Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ACEMİN EVİ
Abdülâziz devri ile İkinci Abdülhamid saltanatının ilk yıllarında, 1880 - 1882 (H. 1300) İbrahim adında serseri bir İranlı tarafından, Macuncuda, Çapa çeşmesinde açılmış büyük şehrin en meşhur gizli umumî evlerinden biridir; devrin çapkın ve kabadayıları arasında sadece “Acem” diye de anılırdı. Müdavimlerinin ekseriyetini, başta Zaptiye Nazırları gelmek üzere devrin paşaları, beyleri, mirasyedileri teşkil ederdi. Aksarayın Onikileri de —şerlerine lânet— gece gündüz bu evin gediklilerinden idi; hattâ bir tarihte Onikilerden Dökmeci Hayrullah Acem İbrahimi bıçaklamış ise de herif ölmemişti. Evin müdiresi, eski yosmalardan İbrahimin dostu Fitnat idi; Ferruh adında namlı bir aşçısı, Aleksan adında meşhur bir de uşağı vardı. Kalfahanım isminde, elinde tespih, beş vakit namazında bir kadın da ortalığın düzenine bakardı. Acemin umumhanesinde şöhretleri İstanbulu tutmuş yosmalar takma isimleri, lâkabları yahut has adlariyle şunlardır:
Kumru, Pesend, Gonca, Büyükallı, Küçükallı, Tarife, Cihanyandı, Sidikli Perver, Cami gelini Seher, Şaşı İfakat, Teranedil, Büyük İnci, Küçük İnci, Bacaksız İncitap, Büyük Cenap, Küçük Cenap, Uzunküpe Firdevs.
Bu nazeninlerden bir çoğuna devrin hovardaları tarafından şarkılar tanzim edilmişti. Meselâ şu şarkı Kumru için çıkmıştı:
Yüzünü görmiyeli hayli zama...
⇓ Read more...
Abdülâziz devri ile İkinci Abdülhamid saltanatının ilk yıllarında, 1880 - 1882 (H. 1300) İbrahim adında serseri bir İranlı tarafından, Macuncuda, Çapa çeşmesinde açılmış büyük şehrin en meşhur gizli umumî evlerinden biridir; devrin çapkın ve kabadayıları arasında sadece “Acem” diye de anılırdı. Müdavimlerinin ekseriyetini, başta Zaptiye Nazırları gelmek üzere devrin paşaları, beyleri, mirasyedileri teşkil ederdi. Aksarayın Onikileri de —şerlerine lânet— gece gündüz bu evin gediklilerinden idi; hattâ bir tarihte Onikilerden Dökmeci Hayrullah Acem İbrahimi bıçaklamış ise de herif ölmemişti. Evin müdiresi, eski yosmalardan İbrahimin dostu Fitnat idi; Ferruh adında namlı bir aşçısı, Aleksan adında meşhur bir de uşağı vardı. Kalfahanım isminde, elinde tespih, beş vakit namazında bir kadın da ortalığın düzenine bakardı. Acemin umumhanesinde şöhretleri İstanbulu tutmuş yosmalar takma isimleri, lâkabları yahut has adlariyle şunlardır:
Kumru, Pesend, Gonca, Büyükallı, Küçükallı, Tarife, Cihanyandı, Sidikli Perver, Cami gelini Seher, Şaşı İfakat, Teranedil, Büyük İnci, Küçük İnci, Bacaksız İncitap, Büyük Cenap, Küçük Cenap, Uzunküpe Firdevs.
Bu nazeninlerden bir çoğuna devrin hovardaları tarafından şarkılar tanzim edilmişti. Meselâ şu şarkı Kumru için çıkmıştı:
Yüzünü görmiyeli hayli zamandır
Aceb ol Kumru civan kande nihandır.
Şu şarkı da Pesend’e çıkmıştı:
Hiç itaat etmemek mümkün müdür fermanına
Bahri dil cevlângâh olmuştur anın çeşmanına
Hükmider pek âşikane âşıkan vicdadına
Dilpesendin gözleri bin cana değer kurbanına.
