Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED CEVDET PAŞA
Tanzimat devrinin seçkin devlet adamlarından, büyük hukuk bilgini, islâmi ilimler bilgini, zengin dil ve câzip üslûbu ile büyük edip, kendi adına nisbetle anıla gelen oniki cild vekaayinâmesi ve “Kıssası Enbiyâ ve Tevârihi Hulefâ” sı ile büyük müverrih; 1822 (H. 1238) yılında Hıdıreleze kırk gün kala şimdi Bulgaristanda bulunan Lofça’da doğdu; babası bu kasabanın eşrafından Yularkıranoğlu Hacı İsmail Ağa, anası da, Lofçanın Topuzoğlu hânedanından Ayşe Sünbül Hanımdır.
Onsekizinci asır başlarında Kırkkilise (Kırklareli) sipâhierinden Yularkıran Ahmed Ağa Baltacı Mehmed Paşa ile beraber Prut Muharebesinde bulunmuş, fevkalâde yararlıklar göstermiş, harp sonunda da Lofçada yerleşmiş; medresede okuyarak ilmiye mesleğine girmiş oan oğlu İsmail Efendiye pek büyük bir servet bırakmış. İsmail Efendinin oğlu Ahmed Ağa ise Lofçanın namlı bir mirasyedisi olmuş, fakat dedesinin kılıçla babasının da kalemle hizmetlerini hatırlayarak bu ailenin kapusunu kapatmamak, maişetine medar olmak üzere, devlet, mirasyedi Ahmed Ağaya, Lofçanın Kile ve Kantar Ağalığını nanpâre, geçim kaynağı olarak tahss etmiş, ve Ahmed Ağa seksen yaşında ölmüş, onun oğlu Ali Efendi, Ali Efendinin oğlu ve Ahmed Cevdet Paşanın babası İsmal Ağa, Yularkıran oğullarının muazzam çiftliğinin ve üç değirmenin geliri ile refah içi...
⇓ Read more...
Tanzimat devrinin seçkin devlet adamlarından, büyük hukuk bilgini, islâmi ilimler bilgini, zengin dil ve câzip üslûbu ile büyük edip, kendi adına nisbetle anıla gelen oniki cild vekaayinâmesi ve “Kıssası Enbiyâ ve Tevârihi Hulefâ” sı ile büyük müverrih; 1822 (H. 1238) yılında Hıdıreleze kırk gün kala şimdi Bulgaristanda bulunan Lofça’da doğdu; babası bu kasabanın eşrafından Yularkıranoğlu Hacı İsmail Ağa, anası da, Lofçanın Topuzoğlu hânedanından Ayşe Sünbül Hanımdır.
Onsekizinci asır başlarında Kırkkilise (Kırklareli) sipâhierinden Yularkıran Ahmed Ağa Baltacı Mehmed Paşa ile beraber Prut Muharebesinde bulunmuş, fevkalâde yararlıklar göstermiş, harp sonunda da Lofçada yerleşmiş; medresede okuyarak ilmiye mesleğine girmiş oan oğlu İsmail Efendiye pek büyük bir servet bırakmış. İsmail Efendinin oğlu Ahmed Ağa ise Lofçanın namlı bir mirasyedisi olmuş, fakat dedesinin kılıçla babasının da kalemle hizmetlerini hatırlayarak bu ailenin kapusunu kapatmamak, maişetine medar olmak üzere, devlet, mirasyedi Ahmed Ağaya, Lofçanın Kile ve Kantar Ağalığını nanpâre, geçim kaynağı olarak tahss etmiş, ve Ahmed Ağa seksen yaşında ölmüş, onun oğlu Ali Efendi, Ali Efendinin oğlu ve Ahmed Cevdet Paşanın babası İsmal Ağa, Yularkıran oğullarının muazzam çiftliğinin ve üç değirmenin geliri ile refah içinde yaşamışlar.
İçinde çocukuğu geçmiş olan bu çiftliği büyük âlim ve devlet adamı ömrü boyunca unutamamıştır.
Osma Nehri çiftliğin ortasından geçermiş, çiftlik içinde iki kola ayrılır, geniş bir araziyi ada halinde çerçeveleyerek tekrar birleşirmiş, bu adada güzel bir koru varmış. Çiftlik mahsulünün başında buğday ve üzüm gelirmiş; nehir üzerinde durmadan işleyen üç değirmen ile büyük bir şaraphâne varmış, bir taraftan da arıcılık yapılır, hem bal istihsal ve ihraç edilir, hem de bir mumhâne işletilirmiş. Hacı İsmail Ağa ancak okur yazar, son derece zeki ve çalışkan adammış.
