Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ABDÜLMECİD
Osmanyı hanedanının otuz üçüncü padişahı İstanbul tahtında oturmuş Türk hükümdarlarının yirmi beşincisi, İkinci Mahmud ile Bezmiâlem kadının oğlu, 23 Nisan 1823 (11 Şaban 1238) de doğdu, babasının ölümü üzerine 3 Temmuz 1839 (19 Rebiülâhır 1255) da henüz on yedi yaşlarında iken tahta oturdu, 25 Haziran 1861 de otuz sekiz yaşında öldü; Çarşamba üstünde Sultanselim camii avlusundaki hususî türbesine gömüldü. 22 yıl 7 ay, 13 gün hükümdarlık yapmıştır. Devri, koyu istibdat ile birinci Meşrutiyet arasında bir uyanık mutlakiyet olmuştur ki müverrihler tarafından “Tanzimat Devri” diye anılır.
Aşağıdaki satırlar, bu devrin, en salâhiyetli bir kaleminden çıkmış tarihçesidir.
“Mahmud II. zamanında başlamış olan Mısır meselesinin ikinci safhası Abdümecid’in tahta çıkışının arifesinde, Nizip mağlûbiyeti ile, yeniden vahim bir şekil almış bulunuyordu (B. : Mahmud II). Bir müddet sonra ihanet eden kapdân-ı derya Ahmed Paşa Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürüp, Mehmed Ali Paşa’ya teslim etti. Bu askerî hezimet ve felâket karşısında, ıslahat yolunda yeni bir hamle yapmak suretiyle, dahilde halkın, hariçte de Avrupa efkârı umumiyesinin muzaharetini kazanmak üzere, o sırada Avrupa’dan dönmüş bulunan hariciye nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın telkini ile, Gülhane hatt-ı humayunu neşir ve ilân olu...
⇓ Read more...
Osmanyı hanedanının otuz üçüncü padişahı İstanbul tahtında oturmuş Türk hükümdarlarının yirmi beşincisi, İkinci Mahmud ile Bezmiâlem kadının oğlu, 23 Nisan 1823 (11 Şaban 1238) de doğdu, babasının ölümü üzerine 3 Temmuz 1839 (19 Rebiülâhır 1255) da henüz on yedi yaşlarında iken tahta oturdu, 25 Haziran 1861 de otuz sekiz yaşında öldü; Çarşamba üstünde Sultanselim camii avlusundaki hususî türbesine gömüldü. 22 yıl 7 ay, 13 gün hükümdarlık yapmıştır. Devri, koyu istibdat ile birinci Meşrutiyet arasında bir uyanık mutlakiyet olmuştur ki müverrihler tarafından “Tanzimat Devri” diye anılır.
Aşağıdaki satırlar, bu devrin, en salâhiyetli bir kaleminden çıkmış tarihçesidir.
“Mahmud II. zamanında başlamış olan Mısır meselesinin ikinci safhası Abdümecid’in tahta çıkışının arifesinde, Nizip mağlûbiyeti ile, yeniden vahim bir şekil almış bulunuyordu (B. : Mahmud II). Bir müddet sonra ihanet eden kapdân-ı derya Ahmed Paşa Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürüp, Mehmed Ali Paşa’ya teslim etti. Bu askerî hezimet ve felâket karşısında, ıslahat yolunda yeni bir hamle yapmak suretiyle, dahilde halkın, hariçte de Avrupa efkârı umumiyesinin muzaharetini kazanmak üzere, o sırada Avrupa’dan dönmüş bulunan hariciye nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın telkini ile, Gülhane hatt-ı humayunu neşir ve ilân olundu (26 Şaban 1255 = 3 İkinciteşrin 1839). Tanzimat-ı Hayriye devrini açan, millî hâkimiyet prensibini ihtiva etmemekle beraber, şahsın emniyeti ve bazı hakların mahfuziyeti gibi esasları kabul ve, devlet ile fertlerin münasebetlerini tayin edecek kanunların konacağını vadetmek suretiyle, keyfî idareye nihayet vermek isteyen, millî tazyik ile değil ise de, dahilî ve haricî vak’aların sevk ve icbarı ile ilân olunan bu hatt-ı humayunun uyandırdığı müsait hava, zaten bir Avrupa meselesi halini almış bulunan Mısır meselesinin hallini kolaylaştırdı.
“Osmanlı devletinin tamamiyetini muhafazaya çalışan İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya arasında, Mehmed Ali Paşa’yı iltizam eyleyen Fransa’nın müzakere harici bırakılması suretiyle, elde edilen anlaşma neticesinde, Londra mukavelesi akdolundu (15 Cemaziyelevvel 1256 = 15 Temmuz 1840) ve yapılan askerî hareketlerin de tazyikı altında, Mehmed Ali Paşa’nın veraset suretiyle yalnız Mısır valiliğinde bırakılması ve Mısır’ın da devlete senede seksen bin kese akçe vermesi şartları ile, Mısır meselesi halledildi. Bundan sonra, Fransa’nın da iştiraki ile, yine Londra’da Boğazlar muahedesi imzalanarak (1841), Osmanlı devletinin Boğazlar üzerinde hâkimiyeti tasdik ve ecnebi harp gemilerinin Boğazlar’dan geçemiyeceği esası kabul olundu.
“Avusturya’ya karşı, 1848 ihtilâli üzerine, istiklâl mücadelesine girişen ve Rus ordularının yardımı ile mağlûp edilen Macarlardan bir çoğu Osmanlı topraklarına iltica edince, Avusturya ve Rusya hükûmetleri bu siyasî mücrimlerin iadesini ısrar ve tehditle istemişlerse de, Babıâli bu talebi reddetmiş ve bu mukavemet bilhassa İngiltere ile Fransa’da iyi tesirler uyandırmıştır.
