Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED HÂŞİM
Eserleriyle ve eşsiz nükteleriyle İkinci meşrutiyetten sonraki Türk şiirinin en seçkin simalarından; 1885 de Bağdatta doğdu, 1933 de İstanbulda öldü. Alûsizâde Ârif Hikmet Beyin oğludur. Annesi Sâra Hanım, Bağdatlı Kâhyazâde Said Efendinin kızıdır. Bunun babası devrinin âlimlerinden ve ilk Osmanlı Meclisi Mebusanı âzasından Emin Efendidir; bu zatın babası da müfessir Abdulah Behaeddin Efendidir ki “Ruhülmeâni” adındaki otuz ciltlik meşhur tefsirin müellifidir. Hâşimin bütün ailesi, ilim ve tedris işlerile uğraşmışlardır. Yalnız babası Ârif Hikmet Bey, idare hayatına heves etmiş, orta tahsilini memleketinde yaptıktan sonra İstanbula gelmiş, mülkiye imtihanını verdikten sonra kaymakam tayin edilmiş, birkaç kazada vazife görmüş, nihayet Fizan mutasarrıfı iken emekliye sevkedildikten sonra İstanbulda yerleşmiş ve 1915 de ölmüştür. Mezarı Eyyubtadır.
Ahmet Hâşim İstanbula 1896 da getirildi; babasının seyyar memuriyet hayatında ilk tahsili hayli gecikmiş on dört yaşında olduğu halde Türkçe konuşamıyan bir çocuktu, evvelâ Türkçe öğrenmesi için Nümunei Terakki mektebine verilmiş, bir yıl sonra da leylî olarak Galatasaray sultanisine bırakılmıştı. Mektebi sultaninin son sınıflarında edebiyat muallimi Ahmed Hikmetin teveccühünü kazanmış ve ilk şiirlerini, “Şiri kamer”leri bu zamanlarda yaz...
⇓ Read more...
Eserleriyle ve eşsiz nükteleriyle İkinci meşrutiyetten sonraki Türk şiirinin en seçkin simalarından; 1885 de Bağdatta doğdu, 1933 de İstanbulda öldü. Alûsizâde Ârif Hikmet Beyin oğludur. Annesi Sâra Hanım, Bağdatlı Kâhyazâde Said Efendinin kızıdır. Bunun babası devrinin âlimlerinden ve ilk Osmanlı Meclisi Mebusanı âzasından Emin Efendidir; bu zatın babası da müfessir Abdulah Behaeddin Efendidir ki “Ruhülmeâni” adındaki otuz ciltlik meşhur tefsirin müellifidir. Hâşimin bütün ailesi, ilim ve tedris işlerile uğraşmışlardır. Yalnız babası Ârif Hikmet Bey, idare hayatına heves etmiş, orta tahsilini memleketinde yaptıktan sonra İstanbula gelmiş, mülkiye imtihanını verdikten sonra kaymakam tayin edilmiş, birkaç kazada vazife görmüş, nihayet Fizan mutasarrıfı iken emekliye sevkedildikten sonra İstanbulda yerleşmiş ve 1915 de ölmüştür. Mezarı Eyyubtadır.
