocayı gördüm. Derhal yemişleri cebe indirdim.
— Hoca efendi öpeyim!
İstirhamı tahttında müstetir olduğu halde elimi uzattım. Verdi, öptü. Fakat bu defa her zamanki gibi elimi bırakmandı. Sabihülveçh bir zat olduğu için tebessümleri ile daha ziyade câzip olurdu. Birkaç adım elele gittikten sonra bana dedi ki:
— Sen daha mektebe başlamıyacak mısın?
Muhakkak biliyorum ki, ne evet dedim, ne de hayır... İşte o zaman, bu zaman bende, bu hal, itiyat hükmüne girdi. Bilmediğim, sonunu göremediğim suallere cevap vermem!
Mektebin kapısına kadar o vaziyette yürümüştük. Hoca burada:
— Haydi yukarı çıkalım.. biraz otur, gel yine git!
Dedi. Derhal itaat gösterdim. Girdik. Yine elele idik. Dikçe bir merdiven! Sağ cenahı üzerinde açılmış büyük pencerelerle aydınlık, on ayak kadar çıktıktan sonra sol taraftaki dar bir sofadan, iki kanadı ardına kadar açık bir kapı vasıtasile geniş bir odaya geçtik. Yeknazarda gördüm. Küçük küçük rahleler önünde, minderler üstünde oturmuş, ben kadar on beş, yirmi çocuk, sessiz sessiz okuyorlar, bunların ortasında her zaman görüp tanıdığım, fesinin üzerindeki yeşil sarığının ucu harice püskürmüş gibi duran, hocanın arada sırada giydiği şalâki, sopaları kalın hırkası gibi hırka giyen, fakat ensesi daha enli katmerli, daha derin görünen, yüzü pek az çopur olduğu halde hocanın yüzünden daha güleç, enli dudaklarını, misvakli, beyaz, iri dişlerile beraber meydana vuran, kesik, kumral bıyıklarının her iki ucu, kısa kestirmek itiyadında bulunduğu çevirme sakalının üzerine binen Mü’min Kalfa geziniyordu.
Hoca efendi beni kendi yerine kadar götürdü. Bu esnada çocukların hepsi de bana bakıyorlar, içlerinden oyun arkadaşlarım olanlar gülümsüyorlardı.” (Falaka).
Sofular mektebinde kalfadan yediği bir şamar yüzünden ev değiştirip Kırkçeşmeye taşınmışlardı. Orada “Tezgâhçıar Mektebi” ne verilmişti. Ahmed Rasimin bu yeni mektebinde pek tatlı günleri geçmiştir. Fakat evlerinin yanıbaşlarında çıkan bir yangın, onları yakmamakla beraber, tekrar ev değiştirmiş, Haydara taşınmışlşardı; çocuk da Çukurçeşme Mektebine verilmiştir.
Bu sıralardadır ki, küçük Rasim, annesi, sütninesi ve evin kiler, mutfak ve ortalık mutemedi Dilfeza Kalfadan mürekkep bu küçük aileyi, büyük halası ile kocası Miralay Lâz Mehmed Bey himayeleri altına alıyorlar. Onları Sarıgüzeldeki konağa getiriyorlar. Enişte, Raisme Yakub Hoca adında hususî bir muallim tutuyor. Ayrıca onu, hocasının dayağı pek meşhur olan Hafızpaşa Mektebine veriyor. Zannederiz ki, bu hatıranın başlığı olan “Falaka”, Hafızpaşa Mektebinin falakasıdır.
“Gecelerim” de, mektebin ismini zikretmemekle beraber, oradan çıktıktan sonra Darüşşafakaya girdiğini söylemesine göre, Hafızpaşa mektebi olması lâzımgelir. Tahsil hayatının son mahalle mektebinden ayrılışını, “Falaka” da bambaşka nakledilmiş buluyoruz. Rasim, dayağı pek meşhur olan bu mektepten, falakaya yatırılarak ayaklarına kan oturup morarıncaya kadar dayak yediğinden değil, Topuz Hafızın hocaya isyan ettiği günün dehşetinden ayrılmıştır. Bu dehşet, Rasimde o kadar derin izler bırakmış olacaktır ki, yıllarca sonra bu mahalle mektebi isyanını anlatırken Osmanlı vak’anüvislerini hatırlamaktan kendisini alamıyacak ve “Zuhuru isyanı Topuz Hafız” gibi bir başlık koyacaktır:
“... Topuz Hafız, hocanın kalın sopalarından birini kapmış, önüne gelene indiriyor, kendisine yol açıyordu... Bir an oldu ki, bütün mektep halkı, yani biz çocuklar, korkumuzdan:
— Anneciğim!.. anneciğim!..
Diye ağlaya ağlaya haykırışmaya başladık. Sıralar, rahleler birbiri ardınca yıkılıyordu. Kalfa bile yerinden kımıldayamıyordu. Ben böyle bir hengâmei akıl âşûb arasında çantamı kapınca soluğu kapının önünde aldım... vak’ai isyaniyeyi anlattım. Bizim evde bütün kararlar vâlidenin tarzı telâkkisine tabi idi. Dinledi, durdu. Kara anneme dedi ki:
— Beyefenndiye söyliyelim de Rasim artık o mektebe gitmesin...
Hafızpaşa mektebine gitmiyorsam da bahçeden maada bir yere de çıkamıyor, diğer taraftan Yakup Hocanın her akşama binen derslerinden, karalamalarından, ezberlerinden göz açamıyordum”.. (Falaka).
Bugünlerdedir ki, âlicenap enişte öldü. Ahmed Rasimin Darüşşefakaya girişi de bu ölümden sonra oldu; adı bu şefkat ve tahsil ocağının kütüğüne yazılmış, ağustosun on yedinci günü ve gecesi de mektepte kalmıştı:
“Artık Darüşşefakaya, yetimler mektebine kaydedilmiştim. Tamam doksan gece buranın o kalın duvarlı, iri pencereli mazbut koğuşlarından birinde Karaannesiz, sütninesiz, vâlidesiz, dar bir karyola üzerinde yalnız yatıyordum”.
Kaydedilen bir talebeyi üç ay velisine göstermemek Darüşşefakanın ilk esaslı nizamlarındandı. Artist çocuk, bu yeni hayata kolay kolay alışamadı:
“Tamam doksan gece ben mektebin o kalın duvarlı, iri pencereli mazbut koğuşunda yalnız yattım. Hemen her gece rüyada annemi görürdüm. Bu tesellii didar, velev hayalî olsun, yine beni tesliye ederdi. Manen, hissen onu ziyaret ederim, onunla konuşur, onunla sevişir, onunla eğlenirdim. Kâh ağlıya ağlıya uyanırım, şirişki tahassürümün yastığımı ıslatarak soğuk bir zemini nemnâk vücuda getirdiğini görüp çeviririm, kâh mütebessimane kalkarım, yanaklarımda annemin dudaklarının bıraktığı câyi teması ararım. Bazan da birdenbire mütehassis olarak kanile, elinin emeğile geldiğim o teni müşfikin kokusunu alıyormuşum gibi telezzüz ederim. Bu telezzüz beni saatlerce düşündürür.
“Ana!... Bu his pek yırtıcı, pek vahşi. Beni eziyor, beni sevindiriyor. Fakat yanımda değil.
“Okuduğum kitapta ana lâfzını görür görmez titrer, derhal yanımdaki çocukla ana hakkında söze başlardım. O da benim gibi o da anasını seviyor, görmek, boynuna sarılmak, ağlıyarak öpmek, başını göğsüne dayayarak orada uyumak, oradan ayrılmamak, ona kul köle olmak, onu gücendirmemek istiyor. Ah! bilseniz bu muhabbeti müştereke ne kadar müessirdir. Bilseniz o zaman o dehanı masumun natıkasında ne kadar beliğ bir tesir bulunur. Ben bunların cümlesini hissederdim, cümlesini düşünerek kurardım.
“Sade ben mi? Hepiniz öyle idik. Bazan müzakerehanenin harice nazır penceresinden sokağa bakardım. Sokağın başında bir kadın durmuş mektebe bakıyorsa herkese haber verirdim. Hepimiz benim anamdır, diye o vücudü meçhulü benimserdik. Bir gün cümlemiz birden ağlıyarak mubassırı da hıçkırıklara uğrattık.” (Gecelerim).