Lofça o tarihte Rumelinin en münevver kasabalarından biriydi; Ahmed küçük yaşta mektebe verildi, tahsili ile babasından ziyade dedesi Ali Efendi meşgul oldu; ilk mektepten sonra Lofça müftüsü Hafız Ömer Efendiden arabça öğrenmeğe başladı, henüz bulûga ermemiş idi ki ulûmi şeriyeye başladı ve “Halebi”, “Mültekaa” gibi kitapları okudu. Hafız Ömer Efendiye Deli Müfüt denilirdi, bilgisi çok derin ve geniş, fakat bir sinir hastası idi, derslerini camide takrir ettiği halde zamanı, saati belli değildi, talebeleri peşinde dolaşır, koşarlardı, hattâ bir gün sokakta çevirip yalvarmışlar, o da gençlerin ricasına dayanamıyarak yol kenarında bir ağacın dibine oturmuş, talebeleri de yol ortasına, toz toprak üstüne çökmüşler, saatlerce sokakta ders vermişti. O zaman onyedi yaşında bulunan Ahmed Efendi o gün, bu adamdan feyz alarak yükselmenin çok zor olacağını, ciddi bir medrese tahsilinin zaruretini anlamış dedesinden İstanbula gönderilmesini rica etmişti. İlk günlerde babasının ve bilhassa anasının muhalefetine rağmen, nihayet dedesinin ısrarı ile 1839 (H. 1255) de İstanbula gönderildi.
Onyedi yaşındaki Lofçalı Ahmed efendi Büyükşehirde Çarşambada Papasoğlu medresesinde bir odaya yerleşti. Fatih camiindeki derslere devama başladı. Ayni yıl içinde İkinci Sultan Mahmud ölmüş, Abdülmecid imparatorluk tahtına oturmuş idi ki, bu diyar garibi genç talebe ile hemen aynı yaşta bulunuyordu.
Memleketinde bol harçlık gelen Lofçalı ortalık temizletmek, çamaşırlarını yıkatmak ve yemeğini pişirtmek için fakir bir softayı canyoldaşı olarak odasına almıştı, gelen para ile beraberce refah içinde geçinmeğe başladılar. Birbuçuk iki sene sonra hizmetman medreselerinden Akdeniz tarafındaki Başkurşunlu medresede camiişerife karşı olan köşede bir odaya geçti ki, softalar ağzında “Mutavvel muhşisi Hasan Çelebinin odası” diye meşhurdu.
Lofçalı Ahmed efendinin geceli gündüzlü hummalı bir çalışma ile geçen ve tatili yılda iki bayramın yedi gününe münhasır olan medrese hayatının hatıratı o devirdeki medreselerin bir tarihçesi olur.
Bu medrese hayatı 1839 dan 1845 (H. 1261) yılına kadar altı sene sürmüştür. Bu altı yıl içinde şeriat ilimlerinden başka farsça ve otodidaki olarak okuduğunu anlayacak kadar Fransızca öğrenmiş, matematik, felsefe, kozmoğrafya ve tabii ilimlerle meşgul olmuş, zamanın hekimleri kadar da tıb kitabı okumuştu. Parlak zekâsı ile ve yaşından umulmayan bilgisi ile hem medreseler muhitinde hem de devrinin sanat ve fikir mahfillerinde bir şöhret, meclislerde sohbeti aranılan bir genç olmuştu.
Derslerini takip ederek feyz aldığı hocalar Akşehirli Ömer efendi, İmamzâde Esad efendi, Denizlili Yahya efendi, Vidinli Hoca Giridli Hoca, Şehir Hafız efendi. Hekim Hamid efendi. Hafız Seyyid efendi. Birgivî Şâkir efendi, Arnavut Ali efendi, Toyranlı Mehmed efendi gibi devrinin en şöhretli müderrisleri, dersiamları oldu.
Feyz aldığı ilim ve edeb mahfilleri de Çarşambada Murad molla tekkesi, Küçük Mustafapaşada mesnevihân hoca Hüsameddinin evi, şair Fehim efendinin Karagümrükteki konağı, Kuşadalı İbrahim efendinin Çarşambadaki konağı idi.
Murad molla tekkesi seyhi Murad efendi bir allâme idi; dergâhı da zamanının akademisi halinde idi; devlet erkânı, İstanbul üdebâ ve ulemâsı orada toplanırlardı, ülfet, sohbet ve muhabbet ederlerdi. Şeyh Murad efendi zengin ve cömert, şöhreti İstanbuldan imparatorluğun en uzak köşelerine yayılmıştı. Sözünü sakınmaz, son derecede asabi idi. Sultanahmed camiinde bir cuma vaazında, dinleyicileri arasında bulunan evkaf nâzirina, ki, bu nâzirin adı tesbit edilemedi, bir cemaati kübrâ karşısında: “Camilerin kandil yağlarından çalan hırsız!” demişti.
Lofçalı Ahmed efendi mesnevi icazetini bu şeyh Murad efendiden almış idi. Bir gün tekkeye vardığında şeyhi, kolları paçaları sıvalı gayet hiddetli bulmuş; “Ahmed görüyorsun ya hâlimi!. aşçıyı, uşakları kovdum, bugün aşçılık ve hizmetkârlık var bana talebe değil yamak lâzım!” demişti.