“Bu ihtilâlin akisleri Eflâk ve Boğdan’da da görülmüştür: Ayaklanan halkın teşkil ettiği muvakkat hükûmet komşu memleketlerdeki Ulahları da silâha sarılmağa davet etti. Bu ayaklanmayı bastırmak için, serdar-ı ekrem Ömer Paşa harekete geçince, Ruslar da Boğdan’a girdiler. Avusturya da bazı emellere düştü. Fakat günün şartlarını harp açmağa elverişli görmeyen Ruslar Bâbıâli ile Baltalimanı mukavelesini akde (1265 = 1849) ve iki beylikte (Memleketeyn) müşterek bir işgal hakkı istihsali ile iktifaya razı oldular. Mısır meselesinin hallindenberi, mülteciler ve Eflâk-Boğdan meselelerinden başka, Suriye ve Lübnan’da İngiliz ve Fransız nüfuz rekabeti ile körüklenen Dürzîler ve Marunîler’in geçimsizliği de zaman zaman Bâbıâliyi işgal etmekle beraber, Gülhane hatt-ı humayununun ileri sürdüğü Tanzimat ile de az çok iştigal edilebiliyordu. Yeni askerî teşkilât ve ıslahat yapılmış, bir taraftan da bir üniversite tesisine, her üç derecesi ile maarif teşkilâtı temellerinin atılmasına teşebbüs edilmişti. Fakat Mukaddes Makamlar meselesinin çıkması, Osmanlı imparatorluğunun bu ıslahat yolunda fazla gelişmesine meydan vermemiştir. Kudüs ve civarındaki hıristiyanlarca mukaddes sayılan yerlere ait olup, eskidenberi katolik ve ortodoks papazlarınca paylaşılamıyan hak ve hizmetler kavgası tekrar canlanmıştır. 1848 ihtilâlini müteakip Fransa cumhurreisi olan ve imparatorluğunu ilâna hazırlanan Louis Napoléon, katolik zümresine dayanmak lüzumunu hissettiği için, katolikler lehine bazı taleplerde bulundu. Bunun üzerine, Kaynarca muahedesinin bir maddesini ileri sürerek, Osmanlı imparatorluğundaki ortodoksları himayeye kalkışan Ruslar da müdahale ettiler; bir taraftan Osmanlı imparatorluğunun taksimine İngiltere’nin ne derece müsait davranacağını anlamağa çalışmakla beraber, Bâbıâliye sefaret heyeti göndererek, taleplerini gittikçe arttırdılar; Bâbıâli müdahale hakkına sahip olduklarını kabul eden bir senet vermekten çekinince, bir ultimatum verdiler ve Eflâk ve Boğdan’ı işgal ettiler. Rusların istilâ emellerine İngiltere ile Fransa’nın muhalefet edeceğini uman ve buna güvenen Bâbıâli de harp ilân etti (1853). Rumeli kumandanı serdar-i ekrem Ömer Paşa emrindeki Türk ordusu, muhtelif muharebelerde muvaffakiyet kazanarak, Tuna’yı geçti. Rusların Silistire’yi muhasaraları muvaffakiyetsizlikle neticelendi. Fakat Sinop limanında bulunan Osmanlı donanması Rus donanmasının baskınına uğrıyarak, yakıldı. Bunun üzerine Frnasa ve İngiltere, Osmanlı devleti ile tecavüzî ve tedafüî bir ittifak akdederek (12 Mart 1854), harbe girdiler. Avusturya bitaraf kaldı ve Osmanlı hükûmeti ile imza eylediği bir mukavelename üzerine, Rusların çekilmek üzere bulundukları Eflâk ve Boğdan’ı, muvakkat olarak, işgal ile iktifa etti. Rusların tahriki ile ayaklanan Yunanlılar da, bir Fransız kolordusunun Atina ve Pire’yi işgal etmesi üzerine, bitaraflıklarına muhafazaya mecbur oldular. Müttefikler harp sahasını Kırım’a nakil ve Sivastopol’u muhasara ettiler. Türk ordusu da buraya nakledildi. Muhasara bir seneye yakın sürdü. Müteaddit muharebeler oldu, zaferler kazanıldı. Anadolu’ya gelince, harbin bidayetinde bazı muvaffakiyetler elde edildiği halde, Ruslar sonradan ilerliyerek, Kars’ı muhasaraya muvaffak oldular. Sivastopol zaptedildi (25 Zilhicce 1271 = 8 Eylûl 1855) ise de, diğer taraftan, zahiresiz kalmış olan Kars Rusların eline geçti (28 İkinciteşrin 1855). Bu da Rusların yegâne muvaffakiyeti oldu. İtalya’nın birliğini temine hazırlanan Piemonte (Sardunya) krallığı da, İngiltere ve Fransa’nın Avusturya’ya karşı müzaheretini temin için, ittifaka ve harbe girmişti. Harp devam ederken, Avusturya’nın da iştiraki ile cereyan eden müzakereler neticesinde, sulhün esas şartları taayyün ettiği için, nihayet Avusturya, bunları kabuletmesi şartiyle, harbe nihayet vermesini bir ultimatumla Rusya’dan isteyince, Rusya muvafakate mecbur oldu ve Viyana’da sulh mukaddimatı hazırlandıktan sonra, bütün büyük Avrupa devletlerinin iştiraki ile, Paris’te umumî bir kongre toplandı; (23 Receb 1272 = 30 Mart 1856) de sulh imza edildi.
“Bu muahede Osmanlı imparatorluğunun istiklâl ve tamamiyeti esasını kabul ederek, dahilî işlerine her hangi bir devetin müdahalesini men’eyliyordu (madde 9). Bütün devletlerin harp gemilerine Boğazların kapalılığı esasını muhafaza ediyor (madde 10), Karadenizi ticaret gemilerine açıyor (madde 11 ve 12), gerek Rusya’yı ve gerek Osmanlı devletini Karadenizde harp gemisi ve tersane bulundurmaktan men’eyliyor (madde 13 ve 14). Rusya Basarabya’nın bir parçası ile bir Avrupa komisyonunun nezaretine verilecek olan Tuna ağızlarını Boğdan’a terkediyor (madde 20 ve 21), nihayet, Sırbistan ile Eflâk ve Boğdan üzerindeki Rusya himayesini refediyordu. Bu prenslikler, Bâbıâliyi metbu tanımakla beraber, bütün imtiyazlarını muhafaza edecekler ve Avrupa’nın himayesi altında bulunacaklar, müstakil ve millî bir idareden, mezhep, teşri, ticaret ve seyrisefain serbestilerinden istifade edeceklerdi.
“Paris kongresinin toplanmasından biraz evvel, Abdülmecid Gülhane hattı- humayununu tamamlayan ve teyit eden yeni bir ıslahat fermanı neşir ve ilân etmişti. Paris muahedesinde devletlerce ehemmiyeti takdir edilerek, iyi karşılandığı tasrih olunan bu fermanla hıristiyan tebeanın şahıs ve mallarının mahfuziyeti teyit edildikten sonra, mezhepçe ve tedrisatça hürriyetleri, bütün tebeanın müsavatı, gayri müslimlerin de memuriyet ve askerlik hizmetlerine kabul edilecekleri, vergice müsavi tutulacakları ilân ve daha bir takım ıslahat yapılacağı zikrediliyordu (18 Şubat 1856).
“Osmanlı devleti ile hıristiyan tebeasının münasebetleri hakkında Paris muahedesine dercedilecek bir maddenin bir müdahale demek olacağı ve yeni müdahalelere de yol açabileceği düşünülmüş ve müttefik devletler ile anlaşma suretiyle, Bâbıâli kendiliğinden böyle bir fermanın neşir ve ilânını tercih etmişti.