Burada, eski Darüşşefakayı da tanımak lâzımdır:
“Mektepte bulunan çocuklar, senei kaydiye sırasile sınıflara ayrılmış, her sınıfın vazifei tedrisiyesi birkaç daimî hoca ile hafta aralarında geldiğini gördüğümüz mülkî, askerî, ilmî muallimlere verilmiş idi. Harekâtı umumiye muntazam fasılalara bölünmüş idi. Alessabah, namazdan evvel kalkılır, abdest alınır, yazılarile, mihrabile, halıları ile müzeyyen bir hale konulmuş camide namaz kılınır, taaamhâneye inilir, kahvaltı edilir, oradan doğruca müzakerehâneye çıkılır, ya yukarı sınıftan tayin edilmiş bir çavuşun nezareti, yahut bir müzakerecinin vesayeti altında derslere çalışılır, bir müddet sonra dershâneye gidilir, ders alınır, elhasıl yemek, müzakere, ders, namaz, teneffüs, uyku -dediğim gibi- mevkut ve muntazam fasılalarla vukua gelirdi.
“Okumak böyle olduğu gibi ahlâk da mubassırlarının takayyüdatı mütemâdiyesi, nesayihi, mutevâliyesi, tekdir ve tazirleri ile telkin edilirdi. Usulü tedris, amelî ve nazarî idi. Okumak demek, yazmak demekti. Ahlâk da amelî ve nazarî idi. Zâti mesele uslu oturmak bilamel ne ise anın icrasından ibaret idi. Arkadaşlarımızdan öyleleri vardı ki, teneffüshânede bile kaidei salâtta imiş gibi ellerini dizinin üstüne koyar, gözlerini ellerinin üzerine diker, kimse ile konuşmazdı. Bu hal, usluluğun son mertebesi addolunurdu.
“Dersini bilmiyenler, bir defadan üç defaya kadar kuru ekmek yemiye mahkûm olurdu. Yani taamhanede herkes yemek yer, o ayrı bir sofrada yalnız ekmek yerdi. Bu mahkûmiyet hocanın müdüriyete isim tasrihi suretile vukubulan iş’arı üzerine “evamir” denilen deftere kaydedilir, bu defter ikindi namazından sonra divanhânede sınıf sınıf, saf saf dizilen şakirdanın muvacehesinde okunurdu. Derse çalışmamazlığın en büyük cezası “izinsizlik” idi. Darüşşafakada “izin” kadar kıymettar hiçbir mükâfat yoktu. Çünkü ayda bir defaya mahsus idi. Perşembe günü öğleden sonra talebe elbisei hariciyesini giyer, velilerinin vüruduna intizar ederdi. Her velinin elinde yeşil bir mukavva kâğıda matbu numara vardı. Bu numara duhul numarası idi. Benim ilk numaram 77 idi.
Velî, bu numarayı kapıcıya, kapıcı da mubassıra tevdi eder, mubassır bağıra bağıra okur, numara sahibi arkadaşlarından ayrılır, mubassırın vedaatile müdürün huzuruna çıkar, müdür tavır ve kıyafetini teftiş eder, çapaçul değil, rubası lekeden âzade, düzgün ise ufak bir direktif ile mezuniyet verirdi.
İzinsiz kalanlar, ancak ertesi cuma günü öğleden sonra mektebe gelen velîlerile alt kattaki odalardan birinde bir saat kadar görüşebilirlerdi.
Yevmî harekât, saatlerle tahtı intizama alınmış, muntazam bir iştigal, bir istirahat temin edilmişti ama bunların içinde bizim en ziyade hoşumuza giden bahçe saatlerile teneffüs saatleri idi. Çünkü bunlarda oyun vardı.
Bir gün, akşam yemeğine gitmeden evvel bizi mektebin “Divanhâne” denilen geniş, uzun sofasına karşılıklı dizdiler. Hizmetçilerden biri bir kucak dolusu değnek getirip ortaya bıraktı, durdu. Değnek adedine bakılacak olursa mevcudu darp için kâfi görünüyordu. Hepsi de irili, ufaklı fındık değneği idi.
Müdüriyet odasının önünde duran mubassır, müdürün odasından çıktığını haber verdi. Dimdik bir vaziyet aldık. Müdür göründü. Tâ ilk sınıfın önüne gelir gelmez başçavuş yüksek sesle:
— Bak!
Dedi. Öğrendiğimiz veçhile birer temenna ettik. Diğer mubassır elinde kocaman bir defter ile geldi. Bak, diye kumanda veren başçavuşu çağırdı, defteri açıp ona verdi. O da alıp müdürün emri üzerine okudu:
— ... sınıf şakirdanından Asitaneli ... efendi dün öğle üstü abdest alınırken çavuş ... efendiye karşı gelmiş olmağla hakkında icabeden mücazatın icrası babında...
Başçavuş bir lâhze durduktan sonra yine okudu:
— On değnek darp!
Mubassır, zavallı Âsitaneli... efendiyi sırasından çıkardı. Süklüm, püklüm yürüyordu. Ortaya gelince değnekleri getiren azılı hizmetçi belinden kavradı, çevirdi, diğer mubassır, o değneklerin içinden bir değnek aldı. Sayı ile kıçına on değnek urdu. Karmanyolaya girmiş olan Asitaneli...
— Aman, aman!.. Bir daha yapmam!
Diye bağırdıkça, benim dizlerimin bağı çözülüyordu. Düşeceğimi zannediyordum. Maahaza alıcı gözile baktığım için bu değnek uruşile Hafızpaşa Mektebi hocasının sopa uruşu arasında hayli farkı şiddet var idi. Mubassır, ağır ağır ama hafif indiriyordu. Yani kıyasıya değil, korkutasıya uruyor, bize de âmire karşı gelmenin cezası dayak olduğunu anlatıyordu. Anladık.
Bundan maada bir şey daha anladık ki, dayak mutlaka defter ile olacak!.. Kulak çekmek, şamar indirmek pek nadir... Fakat yaramazlığın nevine göre teneffüs veya bahçe zamanı divanhanede ayakta durmak, bahçeye çıkmayıp teneffüshanede mahpus kalmak da var idi.
“Yine bir gün, bu defa öğle idi, divanhânede cem olduk. Ayni merasim... Bu defa, hizmetçi değnekler ile beraber bir de torbamsı bir şeyler getirdi. Müdürün huzurunda yine başçavuş, o evamir defterini okudu:
— ... talebesinden ... numaralı, ... li ... Ahmed, mektepten geceleyin firar edip yakalandığından, darben cezası verilerek tardına karar verilmiştir!
... Ahmed, tarif ettiğim veçhile dayakcağızını yedi. Yedikten sonra hizmetçi elinden tutarak mubassırın odasına götürdü. Müdür, biz, sonradan gelen bir kaç hoca ayakta bekliyorduk. Acaba ne olacak idi. Arası çok geçmedi, bir de bakalım Ahmed eski, püskü, buruşuk rubalar içinde geldi. Meğer o bohça mektebe dahil olduğu gün evden üzerine giyip geldiği rubasının bohçası imiş... Tard edilenlerden mektebin dahilî rubası alınıyor, geldiği ruba ile çıkarılıyordu.. Filvaki üç, dört sene sonra nasılsa bir gün gördüm idi. Hepimizin rubaları da böyle bohça halinde, üzerlerinde isimler yazılı olduğu halde depolardan birinde duruyordu.
“Bu muamele, bana dayaktan daha beter geldi Mektepçe bunun da ismine “keçe külâh olmak” denirdi.
“Bununla da anlıyorduk ki, biz mektebe geldiğimiz zaman o halde imişiz, şimdi ise bu haldeyiz!” (Falaka).
Böylece yıllar geçti. Bu yıllar içindedir ki, potinleri gıcırdadıkça ayağının altında taşları eziyormuş sanan, elbisesinin parlak tokası ile üzerindeki Darüşşafaka cümlesi görünüp okunsun diye kaputunun düğmelerini mahsus çözmüş olan Darüşşafakalı Ahmed Rasim’in yeknesak hayatını şirin bir aşk süsledi:
“Hayat, tariki terakkide bulundukça o sâfiyet kalmıyor. O edayı mazlumâne değişiyor. İnsan başka türlü şeyler düşünmiye başlıyor. O saf kalp kirli, mahii âram düşüncelerle bulanıyor. O menbaı saf kirleniyor. İştigalât artıyor, fena fena düşünceler geliyor. Ben bu tebeddülâttan âzade kalmadım. Ben de bulandım.
“İnsan, ne ile itilâf etmez ki, iftirakata alışmasın? Ben de alıştım. Vâlidemi ayda bir defa görmek âdi görmek kadar ehemmiyetsiz kaldı. Seneler geçti, ben altıcı sınıf oldum, hurûcuma iki sene kaldı.
“Bir izin günü Kadıköyünde oturan halama gittim. O gece orada kalacak idim, kaldım.
“Gece saat dördü geçiyordu.
“Odama çekildim. Sabahleyin kemali meşakkatle giydiğim urbaları derhal birer birer üzerimden atarak gözlerimi bir sureti şedidede kapamıya mecbur eden uykuya dalmak niyetile yatağa atıldım.
“İlkbahar! gece, gündüzün hararetini tadil etmiş olduğu halde ben yine birkaç defa döndüm. Fakat fikren meşgul idim. Bu meşguliyet yatağa serildiğim zamandan itibaren bir kat daha arttı.
