Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED PAŞA (Hezarpâre)
On yedinci asır vezirlerinden, Sultan İbrahimin sadrıazamlarından; devrinin bu yüksek Devlet makamına tam liyakat sahibi bir adamdı, iş bilir, geniş malûmat sahibi, güzel konuşur, yerini kanlı icraat ile kuvvetlendirmekten nefret eden bir İstanbul çelebisiydi; fakat sonsuz, servet hırsı ve mührünü taşıdığı Sultan İbrahimin her arzusunu yerine getirmek hususunda gösterdiği zaaf, Vâlide Kösem Sultanın sonsuz ihtiraslarına ve Yeniçeri Ocağı ağalarının tagallub yolundaki faaliyetine sed çekmek istemesi sekiz yıldanberi devam edegelen Girit harbinin doğurduğu bir buhran devrinde, kendisini sekiz ay gibi kısa bir zaman içinde felâkete sürükledi.
Tavşantaşında oturan bir Sipahinin oğlu idi, küçük yaşta iken maliye kalemine girmiş ve orada “Seriül kalem bir kâtip” olarak tanınmış, Defterdar Ömer Efendi tarafından da Sadrıâzam Arnavud Kara Mustafa Paşaya tavsiye edierek Dördüncü Muradın son ve Sultan İbrahimin ilk Sadırâzamı olan iffet ve istikameti ile meşhur bu vezire terkereci olmuştu.
Kara Mustafa Paşanın mahremlerinden bir Hüseyin Efendi vardı ki aşağıdaki fıkra onun ağzındandır:
“Kara Mustafa Paşa vüzera, ümera ve mansıp sahiplerinden rüşvet almayıp eskiden kalmış adet üzere olagelen hediyeden gayri şey alındığına rızası yok idi. Hattâ bir gün huzuruna girmek üzere sarayına gittiğim...
⇓ Read more...
On yedinci asır vezirlerinden, Sultan İbrahimin sadrıazamlarından; devrinin bu yüksek Devlet makamına tam liyakat sahibi bir adamdı, iş bilir, geniş malûmat sahibi, güzel konuşur, yerini kanlı icraat ile kuvvetlendirmekten nefret eden bir İstanbul çelebisiydi; fakat sonsuz, servet hırsı ve mührünü taşıdığı Sultan İbrahimin her arzusunu yerine getirmek hususunda gösterdiği zaaf, Vâlide Kösem Sultanın sonsuz ihtiraslarına ve Yeniçeri Ocağı ağalarının tagallub yolundaki faaliyetine sed çekmek istemesi sekiz yıldanberi devam edegelen Girit harbinin doğurduğu bir buhran devrinde, kendisini sekiz ay gibi kısa bir zaman içinde felâkete sürükledi.
Tavşantaşında oturan bir Sipahinin oğlu idi, küçük yaşta iken maliye kalemine girmiş ve orada “Seriül kalem bir kâtip” olarak tanınmış, Defterdar Ömer Efendi tarafından da Sadrıâzam Arnavud Kara Mustafa Paşaya tavsiye edierek Dördüncü Muradın son ve Sultan İbrahimin ilk Sadırâzamı olan iffet ve istikameti ile meşhur bu vezire terkereci olmuştu.
Kara Mustafa Paşanın mahremlerinden bir Hüseyin Efendi vardı ki aşağıdaki fıkra onun ağzındandır:
“Kara Mustafa Paşa vüzera, ümera ve mansıp sahiplerinden rüşvet almayıp eskiden kalmış adet üzere olagelen hediyeden gayri şey alındığına rızası yok idi. Hattâ bir gün huzuruna girmek üzere sarayına gittiğimde Tezkereci Ahmed Efendiyi içeriden korku ve dehşet içinde çıkar gördüm. Yüzünün rengi değişmiş, perişan olmuş, telâşının sebebini sordum, vezir kendisine gazap etmiş, öldürtecek imiş, can korkusuna düşmüş, benden şefaat diler gibi oldu: — Var odana sabreyle, nice olur görelim! Deyip içeri girdim, veziriâzamı gazaplı buldum, beni görünce: — Bire kandasın hey adam! dedi. Ben dahi: — Buyurun sultanım, sîmânızda âsârı melâlet müşahede olunur, aslı nedir, ne makule emri müşkül zuhur etmiştir? diye mütecahilâne sual ettikde: — Şol veledi zinâya ne dersin, benim verdiğim beratları derkenar edüp beylerbeyi haklar imiş! (Beylerbeyilerden rüşvet alırmış), şimdi katletsem gerekdir! dedi. — Ya yerine istihdama kimi tedarik buyurdunuz? dediğimde: — Göynüklü Mahmuda haber gönderdim, şimdi gelir dedi. Ben dahi: — Aman sultanım, evvelâ Göynüklü Mahmud pirî zayıftır, huzurunuzda ayak üzere durmağa