Acemin evi, İkinci Abdülhamidin istibdat devri başlarında diğer emsaliyle beraber kapatılmıştı; Ahmed Rasim, “Fuhşi âtik” in sonuncu kısmında bu evin son günlerini Şadi Bey adında bir hovarda ağzından şöyle nakleder:
“Dün gece Acemde idik.. Fakat son gece!. Artık geçti beyim, kapandı.. Dün gece son gece idi.. İrade varmış, içtima oluyormuş, jurnal edilmiş.. Kanbur Esma, Fıtnat ile karılardan bir kaçı.. Mumcu Ahmed.. sürülüyorlar!.. Evlerin etrafında devriye, polis geziyor... Biz nasıl girdik? Asıl tuhaf olan burası.. Anlatayım. Geçen pazar gecesi ben bizimkinde idim.. Söz arasında bizimki dedi ki.. Acem, hürmüz falan kapanıyormuş.. İnanmadım, yemin etti.. Derken efendim.. Baktım ki bizimkinin gözleri sulandı.. Çünkü ben onu oradan aldım, çektimdi.. Baktım ki ağzımın tadı bozulacak, dedim ki: Mümkün olsa da gitsek! dedi ki: Ben yarın anlar, sana haber veririm: Filvaki ertesi günü kaleme kendisi geldi.. Biraz müşkülmüş amma.. her halde girebilirmişiz.. Hatırıma yine bizim Süleyman geldi, bir koşu ona gittim, anlattım, ertesi akşama kararlaştırdık.. O da: Benimkine söyliyeyim de beraber gidelim! dedi. Dün bizimkiler ikindiye doğru yollandılar. Süleymanla Lângaya indik.. Malûm a.. kar buram buram yağıyordu.. Saat bir kalktık.. Sokaklarda in cin top oynuyor.. Yürüdük, Çapaçeşmesinden saptık.. Eve doğrulduk. Bir de bakalım ki evin önünde bir aşağı bir yukarı biri geziniyor! Nokta koymuşlar!. Soldaki sokağa saptık.. Ne berbat yerler.. boyuna duvar.. Kimi yeri yıkılmış, kimi yeri hiç kalmamış.. köpekler ulur.. şimdi ne yapalım? diye düşünüp dururken meğer evden bizi görmüşler, girdiğimiz sokağa bakan pencerelerden biri açıldı. Lâmba önde, arkada biri, eliyle: Durun, bekleyin! işaretini verdi. Rüzgâr esiyor, soğuk... Ortalık donuyor... Duvarın bir tarafına siper alacak yerine sindik, gözlerimiz pencerede... Hava azdırıyor, dehşetli bir tipi yapacak, biz sırıtacağız.. Aradan bir çeyrek mi geçti, yirmi dadika mı ne.. Öteki sokaktan acı acı bir polis düdüğü işidildi.. eyvah.. Süleymana dedim ki: Ulan ne düztaban şeysin.. Seninle ne zaman buluşsam bir çapariz çıkar!. Bir taraftan ayaklarım donmağa başladı. Süleymanın çeneleri çakır çakır ötüyordu.. Ne bıyığım kaldı, ne kaşım. Dondu.. Bir taraftan da geliyorlar mı? diye kulak vermek için muşambanın kukuletesini açıyordum.. Bir aralık gitmeğe karar verdim. Süleymana da haydi yürüyelim diyecektim, yine o pencere önünde bir lâmba göründü. Bir el çabuk gelmemizi işaret ediyordu, fırladık. Koşabilirsen, koş.. Yamrı yumru sokak! Üç adımda bir karları kulaçlıyordum.. Bin belâ kapının önüne geldik.. Baktım ki kapı ardına kadar açık.. Daldım.. Süleyman da atladı.. Ev halkı merdiven başında.. Yukarıya çıktık. Doğruca yeşil odaya.. Oda mı istersin? Fakat o yuvaların, o çiftehanelerin cümlesi bomboştu.. Bülbülleri de uçmuştu.. Taş odası, meclis odası ıssız, cam odası kırık dökük, sofa tenha, yandaki oda kilitli, yukarı kat bomboştu.. Haletlerden, Goncalardan, Allılardan, Pesendlerden, Tarifelerden eser yok.. Ne Cihanyandı, ne Sidikli