Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
AHMED (Balıkcıgüzeli)
Karaköy iskelesinde Sakızlı kayıkçılar Preziosi’nin sulu boyalarından, 1857
Ata Matbaası
Türkiye Klişe Atölyesi
Reşad Ekrem Koçu’nun “Aile Gazinosu” adındaki hikâyesinin kahramanı, hakiki hayatdan alınıp işlenmiş bir istanbullu tipidir. Balıkcıgüzeli Büyükşehirde kadimden beri balıkcı muhiti şöhretini taşıyan Kumkapunun namlı reislerinden ve zenginlerinden, beş çift gırgır ile Boğazda Tellitabya ve Marmarada Ahırkapu, Kumkapu ve Yedikule dalyanlarının sahibi Hüsam Reisin oğludur. Ahmedin çocukluğu, yetişmesi ve körpe delikanlılık çağı balıkcıların günlük hayat sahneleri tasvir edilirken anlatılmıştır:
“Balıkcı, gece gündüz dalyan köşkünde, mavunada, gırgırda, alamanadadır. Derisi denizde ve güneşte pişer. Ayak parmaklarının üstünde, el parmaklarının içinde boğum boğum nasırlar vardır. Balıkcı çekirdekten yetişir; onbeşini geçmiş çocuklar balıkcı olamazlar. On yaşında tütün, birkaç yıl sonra da rakı ve şarab içer. Şeker bayramında, reisin verdiği mintanın içinden mendilin yanında bir çift de tire çorab çıkarsa yiğitlik çağına basdığını öğrenir. Çuha esvabını, yemenisini, fesini alacağına tuta reis yaptırır; güvey girdiğinde saat ve kordon sahibi olur, fakat hemen bütün ömrünce saatlik işi yok gibidir, bayramlık urubasının yelek cebinde, sandıkda durur. Reis çocukları bazan bir i...
⇓ Read more...
Karaköy iskelesinde Sakızlı kayıkçılar Preziosi’nin sulu boyalarından, 1857
Ata Matbaası
Türkiye Klişe Atölyesi
Reşad Ekrem Koçu’nun “Aile Gazinosu” adındaki hikâyesinin kahramanı, hakiki hayatdan alınıp işlenmiş bir istanbullu tipidir. Balıkcıgüzeli Büyükşehirde kadimden beri balıkcı muhiti şöhretini taşıyan Kumkapunun namlı reislerinden ve zenginlerinden, beş çift gırgır ile Boğazda Tellitabya ve Marmarada Ahırkapu, Kumkapu ve Yedikule dalyanlarının sahibi Hüsam Reisin oğludur. Ahmedin çocukluğu, yetişmesi ve körpe delikanlılık çağı balıkcıların günlük hayat sahneleri tasvir edilirken anlatılmıştır:
“Balıkcı, gece gündüz dalyan köşkünde, mavunada, gırgırda, alamanadadır. Derisi denizde ve güneşte pişer. Ayak parmaklarının üstünde, el parmaklarının içinde boğum boğum nasırlar vardır. Balıkcı çekirdekten yetişir; onbeşini geçmiş çocuklar balıkcı olamazlar. On yaşında tütün, birkaç yıl sonra da rakı ve şarab içer. Şeker bayramında, reisin verdiği mintanın içinden mendilin yanında bir çift de tire çorab çıkarsa yiğitlik çağına basdığını öğrenir. Çuha esvabını, yemenisini, fesini alacağına tuta reis yaptırır; güvey girdiğinde saat ve kordon sahibi olur, fakat hemen bütün ömrünce saatlik işi yok gibidir, bayramlık urubasının yelek cebinde, sandıkda durur. Reis çocukları bazan bir iki yıl mektebe giderler, kitablarını defterlerini ancak mektebde açarlar. Balıkcı mahalleleri daima şenliklidir, gırgırlarda, alamanalarda, balıkcı kahvelerinde eline tez ve ayağına koşarlı çocuklara daima iş bulunur. İlk mektebi bitirenlere de mektebli denilir, kahvede yüksek sesle gazete okur, yılda bir kere, ramazanlarda ölmüşlerinin ruhuna hatim indirir. Kumkapulu Hüsam Reisin oğlu da ibtidaiyi bitirdikten sonra mektebe gitmemişti. İstanbulun sayısız taşmekteblerinden o civardaki birinin muallimi olan bir Laz Hoca, hıfza çalışması için hiç olmazsa bir yıl daha, haftada iki güç gün Ahmed’in mektebe gönderilmesini istemişti, oğlunun hâfızı Kur’an olması Hüsam Reise de pek tatlı görünmüştü, fakat çocuk, o yıl birden bire boy atmıştı, babasının genç tayfaları ile akran gibi gezib dolaşmağa başlamıştı ve artık mektebe gitmek istememişti. İki yıl sonra da, Hüsam Reis evdeki çekmecesinin anahtarlarını ona teslim etmiş idi.