kadir değildir, tezkerecilik güç iştir, amma bu haramzâde bütün gün ayak üzre durmaktan âciz değildir ve aceleden otuz mektub buyursanız bir saatde yazup zahmet çekmez seriül kalem kâtipdir, saniyen bunca zamandır siz bunu istihdam edüp cümle esrarınıza mahrem ittihaz ettiniz, eğer şimdi katlederseniz kan etmiş olursunuz, ol makulenin kanı ne şeydirki eteğinizi telvis etmeği irtikâb edersiniz, eğer azlederseniz, mahremi esrarınız varub düşmanlarınzın mahremi olmaz lâzım gelür! dedim. Cevabında: — Ya hemen ettiği yanında kalsın mı? dedi. Ben dahi: — Mâkûlü budırki hemen tenbih ve azar ile iktifâ ve hizmetde ibkaa oluna dedim. — İmdi sen bu veledi zinâya baskı ol, senin hatırın için öyle edelim dedi. Ben dahi ahvalini nezârete tahhüd edüb dışarı çıkup Ahmed Efendiyi getirdim, paşanın elini öptürdüm. Çıkarken ardımdan çağırdı: — Hüseyin Efendi, hem şu haramzâdenin bir büyük aybi daha vardır, Divânda ve burada dururken uçkuru sarkub karşımızda görünür, esvabının kıyafeti perişan, kapaması açılub uçkuru göründüğünden haberdar olmaz. Allahı seversen şu edebsize tenbih eyle uçkurunu saklayub libâsını adam gibi giysün! dedi. Ben dahi tenbih edüb tekrar getirüb elini öpdürdüm. Sonra Ahmed Efendi sadrıazam oldu, huzuruna vardığımda bana bu hukuk karşılığı iltifat lâzım gelirken benden sıkılub istiskal eylediğini his iderdim”.
Paşasının idamında sadrıazam Sultanzade Mehmed Paşaya pek çok rüşvet vererek mevkufatcı, bir müddet sonra defter emini, defterdar Salih Paşaya Mührühümayun verildikte baş defterdar, Salih Paşanın idamı üzerine de sadrıazam oldu. Vakanüvis şöyle nakleder: “Salip Paşa boğulduğunda mühür, Kapıcılar kethüdası ile seferde bulunan Kaptanı Derya Musa Paşaya gönderildi, o gelince defterdar Ahmed Paşa sadaret kaymakamı oldu. Ahmed Paşa şehir oğlanı ve mizacgir kallâş olduğundan ne eyledi ise eyleyup Mührühümayunu avlayup bir hattı Hümayun ile mühürün geri alınmasına Şahin ağa namında bir adamını gönderdi. Şahin ağa yolda tâuna tutuldu, kapıcılar kethüdasına yetişemedi. Biçâre Musa Paşa vezirlik sürûru ile İstanbula geldiğinde mühür kendisinden alınıp Ahmed Paşaya verildi, meyus ve mahrum olan Musa Paşa da ikinci vezir oldu, Ahmed Paşa devri vakalarının kaydine de: “Zikri ihtilâli ahvali devlet ve tagallübi nisvan ber umuru saltanat” serlevhasile başlar. (B. : İbrahim, Sultan). Girit cengi, adada ve denizde bütün şiddetile devam ediyordu. Dalmaçya Venediklilerle ikinci bir harp sahnesiydi. Hükümdar tebasının saadet ve refâhını pek samimî olarak korumak isteyen asîl duygusuna rağmen son derecede müsrif ve bir genç boğadan farksız bir zendost idi. Harp ve sefahetle müdhiş ağızları müflis bir hazinenin memelerinde, devletin südünü tüketmiş, kanını emiyorlardı. İstanbul zincirleme kanlı ihtilâllerin, Anadolu yıllarca sürecek zincirleme kanlı isyanların ve şakavetin arifesinde idi; İlk ateş de, Ahmed Paşa sadaretinin tezine, Sivas’dan çıktı; O vakanın ne dereceye kadar hakikat olduğu bilinmiyor. Sultan İbrahimin katlinden sonra yazılmış olup, kaatillerin, bu pâdişahın hatırasını kirletmek için tasni etdirdikleri de düşünülebilir: “Padişah, İbşir Mustafa Paşanın Sivas’ta oturan nikâhlı karısının İstanbul sarayına gönderilmesini Sivas beylerbeyi Vardar Ali Paşaya emreder; Dindar bir adam olan Vardar Paşa bu şenaate karşı isyan eder: Tedibine İbşir Paşa memur olur; Vardar Paşa nâmusunu koruduğu kadının kocasına kendi başını verir ve Vardarın zevcesini İstanbula yolladılar; bu kadının, “Uryan, balmumları ile çarmıha gerilip teşhir edilmesi için Fermanı Hümayun çıkar, sadrıazam Ahmed Paşa ricâ edip ol zaife bî günahı gücile kurtarır.”