“Paris muahedesi ile Osmanlı devleti, itibarı yükselmiş olarak, bir sulh, sükûn ve terakki devresine girmiş oldu. Bu devrede Bâbıâli ıslâhata devama çalıştı. Adliye ve maarif nezaretleri teşkil edildi, yeni kanunlar vazolundu. Avrupa ile ticarî ve malî münasebetler arttı. Avrupa’dan istikrazlar akdine başlandı; bu da Avrupa sermayesinin siyasî ve iktisadî sahalarda nüfuz ve tesirini arttırdı. İstikraz ile elde edilen paranın, müsmir işlerden ziyade, saray masraflarına vesair israflara hasredilmesi hoşnutsuzluk uyandırdı. Diğer taraftan maziye ve göreneğe bağlı bir halk kütlesinin mevcudiyeti ve mezhep ve milliyetçe tecanüs bulunmayan yerlerde halk arasında gerginlik bulunması, nihayet millî hislerin azçok inkişafta devam etmesi bu devrede baz karışıklıklar çıkmasına sebebiyet vermiştir: Cidde vak’ası (3 Zilhicce 1274 = 5 Temmuz 1858), Lübnan’da ve Suriye’de Dürzîler ile Marunîler arasındaki vuruşmalar (Şevval 1276 = Mayıs 1860), Eflâk ve Boğdan’da birliğe doğru yapılan hareketler, Karadağ’da ayaklanmalar da bu kabildendir. Tanzimat bidayetindenberi devam eden gerginliğin yeni bir tezahürü olan Cebel-i Lübnan vak’ası, Fransa’nın Beyrut’a asker çıkararak, Avrupa namına müdahalesi üzerine büyük ehemmiyet peyda etti. Bâbıâlice, fevkalâde komiser olarak, Suriye’ye gönderilen Fuad Paşa’nın süratli tedbirleri ile had şeklini kaybetmekle beraber, bu vak’a Lübnan imtiyazlarının genişlemesine ve Fransa’nın askerini çekmesine rağmen, bu mıntakada nüfuzunun artmasına yol açmıştır. Bilhassa israfları dolayısiyle, Abdülmecid’in son zamanlarında hoşnutsuzluk artmış, aleyhinde bazı gizli tertibata bile teşebbüs olunmuştu (B. : Kuleli vak’ası).
Pek genç olarak tahta çıkan ve yaradılışı itibariyle çok halûk ve nazik olan Abdülmecid babasının ıslahatına samimiyetle devam etmek istemiş; fakat za’f derecesine varan hilm ve mülâyemeti her zaman vaziyete hâkim olmasına ve ıslahata ayni azimle devam etmesine mâni olmuştur. Ekseriyetle halkın sevgisini ve Avrupalıların takdirini kazanmış olan Abdülmecid’in, Gülhane hattını neşir ve ilânı, mülteciler meselesindeki mukavemeti, Kırım muharebesi ve Paris muahedesi gibi, muvaffakiyetlerinde kendisine en büyük yardımlarda bulunanlar, müteaddit defalar sadareti işgal eden Mustafa Reşid Paşa ile arkadaşları Âli Paşa ve Fuat Paşalardır. Bunların dirayeti bu devrin en mühim haricî meselelerinin, faydalı veya nisbete az zararlı bir tarzda, halledilmelerini temin eylemiştir.” (A. H. Ongunsu, Abdülmecid, İslâm Ansiklopedisi).
Abdülmecid saltanatında on sadrıâzam tarafından yirmi iki kabine kurulmuştur:
23 Haziran 1839 (20 Rebiülahır 1255) Koca Hüsrev Paşa.
9 Haziran 1840 (8 Rebiülahır 1256) Rauf Paşa (üçüncü defa)
5 Birincikânun 1841 (20 Şevval 1257) Darendeli İzzet Paşa (ikinci defa)
30 Ağustos 1842 (23 Recep 1258) Rauf Paşa (dördüncü defa)
28 Eylûl 1846 (7 Şevval 1262) Mustafa Reşid Paşa
30 Nisan 1848 (25 Cemaziyelevvel 1264) İbrahim Sarım Paşa
13 Ağustos 1848 (13 Ramazan 1264) Mustafa Reşid Paşa (ikinci defa)
27 İkincikânun 1852 (4 Rebiülahır 1268) Rauf Paşa (beşinci defa)
7 Mart 1852 (15 Cemaziyelevvel 1268) Mustafa Reşid Paşa (üçüncü defa)
7 Ağustos 1852 (20 Şevval 1268) Âli Paşa
14 Eylûl 1852 (19 Zilkade 1268) Damad Mehmed Âli Paşa
15 Mayıs 1853 (6 Şaban 1269) Giritli Mustafa Paşa
30 Mayıs 1854 (3 Ramazan 1270) Kıbrıslı Mehmed Paşa
23 İkinciteşrin 1854 (2 Rebiülevvel 1271) Mustafa Reşid Paşa (dördüncü defa)
14 Mayıs 1855 (16 Şaban 1271) Âli Paşa (ikinci defa)
1 İkincikânun 1856 (3 Rebiülevvel 1273) Mustafa Reşid Paşa (beşinci defa)
2 Ağustos 1857 (11 Zilhicce 1273) Giritli Mustafa Paşa (ikinci defa)
22 Birinciteşrin 1857 (3 Rebiülevvel 1274) Mustafa Reşid Paşa (altıncı defa)
11 İkincikânun 1858 (25 Cemaziyelevvel 1274) Âli Paşa (üçüncü defa)
18 Birinciteşrin 1859 (21 Rebiülevvel 1276) Kıbrıslı Mehmed Paşa (ikinci defa)
24 Birincikânun 1859 (29 Cemaziyelevvel 1276) Mütercim Rüşdü Paşa
5 Haziran 1860 (16 Zilkade 1276) Kıbrıslı Mehmed Paşa (üçüncü defa).
Bunların en uzunu da altı seferde dokuz yıl dolduran Mustafa Reşid Paşa sadareti oldu.
Hicrî 1255 yılına rastlıyan cülusuna, arap rakamlarının şekline nisbetle:
Biri iki çifte delik
Abdülmecid oldu melik
lâfzî tarihi söylenen bu hükümdar, halk ağzında “Kız gibi” denilen çok zarif bir yüze sahipti; vücut yapısı da nahif ve narindi; hisli ve içli bir insandı; Kadınefendilerine aşk ile bağlıydı; pek genç yaşında ülfet ettiği içkiyi hayatının son yıllarında kendisini ölüme sürükleyen bir ayyaşlığa kadar götürmüştü; ve nargile tiryakiliği meşhurdu. Kandan nefret ederdi; Kuleli vak’asında hayatına kastedenleri idama mahkûm eden mahkeme kararını: “Meydanda fiili katil yok! tasavvurda kalmış.. ben adam öldürmek istemem, cezaları kalebendliğe tahvil edisin!” diye bozmuştu. Altı asırlık Hanedanının, mübalâğasız en nazik, çelebi hükümdarı idi. Babası İkinci Mahmud’a isyan etmiş olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, kendisini ziyarete geldiğinde bir ihtiyarlık gafleti ile pek genç imparatora: “Oğul!..” diyivermiş ve derhal kendisini toplayarak af dilemişti, Abdülmecid, diz çöken ihtiyar valiyi gayet zarif bir tavırla elinden tutup kaldırmış: “Pederim.. nasihatlerinize daima muhtacım!” demişti.
Sözlerine inanılır kaynaklardan rivayet edilen bu fıkra Abdülmecid’in karakterine yakıştırılır. İstanbul saray ve konaklarına “alafrangalık” bu devirde girmiş, orta halli ailelere varınca bir lüks ve sefahat düşkünlüğü başlamış, saray inşaatı ve masrafları devlet hazinesini iflâsa doğru sürükliyen korkunç bir hal almıştı (B. : Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı).