“On altı yaşında bir erkek çocuk, küçük delikanlı eğer zengin bir balıkcının oğlu ise, elini cebine atınca bir iki altın çıkarmalı idi. Dalyanlarda, gırgırlarda, kayıkhânelerde, balıkcı kahvesinde ve evde Ahmedin işi, kendisini yorgunlukdan yarı baygın uyutacak kadar çokdu. Düşüb kalkdıkları da, gece ve gündüz iş arkadaşları idi. Gizli içilen tütüne, haftada bir arkadaşlarla yapılan meyhâne âlemine, yılda bir iki defa da Galata ve Yüksekkaldırımda sabahlamamak şartı ile ve yeni arkadaşlarla şöyle bir dolaşmaya babası tarafından göz yumulabilirdi. Yürürken topukları kütürdeyen bir delikanlının bu kadarcık dünya zevkleri ve eğlenceleri hakkı idi”.
Sîmâsinın târifi üzerinde durulmadan pek güzel bir genç olan Ahmedin lakab alışı, ve bunun muhitce benimsenmesi şöyle anlatılıyor:
“Saçlarının dışı altın sarısı, içi koyu kumral; gözleri kırlangıç kanadı; derisi, yanık beyaz üzerine kızıl pullu Ahmede “Balıkcı Güzeli” lâkabını kimin ve ne zaman takdığını kimse bilmiyordu; belki de son gazel şairlerinden bir derbederin yâdigârı oldu; fakat evvelâ Kumkapudan Yedikuleye kadar bütün sahil halkı balıkcı güzelliğini Hüsam Reisin oğluna çok görmedi. Anası, bir akşam, başının üstünde kor söndürdü. Baba, daha ciddi oldu, uygun bir kız bulub Ahmedi başgöz etmek zamanının geldiğini anladı; el altından kız sorub soruşdurmağa, eşinin dostunun ağzını aramağa başladı. Fakat, babasının aradığını, Ahmed kendisi buldu”.
Bu aşkın hikâyesi, Birinci Cihan Harbinden evvelki İstanbulun havası son derece dikkatle belirtilerek nakledilmiştir:
“Bir gün Hüsam Reis Galatadan haber yollamıştı; “Falanın dükkânında iki çift küreğimiz var, Ahmed gelüb alsın” diye; Balıkcı güzeli ağ tâmirinde idi, bir rum balıkcıya: “Haydi Sakızlı..” dedi, kendisi kahvenin salaş direklerindeki çivilerden birinde asılı yeleğini giydi, beyaz yün kuşağını düzeltti, çıplak ayağına da orada duran beş on çift yemeniden birini geçirdi. Kumkapudan Galata balıkcı yürüyüşü ile kaç adımdır? Kürek almağa giden iki balıkcı yolda ne konuşur?