Ali Paşa vakasını, Bağdat’ta İbrahim Paşanın ayaklanması takip etti; Cephelerden gelen haberler ise hiç de gönül açıcı değildi. Hicri 1057 - 1058 yılları için (M. 1647 - 1648), vakanüvis şöyle bir takım “vakayi-i cüz-iye” ve “etvarı garibe” kaydeder:
Osmanlı hanedanı ananesinde nikâhla evlenme yoktu. Prensler ve Padişahlar odalık alırlardı, bir çocukları dünyaya geldiğinde herhangi bir merasime lüzum görülmeden nikâh akdolunurdu; Sultan İbrahim bu ananeye aykırı olarak cariyelerden birine nikâhi şeri ile sahip olmak istedi. Fermanı hümayun mucibince divan vezirleri “Âlâtı cevâhir ile pürzîver birer câriyei mahpeyker” hediye ettiler, ve Davutpaşa bahçesinden bir düğün alayı tertip ederek sarayı hümayuna getirdiler. Kızlarağası “câriyei mâhûde” nin, Sadırâzam Ahmed Paşada da Padişahın vekili oldular, bu düğün ile Osmanlı hanedanı tarihine bir “Telli haseki” girmiş oldu. (B. : Hümâşâh Sultan).
Sultan İbrahim ikişer üçer yaşındaki kızları parlak cemiyetler tertip edilerek vezirlerden damatlığa müstahak olanlara verildiler. Bu arada Sultan İbrahim, Sadırâzam Ahmed Paşayı damad edinmek istedi, karısı boşattırıldı. Eskisarayda yeni nikâhı kıyıldı; mini mini gelin sultan, “cevâhir ve sîmü zer ile pürzîver” minareye benzeyen iki nakılın geçirildiği muhteşem bir alay ile vezirin sarayına götürüldü; düğün eğlenceleri onsekiz gün sürdü.
Sultan İbrahim kendi nikâhlısı için de Atmeydanındaki meşhur İbrahim Paşanın sarayının döşenmesini emretti. Ahmed Paşa bu işe Defterdarı memur etti. Koca sarayın baştan başa döşenmesi hazinelere bağlıydı, bir hünkâr dairesi olarak meydana nazır büyük kubbeli salon ile yanındaki odaların hazırlanmasına karar verildi. Fakat bu kâşânenin döşenmesine lâzım olan “zerdûz ekmişei hindiyei tılâdûz ve sair tuhaf ve nevadır makulesi esvab ve eşya” tedariki için geceleri bedestanlar, mahzenler ve hanlar açtırıldı. Sahibinin rızası olsun olmasın akçesi sonra mîriden verilmek üzere cebren alındı. Tüccar, eşyalarını bedestan ve dükkânlardan gizli mahzenlere kaçırmağa başladı. “Bu diyarda emniyet kalmadı, gayri yere hicret etmeli” sözleri alenen söylenmiye başladı.
Yedi İngiliz kalyonu, Galata önünde, derya ortasında beyaz teslim bayrakları çekip ve gemilerin bütün mürettebatı başları üzerinde birer bakraç içinde ateş yakarak gümrüklerdeki yolsuzluklardan ve Girit cengi için gemilerinin angaryeye alınması teşebbüsünden şikâyet ettiler (B. : Ateş istidası).
Sadrâzam kardeşi Sarhoş İbrahim Ağayı sadaret kethüdası tayin etmiş. Sultan İbrahimin gözdelerinden Hobyar kadın ile de evlendirmişti; İbrahim ve Hobyar kadın Kadirga limanında Beşira ağa konağında otururlardı; bir gece yâranı ile iyş ve nûş ederken, konağının mutbağından yangın çıktı. Canlarını gücile kurtardılar. Bir gün, yine sarhoşluğunun sebep olduğu bir edepsizlik yüzünden, Ahmed Paşa tarafından falakaya yatırıldı ve “kubbei feleğe koymağa nazlandığı” ayacıklarına iki yüz değnek yedi (B. : İbrahi Ağa, Sarhoş).