Mareşal Molteke, “Şark hâtıraları” nda, cülusu sırasında Türkiyede bulunduğu Abdülmecid’i şöyle tasvir ediyor:
“Padişahı, babası merhumun iki sene huzuruna çıktığımız Beylerbeyi Sarayının ayni odasında gördük. Eşkâli Sultan Mahmud’u andırdığından ben adetâ karşımda merhumu görmüş gibi oldum. On yedi yaşında olmasına rağmen güzel yüzünü siyah bir sakal süslüyor. Tavrında bir ciddiyet ve metanet görünüyor. Kıyafeti babasının ayni; o da sorguçlu kırmızı bir fes, mavi bir manto giymiş.. Sefirlerin hiç birisi henüz itimatnamelerini takdim etmemişlerdi.. Sadırazâmın vasıta oluşiyle huzura ilk defa olarak biz girdik, Abdülmecid’in iltifatlariyle hediyelerine gark olduk.”
Abdülmecid’in hususî hekimi Dr. Şpitser’in hâtıraları, bu hükümdar hakkında okunmağa değer en güzel yazılardandır-
“Zatı Şâhâne hafif bir soğuk almış, bacağının sol mafsalında şiddetli ağrılar hissetti. O gün Cuma. Öğleyin camiye gidecek. At üzerinde bu hal ile camiye gitmek pek müşkül olacağına zahip olmuş. Kendisine mümkün olduğu kadar çarçabuk bir kolaylık yapmaklığımı emretti. Ağrıyı durduracak bir merhem yapıp derhal getireceğimi vâdettim. Merhemi sürüp bitirdiğim zaman, duvara dayalı bir resmi izah etmekliğimi istedi. Altındaki İngilizce yazıyı okudum. Liverpol Mancester şimendöferinin, muhtelif tren resimleri olduğunu gördüm. Sultan Abdülmecid kendi memleketinde de böyle şimendöferler bulunduğunu görmek arzu ettiğini söyledi, fakat böyle büyük işler için lâzım oan paranın hazinei hükûmetten verilmesi müşkül olduğunu da ilâve etti. Sonra sözüne devam ederek Avrupada olduğu gibi burada da bu gibi işler için hususî şirketler teşekkül etmesi şayanı temenni bulunduğunu söyledi. Ben de cevaben bu gibi teşebbüslerde münferit kimselerin serveti, hükûmete itimad ve emniyet şartı aslî olduğunu, herkesin, kemali itimad ile me’mul ettiği üzere emvalin masuniyeti hakkındaki fermanları sayesinde serveti umumiyenin bir kaç sene içinde artmış olduğunu, Zatı Şâhânelerinin hubbi adaletlerine karşı perverde edilen itimadın bu gibi teşebbüslerin kuvveden fiile iysali için bir dereceye kadar hükûmete de şamil olması lâzım geldiğini anlattım.
Cevaben şu mütalâada bulundu:
— Emin olunuz, bu itimadı hâsıl etmek için tarafımdan her şey yapılacaktır. Zamanı saltanatımda kimsenin emvali meşruasına tecavüz edilemez. Yalnız bizim bankerlerimizde menafii umumiye namına ittihad, müslüman ahalimde ise çalışmağa heves yoktur. Bankerlerimiz ötedenberi sermayelerini paşalarıma faizle vermeğe alışmışlardır.
Bu esnada içeriye bir kaç mabeyinci girdi, Zatı Şâhâne sözü başka cihetle intikal ettirdi:
— Bu akşam saraya geliniz. Rappo bir oyun verecek, kumpanyası canlı heykeller gösterecek. Bana bu heykellerin asıllarını Roma’dadır dediler. Nasıl oluyor da bu putperest mâbutları hıristiyanlığın merkezinde bu derece rağbete mazhar oluyor?..
Kendilerine izahat verdim. Söz edebiyata, akaidi diniyenin esası ile zâhirî ibadata intikal etti. Zatı Şâhâne bu hususta ezcümle şu mütalâada bulundu:
— Biliyoruz ki, Cenabı Hak her yerde hazır ve nazırdır. En basit ilmi heyet kavaidi de bize gösteriyor ki, dünya güneş etrafında dönüyor. Şu halde, yeryüzünde yaşayanlar için yukarı ile aşağı yoktur. Bununla beraber Halk Cenabı Hakk’ı yine semada arıyor, biz de bunu tasvib ediyoruz. (Bu sırada odaya saray mukallitlerinden Hasan Efendi girdi). Hattâ Hasan Efendi de gûya her istediği şeyi kendisine gökten düşecekmiş gibi iddia ederken ellerini semaya kaldırıyor. Fakat geçende başına bir felâket geldi. Dua ederken arı soktu. Ona cehennemin tadını tattırdı, cennetin gökyüzünde bulunduğu hakkındaki itikadını bozdu.
Sonra, gülerek Hasan Efendiye emretti:
— Hasan Efendi, göster doktora parmağını!
Hasan Efendi elini çarçabuk sakladı, suratını ekşitti:
— Arı beni günahlarım için soktu. İnşallah parmağım kendiliğinden iyi olur, dedi.
Sultan Abdülmecid ciddiyetle sözüne devam etti:
— Bana bundan evvel ibadet ile mukaddes resimlere hürmet beynindeki farka dair söylediğiniz bir çok nikatı nazardan doğru geliyor. Binaenaleyh muhtelif kavimlerin dinî telâkkilerined hisselunacak derecede terakki göremiyorum. Vahşiler anâsıra, ateşe ve güneşe tapıyor; medenî Mısırlılar ibadet için kendilerine nafi’ hayvanlar, zeki Yunanlılar da ibadet ve hürmet için zarif ve kavî insan heykelleri yapıyorlar. Hazreti Musa’nın zeki dimağı zamanına pek ziyade takaddüm etmiş görünüyüor, kavmî tekrar Mısır’lıların hayvana ibadetlerine rucu’ ediyor, altın buzağıya tapınıyor. Hazreti İsa Cenabı Hakka ibadeti, üluhiyeti kendi şahsî şeklinde teşhis ederek teslis ile temin ediyor. Nihayet Peygamberimiz Hazreti Muhammed (S. A) meydana çıkıyor; kavmini yalnız bir Halika ibadete teşvik ediyor. Sonra biz müslümanlar hayatı içtimaîyemizde ve dinde tevakkuf halinde bulunduğumuz sırada Voltaire muvahhitliğe ve bazıların tâbiri veçhile mülhidliğe rucu edinciye kadar da teslis nazariyesi ve bu nazariyenin muhtelif suretleriye tefsiri bir çok cemaatleri hıristiyan zümresine dahil ediyor. Biraz sonra da Fransızlar Allahtan, bittabi kraldan da uzaklaşıyorlar... İşidiyorum, yakın zamanlarda iştirakiyunun mühlik nazariyeleri gittikçe tevessü ediyormuş. Bana öyle geliyor ki, bir gün gelecek Fransa Avrupa’nın sönük bir putperest ocağı olarak kalacak . Cenabı Hak herkesi cismen ve fikren ayni evsafta yaratmıştır; ve hiç bir kanun beşerde hayatı içtimaiyemizin şeraiti esasiyesinden birini teşkil eden bu farkı ortadan kaldıramaz. Ufak bir tecrübe yapalım.