“Dönüşde, küreklerin bir çiftini Sakızlı, bir çiftini de Ahmed omuzuna vurmuştu. Fincancılar diktir ama kestirmedir, Bayazıda çıkınca Soğanağadan Kumkapuya iniliverir, Soğanağada, alt katı kırmızı tuğla, üstü ahşab, mermer merdivenli bir konağın önünde, içeriye girmekde olan bir kadın kalabalığına rastladılar, Ahmedin ayağı sürçdü, kendisini toparlar iken gözü kapuya kaydı, kadınların arasında yeni örtüye girmiş bir kızcağız ile gözgöze geldi. Delikanlının, omuzundaki kürekler ile boylu boyunca yuvarlanacağını sanan bu kız “Hay..” diye hafif bir çığlık atmıştı. Zaten, delikanlının gözünü kapuya çeken de bu ses olmuştu. Ahmed, ayağından fırlayan yemenisinin tekini arar iken, kulağına: “Gir içeri kız..” ihtarı ile beraber güm diye kapanan kapunun sesi çarpmıştı. Gülümsedi, yürüdü. On adım atınca da, sürçdüğünü, kızı ve kapunun sesini unuttu, gitti. Fakat bir hafta kadar sonra, yolu yine o konağın önünden geçti: “Hay!.. Gir içeri kız!.. Güm!”; Hani bir an, içine “Kapu açılsa da şu kızı bir daha görüversem” arzusu düşdü. Bir başka gün, Tellitabya Dalyanından Balıkhaneye balık getirmişlerdi; o akşam yine dalyana dönecekleri için hepsi pırpırı kıyafet idi; Balıkhanede, babasının kendisini Mercanda bir ahbabının evine göndereceği tuttu; eline, hediyelik bir çevalya da balık verdi, “Oradan Kumkapuya inersin.. Tabyaya bu gece ben giderim..” dedi. Ahmed, yeleksiz, yalın ayak, Mercana çıktı, babasının selâmı ile balıkları bırakdı, elinde boş çevalya, Bayazıda gelince kafasına şeytan girdi: “Şu benim kızın kapusu önünden geçeyim..” dedi. Sen misin geçen? O kadın kalabalığı ile, tam konağın önünde, fakat bu sefer yol ortasında karşı karşıya geldi. Kadınlar ayağı sürçen balıkcıyı ve kızlarının çığlığını çokdan unutmuşlardı. Fakat kızcağız, omuzlarında bir çift kürek ile ayağı sürçen delikanlıyı unutmamıştı. Ahmedi, fes kenarından alnına dökülmüş bir tutan saçından, çıplak ayaklarına kadar süzdü. Delikanlı bu sefer gülümseyemedi. Utancından, yüzü ve ayakları kızardı. Kadınlara yol vermek için kenara çekilir iken ayağını kaldırım taşına çarptı, sendeledi; kızcağız kendini tutamadı: “Hay..” dedi. Lâkin bu sefer azarlanmadı. Kadınların içinden bir tanesi, Ahmedin işidebileceği kadar yüksek: “Çocuğun gözlerini gördünüz mü?.. Bir çift tahrirli zümrüd...” dedi. Arkadan gelen zenci bacı da: “Fakir zavallıcık.. çıplak ayak geziyor.. ayağını da taşa vurdu..” diye acındı. Balıkcıgüzeli, koşar gibi uzaklaştı. Sokakda olmasa ağlayacaktı. Bu vak’adan bir hafta kadar sonra idi ki, bir akşam anası, Hüsam Reisin neş’eli bir anından istifade ederek: “Ahmedde bir değişiklik var.. benzi sararıp soldu.. bir yerde bir kız mı görmüş ne... falan hanımdan işittim, ona da oğlu söylemiş, o da falandan işitmiş, ona da Ahmed söylemiş..” diye kapusunu yaptı. Nihayet, Ahmedin, o kızı istediğini söyledi