Halk, bütün bu garabet, yolsuzluk, zulûm ve fesattan Sadrâzamı mesul tutuyordu: “Cümle Vezirin başı altındandır, murad etse defederdi, âlemin nizamına çalışırdı” deniliyordu. Venedikliler Bosna hududunda kırka yakın kale ve palanga almışlar, Akdeniz boğazı ağzını da kapatarak donanmayı hümayunu açık denize çıkartmaz olmuşlardı. Giritte cenk eden ordu, cephanesiz, aç ve çıplak kalmıştı. “Ahmed Paşa bir söz anlar, okur yazar, ahvali âlemden haberdar bir veziri reşid iken kaza ve kader iktizası ile nâmakul evzaa başlayıp tariki müstakim üzere yürümedi, halkın hoşnutsuzluk ve nefretine kulak vermeyip, lâübali mal toplamaktan ve âşikâra rüşvet almaktan çekinmedi. Kethüdası Arnavut Ahmed, tezkerecisi Şâmi zade Mehmed, çavuş başısı Turak ve selâm çavuşu Sarı Mustafa da halka kahr ile muamele ettiler. Dost ve düşman kendilerinden korkar, iş güç sahibi dayak ve işkenceden söğüt yaprağı gibi titredi. Vakti değil iken Anadoluhisarında, İncirlide ve İstanbulda müteaddit yerlerde ve Küçükçekmeceed şeddadî binalar yaptırmağa meşgul olup hasutlar ağzına düştü, devletlû dünyanın zevalini ve hakkın celâlini unuttu demiye başladılar. İlmiye ve seyfiye mansapları alenen satıldı, herkesin mansaba ne kadar rüşvet verdiği çarşılı ağzında söylenmiye başladı” diyen vakanüvis, İstanbulu kanlı bir ihtilâl sahnesi olmağa götüren hâdiselerin gelişmesini de şöylece naklediyor:
“Sarayı âmirede olan kasır ve kâşanelerin her biri serâpâ samur ve dîbâ ile döşenmek ferman olundu. Cenabı şehriyârî takviyeti bah için çokça anber yediğinden devleti rical ve erkânına, âyan ve eşrafa ve vâlilere samur kürkler ve anber göndermeleri emredildi; kudreti olmadığını bildirenler azil ve hapsolundu. İstanbulda samur bulunmaz oldu. Yüz kuruşa satılırken bin kuruşa alınmaz oldu; Moskof kâfiri bu vesile ile pek çok samur kürk gönderip nice Mısır hazinesi kadar mal almıştı. Bir gün, kendisinden samur kürk istenilen Galata kadısı Mehmed Çelebi, ki devrin Şeyhülislâmı Adanalı Abdürrahim Efendinin oğlu idi. (B. : Abdürrahim Efendi, Adanalı) bir bohçaya abadan bir mevlevî hırkası ve bir mevlevî külâhı koyup Sadrâzam Ahmed Paşa sarayına gitti: — Ben kürk vermiye kadir değilim, bu hırka ve külâhı giyip mansabımdan vazgeçtim; benim Sultanımdan ricam budur ki, beni Padişah huzuruna götüresiniz, ona da cevap vereyim, gaayeti bana üç hâlin biri isabet eder, katlederse, şehadet canıma minnettir, nefyederse, iki aya yakındır İstanbul zelzeleden hâlî değildir, bir gün bu şehir yere geçer, bulunmamak ganimettir, azil ise, şu hırka ve külâhı giyerim! dedi. Sadrâzam Şeyhülislâm zâdeye göz yummağa mecbur oldu. Vakayı işiden kibar ve ulema Mehmed Çelebinin cesaretine tahsin ve aferinler diyip inşaallah fethülbab müyesserdir diye sözler çoğaldı. Şeyhülislâm, kazaskerlerden, vüzeradan ve sair servet sahiplerinden, yeniçeri ağasından, Bursa ve Edirne kadılarından kürkler ve anberler almıştı. Bu arada yeniçeri ocağı erkanına da samur ve anber salındı; bu arada Kara Murad Ağadan da iki kürk şu kadar anber ve altmış kese akçe istemişti. Girid cenginden yeni gelmiş olan Kara Murad ağa dîvan tezkeresini getiren adam, gözleri kantasına dönü: — Var Defterdar Efendiye söyle, ben Giridten geldim, ince perdaht barut ile yağlı kurşundan gayri bir nesnem yoktur, samur ve anberin adını biz ilden işidiriz, görmemişizdir, akçe der isen, borç ile alıp harcediyoruz! dedi ve çık! diye bir haykırdı ki, odayı zelzeleye verdi (B. : Murad Paşa, Kara). Bu sırada Valde Sultan, oğlunu tenkid yollu sözler sarfettiğinden gazaba uğradı, kendisine Sadrâzam Ahmed Paşa gönderilerek İskender Çelebi bahçesine (bugünkü Zeytinburnu) sürüldü (B.: Kösem Mahpeyker Sultan). Bir zengin ölünce, meşru varisleri dururken metrûkâtının müsaderesi yoluna gidilmiye başlandı. Haç yolunda ölen Topçu Ahmed Ağanın evlâd ve ayali malından mahrum edilip, Sadrâzam Ahmed Paşa, kırk bin riyal sarfederek bir mücevherli kayık yaptırttı.