Sultan Abdülmecid, Hasan Efendiye döndü, lâtife tarzında sözüne devam etti:
— Senin arkadaşlarından fazla olarak sakakalın var. Bunu ben haksız görüyorum, huzurumda sakalını kesmeni emrediyorum.
Bir İslâm için sakalı kesilmek büyük bir ayıp sayıldığı cihetle zavallı Hasan Efendi Padişahı bu karardan vazgeçirmek için ne mümkünse yaptı. Bir netice hâsıl olmadı. Berber çağrıldı, Hasan Efendinin veçhi tezyinatı, gülünç tavırlar arasında, bıyıklarına kadar traş edildi.
Sonra Zatı Şâhâne bana dönerek:
— Benim zavallı Hasan Efendiye fena bir oyun oynadım, fakat fedakârlık derecesinde de mükâfat lâzım. Bunun için kendisini mabeyinci ettim, dedi.
Bahtiyar Hasan Efendi, sürurundan ağlıyarak âlicenap, bazan da şakacı hükümdarının ayaklarına kapandı.
“O günün akşamı, tertip ettiğim ilâcın tesirini anlamak için saraya gittim. Zatı Şâhânenin iftarı bahçede etmek istediğini, ve benim de oraya gideceğimi haber aldım... Bir ağaç kümesinin altına oturdum, kimseye görünmeden etrafımdaki faaliyeti temaşa ettim. Gayet müzeyyen bir çimenlik üzerinde saray ricalinden takriben elli kişi bir halka teşkil etmişler, yemekleri alıp veriyorlar, arada sırada lokmalardan hoşlandıkları zaman da yiyorlar. Ramazanda on altı saatlik bir oruçtn sonra beşerî hatalara bakılmıyor. Hizmet görmiyen mabeyincilerin bir kısmı bu mütalâayı behane ediyorlar, çimenler üzerinde oturmuşlar, çubuklarını içiyorlar, beşuşane gülerek etraflarına bakınıyorlar. Zatı Şâhânenin gayet mutantan bir çiçek cemakânı içinde ufak bir masanın önüne oturmuş, yalnız başına yemek yediğini gördüm... Nihayet huzuruna girmekliğim emredildi. Padişahı siyah ve sırma işlemeli bir minder üzerinde, etrafı çiçek demetleriyle muhat buldum. Bana daha uzaktan Fransızca seslendi:
— Entrez, Cher docteur, je me porte très bien (giriniz, aziz doktor, çok iyiyim) . İlâçların çok iyi tesir etti.
Mabeyincilerden biri nargilesini getirdi. Nargileyi bir köşeye koydurdu, kendinden uzaklaştırdı; kemali huzuz ile bir kaç nefes çektikten sonra beni de yere oturttu, yere oturmayı beceremediğimi görünce, Mehmed Beyi çağırdı, bana gayet, güç fakat pek ziyade rahat olan alaturka oturmak usulünü öğretmesini emretti. Sonra sordu:
— Hayvanları manyatizma nedir, bana anlatır mısınız? Sâiri fil menamlar hakkında işittiklerim doğru ise, buna kaanati tamme hâsıl etmeyi pek ziyade arzu ederim.
Bâdehu bir manyatizma ameliyatı görmek arzusunda bulunduğunu söyledi. Vazgeçirmek için yaptığım teşebbüsler beyhude oldu. Hiç bir netice hâsıl omasa bile yalnız ameliyatı görmek istediğini anlattı, ve derhal Enderun oğlanlarından birini çağırdı.
Enderunlu Arif, gözlerini öne eğmiş, kollarını kavuşturmuş, içeriye girdi.
— Arif, şuradan iki sandalye al. Doktorun karşısına otur. İstediğini yap, hiç korkma.
Zavallı çocuk, kendisine yapılacak şeyden bihaber, titreyerek karşıma oturdu, ben de bu müşkül işe başladım. Zatı şâhâne uzun müddet kemâli heyecanla bu harikulâde ameliyatı temaşa ettikten ve nargilesinin dumanları arasında birbirini müteakip:
— Acaip! dedikten sonra durmaklığımı emretti. Meğer mabeyincisi Mehmet Beye de benim yanımda bu ameliyatı yaptırmak istiyormuş. Mehmet Bey, padişahın çağırması üzerine, şarapla kızarmış çehresi, parlak gözerile içeri girdi. Bu esnada gördüğü şeyler onun için halli müşkül bir muamma idi.
Enderunlunun korka korka hükümdarının karşısında oturuşu, küçük hekimin şeytanla uzlaşmış gibi fevkattabia işler yapışı, padişahın istifsarkârane bakışları, bütün bu haller ona havariktan, anlaşılmaz bir şey gibi göründü. Nihayet Sultan Abdülmecid kendisine seslendi:
— Mehmed Bey, bak, bizim doktor, manyatizma da biliyor, bu güzel sanatı sana da öğretecek. Haydi çabuk bakalım, ne yaptığını gördünse, sen de aynini yap.
Derhal kendisini yerime oturttum. Esvabını çıkardı, kemâli vekarla diz çöktü. Şişman Mehmed Bey çıplak kolları, sarkık karnı ile manyatizma ameliyatını öyle kuvvet ve şiddetle yaptı ki, zavallı Enderunlunun alnından terler akmağa başladı, padişah ile ben kahkahamızdan bayıldık.
“Ayın on birinci cuma günü Zatı Şâhâneyi hissolunacak derecede müteheyyiç gördüm. Sebebini sual ettiğim zaman, müteessir bir sesle cevap verdi:
— Geçende sana üçüncü kadının hastalığından bahsetmiştim. O da, oğlu da pek fena haldeler. Hele oğlu, Reşad Efendi, kurtulamıyacak bir halde. Fakat valdesinin kurtulması için
yine oldukça ümitler var. Meryem Hatun ile onun tavsiye ettiği doktor S... kendisini birkaç aydır bilâ faide tedavi ediyorlar. Fakat ben herşeye başvurmak istiyorum, bu kadın kendisine karşı kalben en hakikî bir muhabbet hissettiğim yegâne zevcemdir. Onunla ömrümü birlikte geçirdiğim için gençliğimdenberi kendisine bütün kalbimle merbut oldum. Şayet kurtulmasını mümkün görüyorsan, tedavisini üzerine al. Eğer hiç bir imkân mevcut değilse, bana bilâ tereddüt söyle. O zaman bu elîm halde, hastayı üzmemek için o zamana kadar doktorlar ne gibi şeyler kullanmışlarsa sen de onları tasdik et, kendisile artık meşgul olma. Fakat herşeyden evvel bana doğrusunu söylemeni arzu ederim.
“Son cümle üzerine gözleri yaşardı, o zaman hastada göreceğim tereddütlü alâimi saklamak lâzımgeldiğini hissettim, harem ağasına harem kapısını açmasını emretti, kapı açılıncaya kadar beni salona götürdü, haremağası gelinceye kadar sabırsızcasına, acele acele benimle beraber bir yukarı bir aşağı dolaştı. Nihayet harem ağaları kapıyı açtılar, biz girer girmez tekrar kapadılar. Bir koridora geldik; zannederim, benden evvel buraya hiç bir ecnebi girmemişti. Çünkü bu ana kadar hekim ve saire gibi buraya giren kadınlar hareme selâmlıktan getirilmemişlerdi.