“Ne düşünüyordum, işte burası söylenmez.
“Lâkin ne çare, söylememek de olamaz.
“Ben anı seviyordum. O da beni seviyordu.
“— O kim?
“Bir zamandanberi hayalhânemde büyüttüğüm bir perestide! Henüz on yedi yaşında idim. O gecenin sabahı Hızırilyas gününe müsadif, olduğundan, Haydarpaşada, ötede beride gezmek, eğlenmek için bize misafir gelmişlerdi. O zaman benden pek kaçılır derecede olmadığımdan kadınların müsahebâtına ben de iştirâk ettim. Misafirlerimiz, üç kişiden ibaret idi. İkisini evvelce tanırım. Fakat birini, haniya o sonradan sevdiğimi tanımıyordum. O da genç! uzun boylu, siyah saçlı, çehresi esmer güzellerinde görünen âsarı melâhatin daha renginine, daha lâtifine mazhar olmuş. Gözleri bir câzibei meçhûle ile müteharrik. Sözleri ihtizazlı bir sadanın naklettiği parçalar kadar tatlı, ya elleri o kadar ufak ki, insan çocuk eli zanneder.
“Ben odaya girdiğim zaman önce kaçan o idi. Sonraları bana hepsinden ziyade yaklaşmıya başladı.
“Ertesi gün ev halkı Haydarpaşaya gitti. Ben de akşama kadar, güneşin karşısında, tozların içinde, şimendiferde, Fenerde dolaştım.
“Akşam! ah o şâmı meserret! Grupta, gözümün önünde bulunan o ummânı sagirde, evin nazır olduğu o beyâbânî tenk üzerinde gördüğüm manzaralar pek lâtif idi.
“Gûyâ ben ana ifhamı hal edecek imişim gibi şarkıya başladım. Bütün kinâyeli şarkılar. Meselâ uşşaktan:
Tutuldu damı zülfi yâre gönlüm.
Hicazdan:
Sayd eyledi bu gönlümü bir gözleri âhu.
Hüseynîden:
Serde sevda, dilde gam, sînemde peykânı keder.
Sûzinakten:
Sûzinak etme beni ey mehveşim.
Şarkılarını okudum. Arada bir antika gazel:
Bir gonce femin yâresi vardır ciğerimde,
Takdire ne çare bu da varmış kaderimde.
Artık bin türlü cinas, aklım erebildiği kadar makamlı kinâye, her ne ise halimi anlattım a.” (Gecelerim).
Hüseynîden:
Serde sevda, dilde gam, sinemde peykânı keder.
Şarkısını okuyan genç Darüşşafakalı, imlâ dersinde “Badincan” yazmadı diye az kalsın bir “patlıcan” yüzünden sınıfta kalmak tehlikesini de atlatıyordu. “Ben yetiştim, ama çektiğimi de ben bilirim” diye Ahmed Rasim, mürebbilerini beş satır içinde canlandırıyor:
“O zamanlarda Darüşşafaka lüzumundan ziyade sıkı idi. Hatırımda kalmadı. Bilmem hangi rüşdiyeyi askeriye dahiliye zabiti mektep görmüş diye müdür tayin edilmiş, her hangi bir taamhâne onbaşısı kıdemlidir imtiyazile mubassır olmuştu. İşte biz, bunların ellerinde sessiz, sadasız, hâif ve sergerdan büyüyorduk.” (Muharrir, Şair, Edib)
Ayda bir sokak yüzü görsek, Darüşşafakanın duvarları arasında sessiz, sadasız, hâif ve sergerdan büyüyen çocuğun üzerinde “Çanta” isminde mevkut bir mecmua ile mektebin hesap memuru olan Hayreddin Beyin ve yukarı sınıflardaki mebaniülinşâ derslerinin de derin tesirleri oldu.
Çantayı, erkânıharbiye binbaşısı Manastırlı Rifat Bey çıkarıyordu. Rifat Bey, mânevi reisliği Namık Kemalde olan Ahrar fırkasına mensuptu. Çantanın içinde vatandan, hürriyetten, ciddî içtimaî meselelerden bahisler vardı. Ahmed Rasim ve arkadaşları, bunları okuyorlar, yazıyorlar, ezberliyorlardı. Hattâ daha ileriye gidiyorlardı:
“Çocukluk bu ya! mecmuada; Gönüllü namında münderiç bir piyesi de oynamak için ittihat ettik. Fakat nasıl oynadık, bilemiyorum. Zaten bilinemez de. Sahne, teneffüshânede sıraların birer tarafa çekilmesile teşekkül etmiş idi. Mubassır için arkadaşlardan birini kapıya nöbetçi bırakmış, işe başlamıştık.
“Birden kapı açıldı. İçeriye müdür, iki mubassır, mektebin imamı girmesinler mi? Cümlemiz dona kaldık. Bittabi seyircilere bir şey demediler. Biz aktörlere birer güzel dayak attıktan sonra iki gün de kuru ekmek yemiye mahkûm olduk. Edebiyat yüzünden uğradığım ilk darbe budur!” (Muharrir, Şair, Edib).
Çanta ile Mebaniülinşa dersleri arasındaki üç dört senelik fâsıla. Rasimin derslerine çalışmakla beraber, başka şeylere de göz atıp kulak verdiği, süratle değiştiği bir devirdir. Bu devir içinde, mektep müdürü ile Hayreddin Bey, biri vazifesi icabı, öbürü gönüllü olarak çocuklarla uğraşan iki işçi sıfatı ile, birincisine acıyarak ve ikincisinin üzerinde biraz fazla düşünerek üzerlerinde duracağımız iki adamdır:
“Müdiri mektep te gözümüzü açacak, fikrimizi uğraştıracak vesileler buluyordu. Meselâ her izin günü bizi divanhânede cem ediyor, nasihat yollu sözler söyledikten sonra:
— Galataya, Beyoğluna geçilmiyecek, semti olanlar bile ora sokaklarında gezinmiyecek,
— Tiyatrolara, çalgılı kahvelere gidilmiyecek,
— Düğmeler ilikli, tokalar bellerde olacak,
— Altıncı sınıfa kadar velîsiz gezilmiyecek,
— Ellerde bohça, büyük paketler bulunmıyacak...
Gibi tenbihatta bulunuyordu.
“Acaba Galata ile Beyoğlu nasıl mahallelerdir ki, gidilmese memnu?
“Bu, tenbih, hepimizi uyandırıyordu. Birbirimize sormıya başladık. Ezcümle arkadaşlardan bir Ahmed Galata var idi. Ona diyorduk ki:
— Sizin semt nasıl yer?
— Bizim semt mi? Çalgılar, davullar, tiyatrolar mı istersiniz?” (Muharrir, Şair, Edib).
İlk izinde, Ahmed Galata ile Rasim Sarıgüzeli koca İstanbulda arayıp bulmak için Galatada “Kuşlu” adındaki tiyatroya gitmek kâfidir:
“Üzeri yağlı boya ile resimli bir perdeye karşı oturduk. Açıldı. Güzel bir kız muzika ile beraber:
Kalkın tayfalar.
Kalkın tayfalar,
Gemi yalpalar,
İçelim şarap,
Olalım harap,
Lariçom terelelli hahahay!
Lariçom terelelli hahahay!
Dedi. Bir bacağını havaya kaldırıp kaçtı gitti. Seyirciler el çırpıyorlar, ayak uruyorlardı. Biz de çırptık, urduk. İlk defa alkışa giriyordum (!) ... Görüyorsunuz ya, kantoyu bir kere okudu, ben zaptettim. Dikkatim keskinliğine nazar buyurula” (Muharri, Şair Edib).
Bir ay sonra Ahmed ile Rasim, yine Kuşludadır. Fakat bu sefer üzerlerine “fıldır fıldır dönen iki gazup göz dikilmiştir: Darüşşafakanın vekilharcı Hacı Şerif...
“... Birinci perde indi. Şerif her ikimize:
— Kalkın!
Dedi. O önde, biz arkada kös kös yürüyerek ikindi üstü mektebin kapısından girdik. Müdiri mektep ceviz toplatıyordu. Şerif, bizi de beraber sürükliyerek karşısına dikti. Vakaya anlattı. Geçen izinde de oraya gitmiş olduğumuzu ilâve etti. Benim sağ, Ahmedin yanağına birer tokat patladı. Ardınca:
— Bunları soy!.. hapse tık!
“Soyunduk, gündelikleri giydik. Hademeden birinin vedaatile mahbesin ancak bir çocuk oturabilecek hücrelerine tıkıldık.
“On gün hapis yattık, üç ay izinsiz kaldık idi... Musiki gibi, edebiyatı hapis yata yata veyahut dayak yiye yiye öğrenmek kadar fasıladarı lezzet olan hiçbir ders bilmiyorum!” (Muharrir, Şair, Edib).