Lofçalı Ahmed Efendi Muradmolla Tekkesinde devrin en seçkin simaları ile tanışma fırsatını bulmuştu, ve Şeyh Efendinin sonsuz itimadını kazanmıştı. Murad Efendi Sultanahmed Camiinin cuma vâizi idi, bir hafta mâzereti çıkmış, vekil olarak Lofçalı Ahmed Efendiyi göndermek istemişti, henüz yirmibir yaşında bulunan talebesi:
— Af buyurun, size vekâlete ne yaşım ne de bir edebim müsaid...
Deyince sırtından cübbesini çıkarıp talebesine zorla giydirmiş:
— Yürü... demiş idi bu vekâlet yaş ile değil baş iledir...
Camide Şeyh Efendiyi bekleyen vüzerâ, vükelâ, ve rical karşılarına vekil olarak oğulları ve hattâ torunları yerinde bir genci gönderdiğini görünce şaşırdılar, fakat dinlediler; delikanlının geniş bilgisi, mevzuunu ihatâsı ifâdesinin aydınlığı, dilinin fasâhat ve belâgati, yaşından umulmayan vekar ve ciddiyeti bu vekâletin sır ve hikmetini gösterdi. Lofçalı Ahmed Efendiye birkaç gün sonra Harbiye Mektebinin Farsça muallimliği teklif edildi; fakat bu muallimliği yapabilmek için kıyafetinin tebdili, yâni sarıksız fes ve setre pantalon giymek mecburiyeti olduğunu öğrenince genç molla: “Mâzur görün, yıllardır geceli ve gündüzlü gayretim şu sarıkla şu cübbe ve şalvarın tadını çıkarmak içindir, benim yolum müderrislik yoludur..” diye reddetti.
Mesnevihân Hüsam Efendi fars edebiyatında deryâ gibiydi, evi dâimâ şiir havası içinde idi, bir ara Küçükmustapaşadan Eyyuba taşınmıştı; yârânı peşini bırakmadılar o uzun yolu göze alarak belli günlerde yine etrafında toplanır oldular; burası da Lofçalıya pek seçkin dostlar kazandırdı, gönlünü, güzel, iyi ve doğruya olan aşkını besledi.
Şair Fehim Efendi bir filozofdu, masrafını iradına uydurmuş kalenderâne bir refah içinde yaşıyordu, konağı üdebâ ve zürefâ derneği gibiydi, toplantılarda başda politika, her şeyden bahsedilirdi. Lofcalı Ahmed Efendiye ana diline mutlak tasarruf ile yazıda câzip bir üsluba salip olma aşkı o konakda aşılandı, kendisine “Cevdet” mahlasını da bu şâir Fehim Efendi verdi.
Kuşadalı İbrahim Efendi devrinin en derin bir din âlimi idi, son derece de vekarlı mücessem nezâhat bir simâ idi, konağı bir üniversite gibi idi. Efendi hazretlerinin huzuruna girmek için sofada nöbet beklenirdi; en büyük ilmi müşkiller onun huzurunda hal edilirdi, onun muğlak bir dâvâyı aydınlatıp çözecek iki satırlık bir hükmü el yazısı ile elde etmek için tâ Hindden, Çinden adam gelirdi.
Kendisinden en çok on yaş büyük hekim Hamid Efendi afif bir adamdı, cami derslerindeki bu çalışkan talebesinin hususi hayatı ile alâkadar oldu, dersin dışında ona bir ağabey gibi yaklaştı, sıhhati ile bütün istikbalini kaybedebileceğini acı bir hakikat olarak anlattı, çılgın mesaisini aklın nizamı içine koydu, geceleri muayyen saatde yatırdı, kaldırdı, perşenbe ve cuma günleri mesirelere gönderdi, götürdü: Lofcalı o devrin İstanbul mesirelerinin lâübâli hây-u hûyundan haz etmedi, fakat ilmin yanında neş eve şetâretin de gönül gıdası olduğunu anladı, dünyayı ve insanları sevdi, bu sevgi ile de müşahade kudreti arttırdı, bu da müverrihliğinin temeli oldu.
Ahmed Cevdet Efendi 1839 dan 1945 yılına kadar, “cami ve medreselerdeki öğrenme ve öğretme âleminin nazarı dikkati çekmiş bir talebe - muallim” olmuştu.