“Câbeca dolambaçları ihtiva eden bu koridordan geçmek için takriben on dakika sarfettik. İki haremağası önden gittiler, arkadan Padişah gidiyordu, ben de gözlerim önde biraz geriden takip ettim. Ne zaman bir dolambaca gelsek, padişah gülerek Fransızca:
— Restez (durunuz) !
Diye sesleniyordu. Eskeriye önümüze çıkan mütelâşi sedaları, esvablarının hışırtıları, hızla kapadıkları kapıların gürültüleri kulaklarıma akseden başları örtüsüz kadınların kaçmaları için bir kaç defa durdum. Padişah, kalben heyecan içinde bulunduğu halde, hastada göreceği yeni halden mahzuz gibi görünerek:
— Avancez (buyurunuz) !
Emrini verir vermez yürüdüm. Bu suretle koridorun nihayetindeki ikinci kapıya geldik, burada Kızlarağası Padişahı istikbal etti, bana da gözlerini açarak baktı. Salona girdik, bizim geldiğimiz tekmil hareme yayılıncaya kadar burada bir müddet bekledik. Sonra tekrar ilerledik Padişah önde, ben arkada, gözlerini gözlerimden ayırmayan Kızlarağası da yanımda duvarları yaldızlı muhteşem bir odadan geçerek gayet mutantan, hakikaten şahane, tepesinden ziyadar, tavanı iki sıra cesim mermer sütunlara müstenid bir salona girdik. Salonun iki tulâni cephesinde nihayete kadar bir sıra kapılar gördüm ki, bunlar ağır ve kırmızı perdelerile bu sahaya ressamâne bir letafet bahşediyordu. Kapıların herbiri bir dairenin, soldan birincisi Valde Sultanın, ondan sonra kadın efendilerin, daha sonra ikballerin daireleri. Zatışahane bu kapılardan dördüncüsüne yaklaştı, perdeyi kaldırdı, perdenin arkasından derhal odaya girilmiyordu, odalardan ikinci bir perde ile ayrılmış ufak bir geçid vardı. Padişahın arkasından giderek bu odaya ilk adımımı atmak istediğim esnada Kızlarağası kolumdan bir tutuş tuttu ki, etrafına bakınarak beni bırakmak istemediğini ima etti. Tam bu sırada başı açık genç bir kızın salondan geçtiğini gördüm, Kızlarağası kıza hiddetle nazarlar fırlattı. Bu esnada Sultan odaya girmişti, bana da girmekliğimi işaret etti. Müzeyyen bir odanın duvarlarından birinin ortasında (fazla tafsilâtta bulunmak bittabi kabil olamaz) gayet sanatkârane bir lâhur şalı örtülü yatak gördüm. Bu yatakta; üzeri ayni kumaştan bir cibinlik altında, yüzü şalla örtülü hasta kadınefendi yatıyordu. Zatışahane hastaya yaklaştı, gayet nazikâne bir sesle sordu:
— Rahatsızlığınız nasıl, efendim?
Tatlı, gayet sevimli bir ses cevap verdi:
— Kendimde iyilik hissediyorum, Efendimiz.
Padişah sözüne devam etti:
— Doktorumu getirdim, kendisinden ben çok fayda gördüm. İstiyorum, sizi de tedavi etsin.
Hasta cevap verdi :
— Emredersiniz.
Padişah hastaya bana nabzını göstermesini rica etti. Bu söz üzerine gayet nazik, son derece mütenasip, fakat üzücü bir hastalığı gösteren zayıf bir el uzandı. Badehu Sultan hastanın dilini de görmek isteyip istemediğimi sordu. Muvafakat cevabım üzerine hastanın yüzüne örtülü şalı kendi açtı, işte o zaman karşımda öyle güzel bir kadın başı gördüm ki, ömrümde böylesini görmemiştim. Iztarabın tesiri, çehrenin solgunluğu, hastalık tesirile gözlerin parlayışı bile gayet cazipti. İcabeden muayeneyi bitirdikten sonra, Sultan şalı yine eski vaziyetine getirdi. Bu esnada mahut Meryem Hatun odaya girmişti. Aramızda uzun bir mükâleme başladı. Meryem Hatun kadınefendinin ahvali sıhhsiyesi hakkında bana izahat vermeğe yelteniyordu. Bu mükâleme esnasında kapının dışındaki perdenin ağır ağır açıldığını, bu suretle peyda olan aralıktan bir sadanın ermeni karısına hitab ettiğini işittim:
— Sen meseleyi güzel anlatamadın, doktor sonra bana gelsin!
Bilâhare öğrendim ki, bu, Valde Sultan imiş. Çünkü biz hastanın odasından çıkınca Zatı Şahane bizi valdesinin odasına götürdü, fakat kendi girmedi. Aramızda bir perde olduğu halde kendisile hastaya dair herşeyde uzun uzadiye, kemâli hararetle bahsettik. Bu esnada Meryem Hatun doktor S... nin tedavisi ile müessir bir iyilik hasıl olmadığına dair Valde Sultan tarafından beyan edilen fikre büyük bir serbesti ile karşı durdu. Badehu Zatışahane beni büyük salondan yukarıda zikri geçen küçük odaya götürdü, burada kemâli isticalle fikrimi sordu. Ötedenberi âdetim olduğu veçhile, muayenenin tekmil mesuliyetini üzerime alamıyacağım için Zatışahaneye tıbbî muayenemin kendi huzurları sayesinde ve merasimin müsaadesi derecesinde tamam olduğunu, fakat bu bapta derhal bir hüküm veremiyeceğimi, şimdiye kadar tedavi eden doktorlarla da bir konsültasyon yapmak lâzım olduğunu söyledim.
“Dün, 16 eylûl, Beylerbeyinde Sultanın huzuruna çıkmazdan evvel baş mabeyinci Hamdi Beye tesadüf ettiğim zaman, tekrar harem için bir vazifem olduğunu söyledi. Fakat bu defa imtinaımda israr etmemekliğimi de tavsiye etti. Bu suretle hazırlanarak huzura girdim. Zatışahane sözü derhal bu meseleye intikal ettirdi, dedi ki:
— Biliyorum, bu gibi vazifeleri memnuniyetle deruhde etmiyorsun. Adâbâ mugayir bir harekette bulunurum diye korkuyorsun. Kadınlarla çok iş görülmiyeceğini zannediyor, tedaviden matlup netice hasıl olmazsa güceneğimden çekiniyorsun. Bu hususta tamamen müsterih olabilirsin. Sana ben bir kere son derece itimat ettim. Sen de bilirsin ki, ilâçların hiç bir zarar vermez. Cenabı Hakkın inayetiyle daima şifayab eder. Başka düşüncelerine gelince, şu halde bunlar pek nabemahal. Çünkü seni ben genç kadınlardan birine göndermiyorum, valdeme yolluyorum, kendisi gayet sakin ve zekidir. Onun yanında sanatını tatbik için hiçbir müşkülâta, hiçbir mümanaata maruz olmazsın. Bir müddettenberi rahatsızlandı, şu günlerde kendisinde o derece fenalık hissediyor ki, o da — ben de — acı acı ağlıyoruz (son cümle üzerine gözleri yaşardı) .