İşte, Darüşşafakanın ders programının dışında, cezası dayak ve hapis olan bu gizli tahsilin başında Hayreddin Beyi buluyoruz. Ahmed Rasim ve arkadaşları, Şinasiyi, Kemali, Ahmed Midhatı, Hoca Tahsini ve Ziya Paşayı ondan öğrenmişlerdi. Onlara Bedir, Muhbir ve Devir gibi gazeteleri getiren, Kemalin “Vatan” manzumesini yazdıran, arasıra da ikinci Abdülhamidin gasıplığını, sarayın ve hükûmetin mezalimini anlatan Hayreddin Bey, bu çocukları kethumiyete alıştırmıştı.
Mebaniyülinşaya başladıkları zaman, Rasim, hocanın ders olarak verdiği yerleri çoktan geçmiş bulunuyordu. Fuzulî, Nef’î, Nabi, Baki, Nedim, Sürurî, Aynî, Havaî ve Beliğ gibi divan şairlerini tanıyor, Cevdet Paşayı, Ziya Paşayı biliyor, bilhassa Kemalden getirilmiş misalleri ezberliyordu. Cebinde bir “Müntahabat” defteri vardı ve başında Fuzulînin bir gazeli okunuyordu:
Dil verme gamı aşka ki, aşk âfeti candır,
Aşk âfeti can olduğu meşhuru cihandır.
Aşk âfeti can olduğunu andan bilürüm ki,
Her kimse ki âşıktır işi ahü figandır.
Rasim, bununla da kalmıyordu: “Günlerce uğraşırım, iki mısra söylerim, en mahrem arkadaşıma okurum. O da bilirmiş, vâkıf imiş gibi benimle eğlenir, başkalarını da teşvik ederek üzerime kışkırtırdı.” (Muharrir, Şair, Edib).
Bu usulsüz tahsilin tabiî noksanları olarak, müntabahat defterine Fuzulî ile başlıyan Rasim, vezin nedir, bilmiyordu. “Aruz” un adını işitmemişti. Nitekim, Ahmed Midhat efendinin de “Hasan Fellâh, Hüseyin Mellâh, Henüz on dört yaşında, Yer yüzünde bir melek” gibi romanlarının adını öğrenmiş, kendilerini görüp okuyamamıştı.
Ahmed Rasime vezni ve aruzu ilk öğreten, Kadıköyünde oturan ve şiir ile uğraşan eniştesi oldu. Kafiyeler aramak ve horoz sesi işitmemiş kelimeler bulmak için de Redhavzın “İlâveli Lûgati Osmaniye” si en yakın yardımcısı idi. Artık Rasim, mektepte bir şair olarak tanılıyordu. Fakat bu yeni şöhretinin, mektepte kuvvetli rakipleri vardı:
“Zaten kulağına çalınmıştı: Mektepte benden başka üç şair daha varmış. Bunu tahkik eder etmez içimde bir hissi istirkap uyandı. Bunlardan biri Safa, diğeri biraderi Vefa, üçüncüsü de yanıbaşımda bulunduğu halde farkına varamadığım Şevki Şehremini idi. Safa merhum o zamanda bile selâseti beyan sahibi idi. Lâkin kardeşi Vefa daha hissî, daha şair görünüyordu... Bir sınıf aşağıda bulundukları halde her ikisi de biz ikiden ziyade muvaffakiyet gösteriyorlardı.” (Muharrir, Şair, Edib).
Çok genç ölen İsmail Safa ve kardeşi Ahmed Vefa, “Şairi Mâderzâd” idiler. Rasimin yolu da başka bir doğuş kabiliyeti ile ayrılmıştı. O, artist bir büyük muharrir olacaktı. Darüşşafakanın son sınıfına geçmişti. Mektebi Mülkiyenin ileri gelen iki talebesi, Bağdatlı Reşit Bey ile Asaf Bey, Darüşşafakanın son sınıfında Tarih ve Fransızca okutuyorlardı. Çocuklar, bu genç hocalardan, Talimi edebiyat adındaki kitabı ile Mektebi Mülkiyedeki kürsüden mebaniyülinşaya tarizatta bulunan bir şair Ekrem Beyin adını öğreniyorlardı. Mektebe gizli gizli giren Tercemanı Hakikat nüshalarından da birçok yeni bahislerin âşinası oluyorlardı. Yine bu yıl içinde idi, Ahmed Rasimin “Dil” hakkında düşüncesi olgunlaşmış bulunuyordu. Sekiz kişilik olan sınıf, iki fıkraya ayrılmıştır. Devrin üdebasından Hacı İbrahim Efendinin Tarik gazetesindeki makalalerine karşı Midhat Efendi Tercümanda hücuma geçmiş, onu Arapça taraftarlığı ile itham ediyor, başında Rasimin bulunduğu küçücük bir çocuk fırkası da, Darüşşafakada “Hacei evvel”e taraftarlık ediyor, Vakit muharriri Said Beyin bir sözünü tekrarlıyordu:
Arapça istiyen urbana gitsin,
Acemce istiyen İrana gitsin,
Ki biz Türküz bize türki gerektir.
Tercemanı Hakikat nüshalarını gizli gizli Darüşşafakaya sokan ihtiyar hademe Hüsnü, Mektebi Mülkiye talebesi için sureti mahsusada ve mahdut miktarda basılan Talimi Edebiyatı
bulamayınca, kendilerini bu kitabı bulup getirmeyi vâdeden Hayreddin Bey, Rasim ile arkadaşlarına notlarını basmak için de mahallebi yapmak usulünü öğretiyordu:
“Müzakerehanenin pencerelerinden birinin sahanlığını matbaa ittihaz ederek işe başladık. El ayak tutkal, yüz göz mürekkep içinde çalışıyorduk. Hattâ gazete çıkarmıya bile yeltendik idi. İşte benim matbuata intisabım bu tarihten muteberdir: 1298” (Muharrir, Şair, Edib).
Bu satırları bir fantezi olarak alamayız. Rasim, neşredilmemiş olan ilk makalesini A. R. rumuzu ile Tercemanı Hakikate bu yıl içinde yollamıştı:
“Seyyahı şehîr Humbold’un Amerika ormanlarındaki seyyahati keşşâfânesinden müfrez bir parçayı tercüme etmiştim. Belki dört, beş defa tebyiz ettikten sonra zarfladım. Hizmetkâr vasıtasile yolladım... Aradan bir ay geçtiği halde Tercemanı Hakikatte A. R. imzalı Amerika ormanları görünmedi. Küstüm. Bereket versin kimseye açmamıştım. Bütün bütün rezil olurdum.”
Küçük Rasim’in Darüşşafakada, bir gece başını göğsüne dayayarak ağzından kanlar aka aka can vermiş Habib gibi arkadaşları vardı (Fahşu Atik) . Darüşşafakanın dışında da kitapçı Kirkor gibi ahbapları vardı. Kirkorun dükkânı Beyazıtta Tavukçular içinde idi. Kirkor, kocaman kafalı, esmer, bodur, şişmanca bir adamdı:
“Bu kütübhâneden içeri girildi mi, solda ancak sahibinin sığabileceği kadar geniş tezgâhımsı bir masa vardı” diyen Rasim, her izin cuması, sahahleyin Beyazıda gider, Kirkorun dükkânında biraz oturur, ilmî ve fennî istilâhlara verdiği ehemmiyeti bakımından yine o sıralarda çıkmakta olan Şemseddin Saminin Kamusu Fransevîsine tercih ettiği Gunyetüllûgat cüzlerini alırdı. Darüşşafakadaki sekiz tahsil yılında cebrî âlâ, müştakkat, hendesei halliye ve resmiye, topoğrafya, kozmoğrafya, iki cilt hikmet, kimyayı gayri uzvî, elektrik, hayvanat, nebatat, madeniyat, tabakatülârz, beyan, bedi, mebaniyülinşa, ilmihal, menâr tercemesi ve mecelle ve saire okumuştu. Fakat Darüşşafakada coğrafya ve tarih gibi ilimler, devrin diğer bütün mekteplerinde olduğu gibi, pek basit id. Bir yıl içinde Fezlekei Tarihî Osmanî’den Çelebi Sultan Mehmede kadar okumuş, sonra, hepsi otuz sahife tutmıyacak bir umumî tarihe başlamıştı. En derin tarih bilgisi, Kısas Enbiyanın üç cildinin muhtevyatı idi.