Kızın babası, Mısırçarşısı tüccarlarından idi. Hüsam Reis: “Bir de ben sorup soruşdurayım.. dengimiz, küffümüz ise gidip istersin” dedi. Baba oğul, aralarında bu meseleden hiç bahsetmediler. Bir kaç gün geçti; Hüsam Reis karısına Ahmedin kararı kat’i ise gidip kızı istiyebileceklerini bildirdi. Mısırçarşılının kızı henüz onbeş yaşlarında kadardı. Sırtında basma entarisi, saçı topuklarında, şimdiye kadar hiç görmediği misafir hanımlara kahve verir iken görücüye çıktığının farkında bile olmamıştı. Kızın babası, kılı kırk yaranlardan idi. Hüsam Reis ile oğlu hakkında derin tahkikat yaptırdı; her taraftan müsbet cevablar gelince, bir kere de oğlanı görmek istedi; Hüsam Reis Ahmedi alıp Hacı Efendinin dükkânına gitti. Mısırçarşılı, müstakbel damadının yelek cebine, kâğıda sardığı bir parça göztaşı ile bir kaç dane üzerliği kendi eli ile yerleştirdi; “Bedestende şal, halı, mücevher sandıkları.. dört dalyan da her gün gürül gürül işliyor.. oğlan ise bir içim su..”; bu bir kuyruklu yıldız idi. Söz kesildikten sonra, kız tarafı, Hacı Efendiden gizli Ahmede haber uçurdular: “Küçükbey perşembe günü falan saatde konağın önünden geçsinler.. kızımız kendilerini görmek istiyor.” diye yalvardılar. Balıkcıgüzeli, sırtında bayramlık urubası, yeleğinin cebinde altın saat ve kösteği, belinde yeni kuşağı, ayağında yeni kundurası, başında bayramlık fesi, ve yanında, üstü başı temiz yaşlıca bir balıkcı ile konağın önünden geçti. Yüzü kızarmış, gözleri yerde idi, fakat, kulakları, kafeslerin ardından: “A.. A..” diye yükselen hayret seslerini işitmişti. Hacı Efendinin kuyruklu yıldızını kıskanan bir yenge hanım belki de: “Güzellik Allah vergisi.. Önünde sonunda balıkcı oğlu.. yarın kızımızı aldıktan sonra da ister misiniz başında tabla sokaklarda balık satsın..” diyecekti. Belki de bu sözleri, kızın kendisi söyliyecekti: “Reis oğlu deyince ben de bir şey sanmıştım.. kapumuzun önünden geçen tabanı yarık balıkcıyı istemem” diyecekti Ahmed, nişan götürmekde acele etmemelerini söylediği zaman, anası şaşırdı; Hüsam Reis kızdı, “Elâlemin haysiyet ve itibarı ile oynanmaz, ben adamı ayağımın altında eziveririm” dedi. Balıkcıların nişanı, Mısırçarşılılar tarafından geri çevrilmedi. Yalnız, nikâh için, kız küçük dediler, hiç olmazsa iki yıl, onyedisine basana kadar beklemelerini şart koştular. Nişanın tezine idi ki cihan harbi başladı. Harbin birinci yılı sonunda Ahmed askere gitti; askerliğinin yılı dolmadan, bir bahriye silâhendazı olarak iştirak ettiği Çanakkale muharebelerinden birinde, yüzünden ve gözlerinden ağır yaralandı. Kasımpaşa Bahriye Hastahanesinde dörtbuçuk ay yattı. Hüsam Reis, oğlunun hastahanede olduğunu, Ahmedin ağır haftaları geçtikten sonra haber aldı. Nihayet doktorlar, bir gün, zengin ve yaşlı balıkcıya biricik oğlunun iki gözünün de kör olduğunu söylediler. Burada, bir babanın acılarını niçin yazmadılar?
Kör bahriyeli, Balıkcıgüzeli Ahmed hastahaneden babasının kolunda çıkdığı zaman dünya yüzünü ve insanları artık göremiyeceğinden haberi yoktur, “gözlerin ters dönmüş bir yılda yerlerine gelir” diye avutulmuştur. R. E. Koçu bu hastahaneden çıkış sahnesini de hünerli işlemiştir, ve aslında “Aile Gazinosu” hikâyesi bu sahne ile başlar:
“— . . . . . .