Zatışahane haremin medhal kapısından uzaklaştı, badehu Valide Sultanın Çırağana doğru gezmeğe çıktığını haber verdi. Bana da oraya gitmekliğimi emretti, yanıma bir haremağası kattı, Valde Sultana kendi tabibi olmak üzere takdim edilmekliğimi, kendisini bana tedavi ettirmesini rica ettiğini, icabederse benim de mahcubiyetimi izaleye çalışmasını tenbih etti.
“Çırağan sarayına geldiğim zaman, uzakta bir koltuk sandalyesi gördüm, üzerinde örtülü ve feraceli bir hanım oturuyordu. Bu hanım, Valde Sultandı. Önümde kılavuzum haremağası olduğu halde kemâli ihtiramla yaklaştım. Haremağası padişahın sözlerini söyledikten sonra, Valde Sultan beni gayet samimane kabul etti, yere oturmaklığımı teklif eyledi, oturacak yerden başka birşey görmedim, nîm şeffaf örtünün altında, şâtırane bir humretin yanaklarında cuşan olduğu görülüyordu; kendisine muhterem oğlunun sıhhatleri hakkında ibraz buyurdukları nazikâne ihtimamlardan bahsettim. Badehu tıbbî suallerime kemâli sükûnet ve suhuletle cevap verdi. Bu esnada takriben 36 yaşında, vücudunu gayet iyi muhafaza etmiş olan bu Gürcü kızının göz kamaştıracak derecede beyaz ve nazik ellerinin harikulâde güzelliği, halâveti veçhiyesinin intizam ve metaneti nazarı dikkatimi celbetti. Çıkarken bana son derece lütufkâr davrandı, kendisine icabeden ilâçları bizzat yapmaklığımı emretti. Feracesinin cebinden bir kese altın çıkardı; yukarıda zikri geçen harem ağasile bana gönderdi.
“Muayenemin neticesi hakkında malûmat vermek için derhal Beylerbeyine, padişahın yanına gtitim, valdesini dikkatle muayene edip etmediğimi kalbi sual eyledikten sonra, müteessirane bir sesle:
— Şimdi artık çiçek açacak ve yeni meyvalar verecek bir ağaca bakmak değil, bu ağacın kurumasına meydan vermemek icabediyor, dedi. Valdesine de kendisinin kemâli muvaffakiyetle kullandığı ilâçlardan verip vermediğimi beşuşane bir saffetle sual etti ve bu sözleri söyledi:
— Bu kadar sıkılmaya lüzum var mıymış? Avrupalılar bizim aile hayatımızı daima yanlış bir noktai nazardan muhakeme ediyorlar. Biz de hep senin gibi insanlar değil miyiz? Benden veya adamlarımdan hoşa gitmiyecek bir muamele gördün mü? Artık müsterih ol, birbirimizi tanımaya iyi fırsat bulduk, dost olduk.
“Sultan Abdülmecid pederinden sıkı bir terbiye görmüş, ezcümle mükemmel bir müslümana lüzumu olan şeyleri herşeyden evvel tahsil etmiş. Gayet zarifane söz söyler ve yazar. Kimsenin görmediğini bilirse, mükemmel surette ata da biner. Ehalinin karşısına çıktığı zaman beşaşetini, cismanî metanetini ne sebebe mebni sakladığına bir türlü aklım ermedi. Bu gibi hallerde nazarlarının bitaplığı ve fersizliği, vaziyetinin ihmalkârane oluşu pek çok defalar nazarı hayretimi celbetti.. Sultan Abdülmecid umuru beytiyede gayet idareli ve hayırhahtı; zulüm elinden gelmez. Oğullarının tahsil ve terbiyesine son derece dikkat eder. Vefatından sonra kardeşi (Abdülâziz Efendi) tahta geçecek olursa, oğullarının başına geleceği kemâli teessürle düşünür. Gerek bu fikir ve gerek yirmi iki yaşında, cesurane ve fakat gaddarane tabiata malik ve gayet kaviyülbünye kardeşinin bütün arzularını tabiî bir surette ifa etmiyeceğini düşünmek, hayatını zehirler.
“1850 senesi mayısında Zatışahane (Kandiye)yi ziyaret etti... Biraderini ve en büyük oğlu Murad Efendiyi ansızın birlikte götürmesi birçok şayialara sebebiyet verdi. Kamaram Sultanın ve diğer iki şehzadenin kamaralarına muttasıldı. Denize açılır açılmaz, Sultan beni çağırttı. Kendisini neş’esiz ve mükedder gördüm. Bana şu sözleri söyledi:
— Denize açıldıkça, kalbim teheyyüc ediyor.. Herkes öyle zanneyliyor ki, ben kardeşimi korkumdan ve kendisine pek ziyade mütemayil olan halk arasında yalnız bırakmak istemediğimden beraber götürüyorum. Halbuki hakikati iyi bilmiyorlar. Bu çocuk ele avuca sığmaz, onu gözönünde bulundurmayı daha muvafık buluyorum. Seyahat tasavvurunda olduğumu haber alır almaz hiddetinden titreyerek yanıma geldi, kendisini böyle ebediyen mahpus mu tutacağımı sual etti. Kendi de dünya yüzü görmek, müstakbel teb’asını tanımak ve onlara görünmek istediğini söyledi. Bu cüretkârane sözler başka devirde, başka kardeşe karşı tehlikeli olurdu. Fakat ben kendisine acıdım, mümkün olduğu kadar muhabbetini kazanmak, benim ektiğim veya elde etmeğe çalıştığım menafii bilâhare mahvetmemesi için onu asrı hazır efkârına vakıf etmek fikrile yanıma aldım. Öyle hissediyorum ki, hiç bir lûtuf onu memnun etmiyor. Hergün başka bir fikre kapılıyor. Meselâ bugün benimle beraber camie gitmesine müsaade etmekliğimi arzu ediyor, ertesi sabah sadrazam olmak istiyor, daha sonra, kendiisni bir vilâyete vali nasbetmekliğimi talep ediyor.. Görüyorsun ya, dost olmamız gayrıkabil. Onun ileride oğullarımı tazyik edeceğine, her türlü isyanlara sebep olacağına kanaatim var. Beni istiklâline ve saltanatına yegâne mâni addediyor.
“Padişah bu seyahat esnasında, bir kere de bana şu sözleri söyledi:
— Kardeşim konsolosların ziyaretini ne suretle telâkki eder, bilir misin? Eskeriya bağırarak: “Bu gâvurlar size nekadar dost görünürlerse görünsünler, yine hepsi müttefik düşmanlarımızdır. Elimde olsa, hepsini birden bir kayığa bindikleri zaman topları üzerlerine çevirtir, geberdiklerini kemâli zevkle temaşa ederdim” der.
Badehu sözüne şu suretle devam etti:
— Sen de düçar olacağın tehlikeden kurtulmak istersen müslüman ol. Bilirsin ki, ben her dine karşı müsamahakârım, fakat seni yanımdan ayırmak arzu etmem.