“1058 Recebinin on altıncı (6 Ağustos 1648) perşembe günü, mutad üzere bölük ağaları perşembe selâmına vezir sarayına gitmişlerdi. Ulema ve ricalden de bazı ziyaretçiler gelmişti. Sahibi devlet küçük oğlu Baki Beye merhum Mustafa Paşanın sekiz yaşındaki kızını alıyor, düğün ile meşguldür diye kabul edilmediler. Yeniçeri ocağı erkânından Karakethüdanın Topkapısında güzel bir bahçesi vardı, Ahmed Paşa bu bahçeyi, sahibinin rızası hilâfına zor ile satın almıştı. Baki Beyin düğününe de o gün orada başlanmıştı. Gündüz ziyafetler, geceleri de rakkas, karagöz ile sabaha kadar iyş ile işret ile feleğin kahbeliğinden gaflette idi.
“Ocak Ağalarının namlılarından Bektaş Ağa, Koca Muslahaddin Ağa ve Kara Murad Ağa ve Karaçavuş kürk ve akçe teklifine red cevabı vermiş, kendilerine vezirin bir kötülüğü isabet edeceğinden gayet ıstıraba düşmüşlerdi. Hakikatte veziriâzam bu ağaları düğüne davet edip o bahçede idamlarını kararlaştırmıştı. Bir odada dördünü dahi sık boğaz tedarikini gördü. Ağalar da bunu sezdiler, düğüne boğazı gaddareli çuhadarlar, otuzar kırkar yeniçeriler ile gittiler. Bir odada oturup taama intizarda iken Paşanın adamlarından ocak halkının taraftarı Recep Ağa geldi: — Ne oturursunuz, devletlûnun size suikasdi vardır, bugünden sonra hanelerinizde bile bulunmıyacaksınız! diye haber verdi. Murad Ağa güğreyip: — Ya! Kaziye böyle midir, biz kolaylıkla ölmeyiz, gayri bizden suç gitti! diyip kalkıp hânelerine gittiler. Murad Ağa cümlesinden cesur olduğundan onun başına toplandılar, bu gailenin def’i babında ahd ve misak ettiler. Ortacami’ye varıp ocak ihtiyarlarını ve oda başıları cemedip bu fesatları Padişaha talim eden vezirdir, anı aradan kaldırıp bir müstakim vezir ettirelim! diye karar verdiler ve cümleyi kendilerini uydurdular. Geceleyin Fatih camii vâizi Veli Efendiyi Müftüyü gönderip kararlarını bildirdiler, ulema ile sözü bir yere koyup hazır olsunlar diye haber gönderdiler. Recebin on yedinci cuma günü ağalar, mürettep ve müsellâh Yeniçeriler ile Ortacamide toplandılar. Sabah namazından evvel, Murad Ağayı cümlenin ağzından yazılmış bir tezkere ile Müftü Abdürrahim Efendiye gönderdiler. Efendi feryada başlayıp: — Ağa oğlum, bu çektiğimiz ne azaptır, mal ve canımızdan emnyiet ve rahatımız gitti, bulayki bu gaile suhuletle husule geleydi! dedi. Murad Ağa: — Behey Efendi: Bu işler cümle sizin sükûtunuz ve ademi ittifakınız ile bu mertebelere gelmiştir. Yoksa bunun çaresi görülmek kolaydır, hemen siz ulemayı cemedip Sultan Mehmed Camiine buyurun, bu gaile bertaraf olmadıkça cemiyetimiz dağılmak muhaldir! diyip gitti. Sonra camie davet olunacak ulemanın defteri yapılıp Abdürrahim Efendi de atına binip Fatih Camiine gitti, mihrapta oturdu. Devrin ileri gelen ulemasından olup yalıda bulunan Bahai Efendi ile Karaçelebizade Mahmud Efendi müstesna, davet edilen bütün ulema camide toplantı. Ocak ağaları da pür silâh maiyetleri ve her yeniçeri ortasının çorbacıları ve odabaşılariyle camie gelip camiin içi dışı doldu. Ocak ağaları, camiin iç kapısı yanında olan sofalarda oturdular, neferleri karşılarında el bağlayıp durdu. Ulema da, mihrapta bulunan Şeyhülislâmın iki yanında yollu yolunca tâ cami kapısına gelince kat kat dizilmişlerdi. Evvelâ, Kara Murad Ağanın muhalefetine rağmen, Sipahilerde ağalarile beraber davet olundu. Cemiyet tamam oldukta Sadrıâzam Ahmed Paşaya adam gönderip camie gelsinler ibadullahın ahvali söyleşilsin! diye davet olundu. Vezir ise meseleyi geceden öğrenip firar etmişti. Camie çavuşbaşı ağa geldi, Müftü ona hitaben: — Var söyle, vezir kürkünü ve esbabı ihtişamını giyip mührü alıp buraya gelsin! dedi. Çavuşbaşı bu ibareleri ezberleyip camiden çıktıktan sonra korkusundan kaçıp gizlendi ve bir daha görünmedi. Mesele saarya aksetmiş, Sultan İbrahim Hasekiağa ile Şeyhülislâma: Bu cemiyetin aslı nedir? edeblerile olup dağılsınlar! diye bir emir gönderdi. Müftü: “Veziri bize teslim etsin, bu cemiyet dağılmaz, şeriatle sözümüz vardır! diye cevap verdi. Bundan sonra Fatih camiinden kalkılıp Orta camie gidildi. İbrahim bir ihtilâl karşısında kaldığını görünce Ahmed Paşayı feda etmekte tereddüt etmedi; Ahmed Paşa ortalıktan kaybolmuştu, has odabaşıda olan mührü, ulema ve ocak ağalarının ileri sürdüğü Mevlevî Sofu Mehmed Paşaya verdi.”