— Hastahanede herkesin ağzında bir sulh lâfı var baba..
— . . . . . .
— Sen niye geciktin?
Yaşlı baba “gecikmedim.. Kapının açılmasını bile bir saaat bekledim” diyemedi.
— Bir kere gece ile gündüzü ayırd etmeğe başlayabilsem.. Pek sıkıldım artık.. Hani, gülle gelip de bacaklarımı alıp götürseydi razı idim vallahi..
— Büyük lâf etme.. Büyük lâf etme.. Doktorlar..
— Bırak doktorları baba, benim onlara hiç inanım kalmadı.. Önce iki ay dediler, iki ay geçti dört ay dediler, dört ay geçti yıl dediler.. Yok ameliyat yapacağız, yok damarları kopmuş bağlıyacağız dediler.. Bir gün Alaman doktor geldi.. Fin fon fin fon bir şeyler anlattı.. Bizim doktor, Ahmed dedi bak Alaman doktor ne diyor, bu delikanlının gözleri ters dönmüş bıçak istemez diyor, artık evine gönderelim, gözleri bir yıla varmaz yerine gelir diyor, siz bilirsiniz doktor bey dedim...
— . . . . . .
— Baba, Hatice Hanımla Hüseyin Onbaşıya para verdin ya..
— Beşer kâğıt verdim..
— İyi etmişsin.. Hani çok baktılar bana.. Biri sırtında gezdirdi biri ağzıma besledi...
— . . . . . .
— Oh.. Hava mis gibi kokuyor be.. Günlük güneşlik galiba?.
— Eh... Güzelce..
Babanın gözleri doluvermişti. Yanlarından geçen bir çocuk, ona, kuşağından çevresini çıkarıp gözlerini kurutmak fırsatını verdi. Pantalonunun paçaları kıvrık, çıplak ayaklarının bir baş parmağında paçavra sarılı, basma mintanının üstünde düğmeleri çözük yeleği, alın zülüflü, kulağı cigaralı, fesi püskülsüz, bu küçük Kasımpaşalı, türkü söylyordu, sesi yaşına nispetle biraz kalınca idi:
Gemilerde talim var
Bahriyeli yarim var
O da gitti sefere
Ne tali’siz başım var
Hani benim Recebim.. Recebim
Sarı lira vereceğim
Gelmezsen anafora vereceğim..
O sabah Bahriye hastahanesinden çıkan, gözleri kara bir bez ile bağlı olan delikanlı durmuş, gülümser, kulağı çocuğun sesinde, sağ koltuğundaki babasını da durdurmuştu:
Gemi gelir yanaşır
İçi dolu çamaşır
Recebimi sorarsan
Mavi kuşak yaraşır..
Küçük baldırı çıplak, bu yaz sabahında iskeleye doğru uçuyordu; başı boş, balık tutacak, denize girecek, kavga edecek, belki dayak yiyecek, belki öpülecek, sevilecekti..
— Baba, çok hoşuma gidiyor bu türkü benim, hastahanede herkesin ağzında..
— Yeni çıktı, bütün İstanbulu tuttu.