Ahmet Hâşim İstanbula 1896 da getirildi; babasının seyyar memuriyet hayatında ilk tahsili hayli gecikmiş on dört yaşında olduğu halde Türkçe konuşamıyan bir çocuktu, evvelâ Türkçe öğrenmesi için Nümunei Terakki mektebine verilmiş, bir yıl sonra da leylî olarak Galatasaray sultanisine bırakılmıştı. Mektebi sultaninin son sınıflarında edebiyat muallimi Ahmed Hikmetin teveccühünü kazanmış ve ilk şiirlerini, “Şiri kamer”leri bu zamanlarda yazmıştır. Bu şiirleri, arkadaşları ezberler ve onu taklide kalkışırlardı. 1907 de Galatasaraydan diploma aldı. Tütün Rejisi idaresinde memur oldu. Bir müddet sonra, İzmir sultanisi Fransızca ve edebiyat muallimliğine tayin edildi. Orada Maliye Nezareti mütercimliği ile İstanbula döndü, maliyeyi bırakıp Düyunu Umumiyeye girdi, bir aralık İaşe müfettişliğinde ve Osmanlı Bankasında memuriyete bulundu; daha sonra kısa bir zaman için Kabataş Lisesinde edebiyat muallimliği yaptı; buradan ayrıldıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisinde estetik ve Siyasal Bilgiler okulunda da Fransızca muallimliğine, hayatının son yıllarında da Anadolu Demiryolları idare meclisi âzalığına tayin edilmişti. Bu vazifede iken biraz refaha kavuşur gibi oldu. Fakat çok geçmeden hastalığının şiddetlenmesi üzerine tedavi için Frakfurta gitti. “Göl Saatleri” ve “Piyâle” gibi iki şiir kitabı, ayrıca “Gurebâhânei Lâklâkan”, “Bize Göre” adlarını taşıyan iki nesir eserinden sonra güzel ve özlü kitabı olan “Frankfut Seyahatnâmesi”ni bu hastalık ayları içinde yazdı. Frankfurtta biraz iyileşir gibi olduktan sonra memlekete döndü. Birdenbire hastalık yeniden ve eskisine nazaran daha şiddetli bir şekilde tekrar başladı. Şair, artık tamamile yatağa serildi. Sevdiği meyva ve yemeklerden, çilek ile kırmızı gül adını verdiği ve çok sevdiği salçalı pilâvdan mahrum edildi. Bugünlerde okuduğu kitaplar kadar, sevdiği dostlar kadar alâka duyduğu yemeklere kaşı duyduğu iştiyakı Mülkiye dergisinde “Yemeklere Dair” adındaki bir fıkrasile ifade etti. Ve artık her şeyi biliyordu. Hastalık bütün azgınlıklarile onu kemiriyordu. Ölümle yüz yüze geldiğini hisseden Hâşim, bütün son günlerinde yanından ayrılmayan bir bayanla nikâhlandıktan sonra o çok sevdiği hayata karşı gözlerini bir daha açmamak üzere kapadı.
Şiir ve nesir yazarı Ahmed Haşimin bir de kendisini yakından tanıyanların anlattıklarına göre, bunlardan daha güzel bir konuşma dili varmış. O dil, dost, arkadaş, ayırd etmeksizin zaman zaman bir yanardağ gibi fikir lâvları saçarmış. Bazan bulanık bir nehir gibi taşkın dalgalarile etrafını silip götürürmüş. Bu arada bir şimşek aydınlığı içinde renk renk mecaz oyunları yapar; ve dinleyeni zevkin sonsuzluklarına alıp götürürmüş. Şair iğneli dili ile teşhisini koyduğu o andaki düşmanını yere serinceye kadar hcumlarına devam edermiş. Bugün bunların ağızdan ağıza geçenlerinin pek azını hatırlıyoruz; fakat Hâşimin, bunları anlatmak içni yaptığı hareketler, renkten rengi giren çehresi, alçalıp yükselen sesi kaybolduktan sonra okunan fıkraların eşsiz şiir zevkine pek varılamaz. Son devrin iki mübalağacı hiciv zekâsının, Süleyman Nazif ile Ahmed Hâşimin fikir ve his mahsulleri ne yazık ki bugün ancak onların dostluklarını kazanmış olanların hafızasında yaşamaktadır. Bunların hakkında Abdülhak Şinasinin “Varlık” dergisinde neşredilen hâtıraları bize onun duyduğu zevki vermemektedir.
İkisi de titizdi. İkisi de hayattan memnunluk duymaksızın yaşadılar ve öldüler. Hâşimi, çok yakından tanıyan Yakub Kadri, mizacını şöyle anlatıyor:
“Konuşması daimî bir şehrâyindi. Her cümlesi bir havaî fişengini andırırdı. Birbiri ardı sıra durmaksızın türlü türlü renk ve ışık parıltılarile gözlerimizi kamaştırır, ve çok defa havaî fişeklerde olduğu gibi genzimizde acı bir barut kokusu bırakırdı.” Haşimin, bu hiciv mizacını besleyen en büyük kuvvet, onun hayata karşı olan kötümserliğidir, o sohbetlerinde, daima anlaşılamamaktan ve takdir edilememekten şikâyetçidir? Ona göre, bütün dostları ve fikir arkadaşları refaha kavuşmuşlar, yüksek mevkilere geçmişler, fakat o, herkes tarafından ihmale uğramıştır. Hâşim, bir mektubunda bu üzüntüsünü şöylece açığa vurmaktadır: “Kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarile, mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum. Bütün nesiller, yanımdan kahkahalarla ve şarkılarla geçip gidiyor, ve ben bu dünyanın nimetlerine hâlâ bir dilenci gözüyle kenardan bakıp durmaktayım”.