O zamanlar medreselerde “Ehli kıyâm” denilen iddialı softalar vardı, hocalar ders verirken hurda meseleler üzerinde sual sorarlar, hoca efendi durakladı mı: “Bizde bu kadar ders yapabiliriz.” diye dersi terk ederlerdi; bu nümayişi de genç müderris muavinlerine yaparlar idi. Devrin üstadlarından Vidinli Hoca “Tehzib” den derse çıkmış, fakat “Ehli Kıyam” dan olan talebesinin lâyiki ile mantık okumadıklarını görünce genç müderrislerden Şerif Efendiye: “Siz bunlara bir müddet Bürhânı Gelenbevî okutun da benim derslerime hazırlayın” deyince Şerif Efendi “Ben böyle anasının ipliğini pazarda satarak bahis meydanına çıkmış güruh ile uğraşıp şöhretimi kıramam!” diye teklifi kabul etmemiş, derse Nasuh Efendi çıkmış, “Ehli kıyam” da zavallı genç adamın etrafını alarak berbad etmişler, sonrada dersi terk etmişlerdi. Vidinli Hoca kendilerini tekdir edecek olmuş: “Vakit zayi edecek olsak kendi hocalarımızı terk ederek size gelmezdik..” cevabını almış. Bunun üzerine Vidinli Hoca, yaşları yirmi iki ile yirmi beş, otuz arasında olan “Ehli kıyam” ı tedib için karşılarına “Bürhan Gelenbevî” okutmak üzere henüz ondokuz yaşındaki talebesi Lofçalı Ahmed Efendiyi çıkarmış; berikiler ise Fatih Camiinde verilecke derste onu da berbad etmek için hazırlanmışlar, fakat her suallerine tokat gibi inen en sarih cevaplarla karşılaşınca yaşı küçük ilmi büyük hocalarının karşısında pes etmişler, ikinci dersine de koşa koşa gelmişler. Medrese hayatını en tatlı hatıraları arasında saklamış olan Ahmed Cevdet Paşa: “Ehli kıyam idiler, fakat hakkı teslim eden fazilete de sahip idiler” diyerek Vidinli Hocanın itimadını kazanışını şöylece anlatıyor:
“Vidinli Hoca pek mütekebbir ve mutaazzım bir zat idi, fakat gururu hakkaniyete engel olmazdı, bir gün bir bahisde sual sorup ziyadece ısrar ettim, canı sıkılarak beni tekdir etti, noktai nazarında haksızdı, beni tatmin edecek yerde, yahut kendisini tashih edecek yerde tekdiri son derece gücüm gitti derslerinde hiç ağzımı açmadım. Meğer işaretim üzerine hazırlanmış, bir gün derse çıktığında aynı bahsi açtı ve güzel tafsil ederek: —Lofcalı haklı imiş!. dedi. Benim ona ihtiramım arttı, onun bana itimadı...”.
Üçaylarda medreseler boşalır, “talebei ulûm” rızık peşinde taşra köy ve kasabalarına dağılırdı; hocalar da dersleri keserdi. Dersi kesmeyen tek hoca, Çarşambada İsmail Sfendi Medresesinde münzeviyâne yaşayan Hafız Seyyid Efendi idi, her müşkülü hal edici bir âlimdi, Ahmed Efendi bu zâte koşar, üç ay, talebe bulamayan bu muhterem adamla baş başa kalırlardı; onu da daima hayırla anmış. “Pek istifade ettim” demiştir. Ahmed Efendi altı yıl içinde yalnız bir ramazan sıla için Lofçyaa gitmişti.
Yine o 1839 - 1845 arasında “müridi olmadığı halde Muradmolla Tekkesinin parlak bir yıldızı, Kuşadalı Konağının makbul ve muteber bir müdavimi, şâir Fehimin aziz bir dostu” olmuştu. İstanbul üdebâsı ve şuerâsı Ahmed Efendinin dostluğunu kazanmak istediler; parlak zekâsı, başının yaşı ile asla ölçülmiyecek kadar büyük ilim hamulesi ve melâhati vechiyesi ile Lofçalı Ahmed Cevdet Efendi hakikaten çok cazip bir simâ idi. Medresesine giden yollar tutulup ısrar ile çevrildi, kışın konaklara, yazın Boğaziçine götürüldü.
Altı senelik medrese hayatında Ahmed Cevdet Efendinin tek sıkıntılı günü olmuştu; bu genç meşhur adamın memleketinden gönderilen harçlıktan gayri bir yerden bir metelik aylığı, geliri yoktu. Bir kış yollar kapanmış, Lofça postası üç ay gelmemişti. Mevcud parasını son derecede ihtiyatla harcadığı halde bir gün, bir kuru ekmek alamayacak kadar parasız kaldı; kendisini düşünmüyordu, medresedeki odasında hizmetini gören bir nefer softası vardı ki, beslemeğe mecburdu. Ömründe kimseden para istemiş değildi, akşam üzeri Fatih camiinden bu ıztırap ile büzülmüş olarak çıktı, hizmetkârı talebeye hâlini nasıl anlatacağını düşünerek yürürken karşısına hemşehrisi bir tüccar çıktı: “Ahmed efendi oğlum, memleketten aylardır posta gelmedi, harçlığın kalmamıştır, şimdilik şunu al da posta gelmezse yine veririm..” diyerek altı altın verdi. Bu hâdiseyi ölünceye kadar unutamayan Vezir Ahmed Cevdet Paşa, her sene, parasız kaldığı o günün yıldönümünde Fatih medresesine gider, medresedeki fakir talebeye kendi eliyle altı altın tutarında para dağıtırdı.