Veziri feda etmiş olmasına rağmen, Sultan İbrahim, bu toplantının kendi saltanat ve hayatına kasdeden bir ihtilâle dönmesini önliyemedi.
Ahmed Paşaya gelince, ağaların ve ulemanın toplanacaklarını gece (alaturka) saat beşte haber almış, ne yapacağını şaşırmış, kaçıp saklanmaktan gayri bir kurtuluş yolu görememişti. Haberi getiren, paşanın kendi çıraklarından seksen birinci bölüğün odabaşısıydi; yüzünü tanınmamak için sarmış, Paşayı da döşeğinden kaldırmıştı. Paşa kaklmış, abdest almış, mutadı olan teheccüd namazını kılmış, haznedarını ve mühürdarını çağırıp at ısmarlamıştı. Telhisçi Abdi Çelebi ile uzun uzadıya başbaşa verip konuştu; sonra: — Hazine odasında bulunan altı kese filori var getirin! dedi. Bir heybenin iki gözüne üçer kese koyup ata yüklettiler. Üç yüzüğü vardı ki, ikisi elmas onar bin kuruş değerinde, diğeri de gayet kıymetli bir büyük yakut idi. Koynuna da şeyh hattı ile bir mushafı şerif soktu, Abdi Çelebi ve bir de Halil adında mahrem bir iç oğlanile atlara bindiler; sarayında hiç kimse nereye gittiklerini bilmiyordu; paşanın haznedarı ile mühürdar, Abdi adındaki bir mehteri: “var yokla paşa orada mıdır” diye Orta camie gönderdiler; halk ağzından: “Paşa burada!..” sözünü işitince bunu Ahmed Paşa zannederek “Paşa camidedir!” diye haber getirdi; camide olan ise Sofu Mehmed Paşa idi. Meğer, Ahmed Paşa sarayından çıkarken, kapıda nöbetçi olan yirmi nefer yeniçerilerden biri ardlarına düşüp gizlice gözetlemiş idi; gelip mühürdara: — Bilir misiniz Paşa kande gitti? dedi. Mühürdar: — Zahir Orta camie gitmiştir! diye cevap verince yeniçeri: — Ben ardınca gittim. Delibiraderim hanesine vardı! dedi. İtimat etmediler, yemin etti. Bunnu üzerine herkes kendi eşyasını ve paşa malından ele geçen kelepiri kaldırmağa koyuldu. Tam bu sırada Delibirader Ahmed ağa geldi, mühürdara mütecahilâne: — Paşa burada mıdır? diye sordu. Mühürdar: — Ya ne sorarsız, Paşa senin evine gitmiş, hemen hünerin varsa bir hoşça sakla! deyince Delibirader: — Bende değildir diye yemine başladı. Mühürdar: — Bre var herif sana kim yemin verir, nere gittiyse varsın sağlıkla! diye Delibiraderi dışarı uğrattılar. Ahmed Paşa hakikaten Delibiradere sığınmıştı, o da kabul etmiş ve paşa kapısına ağız aramağa gitmişti, evine dönünce: — Behey sultanım üç at ile saraydan âşikâre çıkıp ihtifa hiç olur mu, bu ne şaşkınlıktır, bize geldiğinizi duymuşlar, gayri bizden gitmek gerek dedi. Paşa altın keselerini Abdi ile Halilin koynuna verdi, atları Delibiradere bırakarak tekrar yaya olarak yola düştü
Diğer bir dostunun kapısına vardı; Uzun Ali Ağa adında olan bu zat “cıhan kallâşı ve söz pehlivanı” idi: — Efendim, safa geldin, seni saklamak, uğrunda baş vermek emri sehildir, buyurun seni haremim içinde ihfa edeyim ama biz meşhur adamlarız ve muhiblerinizden olduğumuz cümleye malûmdur, bizde olduğunuzu hayallenip iptida benim hanemi ararlar, iyazı billâhi taalâ ele girseniz hal müşkül olur, lâik budur ki, bir meçhul kimsenin menzilinde muhtefi olasız! diyip başından savdı. Oradan gidip merhum ruznameci İbrahim Efendinin adamlarından Murad Paşa türbesi önünde oturur Hacı Behramın evine gitti. Hacı Behram etek öpüp içeri aldı, bir taraftan da yeni vezir Sofu Mehmed Paşaya haber uçurdu. Diğer bir, rivayete göre Ahmed Paşanın Behram Ağada olduğunu Delibirader haber vermişti.