1918 yazında, Osmanlı İmparatorluğu Recebim ile çöküyordu. Cihan harbi başladığı zaman, kâğıt paranın kıymeti altun ile denk idi. Taşıması kolay diye, kâğıdı altına tercih edenler çoktu. Beşibiryerde, lira, lira çeyreği, gümüş mecidiye, çeyrek, yüzlük, kırklık, nikel ve bakır ufaklıklar iki yıl içinde görünmez oldu. On paralık ve beş paralık karton pullar basıldı. Kâğıt para itibarını o kadar kaybetti ki yeni zenginlerin beşyüzlük, binlik kâğıtlarla metres cigarası yaktıkları söylendi. Sekiz cebhede döğüşen bir milletin, harbin dördüncü yılının son günlerinde, on altı on yedi yaşlarında tüysüz çocukları da asker olmuştu. Recebim, işte bu gençlerin türküsüydü. İstanbulda, İspanyol nezlesi yılında çıkmıştı. Anadoluya kalkan son trenlerde, vagonların için kadınlarla ihtiyarların, hastaların idi, on iki yaşındaki oğlanlar bile, ya vagonların basamaklarına asılıp yahud vagonların üzerine çıkarak gidiyorlardı. Bu trenlerle Anadoluya, payitahtın humması ve Recebim türküsü de gidiyordu.
Askerlikten ihrac kâğıdı gelinciye kadar hastahane raporu ile izinli çıkan genç bahriye neferi, Kasımpaşa iskelesinden kayığa bindikten sonradır ki babasına evlerini sordu:
— Anamın haberi var mı benim bir yıl daha böyle kör gibi dolaşacağımdan?
— Var.. var ama, kör gibi filân deyip de kadının yüreğini kaldırma..
— Ben bir şey demem ama..
— Ona da senin canın lâzım, anladın mı?. Bir yıl dediğin rüya gibi gelip geçer..
Delikanlı sandala biner binmez elini denize sokmuştu. Uzun zaman hasret kaldığı denizle oynamağa başlamıştı; eline çarpan suları şarıldatıyordu. Sabah serinliği eline ne iyi geliyordu:
— Baba...
— . . . . . .
— Ne sustun ya?
— Hastahanede iken aklıma iyice koydum...
— . . . . . .
— Biz nişanı geri gönderelim... bozalım...
Baba, yutkunmadan cevap veremedi:
— Olmaz öyle şey, ben verdiğim sözü bozmam.. Sağ salim döndün çok şükür, inşallah sonbahara da nikâhı, düğünü yaparız.
— Gözlerim iyice yerine gelmeden evlenmem ya...
— Olur be oğlum.. Bir yıl da nikâhlı durursunuz.. Biz nasıl bekledik onları iki yıl, senin başına gelen kaza da vatan uğrunda oldu, bir yıl da onlar beklesinler...
Sahile kıçlarından bağlanmış yelkenlilerin yanından geçiyorlardı; bu mavi, yeşil, sarı, kiremit renkli İhsanıhüdâ’ların, Necmibahri’lerin, Yunus’ların mahmuzları altında fırlak gözlü, penbe yüzlü, tombul memeli deniz kızları vardı.
Gemilerde tâlim var...
— Sandal!..
Yanlarından, sürünürcesine bir sandal geçti; içinde acaba kim vardı? Genç miydi? Kadın mıydı? Asker miydi?
Recebim, sarı lira vereceğim
O da gitti sefere...
— Hani benim Recebim.. Recebim, sarı lira vereceğim!..
— Sen hastahanede iken kızın babası bana iki defa geldi, kız benim değil, sizin dedi...
— . . . . . .
— Hazır Ahmed gelmiş iken nikâhı yapalım, kızın başını bağlıyalım dedi,
— . . . . . .
Beylik bir romorkör, arkasına altı yedi tane boş mavuna bağlamış, çekiyordu. Bir ateşçi, takunyalı ayakları geminin kenarında, kömür tozu ile sıvanmış, adamdı, yalnız, gözlerini akı duruyordu:
Gemi gelir yan gelir
İskeleye mal gelir
— Baba, hastahanede herkesin ağzında bir sulh lâfı var..
Burada, sandalcı da söze karıştı; bıyıkları terlememiş, kırmızı balçık renkli, atlet yapılı bir çocuktu. Küreklere her asılışında, sandalı boyunca ileri fırlatıyordu:
— Bizi bu hafta çağıracaklar diyorlardı, çağırmadılar..
— Kaçlısın?..
— On sekizliyim ağabey..