1844 sonunda medrese tahsilini tamamlayarak beş yüz yirmi kuruş aylıkla Rumelinde Premedi kazası kadılığına tayin edildi. O zamanın âdetince kadılık müddeti iki yıl idi, dolunca ya başka yere gönderilir, yeni yeri bulununcaya kadar da ekseriya bir müddet açıkta beklenirdi. Bu iki yıla “müddeti örfiye” denilirdi. Ahmed Cevdet Efendiye müddeti örfiyesi dolmadan 1845 (H. 1261) de İstanbulda “İbtidai hariç” derecesiyle ve ayda yüzelli kuruş maaşla müderrislik verildi. Yirmi üç yaşında gayesinin ilk basamağına kavuşan Ahmed Cevdet efendi, bu saadet gününü medresedeki talebelere, on aylık maaşı tutarında binbeşyüz kuruş harcayarak üç gün ziyafet verdi.
1846 da Mustafa Reşit Paşa Sadrâzam oldu; vefat eden Mekkizade Asım efendinin yerine Arif Hikmet Bey de Şeyhülislâm tayin edildi. Yeni kanunların tanzimi ile meşgul Reşit Paşa, Şeyhülislâmdan, şer’î meselelerde istişarede bulunmak üzere ülema içinde en bilgili, en aydın fikirli bir kimsenin gönderilmesini istedi, Arif Hikmet Bey de Ahmed Cevdet Efendiyi seçip gönderdi. Reşit Paşa gelen zatın pek genç olduğunu görünce evvelâ hayret etti, fakat Lofcalının parlak mavi gözlerinden saçılan zekâ ışığı, kendisine istediği adamla karşılaştığını anlattı. O tarihten itibaren Ahmed Cevdet Efendinin Mustafa Reşit Paşa ile sıkı teması başladı; öyle ki, bu ilmi müşavire Reşit Paşa konağında bir daire tahsis edildi ve Sadrazam, Ahmed Cevdet Efendiyi oğullarına da muallim tayin etti. Sonraları kendisi anlatmıştır: “Mahdumlarını okutmak için Reşit Paşadan maaş kabul etmedim, fakat pek çok nimetini yedim, pek çok iltifat ve ikramını gördüm. Medresedeki odamı kapamadım, masrafım çok azaldı, müderrislik maaşımla babamın gönderdiği harçlık hemen tamamen cebimde kalırdı. Arif Hikmet Bey maaşıma yüz elli kuruş zam yaptı. Reşit Paşa da Babıâlinin atâya (ihsan, bahşiş) tahsisatından her sene iki bin dörtyüz kuruş himmet buyurdu” demiştir.
Mustafa Reşid Paşanın yanı hem siyasi, hem edebi bir mektepti; tarihimizde Tanzimat Devri denilen, Garp müverrihlerinin daha yerinde tâbiri ile “münevver mutlakiyet” in bu seçkin mümessili evvelâ resmi yazı dilinde büyük bir inkılâp yapmış, yazının maksadını, ruhunu mahveden seci ve cinaslarla dolu tumturaklı elfazı kaldırmış, kalemde vakur belâğat aramış, bu yolda da iki peyki olan Âli ve Fuad Efendilere Ahmed Cevdet Efendi katılmıştı.
Genç müderris efendi Keçecizâde Fuad Efendi ile ayrıca yakın arkadaşlık bağı tesis etmişti; öyle ki, Fuad Efendi haftada bir kaç akşam Lofçalıyı yalısına götürürdü.
1846 (H. 1262) da şair Fehim vefat etti, şerh etmekte olduğu Sâib divanını yarım bırakmıştı; bu şerhi süratle Ahmed Cevdet Efendi tamamladı ve Fehim Efendinin eseri olarak hamisi Şeyhülislâm Arif Hikmet Beye arzetti, ölen üstadının ailesine bir maaş bağlanmasını temin etti.
1848 de Reşid Paşa azledildi, Ahmed Cevdet Efendi velinimetinin kapısından ayrılmadı, mâzuliyet zamanında büyük vezirin mahrem dostu olarak kaldı, paşanın beş ay kadar sonra tekrar iktidara gelmesi ikbal yolunu daha sağlam olarak açtı, maaşı 5000 kuruşa çıktı, müderrislikte “ibtidai hariç” den “hareketi haric” e yükseldi.
Macar ihtilâli üzerine Türkiyeyi müşkül duruma düşürecek bir ihtilâtı önlemek üzere Âmedii Divanı Hümayun olan Fuad Efendi Bükreşe gönderilmişti. Reşid Paşa mütemmim şifâhi tâlimatını tebliğe Ahmed Cevdet Efendiyi memur etti. Efendi, Rustuçta tebdili kıyafet ederek ilk defa sarığı çıkardı ve ilk defa setire pantalon giydi, Bükreşte bir ay kaldı, dönüşte de ilk işi, Ruscukta tekrar müderris kisvesine girmek oldu.