Telhisçisi Abdi anlatırmış: “Ahmed Paşa tenperver, şişman adamdı, o gece yaya bu kadar yeri dolaşıp hışlayarak tere boğulmuştu, bir ah çektikte Abdi demiş ki: — Behey efendim, bugün için bir mahsus dost ve bir yâri sadık peyda etmediniz, hayıf! Paşa ah edip: — Behey oğlan, ahvalimiz böyle olacağını bilir miydik! demiş. Yanında olan Halil meğer âkil veled imiş: — Behey efendim iptidai vezaretinizdenberi olan harekât ve sekenatızından âkibet hal buna müncer olacağı bedihî idi, ancak gafleti devlet ile ne siz bir tedarik kaydına düştünüz ve ne gurur ve ceberrutunuzu gören hayırhahlar ikaza kadir oldular, hemen Allahı taalâ halâs eyliye!.. demiş”.
Vezir Sofu Mehmed Paşanın konağı Şehzade Camü civarında idi. Haber alınca kırk elli adam ile Ahmed Paşayı adamları ve altınlarile beraber Hacı Behramın evinden oraya getirtmişti. Mehmed Paşa ayağa kalkarak karşıladı, hal ve hatır sordu, diz dize yanına alıp oturdular. Ahmed Paşa yalvarmağa başlayıp: — Benim babacığım! Bana kıyma, ehil ve âyalim ile beni Kâbeye gönder! dedi. Mehmed Paşa teselli verdi: — Elem çekme, inşallah nesne yoktur, kul taifesinin böyle hareketleri olagelmiştir, hemen ilâcı mal dağıtmaktır! dedi. Zevcesi konakta olmadığından Ahmed Paşayı hareme gönderdi: — Varın içerde bir mikdar istirahat eyleyin! dedi; bir taraftan da Müftüye haber gönderip idamı fetvasını istedi. Ahmed Paşa, dehşet içinde durmadan kar ile soğutulmuş aşlama su içerdi. Bir müddet sonra yanına Mehmed Paşa kethüdası Bergamalı Hüseyinağazade Ağa geldi, eteğini öptü: — Sahibi devlet babanız selâm ederler elem çekmesinler, muradımız onları vartadan tahlistir ama malsız kul rızası mümkün olmaz, ne mikdar malları var ise cânı şirin için bezledip mecmuun defter ve teslim elyiyeler diyor, dedi. Ahmed Paşa kâğıt ve divit isteyip üç yüz kese yazdı. Mehmed Kethüda tekrar: — Benim Sultanım, üç yüz kese bu yakında cemettiğinizdir, bununla olmaz, malı cana siper ediniz! dedi. Bu sefer üç bin kese yazdı: — Gayri nakdim kalmadı diye imana yemin etti. Mehmed Kethüda biraz daha ısrar edince kendisinin, Abdinin ve Halilin koyunlarından yedi bin filorin çıkarıp verdi: — Bunlar sahibi devlet babamıza bizden hediye olsun, gayri bir akçe nukudum yoktur! Diye yemin etti. Ahmed Paşa, defter ile yanındaki altını gönderdikten sonra yine bir hayli karlı ve buzlu su içti. Abdi ile Halile: — Siz yorgunsunuz, yatıp istirahat eyleyin! dedi. Onlar da ayağı ucuna başlarını koyup yattılar. Kendisi biraz daldı, arada gözünü açar yine yumardı. Gece saat yedi olmuştu (alaturka), kâtip Potur Ali içeri girdi, paşanın dizini tutup uyandırdı, gözünü açınca dizinden öptü: — Buyurun Sultanım! dedi!. Paşa can havlile sıçrayıp: — Nereye! dedi. Ali: Leşker sizi ister! Sahibi devlet babanız mabeyine girip necatınıza sây etse gerektir! dedi. Dışarı çıkıp merdivenden inerken koluna biri yapıştı: Paşa dönüp yüzüne bakınca cellâd Kara Ali olduğunu gördü, meselenin ne olduğunu anladı:
— Hay kâfir kahbe oğlu! dedi.