Mezun olacağına yakın bir cuma izninde idi. Evde Kirkordan aldığı bir Tarik nüshasından Said Beyin bir icmali ahvalini sureti mahsusada okurken kelimeleri anladığını, fakat cümleleri çıkaramadığını gördü. Makale, Prusya Başvekili Prens Bismark hakkında idi. Rasim sonraları hatıratında. bundan bahsederken şu satırları yazdı:
“Ben, ne 1870 muharebesini, ne Fransızların müddeiyatını, ne imparatorluğun ne demek olduğunu, ne de cumhuriyetin manayı iptidaîsini bilmediğim gibi münasebatı siyasiye, poletika,, diplomasi, başvekâlet, reisi hükûmet, Gambeta, İmperator Gilyom, Kraliçe Viktorya, Moltke, Mareşal Bazen, Sedan vakai esareti, Berlin, Paris, Londra, Viyana hakkında da en âdi bir fikri mahsusa malik değildim.” (Muharrir, Şair, Edib).
Ahmed Rasim, Darüşşafakayı 20 haziran 1883 te üçüncü devre mezunları arasında birincilikle bitirmişti.
On sekiz yaşında idi.
Darüşşafaka mezunları, nizamı mahsusuna göre ya telgrafhaneye, yahut Rüsumat Nezaretine memur olurlardı. O, Posta, Telgraf, Fen kalemine verildi.
Fakat, “gözde gözlük, belde altın saat, sağ elde başı savatlı baston, ceketinin sol küçük cebinde nazarlık mavi ipekli mendil, yeleğinin üst cebinde de çörekotu, tuğla rengi halis ibrişim kesede kırk elli kuruş, altın kaplama kol düğmeleri, plâstron boyun bağının teşkil ettiği müsellesin zaviyei re’sinde inci iğne” bulunan genç Darüşşafaka mezununun memuriyette hiç hevesi yoktu. “Ben başka bir kafada idim, o zihniyeti âdeta kendi kendime mal edinmiştim” diyen Ahmed Rasim, kendisini büyük muharrirliğe çıkaran yola sapışını şöyle anlatır:
“Aradan aylar geçti. Telgrafhaneye devam ediyordum. Bir gün, şimdi ismini tahattur edemediğim Fransız üdebasından birinin “Yolcu” sernameli ufak bir manzumesini tercüme etmiştim. Bermutad Kirkora okudum. Anladı da mı, yoksa anlamadı da anlar gibi mi görünmek istedi, fevkalâde beğendi. Bana:
— Bunu hangi gazeteye vereceksin?
Dedi.
— Bilmem!
“Dedim ama, takdirin bahşettiği râşe ile titriyordum.
“Kitapçı, önündeki yazıhanenin gözünü çekti. Bir zarf çıkardı. Bana;
— Üzerine, Tercemanı Hakikat sermuharriri saadetlû Ahmed Midhat Efendi Hazretlerine, yazınız, doğruca matbaaya götürüp bırakınız.
“Humbold tercümesi zihnimi bozmasa idi, dediği de pek doğru idi. Maahaza bu teklife de dayanamadım. Yazının altına kemali cür’etle (Darüşşafakadan mezun: Ahmed Rasim) imzasını attım.
“Ertesi günü cuma idi. Evden çıkmadım, çalıştım. Akşam üzeri idi ki, Zühtü Efendi bize uğradı. Valideyi tebrik ediyordu. Ben yanındaki odadan işitiyordum:
“Diyordu ki:
— Gazeteyi mahsus getirdim.
“Yüreğim hopladı. Gazete!
“Yavaş yavaş kalktım. Odadan içeriye girdim. Zühtü Efendi gazeteyi göstererek beni tebrik etti. Ey âlemi tahrir!.. Sen hiç böyle bir mes’ut gördün mü acaba?..” (Muharrir, Şair, Edib).
“Ya vâlide ne oldu?.. Gazete elinde hâne hâne gezerek yoruldu!” (Gecelerim).
Ahmed Rasimin ilk yazısı Tercümanı Hakikatte çıkmıştı. Fakat bir yerde görüp tanıştığı Baba Tahir vasıtasile ilk intisap ettiği gazete, Ceridei Havadis olmuştu:
“Mekteptenberi emel edindiğim mesleğin de birinci kademesine çıkmıştım. Artık bana:
— Neredesin?
Diye kim sorarsa:
— Telgrafhanedeyim!
Demiyecektim.
— Ceridei Havadisteyim!
Diyecektim” (Muharrir, Şair, Edib).
Telgrafhaneye girdikten az sonra evlenmiş olan Rasim, anasının israrına rağmen bu memuriyeti bıraktı. Yarım asırlık muharrirlik hayatı, böyle başlamıştı. Bu yorucu hayatın son yıllarında da büyük muharririn kaleminden şu monoloğ çıkmıştı:
“Lâf değil, muharrir bu! yaz! hem çalakalem yaz! durma yaz! Hem kaleminin ucuna nasıl gelirse öyle yaz!. Deme kış yaz, yaz! Bu nasihati kulağına küpe yap! Buna bir rümuz olmak üzere kurşun kalemini kulağının ardında eksik etme! Yolda yaz, tramvayda, otomobilde, şimendiferde, vapurda, arabada, kayıkta, dur, otur, hopla, zıpla, yaz.
“Gazetelerde, mecmualarda sütunlar, âbideler, dik. Kütüphanelerde mücelledat yığ! Ceplerin şiş şiş olsun, masan kâğıt parçaları, müsvedde üzgünleri ile Gûhi Kaf’a dönsün, sen bunları gördükçe azımsa! Daha ziyade gayrete gel. Yaz. Hattâ uykunu kes, boğazına yeme, kâğıt, kalem, mürekkep al. Sol elin başında, sağ elin kaşında düşünür gibi durduktan sonra aklına ne gelirse yaz!
“Yahut, öyle düşünür gibi de durma! önüne bakma, sağına, soluna aldırma! Hem düşünmek insanı sıkar, türlü türlü hastalıklara meydan açar, sen ise bu dünyayı faniye yazmak için gelmişsin, binaenaleyh durma, yaz! Benden ibret al, durmam, dinlenmem, cayır cayır yazar, vızır vızır okur, okuturum.
“Müteveffa kitapçı Arakil, bir kitabının forma fiatından yirmi tenzil etmek emelile:
— Rasim Bey, bir gün olacak, seni de; işte. işte.. geçiyor! bak bak! diye parmakla gösterecekler. Bugünler yakındır!
“Dedi idi. Herkesin dediği gibi, bunun da dediği geldi, çıktı.
“Aman azizim, sana bir nasihatim daha var. Açlığa son derece idman! Çünkü perhizler, oruçlar, bütün salâhı nefis için icat ve emredilmiştir. Baktın ki, pek ziyade acıktın, derhal kaleme sarıl, yaz! Tokluğa birebirdir!
Nefsimde tecrübe eyledim, inan, söylerim sana” (Muharrir bu ya).
Ahmed Rasim, bu monoloğ ile başlıyan eserinin sonlarında da şöyle konuşuyor:
“Ben matbuata, henüz mektepte iken musallat olan bir saikin zoru ile intisap etmiştim. Para kazanmayı değil, gazete matbaası olsun da neresi olursa olsun o binadan içeriye girmek, isterse bütün cemaati muharrrinin safi nialinde bulunmak yegâne emelimdi. Hele başmuharrirlik keyfiyeti şan ve şerefi, o müstakbel güneş, zavallı ruhumu yakıp kavururdu.
“... Ceridei Havadiste bir kaç gün çalıştıktan sonra, bir gün sahibi imtiyazı Nuri Efendi merhum, beni usulca çağırdı. Elime iki mecidiye sıkıştırarak:
— Artık her hafta iki mecidiye alacaksın!
Tebşiriyle say ve himmetin takdir edildiğini müjdeledi. Ben derhal anladım; başmuharrirlik yolunu tutmuştum. Evet:
Eyyamı güle, nuşi müle şunda ne kaldı?
“... Ceridei Havadisin Saadete inkılâbı bana yaramadı. Naci merhum ve tevabii ile matbaa dolunca, bana ve daha birkaç kişiye yol göründü. Ben, yalın kılıç Tercemanı Hakikate yanaştım. Midhat Efendi mübarek bir zattı. Beni taltif ve teşvik etti. Sen, ileride başmuharrir de olursun, diyerek, zaten bende mevcut olan başmuharrirlik mayasını kabarttı. Her makaleme de bir mecidiye verdirmişti.
“... Altı yüz kuruşla Tercemanı Hakikat heyeti tahririyesine dahil olduğum zaman ruhan neler duyduklarımı yazacak olsam halimin, Mazhar Osman Beyin işine haylıdan haylıya yarar bir mevzu teşkil etmiş olduğuna derhal hükmedersiniz. Hatırımda kaldığına göre, İkdam’a ya sekiz yüz, yahut bin kuruş ile sermuharrir yamağı olarak girmiştim. Bu maaş bin iki yüz oldu. Bin üç yüz oldu. Yine bine indi. Binde de duramadı, mevsimine göre makale başına altı, beş, dört mecidiyeye kalboldu. Malûmatta bin altı yüz ile iki bin arasında baş urdu, durdu. Yalnız şu var ki, şehir mektupları için ayrıca para alırdım. Fakat burada uhdemde başmuharrirlik de vardı.