Macar ihtilâlini bastıramayan Avusturya imparatoru Rusya Çarından yardım istemişti, Rus ordusu Macaristanı kana boğdu, ihtilâlci Macarların bir kısmı Türkiyeye iltica etti, bunların iadesini talep eden Avusturya ile Rusyaya karşı Babıâlinin hattı hareketi bütün Avrupayı ilgilendiren bir mesele oldu. Mustafa Reşid Paşa mülteciler hakkındaki kararını yakınları ile istişareden sonra verdi, Âlî Paşa ile Fuad Efendi “iki büyük komşunun gücendirilmemesi” fikrinde idiler, Ahmed Cevdet Efendi:
— Hattı hareketimizi Kuran-ı Kerim tayin ediyor!. dedi ve paşaya: “Ve in ahadü minelmüşrikine isticârehu fe ecrihü lillâhi” âyeti kerimesini okudu. Avusturya ile Rusyaya red cevabı verildi. Bu celâdet Batı Avrupada Türkler lehine büyük bir prestij sağladı, Pariste ve Londrada fevkalâde nümayişler yapıldı.
O sırada girişilen maarif ıslahatı arasında Ahmed Cevdet Efendi hamilerinden Şeyhülislâm Arif Hikmet Beyin ısrarı karşısında ilmiye mesleğinin dışında ilk resmi vazifeleri kabul etti, 1850 (H. 1266) de Meclisi Maarifi umumiye azası ve Darülmuallimin müdürü oldu. Bu memuriyetleri kabul ettiği gün Arif Hikmet Beye irticâlen:
Hûbânı bi fevâ gibi dehri desisebâz
Nâz ehline niyâz eder, ehli niyâza nâz!
Demişti, yıllarca sonra da kızı Fatma Aliye Hanıma o zamanki hâlini: “İşte o gün bir ağa tutuldum, çabaladıkça dolaştım, ağdan bağdan kurtulayım dedikçe yeni kayıdlar içine düştüm; evvelce bir hizmetkârım vardı, at umumiye azası ve Darülmuallimin müdürü oldum, zâhiren rif’at kesbettim, bâtinen gaaileyi çoğalttım” diye anlatmıştı.
Keçecizâde Fırad Efendi bacaklarındaki ağrıların tedavisi için Bursa kaplıcalarına giderek arkadaşı Ahmed Cevdet Efendiyi de götürdü, bu seyahattadır ki, memleket iki mühim eser kazandı:
“Kavâidi Lisani Osmanı” adı ile garp ilim metodu üzerine ilk Türk gramerini orada yazmağa başladılar; Bursa dönüşünde Fuad Efendi bu yazı işine devam edemedi, eseri Ahmed Cevdet Efendi tek başına tamamladı.
Bir gün kaplıcanın büyük havuzunda yıkanırlarken Boğaziçinde vapur işletmek için bir anonim şirketi kurulmasını, bu şirketin de İstanbula sağlayacağı gelişmeyi düşündüler, ve hemen hamamın soğukluğuna çıkarak hamamcılardan kâğıd kalem istediler, şirketin kuruluş lâyihasını yazdılar. İstanbula döndüklerinde bu lâyiha Sadrazam Reşid Paşaya verildi, büyük vezirin takdir ve tasvibini kazandı; İstanbulda çok parlak bir hatıra bırakmış olan “Şirketi Hayriye” bu suretle kuruldu. Şirket, hakiki iki kurucusundan biri olan Ahmed Cevdet Efendiyi biraz geç hatırladı ve Birinci Cihan Harbi arifesinde İngilereye sipariş ettiği 71 numaralı vapuruna “Cevdet Paşa” adını koydu, fakat bu vapur İstanbula işgal yılları içinde geldi ve İngiliz bayrağı altında işgal kuvvetleri kumandanlığı emrinde çalıştırıldı, İstanbulun kurtuluşundan sonradır ki, Şirketi Hayriyeye teslim edilerek Türk bayrağı çekildi, adı da “Halâs” oldu.
1851 (H. 1267) de Meclisi umumiî Maarifin eseri olarak “Encümeni Dâniş” adı ile Türk Akademisi kuruldu, bu akademinin kırk azasından biri de Ahmed Cevdet Efendi oldu, padişahın açış nutkuna akademi adına verilecek cevabı da o hazırladı. Müderrislikte o yıl altmışlıya terfi etti. Encümeni Dânişde bir tarih komisyonu bir de dil komisyonu teşkil edildi. Tarih komisyonu mufassal bir Osmanlı tarihi kaleme alacaktı, bu eserin hicri 1188 - 1241 yılları (milâdî 1774 - 1826) arasını Ahmed Cevdet Efendi yazacaktı, vazifesini yapan tek âzâ o oldu, kendi adına nisbetle anıla gelen on iki cildlik meşhur eseri yazdı, diğerleri tek bir yaprak dahi yazmadılar. Dil komisyonunun takdim ettiği tek eser de yine onun himmeti ile tamamlanan “Kavâidi, Lisâni Osmâni” oldu.