Delikanlı, zihninde sandalcının yaşını hesaplarken beriki: “on altı yaşıma bastım” dedi. Genç bahriyeli hafızasını şöyle bir karıştırıverdi. Askere gittiğinde on yedisini bitirmişti. Yüzüne ilk usturayı gemide vurmuştu. Eli yüzüne gitti, avucu ve parmakları, uzamış sakalının kılları arasında, yanaklarında dolaştı; avucu ve parmakları nasırlıydı, bir şarapnelin güzel bir yüzdeki tahribatını bütün fecaatı ile anlayacak kadar hassas değildi. Eğer sesi olmasaydı, Bahriye hastahanesinde yatan Ahmedi babası Hüsam Reis bile tanıyamayacaktı. Delikanlının kalb gözüne, on altı yaşlarında bir civan göründü; saçlarının dışı altın sarısı, içi koyu kumraldı, gözleri kırlangıç kanadı idi, derisi yanık beyaz üzerine pullu idi; eli ayağı erkek işi, büyüktü; adı Ahmed, şöhreti Balıkçı güzeliydi.
Gözleri bağlı olduğu için pek o kadar sıkılmadı:
— Baba, dedi, bana bir cigara verir misin.. Askerde alıştım...
Hüsam Reis, oğlunun on iki yaşından beri tütün içtiğini bilirdi:
— Ben de yakacaktım zaten.. dedi.
Kuşağındaki tabakadan iki kalıp cigarası çıkardı, evvelâ birini ağzına aldı, yaktı, bir kaç nefes çekti ve oğlunun dudaklarına verdi, sonra kendi cigarasını yaktı.
— Dalyanları kurabiliyor musun?
— İki yıldır kuramadım.. Sen gideli beri.. Tayfa yok...
— Yakında sulh olur inşallah da...
Kara yeldirmeli, tire çorablı, elleri kınalı, düzgünlü, rastıklı, lâden benli bohçacı kadınlar, kayığa dolmuş, neş’eli yırtık, Halicin bir yakasından öbürüne geçiyorlardı:
Gözüm yollarda kaldı
Helbet yârim sağ gelir
Hani benim Recebim..
Hüsam Reis evvelâ derhal muhit değiştirir ve işlerini tasfiye eder, kör olmuş güzel oğlunu Erenköyünde satın aldığı bir büyük köşke yerleştirir, ve kırk yıl denizden gürül gürül akmış servetini Ahmedin adına bankaya yerleştirir. Sonra ona Soğanağadaki kızı alır.
Delikanlı kör olduğunu anlamıştır, işkenceyi, gülünç olmay, haksızlığı ve kıskançlığı dilinin dönebildiği kadar anlatarak bu düğünün olmamasını istediği halde ona kızın ağzından asîl bir tevekkülün cevabı verilmiştir, kız “Ahmedin başına bu felâket kocam olduktan sonra da gelebilirdi, Ahmed benim kısmetimdir” demişti. Bu fazilet timsali kız yeni muhitinin Kör Ahmed Beyine üç oğlan doğurur. Hüsam Reis; bu çocukları görmeden ölür.
Aslında ise Mısırçarşılılar Balıkçı güzelinin kör olduğunu öğrenir öğrenmez Ahmedin nişanını geri göndermişlerdir. Hüsam Reis biricik talihsiz evlâdının hiç olmazsa kalb gözlerilye avunabilmesi için ona İstanbulun kenar semtlerinden, bir babanın büyük acısını ve endişesini pek güzel anlayan fakir bir kızcağız bulup getirmiştir. Balıkçı güzeli aldatılmış ve mes’ud olmuştur (B. : Aile Gazinosu).
Muzaffer Esen
Balıkcı güzeli Ahmed
(Resim : Sabiha Bozcalı)
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Creator
Muzaffer Esen
Identifier
IAM010610
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 1, pages 112E1, 300-304
Note
Image: volume 1, page 112E1, 300
See Also Note
B. : Aile Gazinosu
Theme
Person
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.