Bu takdir edilememenin endişesi, hüsranı ve çilesi ne yazık ki muhataplarını hayran eden güzel konuşmaların çevresini aşamadı. Şair, bu duygularını şiir veya nesir örgülerile yazı haline getirebilseydi, muhakkak ki Hâşim, daha büyük bir şairimiz olacaktı. Fakat Ahmed Hâşim zamanında hakikaten takdir edilmemiş değildir. Daha henüz en güzel eserlerinden biri olan “Piyâle” yi vermeden evvel, Riza Tevfik, ondan bahsederken: “Gençler ittifak edebilseydi, bu adam hakkiyle onların başına geçebilirdi” diyor. Hele “Piyâle” yi neşrettikten sonra büsbütün şöhreti arttı, ve çok beğenildi, fakat şiir san’atı, maddî hayatın anahtarı değildir. Kuvvetle tahmin edilir ki, onu çok üzen kendi yüzünün yapısı hakkında verilmiş kendi amansız hükmü idi; Yakup Kadrinin şu satırları dikkatle okunmağa değer:
“Haşim evlenmekten daima kaçtı. Çünkü alacağı kızın kendisini sevmeyeceğine önceden kanaat getirmişti... O, daima kadın benim neremi sevecek? diyordu. Son derece çirkin bir adam olduğunu zannediyordu. Ve bu zan onu, ilk gençlik çağından, son gençlik demine kadar hayatı zehreden tasalardan biri olmuştu. Bir gün demişti ki: — Monşer, dün gece, bu suratımın hali uykumu kaçırdı. Onu şöyle, hayalimde bir tashih edeyim dedim. Meselâ alnımı daha munzama bir şekle soktum. Kafamı lâpiska saçlarla örttüm, yanağımdaki Halep çıbanını hazfettim, ağzımı ufalttım.. yine bir şeye benzemedim. Anladım ki bu kafayı kökünden kesip atmaktan başka çare yoktur..”
Yine Yakup Kadri: “Haşim, her gördüğü kadına âşık oluyordu, fakat bu aşklarının çoğundan maşukalarının haberi bile olmuyordu. Bu meyanda İzmirde bir İtalyan kızına gönül vermişti. Bize, ondan, mukaddes ve erişilmez bir şey gibi bahseder dururdu. Bu genç kız hemen her gün bizim muhitimizde bulunmakla beraber ona ne bir kelime söyliyebilmiş ne de dikkatle yüzüne bakabilmişti. Tanıdıklarımızdan bir madam, kendisini güzel İtalyan kızına takdim edeceği zaman, Hâşim, ortadan kayboldu. Sonra yine kızın etrafında dolaşmağa başladı...” diyor. Arkadaşı, Namık İsmail, Hâşimin bu ruh haletini de şu kelimelerle anlatıyordu: “Gerçi o canlıydı, zayıftı; yaramazdı, usluydu; mâkuldu, mantıksızdı; çirkindi, güzeldi; acıydı, tatlıydı; kızgındı, serindi; mundardı, pâkti; nazikti, kabaydı; sertti, rakikti; iyi idi, fena idi; tıpkı hayat gibi.”
Onun bu garip temayülleri, büyük bir acı halinde bir an olsun onu, rahat bırakmamıştır. Namık İsmail ile beraber Pariste bulunduğu zamana ait şu hâdiseyi anlatırlar: Hâşim, “Mercure de France” da Türk edebiyatı hakkında bir makale yazar. Onun bu yazısı çok beğenilir. Bu münasebetle kendisini gazete idarehanesine çağırdıkları zaman gitmek istememiştir. Namık İsmaile:
— Makale sahibinin böyle çirkin bir adam olduğunu görmelerini istemiyorum, benim yerime sen gider, Hâşim benim dersin...
demiş, ve ancak arkadaşının son derece ısrarı üzerine fikirlerini değiştirmek mecburiyetinde kalmış, dâveti kabul etmiştir.