1851 de bir nazırlar toplantısında maliye nazırı Nafiz Paşa: “İşte bu ay başında aylıklar verilemiyor, bir hafta teahhüre mecburiyet görüldü” deyince meclis telâşa düştü. “kriz” i korkunç “iflâs” dan ayırd etmek için kelime bulunamadı, arz tezkeresinin yazılması çok iyi Fransızca bilen Fuad Efendiden rica edildi, o da akşam yalısına götürdüğü Ahmed Cevdet Efendiye baş vurdu, Fransızcayı konuşamayan, sadece okuduğunu anlayan Ahmed Cevdet Efendi “Kriz” in tam karşılığını derhal buldu, “buhran” dedi, arz tezkeresine “hazinei mâliyenin hâli buhranı” diye yazıldı.
1852 (H. 1268) de Mısır valisi Abbas Paşa ile ailesi erkânı arasında çıkan Mehmed Ali Paşa mirası ihtilâfını hal etmek üzere Fuad Efendi ile beraber Mısıra gitti, bu seyahat da Mısır, ve bilhassa El-Ezher üleması ile yakın temasını sağladı.
1852 yılı başında Reşid Paşa azledildi, yerine geçen Rauf Paşa da sadarette ancak iki ay kalabildi, mührü hümayun tekrar Reşid Paşaya verildi, büyük vezirin de beş ay sonra üçüncü azlinde, kendi yetiştirmesi Âli Paşa sadrazam oldu, Fuad Efendi de hariciye nezaretine getirildi; ve üstad ile bu iki peykin arasına bir soğukluk girdi. Ahmed Cevdet Efendi Reşid Paşayı bu menkûbiyetinde de yalnız bırakmadı, fakat yâri gaarı Keçecizâdeden de ayrılamadı. Reşid Paşaya sadakati Bâbıâlide, Fuad Efendiye muhabbeti Reşid Paşa konağında hoş görülmedi, büyük hâmisi ile samimi arkadaşı müstesna, iki taraftan da istiskal gördü. Hattâ Âli Paşa da istiskal etti; Bâbıâliye Tunusdan, Yemenden, Dağistan ve Türkistandan gelen Arapça ve Farsça Çağatay Türkçesi ile yazılmış evrakı Ahmed Cevdet Efendi tercüme eder ve icabeden cevapları yazarken bu evrakı kendisine verdirtmedi, yerine ayni kudrette mütercim de bulamadı, okunmayıp cevapsız bırakılan evrak bir köşede yığılı kaldı. Fuad Efendiyi ziyarete geldiğinde Bâbıâli memurları kendisinden kaçtılar, Reşid Paşaya gittiğinde ise bendegân daha açık davrandı: “Ya tamamen bizden ol, ya öteye git!.. İki bayraktan birinin altına!” dediler. Ahmed Cevdet Efendi: “Ben küçük bir memurum, vükelâ arasındaki ihtilâfa karışmak bana yakışmaz. Herkesle barışığım, kendi bayrağımın altındayım...” cevabını verdi. Fakat bu muamele son derece gücüne gitti, geldiği yere, medreseye dönmeye karar verdi:
Yârin vefâsı yok, dili ağyar kinecû
Cevdet, azimet etmeli uzlet diyarına.
Diyerek Fatih Medresesindeki odasının döşemelerini yeniletmeğe başladı. Bu yoldaki kati kararını Fuad Efendiye bildirmeğe gittiği gün Bâbıâliye ansızın padişah geldi, dairei hümayunda istikbal edecek mutad kimseler arasında Ahmed Cevdet Efendi de bulundu.. Abdülmecid kimsenin yüzüne bakmayarak yürürken Lofcalının önünde durdu. Âli Paşaya:
— Cevdet Efendi bu değil mi?
Diye sordu, sadrâzam:
— Evet, Efendim... deyince:
— Ben onu çok severim, hem dirayetli ve malûmatlı bir zattır, hem de hüsnü ahlâk sahibidir..
Dedi ve yürüdü.. Pâdişah Bâbıâliden ayrıldıktan sora sadrazam Ahmed Cevdet Efendiyi çağırttı:
— Hakkınızda teveccühü Şâhâneyi gördünüz.. Tercüme edilecek birikmiş evrakı niçin almıyorsunuz?.
Dedi. Bâbıâlideki soğuk hava birden değişivermişti, mütebessim yüzler etrafında dolaşarak Lofcalının iltifatına mazhar olmağa bakıyordu. Vaka Reşid Paşa konağında duyulunca oradaki hava da değişti. Ahmed Cevdet Efendi medreseye dönme kararını tatbik edemedi.
Âli Paşanın bu ilk sadareti ancak iki ay sürdü, azlinde, Ahmed Cevdet Efendiden arapça öğrenmek istedi, fakat Lofcalının tabiri ile “bu zeki ve müstaid talebe” İzmir valiliği ile İstanbuldan uzaklaştırılınca dersler yarım kaldı, lâkin bundan sonra Âli Paşa ona yazdığı mektuplarda daima “Hâcei muhteremim efendim.” diye hitap etti.