“Ne dersiniz? Meşrutiyeti müteakip ilk defa olarak iki bin beş yüz kuruşla Sabaha başmuharrir olmıyayım mı? Hem de gazeteciliğe başladığımın tam yirmi dördüncü senesinde. Bugün ise kırk birinci, kırk ikinci senesi... Açıktan muharrir! Bu vaziyet hiçbir zaman hatırımdan geçmemişti. Meğer başmuharrirliğin de fevkinde veyahut sonunda böyle bir mevki varmış! Maahaza, gıpta edilmiyecek bir mevki de değil.. peşin para.. Az, çok!. Fakat muayyen!” (Muharrir bu ya).
Ahmed Rasimin kendi muharrirlik hayatından bahseden en güzel yazılarından biri de malûmatta şehir mektupları arasında çıkmıştır:
“Vapurda, tramvayda, şimendiferde, yolda, gazinolarda, kıraathânelerde, meygede, bucaklarında, tünelde, rıhtımda, seyir yerlerinde, elinde Servet veya Malûmat nüshalı bir adam gördüm mü, yavaş yavaş ipi çözüyorum. Çünkü insan yüzüne karşı medhedilmesini istemiyor. Hele ben hiç arzu etmem. Fakat ne çare? Yine vukua geliyor. Meselâ, saçı sakalı yerinde, gözlüğü burnu ucunda efendiden bir zat mektubu okurken ağır ağır gülümsemiye başlıyor. Anlıyoıum. Şimdi bir şey fırlatacak.. Olur a.. Dudaklar gerilip sakal ile bıyık arasında bir hufrei fasıla hâsıl olur olmaz derinden:
— Hay maskara hay!
Veya:
— Hay külhani!..
Veya:
— Çapkın!.
Sözleri dökülürken biraz ötede bulunan şık endam, züppe, Göksu Avrupalısı, Beyoğlu dandinisi, yalı mirasyedisi bir bey, uzunca bir kahkaha kopararak:
— Vay Kö..po..ğlu!
Diye hakkı nâçizi kemterânemde anasından kalma usulü terbiyeye muvafık bir eseri nâzikterin izharına lûtuf buyuruyor.
“Hele mahalle beylerini sormayın! Kahveye toplanıp da benden bahis açıldı mı muhavere uzayor:
— Ben bilirim be!. İzmaroya bu akşam bulut düştü, sarı bıyıklı, zayıf, görsen Ahmed! Burnundan akıyor da yine içiyor!.
— Bizim moruğa söylemişler, babası da hovarda imiş.. Eskiden Pirincciyi kapatır, sabaha kadar kızlara kirz ettirirmiş...
— Geçen gün bana da gösterdiler.. Yaşasın be! Bizden de kâtip çıkarmış.. Vallah billâh gözlerinden çaktım. Hem yürüyor, hem pireyi sektirmiyor..
— Nah!.. Keleşe sor!. Keleş be!. Muharebe zamanı kanbur feleğin destanına karşılık yapan o değil mi? Keleş biliyor..
Hep bir ağızdan:
— Keleş! Okubakalım!
— Hepsi hatırımda değil!.
— Bildiğin yerleri söyle!
Aman...
Okuya okuya çıktı kanburum
Yaşasın benim ince tanburum
Nereye gitsem öterdi borum
Dinleyin yârân nüktedan söyler...
Pantalon fistan olsa da giysek.. Baklava börek olsa da yesek... Aman...
İndim kıyıya bir sıra kayık
Yatar içinde bir palabıyık
Söz eri isen meydanım açık
Er olan bunu her zaman söyler!
Buyurun.. İnsanın koltuğu kabarır mı, kabarmaz mı?.” (Şehir mektupları, Cilt IV).
Ahmed Rasim, hayatı zengin fıkralar, lâtifelerle dolu olanlardandır; bunların en güzellerinden biri, gençlik arkadaşı Faizin üzerinedir. Faiz âşıktır; bir gün sevdiği kadın kendisini terk edince divâneye dönmüştür; Ahmed Rasim, bir akşam Faizi Hıristonun meyhanesinde bulur:
“Mütevekkil, sabur bir tavır aldı. Bir daha doldurdu.
— Kaçıncı?
— Ya üçüncü, ya dördüncü... Ne var? Sarhoş muyum?
— Böyle içersen çok sürmez olursun!
— Korkma seni rahatsız etmem!..
— Bu sözleri bırak... Ben sende başka haller görüyorum.. Merak ediyorum, onları söyle!
Bir iki dakika düşünür gibi durdu. Sonra cebinden o buruşuk kenarlı kâğıdı çıkararak:
— Ben söylemiyeyim... Sen oku, anla!
O zamana göre imlâsı oldukça bozuk, meali çetrefil bir kadın yazısı.
Hatırımda kaldığına göre demek istiyordu ki:
“Ben sana evvelce de söyledim. İstersen bu muhabbet, burada kalsın! Ne olacak?... Üç beş gün ağlıyacağım... En nihayet... en nihayet seni unutacağım Faiz”.
— Onun yazısı mı?
Tasdikan başını salladı. Alt dudağını ısırır gibi dişlerinin arasına aldı.
— Ne oldu ki...
Bir tane daha attıktan sonra:
— Çok içiyormuşum!..
— ...!
— Fakat bana o içiriyor!...
Zavallının teessürü artıyordu.
— İşte.. okudun, bana böyle mektup yazılır mı? Gel de içme!
— ...!
— Fakat kazın ayağı öyle değil!... Beni...
— Seni?...
— Beni mecbur etmek istiyor...
— Neye?
Neye olacak?... Teehhüle...
— Aman Faiz!
— Amanı, zamanı bu!... Halbuki ben bu işi yapamam... Yapamayınca da iş bu şekle dökülür...
— Bunun sonu?
Gittikçe kızaran gözlerini açarak, elini yine kadehe götürerek:
— Ölüm!
Diye öyle bir şiddetle söyledi ki kelimenin son hecesi kulağımda çınladı.
— Ne diyorsun?.. Çocuk musun?
Ağlıyordu. Göz yaşları o kadar süratle toplanıp düşüyordu ki bir anda çenesinden damlamağa başladı.
Acıdım.. acıdım!.. Çok acıdım, hattâ bir şey söyliyemiyordum. Faizin bu hali bana pek dokundu idi.
Yerinden hızla kalktı. Bardağı eline alarak gazinonun denize nazır balkonumsu mahallinde yüzünü yıkadı. Gözleri kıpkırmızı olmuş, yanakları morarır gibi koyu esmer bir renk bağlamıştı.
Bu, kuvvetli bir sarsıntı idi. Kapılmış bir ruh, her taraftan bağlı bir idrakin arkasından bağırmak istiyor, fakat bağıramayıp hıçkırıyordu. O söz; “istersen bu muhabbet burada kalsın!” lâkaytliği pek ziyade gücüne gitmiş idi.
Hem yıkanıyor, hem de söyleniyordu:
— Bu muhabbet burada kalsın!... Söze bak söze! Bohça mı, yoksa kedi yavrusu mu? Yalana bak yalana! Üç, beş gün ağlıyacakmış!... Bu kalpte bir kadın üç, beş dakika bile ağlamaz!
Yüzünden sular aka aka mendilini ararken de söyleniyordu:
Haniya: sen gül, oyna, ben burada azabı hasretinle yanayım, bana bu da bir saadettir; diyen hanım?.. Haniya ilk günleri iç beyim; iç ruhum; diye kadeh kadeh üstüne sunan Ferdane nerede?
Güç belâ silindi. Saçını, fesini düzeltti. Bana dönerek:
— Haydi gidelim kardeşim!..
— Nereye?
— Ben eve, sen de eve!.. Şimdi kalabalık basacak.. Rezil olacağım!
Kalktık. Yarın akşam o saatte yine burada buluşmak için sözleşerek köprü başından ayrıldık.
Faizin ayrılırken veçhinde gördüğüm alâimi tagayyürden, herşeyi yapmağa kalkışacak bir iradeye malikiyetini bir daha anlamıştım.
“O zaman, henüz üç dört aylık içgüveysi idim. Samatyada oturuyorduk. Sirkeciden trene bindim. Yolda Faizin simayı mahzunu gözümün önünden gitmiyordu. İnatçı, vakur, fevkalâde zeki olmakla beraber araya bir de işret girmişti.
Tren Samatyada durunca indim. İstasyon büfesine girdim. İki tane de orada çakıştırdım. Artık olmuştum. Eve giderken sendeliyordum. Kapıdan girer girmez soyundum.
— Hastayım;
diye yattım.