Cellâd da, gülümsiyerek:
— Hay benim devletlû efendim! diyip eğildi, paşanın göğsünü öptü. O sırada Ahmed Paşanın sol koluna da Kara Alinin yamağı Hammal Ali girdi. Paşayı vezir sarayının ahır kapısına doğru götürmiye başladılar. Ahmed Paşa, ahır kapısı önünde bir kere geriledi, durdu, o vakit Kara Ali kendi başında olan kırmızı fes takkesini çıkarıp beline soktu, vezirin destarını başından kapıp kendi başına giydi zor ile ahır kapısından içeri soktu, kafasına bir yumruk vurup dizleri üzerine çökertti, hazırlanmış olan kemendi belinden çıkarıp halkasını Ahmed Paşanın gerdanına takdı, bir ucundan kendi, bir ucundan da Hammal Ali çekip sıktılar. Ahmed Paşanın son sözü de “hay kâfir kahbe oğlu!” demek oldu.
Vakanüvis burada: “Hayf.. sadhayf.. ne mertebe gafil idi ki, hali bu mertebeye vardı. Yine dünyadan ümit var olup vuzu ve salavat ve tövbe ve istiğfar tedarikinde olmayıp ahrete de gaflet ile müteveccih oldu. Neuzibillâh” diyor. Cellâd işini bitirdikten sonra elbisesini soydu, vezirin fermanı ile ölüsünü yanlamasına bir beygire bağlayıp beygiri Hammal Ali yederek, kendisi de kamçı ile sürerek Atmeydanına götürdü, meşhur çınar altına bıraktı.
Yeniçeri kıyafetinde bir şaki Ahmed Paşanın nâşını bıçak ile doğrayarak insan eti mafsal ağrılarına devadır diye küçük şehrin cehil vahşeti içindeki ayak takımına beşer onar akçeye satmağa başlamış, bunu gören birkaç canavar çıkmış, Paşadan çınar altında korkunç bir iskelet kalmıştı; Ahmed Paşa, tarihe kalan “Hezarpâre” lâkabını bu suretle ölümünden sonra almıştı.
Vakanüvis Hezarpâre Ahmed Paşanın, felâketini naklederken ‘zeki ve âkil ve ârif ve sühandan vezir idi ama gafleti devlet ile gurur galip gelip meşveret ve nasihat etseler diye daima bildiğine giderdi Koca Valde (Kösem Sultan) kendi oğlundan bizar olup Ahmed Paşaya haber gönderip âkibet bu beni ve seni sağ komaz devlet elden gidip âlem haraba vardı hemen cülûs ettir demişti. Ahmed Paşa kemali hulûs ile beni öldürürse öldürsün ben ona suikast edemem diyip bin can ile rızasına sarfı kudret ederdi. Her nevi libas ve tuhaf ve eşya bohça bohça dururdu. Her gün her gece hünkârdan birkaç defa adam gelip eşyayı mütenevvia ve muhtelife isterdi. Meselâ Hasekiler için biri gelip bin miskal kılabdan isterdi, bir iki bohça kangal ile kılabdan gönderirdi, biri gelir ıtrışahi ister, zeytinyağı şişesi kadar dolu şişelerle yüzer ikişer yüzer miskal gönderirdi. Kezalık anber atlas keseler ile, ûd yirmişer otuzar okka ve inci keza keselerle hemen istedikçe gönderirdi. Bilcümle hatıra gelmez eşyayı cem ve hazırlar idi” diyor. Bir hazine, bedestan, çarşı halinde bulunan sarayı paşalarının kaçtığı gece kendi adamları tarafından yağma edilmiş, ve her biri büyük şehrin bir köşesine dağılmıştı. Yalısı da Rumelihisarında idi, on yedinci asrın en büyük yalılarından biri olarak meşhurdur. Bir yalısı da İncir köyünde idi. İncir köyü hâmâmını da o yaptırtmıştır.
Bibl. : Naimâ Tarihi, IV.
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010905
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 1, pages 408-414
See Also Note
B. : İbrahim, Sultan; B. : Hümâşâh Sultan; B. : Ateş istidası; B. : İbrahi Ağa, Sarhoş; B. : Murad Paşa, Kara; B.: Kösem Mahpeyker Sultan
Bibliography Note
Bibl. : Naimâ Tarihi, IV.
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.