Perver, ne Cami gelini, ne Uzunküpe Firdevs, ne Şaşı İfakat, ne Teranedil, ne Büyük İnci, ne Bacaksız İncitap... Efendim, o Cenablar, Pamuklar kalmamış... Ne bir ses, ne bir geziniş işidiliyor, ne oda kapılarından bakıp kaçışmalar görülüyordu. Ne kadar hoşuma giderdi, evin müdirelerinden bir Kalfahanım vardı ki elinde daima tespih, beş vakit namazını kılar, sofu mizac bir kadındı.. Kör kemancı, uşak Aleksan, aşçı Ferruh da görünmedi. Yeşil odayı görmeyin.. Ne sandalya kalmış, ne sedir!. Bir kaç yer minderi.. Kırık bir mangal.. Buz gibi döşeme!. Böyle bir mangal ne kadar kömür alır?.. Biz gelir gelmez bacı bir kürek daha getirdi amma Okmeydanında buhurdan yakar gibi bir şey!.. Bereket versin rakıya!.. Ortada ateş, etrafında biz.. pervane.. Hepimiz dizildik.. Ne kadeh var, ne sürahi!. Hepsi kalkmış.. İki üç fincan, kara babam binlik, bir teneke maşraba!.. dön bire dön!.. İşte samanlık seyran, bu!.. Meze portakal, peynir, sahanda yumurta.. sardelâ.. kâfi.. Bereket versin hizmetçiye, bir ara kendi mangalını da tepeleme doldurmuş, getirdi, biraz elimiz ayağımız ısındı, bir taraftan da çakıntı.. Fıtnat büzülmüş duruyordu. Bizimki: Ah anneciğim, üşüyorsun, gel kürkümün altına gir.. dedi. Bunu der demez. Kanbur Esma kalktı: Durun çocuklar, sizi ben şimdi ısıtırım! diyerek dışarı çıktı, hizmetçi ile beraber dört ayak bir şey getirdi, mangalın birini bunun altına yerleştirdiler, üzerine bir iki yorgan serdiler, onları da birbirlerine iliştirdiler.. Bir de büyük örtü getirip örttüler. Eşyaları kitlediklri odayı da açtılar.. Beş altı sandalya çıkardılar.. Oldu bir tandır!. Etrafına dizildik.. Arkalarımıza da paltoları çektik.. Gelsin şarkı:
Unkapanının koca karısı
Zanpara alır gece yarısı!..
Fakat ne okundu ise tesir etti. Fıtnat da, Esma da, Bizimkiler de ağladılar.. Malûm a.. Süleyman iyi musiki bilir, birini bırakıp birini okuyordu:
Hicran oku sinem deler...
Hele:
Bozuldu lânesi üftadegânın
Evin yıktı felek biçâregânın..
Şarkısında bütün coştular.. Bu şarkı, Kaymak’ın evvelce Geliboluya sürüldüğü zaman çıkmıştı.. Bir âlem ki hem ağladık, hem güldük.. Fakat geldiğimiz zaman mangal biraz başıma vurmuştu. Tandır da rehavet verdi, ben olduğum yerde sızmışım... Gözlerimi açtım ki yine tandır başındayım.. Ortada bir tepsi yemek.. Hepimiz ellerimizin üzerine yatmışız.. Sabah olmuş. Kar yine o kar.. Fakat nasıl çıkacağız!. Fıtnat sabahşerifler hayır olsun diye girdi.. Birer kahve!. Kâr eder mi?. Birer limonlu!. Bir, iki.. Fakat nasıl çıkacağız!.. Fitnete sordum: Yine polis dolaşıyor mu?.. dedi ki: Dolaşmaz olur mu?. Bugün bizi Kapıya götürecek!. Biz nasıl çıkacağız?. Kolay, o bizi götürür, siz de ardımız sıra çıkarsınız!.. Dediği gibi de oldu!..”
Bibl. : Ahmed Rasim, Fuhşi atik; S. M. Alus, Not.
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010392
Theme
Location
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 1, pages 184-186
Bibliography Note
Bibl. : Ahmed Rasim, Fuhşi atik; S. M. Alus, Not.
Theme
Location
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.