Yeni güveyi; kim merak etmez?.. Kainvalide:
— Üşütmüştür!..
Büyük kayınvalide:
— Belki nazar değmiştir, biraz çörekotu çıtlatın.
Refika gelip gelip:
— Bir şey ister misiniz?
Kainpeder:
— Doktor çağırtayım mı?
Diyorlar. Ben:
— Başım ağrıyor, biraz uyursam geçer, diyordum.
Gözümü açtım ki sabah olmuş, kalktım.. Saydıklarımın cümlesi yine ayrı ayrı istifsara geldiler. Teşekkürler ettim.
Uyku sersemliği gider gitmez çalışmak için masanın başına geçtim. Bir saat kadar okuduktan sonra refikaya rubalarımı süpürmesini rica ettim. O da aldı, dışarıya çıkardı.
Ben yine okumağa daldım. İşidiyordum ama... Sofada bir mırıldı peyda oldu. Biri hıçkırıyor. Ehemmiyet vermedim, belki yaramaz baldız sabah nöbeti yapıyor diyordum. Mırıltı büyüdü. Bir ses:
— Ağlama kız;
Diyordu. Ben de:
— Odur, baldızdır diyordum!...
Ses yükseldi:
— Nasıl!.. nasıl!.. Bir daha oku!
— Faiz...
— Hay kaltak hay!... Bir de üste faiz mi istiyor?
Sesler çoğaldı:
— Acaba sarraf kızı mı?
Kainpederin kalın sadası:
— Bırakın böyle şeyleri!
Kainvalide:
— Neden bıracak mışım? Bak kız ne hale girdi. Alıal, morumor!..
Bahis alıp verdiği için iyice kulak verdim.
— Baksan a.. şuna.. şu kahpeye... İstersen sen muhabbetimiz burada kalsın, diyor... Ne de bilmiş kaltak!
Kayinpeder:
— Canım bırakın diyorum...
— A oğlum!.. Karı faiz istiyormuş!
Kayınpeder:
— Öyle faiz değl. Adam ismi...
— Hiç de işitmedimdi!.. O nasıl baba imiş? Haram ismi oğluna takmış!
Eyvah!... Bende hararet kırkı buldu. Buram buram terlemeğe başladım.
Anladım: ben mektubu okuduktan sonra Faizin o asabiyeti şedidesi arasında unutup cebime koymuşum... Refika da süpürürken cepleri temizliyeyim diye içlerinde ne var ne yok çıkarmış... Bakmış ki yanları yaldızlı, kokulu, çiçekli bir mektup.. Okuma da biliyor... Okumuş... Bana ait zannile kederlenmiş... Ağlarken annesi görmüş... Kayinana gözü bu!.. Hiç görmez olur mu? En kalın duvarlardan geçer en kesif hailleri deler! Diyordu ki:
— Ben bir kere sorarım!
Kainpeder:
— Sorma, ayıptır!
Yine anladım ki bana bizzat meseleyi şerhetmet düşüyor... Odadan dışarıya çıktım. Mütecahilâne:
— Ne var?.. Ne olmuş?
Dedim. Baktım ki refika vechen mütegayyir...
— Ne oldunuz?
— Hiç!
Kainpedere döndüm:
— Bir şey mi var efendim!
Büyük kainvalide atıldı:
— Faizli bir nâme var da!...
Bilemem eyliyecek girye midir; hande midir?
Bir daha yine anladım ki Faizin mektubunu cümle cümle okuyup teminat vermek zaruri...
Dediğim gibi yaptım...Kainpeder zaten vâfıkı hal...
— Ben demedim mi?
Kainvalide:
— Öyle amma bu sizde ne geziyor?
Büyük kainvalde:
— Bunda bir bit yeniği var ama anlıyamadım!
Refika:
— Buyurun bey, giyininiz!
Küçük baldız:
— Bey eniştemi üzdünüz!
Dediler. Hele şükür, dâva da bitti!” (Fuhşi atik).
Ceridei Havadis’e haftada iki mecidiye ile daimî muharrir olan genç Ahmed Rasimi, açıktan muharrir, büyük san’atkar Ahmed Rasime, yılların rakamları ile bağlarken, çok değerli edebiyat tarihi bilgini merhum Sadettin Nüzhet’in mesaisinden istifade ediyoruz:
“1885 - 1886 yıllarında, Tercemanı Hakikatte çalışırken, Berk, Hamiyyet, İmdadülmedad, Sa’y gibi mecmualara yazdı.
1886 da ilk risaleleri çıktı.
1891 de imzası, çocukluk arkadaşı Ahmed İhsan tarafından kurulan Serveti Fünunda göründü.
1894 de İkdam çıktı. Ahmed Rasim de bu yeni gazetenin en kuvvetli siması oldu.
1895 te onu Baba Tahirin Malûmatında buluyoruz. Sonra Sabahta çalışıyor.
1896 da Samih Rifatla beraber Resimli Gazetenin mühim bir uzvu oluyor. Artık hakkında “Edibi şehîr Ahmed Rasim Bey” diye yazı yazılacak kadar şöhretini yapmıştır. Bu yıllar içindedir ki, Ebediyatı Cedide kavgalarına giriyor. Hüseyin Cahidle münakaşalar yapıyordu. Uzun süren bu münakaşalar, Ahmed Rasimin adı etrafında kesîf bir kari kütlesi topluyor.”
Zekâsı ve zarafeti ile İkinci Abdülhamid sansörünü ürkütmeden inkıtasız yazıyordu. Meşrutiyet ise, Ahmed Rasime daha gür bir velûdiyet temin etti. Balkan Harbinde, Umumî Harbde Tasviri Efkârda parlak bir ismi vardı. Romanya ve Filistin cephelerine gitti.
Şehir mektupları muharririn harb mektupları bugün eşsiz birer vesikadır. Mütareke yıllarında ise Yeni Güne, Zamana, Vakite yazdı. Nihayet Yunus Nadi, Cumhuriyette ona büyük bir sanatkâr ve muharrire lâyık bir yer verdi. Atatürkün yüksek itimadları ile 1927
seçiminde Türkiye Büyük Millet Meclisine İstanbul mebusu olarak girdi. Yarım asırlık bir mücadelenin yıprattığı bir vücudda barınmakta olan yorulmak bilmez taze dimağı, vücud hastalıkların istırabatı ile kıvranırken, Türk diline son hizmetini yapmıya çalışıyor, büyük bir Türk lûgatinin tahakkukunu düşünüyordu. Ne kadar yazık ki, Ahmed Rasim bu lûgati ancak K harfine kadar yazabildi.
Büyük artist ve muharrir Ahmed Rasim, 21 Eylûl 1932 çarşamba günü, Heybeliadadaki evinde 67 yaşında olarak öldü. Heybeliada mezarlığına gömüldü.
Ahmed Rasime tek mersiyeyi, Florinalı Nazım merhum yazmıştır, matbuatta, mâsumâne garabetleri yüzünden istiskal edilen bu çelebi ve mazlûm şair, mersiyesini neşrettirecek hiçbir yerde küçücük bir köşe bulamamış, ilân tarifesi üzerinden bir bedel ödiyerek günlük bir büyük gazetenin ilân sayfasına koydurtmuştu ki, tereddütsüz, Ahmed Rasimin ruhunu şâdedecek bir vefakârlık eseridir; mersiye şudur:
İÇTEN GELEN BİR AĞLAYIŞ
Ey çok sevimli, ince
İstanbulun çocuğu!
Yaşamaktan bezince,
Gökte aldın soluğu:
Bir kaç nesli nurlatan
Eserlerinle sana
Gönül bağlıyan vatan,
Ağlıyor: Yana, yana!
Gözlerden uçsan da sen,
Gönüllerde yerin var...
Gül dudaklarda gezen:
Yanık bestelerin var!
Bugün, onun resimlerine bakarken, vaktile, şehir mektuplarının kabına koyduğu bir karikatürünün altına seçtiği şu mısraı hatırlamamak imkânsızdır:
Mudhikâtı dehre ben ölsem de tasvirim güler.
Ahmed Rasim hassas bir şairdi. İnce ruhlu bir bestekâr oldu. Aile hayatında çok sevildi. Arkadaşları tarafından daima arandı.
Memleketin geçirdiği inkılâplar ve harb felâketleri karşısında siyasî hayatı tertemiz geçti. Yıllarca, zaruretlere karşı metanet ile göğüs gerdi. Kendi tabirile “şunun, bunun eline bakmaktan âr ve haya” eyleydi. Hattâ zaruretini bildikleri için kendisini elli yıla yakın istismar edenlerden kendi göz nurunun hakkını bile ekseriya sıkıla sıkıla istedi:
“Bayramda herkesin cebinde para bulunur a. Benim inadına bulunmaz. Dün direktöre yazdım, aldırmadı. Akşama doğru kapıdan kinayeli bir çehre ile girdim, çakmadı. Yavaş yavaş sokuldum. Derhal bir iş buldu, yarım saat başından savdu”.