Ahmed Hâşim, bütün hayatı boyunca duyduğu bu iç acısına “Başım” adındaki manzumesile açığa vurmuştur. Bu nefis şiiri burada okumak lâzımdır:
Bi haber gövdeme gelmiş, konmuş,
Müteheyyiç, mütekallis bir baş;
Ayırır sanki bu baştan etimi
Ömrü ehrama muadil bir yaş.
Ürkerim kendi hayalâtımdan
Sanki kandır şakağımdan akıyor
Bir kızıl çehrede âteş gözler
Bana güya ki içimden bakıyor.
Bu Cehennemde yetişmiş kafaya
Kanlı bir lokmadır ancak mihenim
Ah Yarabbi, nasıl birleşti
Bu çetin başla bu suçsuz bedenim.
Dişi tırnakları geçmiş etime
Gövdem üstünde duran ifrîtin
Bir küçük lâhzei ârâme fedâ
Bütün alâyişi nâm-ü siytin.
Bu şiirile çirkinliğinin azabını anlatan Hâşimin gönül hasretini de unutmadığını “O belde” şiirinde görüyoruz:
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüzün var,
Hepsi hemşiredir veyahut yâr,
Dilde tenvimi ıztırabı bilir.
Hâşim, ömrünü dolduran kırk sekiz yıl içinde bu sevgiyi aradı, ve belki zaman zaman gösterdiği sinirlilik ve çevresine karşı olan memnuniyetsizliği aradığını bulamamasına hamledilebilir.
Ruhundaki (bu tezatlar ve kötümserlikler içinde serpilip gelişen büyük ıztırap şiirini, oradan söküp çıkaramadı. Bunu yapabilseydi bu şiir, insanlığın ortak malı olurdu. Fakat buna rağmen edebiyatımızda Hâşim adı, büyük şair olarak kaldı, filhakika şair Hâşimin, nazmında sakatlıklar bulunabilir. Mevzularının darlığı kabul edilebilir. Hattâ denildiği gibi duygularında, imajlarında da tekrara benzer yakınlıklar vardır. Hele ilk şiirindeki dil, hakikaten eskidir. Bazılarının dediği gibi seçtiği mevzularda cemiyet meselelerine de hemen hemen hiç temas etmemiştir. Manzumelerinin kabukları dikenli, ağdalı özleri, gölgeli hattâ bir kısmının karanlıktır da.
Ahmed Hâşimin, hayal oyunları Galip Dedeye, kelime sihirbazlıkları Cenab Şehabeddine benzer. Fakat onu yazılarında: Renk, ışık denilen iki tabiat cevheri vardır ki birincisi nazmında, ikincisi nesrinde birer ana kaynak halinde okuyucusunu büyülemektedir. “Piyale” nin mukaddemesinde şiir telâkkisini anlatırken: “Şairin lisanı, nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın mutavassıt bir lisandır.” Diyor.
Hâşimdeki hayal zenginliği ve yeniliği, bugün onun en çok sevilen tarafıdır. Ahmed Hâşimin şiir telâkkkisi ve verdiği örnekler, onu edebiyatımızda senbolizm cereyanının bir mümessili olarak tanıtmıştır.
Hâşimin şiirleri derece derece Emin Bülende ve bilhassa Tahsin Nâhide tesir yapmıştır. Hâşim, ilk şiirlerini “Göl saatleri”nde topladı. Bu kitabın dili hayli eskidir. Fakat hececilik ve sâde dil cereyanı alıp yürüdükten sonra, hece veznine iltifat etmemesine rağmen dilin bu saf akışından o da müteessir oldu.
Havuz
Akşam yine toplandı derinde..
Cânan gülüyor eski yerinde
Cânan ki gündüzleri gelmez
Akşam görünür havz üzerinde..
Mehtab kemer tâze belinde
Üstünde semâ gizli bir örtü
Yıldızlar onun güldür elinde...
Karanlık
Aşkın bu karanlık gecesinde
Bülbül yine vahşi müterennim,
Terk itti mi Mecnunu Leylâ ?