1853 (H. 1270) de yazmakta olduğu Osmanlı Devleti tarihinin ilk üç cildini tamamlayarak pâdişaha takdim etti; Süleymaniye müderrisliği pâyesi ile taltif edildi.
1854 de, vefat eden Âkifpaşazâde Nâilî Beyin yerine devlet vak’anüvisliğine tayin edildi.
en yüksek mevkilerinden Anadolu Kadıaskerliği pâyesini aldı, bir sene sora da, 1865 de, ilmiye rütbesi vezirliğe tahvil olundu. “Paşa” oldu, kırküç yaşında başından sarığı ve sırtından cübbeyi çıkarıb fes ve setire pantalon giydi; 1866 da Haleb vâliliğine tayin edildi. 1868 de H. 1284 “Divânı Ahkâmı Adliye” reisliği ile İstanbul’a geldi; ve bu vazifesine ilâve olarak Bâbıâlide kurulan “Cemiyeti İlmiye” reisliği verildi. Ayni yıl içinde Divânı Ahkâmı Adliye Reisliği unvanı “Adliye Nazırlığı”na tahvil edildi, bu suretle Türkiyenin ilk adliye nazırı (adliye bakanı) da Ahmed Cevdet Paşa oldu. Bir müddet sonra “Cemiyeti İlmiye”, reisliği yine Cevdet Paşanın üzerinde bulunmak üzere Bâbıâliden Şeyhülislâmlık dâiresine naklolundu. Büyük ilim ve devlet adamı en büyük hizmetlerinden birini de işte bu cemiyetin başında “Mecellei Ahkâmı Adliye” nin yazı işinde başardı. Türk hukuk ilminin azametli bir temel taşı olan bu eser Ahmed Cevdet Paşanın çelik iradesi, beşeri tâkatın kat kat üstünde enerjisi ile tahakkuk etti, Mecellenin tedvininde en ağır yükü de onun kalemi taşıdı, umumî hükümleri, düsturları o yazmışdı ki bugün Türk hukukunda atasözü kudret ve kıymetindedir.
İlk adliye nazırlığı iki sene sürdü. 1870 - 1874 arasında Bursa vâlisi, şûrâyidevlet azası, maarif nazırı oldu, 1875 de Yanya vâlisi, ayni yıl içinde ikinci defa maarif nazırı, 1876 da ikinci defa adliye nazırı, rumeli müfettişi, tekrar maarif nazırı, az sonra üçüncü defa adliye nazırı, 1877 de dahiliye nazırı, evkaf nazırı, 1878 de Suriye vâlisi, ticaret nazırı, 1878 de sadaret vekili, ve teşekkül eden yeni kabinede dördüncü defa adliye nazırı oldu, 1880 de çekilerek 1885 de beşinci defa adliye nazırı tayin edildi; 1889 da meclisi hassı vükelâya memur edildi, zamanımızın tâbiri ile devlet bakanı oldu; 30 mayıs 1895 ve hicrî 5 zilhicce 1312 de yetmiş üç yaşında vefat etti. Ölümü Büyükşehirde derin teessür uyandırdı, şânına lâyik cenâze merasimi ile İkinci Sultan Mahmud türbesindeki hazireye defnedildi.
Bütün vazifelerinde tertemiz bir alın ile hizmet etmiş olan bu devlet adamının ilmî hüviyet ve şahsiyeti resmî unvan ve rütbelerinin dâima önüne geçmişti. Başda “Mecelle”, sonra tarihi ve Kısası Enbiyâsı, bir belâgat örneği olan İbni Haldun Mukaddimesi tercümesi millî kütübhânemizin ölmez eserleri arasındadır. “Târihi Cevdet” ile İkinci Abdülhamide takdim etdiği “Mârûzat” adındaki müşahede ve hatıraları İstanbul Ansiklopedisinin kaynakları arasındadır. (B. : Târihi Cevdet; Mârûzât; Şirketi Hayriye).
Kabir taşının manzum kitâbesi şudur:
Asrımızın İbni Kemâli idi
Hayfâ ki terkî hayat eyledi
Edîb idi, hayli eser bırakdı.
Tezyini zâti sıfat eyledi
Takdire idüb rızasın izhar.
Allah deyû azmi cennat eyledi
Tarihini yazan kalem kırılsın
“Ahmed Cevdet Paşa vefât eyledi.”
Ahmed Cevdet Paşa
(Resim : H. Çizer)
Ahmed Cevdet Paşanın kabri
(Resim: Behçet)
Theme
Person
Contributor
H. Çizer, Behçet
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010732
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
H. Çizer, Behçet
Description
Volume 1, pages 336-343
Note
Image: volume 1, pages 336, 337
See Also Note
B. : Târihi Cevdet; Mârûzât; Şirketi Hayriye
Theme
Person
Contributor
H. Çizer, Behçet
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.