Ahmed Rasim, eserlerinde elli yılın tarihçesini yaşattığı İstanbulun bir köşesine heykeli dikilecek büyük muharrir, bir Türk büyüğüdür. Eserlerinin, eski türk harflerini bilmiyen inkılâp nesilleri için yeniden basılacağını, bugün, pek yakın bir ihtiyaç olarak görmek gerekir.
Ahmed Rasim hâlâ dillerde dolaşan ve çoğu kendisi tarafından bestelenmiş olan bazı şarkıları:
Bilmem ki safâ, neş’e bu ömrün neresinde
Şâd olsa gönül bâri biraz son nefesinde.
Hâlâ elemi yârâ tahammül hesinde,
Şâd olsa gönül bâri biraz son nefesinde.
Hayret bu ki eyyamı keder geçmedi gitti,
Lâkin bu teni gamzedenin takati bitti.
Hep girye ile ömri hâzini güzer etti,
Şâd olsa gönül bâri biraz son nefesinde.
***
Seni sevdim güle nisbet
Biraz da bülbüle nisbet
Ne istersem yaparım ben
Bu deli gönülen nisbet
***
Çare bulan olmadı bu yâreye
Pek yazık oldu dil-i biçâreye
Mihneti hicran giriyor âreye
Pek yazık oldu dil-i biçâreye
Geçti gam-ı fırkat ile rüzigâr
Etmedi vuslat bile bu derde kâr
Ağlasa da sızlasa da hakkı var
Pek yazık oldu dil-i biçâreye
***
Gelmeyorsun mâniin var sevdiğim çokdan beri
Bir nasılsınyok mu ammâ âşık-ı biçâreye
Şunda bunda kal yine eğlen geçir şu demleri
Bir nasılsın yok mu ammâ âşık-ı biçâreye
***
Leb-i renginine bir gül konsun
O gülün üstüne bülbül konsun
Zülfünün gerçi menendi olmaz
Adı ammâ yine sünbül konsun.
***
Dün gece bir bezm-i meyde âh edip anmış beni
Varsın öğrensin nasılmış âh edip yâd eylemek
Söz buya!.. bir başkasından çokca kıskanmış beni
Anlasın neymiş seven bir kalbi berbad eylemek
***
Sen söyle ne oldun yine âvâre mi kaldın
Candan sevenin kalmadı, ağyâre mi kaldın
Şaştım seni gördümde perîşân ü mükedder
Benden beter oldun, daha biçâre mi kaldın
Sönmüş o güzel gözlerinin nûr-i nigâhı
Kaçmış o keman kaşlarının reng-i siyahı
Tutmuş seni en sonra demek gönlümün âhı
Benden beter oldun daha biçâre mi kaldın
***
Gönlümün bir hali varki gam değil, kasvet değil
Neş’e dersen hiç değil, mahzuni-i firkat değil
Anlatır belki bu sözler derdimi erbâbına
Mey o mey, cânan o cânan, sohbet ol sohbet değil
***
Gel seninle yeni bir aşka giriftâr olalım
Yine sünbüllere kâküllere berdâr olalım
Gece gündüz yanalım âh edelim zâr olalım
Bu mudur istediğin âhir-i ömründe gönül
***
Yâr gülmüş halime ben ağladım
Anlayın siz de ne hale gelmişim
Ağladıktan sonra amma anladım
Anlayın siz de ne hale gelmişim
Yâr gülsün halime ben ağlayım
Gönlümü isterse kendim dağlayım
Maksadı neymiş fakat bir anlayım
Anlayın siz de ne hale gelmişim
***
Bir kere nolur şuh-i şenim hemtenim olsan
Dünyayı feda eyler idim sen benim olsan
İkbâl-i cihan, mâl-i firâvan senin olsun
Dünyayı feda eyler idim sen benim olsan
***
Dök zülfünü ruhsarına mehtâb tutulsun
Aç gerdenini subhi safâ gönlüme dolsun
Leblerde uçuşsun bütün ezvak-ı muhabbet
Bir böyle şebin böyle günün namı duyulsun
***
Neye mahzun duruyorsun öyle?
Aman Allah’ı seversen söyle!
Beni kırma, bunu yapma böyle,
Aman Allah’ı seversen söyle!
Neye mahzun duruyorsun öyle?
Seni sevdimse hatamı ettim
Yoksa bir şey mi dedim incittim
Yüreğim kalmadı artık bittim
Aman Allah’ı seversen söyle!
Neye mahzun duruyorsun öyle?
***
Yine yalnız, yine mahrum-i teselli kaldım
Acıdım sevdiğime, çektiğime, yandığıma
Ne kadar şimdi peşimânım uyup sözlerine
Seni candan bana bir yâr olacak sandığıma
***
Sen küçükten böyle hoppa bi vefâ
Ben çekirdekten yetişme müptelâ
Her gören söyler içinden mutlaka
Hoppala rüsva-yi aşka hoppala
Sen beni sevdikçe oldum nalesâz
Ben seni sevdikçe oldun işvebâz
Çıktı artık çileden derlerse az
Hoppala rüsva-yi aşka hoppala
***
Pek revâdır sevdiğim ettiklerin
Âşıkı günlerce bekletdiklerin
Gelmeyüb ağyâr ile gittiklerin
Gez görüş eğlen sıkılma zevka bak
Bir gelir insan cihana durma çak
Gül gibi ruhsâri hüsnün solmadan
Nevcivan kalbinde gam yer bulmadan
Ben gibi mahzunu devran olmadan
Gez görüş eğlen sıkılma zevke bak
Bir gelir insan cihana durma çak
Kabir taşının kitabesi olarak yazılmış kıta:
Ruhum çekildi secdegeh-i Rabbi izzete;
Cismim bu yerde kaldı gam-ı iftirak ile.
Zâhir değil mi Fâtihaya minnetim benim.
Lûtfet, bu lûtfe muntazirim iştiyak ile.
Ahmed Rasimin eserleri: 1 — Roman ve hikâyeler: İlk sevgi (1890); Bir sefilenin evrakı metrükesi (1891); Güzel Eleni (1891); Meşakı Hayat (1891); Leyali ızdırab (1891); Mehaliki Hayat (1891); Endişei Hayat (1891); Meylidil (1891); Tecaribi Hayat (1891); Afife (1892); O çehre (1893); Mektep arkadaşım (1894); Tecrübesiz aşk (1894); Nümunei Hayal (1894); Biçare Genç (1894); Sevdayı Sermedî (1895); Gamı Hicran (1895); Asker oğlu (1896); Nâgâm (1896); Kitabei gam, 2 cild (1897); Ömrü Edebî, 4 cild (1897-1900); Ülfet (1899); Hamamcı Ülfet adile ikinci baskı (1922); İki güzel Günahkâr (1922); İki günahsız sevda (1923).
2 — Hâtıralar: Gecelerim (1898); Şehir mektupları, 4 cild (1910-1911); Fuhşi atik, 2 cild (1922); Muharrir, Şair, Edib (1924); Falaka (1927).
3 — Kitap halinde toplanmış makaleler: Külliyati Sâ’yü tahrir (Birinci cild: Makalât ve müsahabat, 1907; ikinci ve üçüncü ciltler, Menakibi islâm, 1907); Tarih ve Muharrir (1910); Romanya mektupları (1916); Eşkâli zaman (1918); Ciddü mizah (1918); Gülüp ağladıklarım (1924); Muharrir bu ya! (1927).
4 — Tarihler: Resimli ve haritalı Osmanlı Tarihi, 4 cild (1910-1912); İki hâtırat, üç şahsiyet (1916); İstibdattan Hâkimiyeti Milrie Ahmed Rasimin adı millî kütübhânemizde bir şâhikadır.
Bunlardan gayri çeşitli mevzularda büyüklü küçüklü tercüme ve telif birçok eserlerile Ahmed Rasimin adı millî kütübhânemizde bir şâhikadır.
Ahmed Râsim
(Resim: H. Çizer)
Ahmed Rasim
(Karikatür: Mehmed İzzeddin, Aydede, 1922)
Ahmed Rasim; Üstadın akşamcılığı hatırlanarak
(Karikatür: Zeki Cemal, Aydede, 1922).
Ayasofyada mermer küp ve genç hâfız
(Warwick Goble'in suluboya resminden S. Bozcalı eli ile)
Theme
Person
Contributor
H. Çizer, Mehmed İzzeddin, Zeki Cemal
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010931
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
H. Çizer, Mehmed İzzeddin, Zeki Cemal
Description
Volume 1, pages 443-459
Note
Image: volume 1, pages 443, 445, 446, 448E1
Theme
Person
Contributor
H. Çizer, Mehmed İzzeddin, Zeki Cemal
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.