Vahşi sesi firkat sesi andım.
Aşkın bu karanlık gecesinde
Hicranımı dudum, seni andım,
Firkatzede bülbül gibi yandım.
Hâşim, şiirlerinde, günün saatleri, mehtap, ay, yıldız, ışık, karanlık, yaz, sonbahar, kış, rüzgâr, ağaç, orman gibi birer tabiat parçasını kendi ruhunun menşurundan geçirerek bunlardan çeşit çeşit hayaller ördü, ve bu füsunlu âlemi nazım ve nesir diliyle ifade etti.
“Göl saatleri”ni 1918 de, ikinci katabı olan “Piyâle” yi sekiz yıl sonra neşretti.
Ahmet Hâşimde, Türk şiirinden çok daha ziyade, Fransız sembolistlerinin tesiri görülür. Fakat bu tabiî tesirlere rağmen, çok duygulu şairimizin orijinal buluşlarındaki hususiyetler onu bugün de sevdirmekte devam ettiriyor. Bütün şiirlerini içinde toplıyan “Ahmed Hâşimin şiirleri” adındaki eserde “Bahçe” şiiri onun Türk edebiyatındaki özelliği gösteren güzel şiirlerinden biridir:
Bir acem bahçesi, bir seccâde,
Dolduran havzu ateşten bâde..
Ne kadar gamlı bu akşam vakti..
Bakışın benzemiyor mûtâde.
Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâde,
Bize bir zevki tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâde !
Hâşim, son yıllarda şiirden çok nesir yazıyordu.
Filhakika dilimizde onun, büyük bir nesir eseri yoktur. Küçük kitaplarının içine sıkıştırılan bir takım makaleler, fıkra ve seyahat notları vardır. Fakat bu, kitaplarına alınmıyan gazete ve dergilerde kalmış ve asıl onun mizacını gösteren polemikleri vardır. Akşam gazetesinde, Hayat dergisinde ve daha başka yerlerde neşredilmiş fakat kitaplarına girmemiş yazıları toplansa, Hâşim, daha iyi anlaşılmış olur. Ondaki isyan ve nedamet duyguları hep bu yazılarında kaldı. Onun polemikleri pek kuvvetlidir. Komprime halinde bulunan cümlelerindeki kuvvet, elektriklenmiş bir bulut gibi şimşek, yıldırım ve yağmurla doludur.
Hâşimin nesirleri güzel Türkçenin en güzel örneklerinden sayılır.
Bunların arasında, “Frankfurt seyahatnamesi” Tanzimattan bugüne kadar neşredilen seyahat edebiyatına ait eserlerin en güzellerinden biridir. O bize bu eseriyle, gördüğü yerlerin bir takım ilmî, tarihî kitaplara dayanarak izahlarını yapmaz. O, esasen hakikatlardan ziyade güzeli aramak ve çirkinliğinin ifadesini güzelleştirmek ister. Onun kalemi bazan bir fırçadır, uçan renkleri cümle halinde tesbite çalışır. Fakat bu renklerdeki çeşitlilik ve hareket, güzel bir rüya gibi duyulduğu ve yaşandığı zaman vazıhtır. Fakat aradan zaman geçince, hafızadan bu renklerin nispetleri küçülür, tıpkı rüya gibi görüldüğü ve yaşandığı gibi izah edilemez. Fakat lezzeti uzun müddet devam eder. Şiirlerindeki kapalılığa rağmen nesir yazıları çok açıktır. Bu yazılarda üslûp daha şahsidir. Bunlarda fikir ve hayal unsurları daha mütekâsiftir...
Bugün birçok eski kıymetleri okumak ve onlardan zevk almak ihtiyacı pek duyulmuyor. Fakat Hâşimin eserlerine olan alâka, sıcaklığını muhafaza etmekte devam ediyor. Çünkü Hâşim hâs mânasiyle bir büyük şairdi.
Ali Nüzhet Göksel
Ahmed Hâşim
(Resim : H. Çizer)
Theme
Person
Contributor
H. Çizer
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010845
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
H. Çizer
Description
Volume 1, pages 368-371
Note
Image: volume 1, page 368
Theme
Person
Contributor
H. Çizer
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.