Bunun üzerine, vazifemi kemâli dikkatle ifa etmek istediğimi, himayelerine mazhar oldukça hizmetlerinde kalacağımı, fakat hiç bir fikre binaen itikadımı feda etmiyeceğimi Zatışahaneye anlattım. Sultan Abdülmecid hiç sesini çıkarmadan yanından çıkmama müsaade etti.” (Ahmed Refik tercemesi, Tarih Encümeni Mecmuası)
Ahmed Refik, bu hükümdarın ölümünü bir makalesinde şöyle anlatıyor:
“Son günlerde öksürüğü artmıştı. Fakat ifrazatını muayene gayri kabildi. Tükürdüğü mendilleri derhal yaktırıyordu. Bu hal günlerce sürdü. Ahvalinde birdenbire iyilik görülmeğe başladı. İlk günlerde hastalık da fasılalı oldu. Fakat zaafı arttı. Doktor Kara Todori neticeyi anlamıştı. Onun için tedaviye o kadar ehemmiyet vermek istemiyordu. Son günlerde padişahın halinde bir fenalık görüldü. O zaman doktor Zografos’u çağırdılar. Fakat Padişahın yanına sokmadılar. Yalnız a’razını anlattılar. Vükelâ telâşta idi. Padişahın hastalığını anlamak için bir meclis toplandı. Bu mecliste Serasker Rıza Paşa, Başkâtip Hakkı Bey, Başmabeyinci Ahmed Bey vardı. Doktorlar padişahın rahatsızlığını heyete anlattılar. Dikkatle muayenesi lâzım geldiğini söylediler. Rıza Paşa şu teklifte bulundu: — Öyle ise padişahın tanımadığı bir kaç doktor getirelim, şüfera sıhhati humayununuzu anlamak istemişler, bu doktorları göndermişler diyelim dedi. Teklif kabul olundu. İtalyan sefarethanesi tabibi doktor Moncer’i, Profesör Kasbar Bey ile Mavroyani çağrıldı. Bunlar her gün huzura giriyorlar, padişahın nabzını ve dilini muayene ediyorlardı. İfrazatını el’an muayene edemiyorlardı. Bir gün doktor Zografos huzura girdiği zaman Abdülmecid geniş bir minder üzerinde oturuyordu. Doktora ilk sözleri şu oldu:
— Hastalığımın ne olduğunu senden dosdoğru anlamak için çağırttım.
Doktor ses çıkarmadı. İçeride Başmabeyinci, yanıbaşında ellerini kavuşturmuş Serasker Rıza Paşa duruyordu. Sultan Abdülmecid sözüne devam etti:
— Neden cevap vermiyorsun? Hakkın var, çünkü doğru bir adamsın, vücudumu muayene etmeden bir şey söyleyemiyeceksin. Zaten ben de seni bunun için çağırttım. Fakat beni âdî bir müşteri gibi muayene et. Padişahlığımı falan unut, gel!
Doktor yaklaştı. Sultan Abdülmecid:
— Yatmak lâzım mı? diye sordu.
— Hayır Şevketmeap, öyle oturursanız daha iyi.. Göğüs muayenesi için bu oturuş muvafık...
— Stetoskope lüzum var mı?
— Şimdilik yok efendimiz.
Arkasında gecelik vardı. Doktor gömleğin üstünden dinlemek istedi. Padişah göğsünü kâmilen açtı. Çok zayıflamıştı. Kemiklerinin arası o kadar çukurlaşmıştı ki.. hastalık anlaşıldı, zatürrie idi. Padişah muayene günü soğuk almıştı. Vücudun zaafı hastalığın artmasına sebep olmuştu. Veremden eser yoktu, fakat hastalık müzmin bir hale gelmişti. Ciğerler rahatsız, hastalık ziyade idi. Abdülmecid dedi ki:
— Biliyorsun ya, Selânik’ten dönüşte sıtmaya tutulmuştum. O zaman hastalığı yine sen anlamıştın. Konstantin Kara Todori bana dediki bu hastalık alelûmum ciğerleri tıkarmış, hakikaten ciğerlerimde bir şey var mı ?
Sonra kanepeye uzandı. Doktor bir kere de dalağını muayene etti:
— Şevketmeâp bu taraflarda bir şey yok.. dedi.
Abdülmecid çok memnun oldu:
— Çok şükür Allaha.. biraz tut da kalkayım... dedi. Kalktı, oturdu. Ciddî bir tavır ile sordu:
— Şimde söyle bakayım... Ne buldun? Nedir hastalığım? Doğru söyle, şunu iyi bil ki ben ölümden korkmam!
— Şevketmeap.. Hiç bir şeyiniz yok.. Yalnız umumî bir zaafınız var. Devlet işlerini çok merak ettiğiniz için biraz da asap yorgunluğunuz var...
— Ya ciğerim, dalağım!
— Hiç bir şey.. O taraflarda hiç bir şey yok...
Kaşlarını çatıp tehditkâr bir tavır aldı:
— Hazreti İsayı seversen doğru söyle!
Doktor dinî mülâhazattan ziyade sanatını düşündü.
— Evet Şevketmeap.. Hazreti İsa aşkına söylüyorum. Tehlikeli bir şey yok!
Gözleri birdenbire parladı. Simasında bir beşaşet hâsıl oldu. Dudaklarında tebessümler belirdi. Doktora fransızca pek iltifatkâr sözler söyledi:
— Ey güzel adam, bana ne ilâç vereceksin? Beni şu hale koyan zaafı bakalım nasıl yeneceksin?
Doktor bir şey söylemedi. Abdülmecid devam etti:
— Ne o.. Susuyorsun:
— Şevketmeap.. Zatı Şahanelerine bir ilâç vermeden, ötede kulunuzu bekliyen akradaşlarla konsultasyon yapalım..
Abdülmecid Rıza Paşaya şu sözleri söyledi:
— Anlıyorsun ya.. Paşa.. Bizim doktor arkadaşlarının gönlünü kırmak istemiyor.
Sonra doktora:
— Peki git.. Arkadaşlarınla konuş.. Yine gel.. Paşa! Bana bir kahve getirir misin?.. dedi..
(Konsültasyonda) tedavi kararlaştırıldı. Yoğurt, balıkyağı verilecekti. Abdülmecid balık yağına çocukluğundanberi alışkındı. Reçete yazıldı. Doktor Zografos tekrar huzura girdi. Abdülmecid mesrurdu . Rıza Paşa ile mütebessimane görüşüyordu. Doktoru görünce dediki:
— Arkadaşlarınla ne görüştün? Bakalım bana ne ilâç vereceksin?
— Süt Şevketmeap.. Sonra balıkyağı:
— Bravo. Balıkyağını küçükken çok içtim. Boynumdaki şişleri hep o geçirdi, yarından başlarım.
Abdülmecid çok memnundu. Verilen ilâç ise teselli içindi. Doktor dışarı çıktığı zaman Rıza Paşa da arkasından geldi:
— Aziz doktor, seni tebrik ederim, Zatı Şahâne senden çok memnun oldu. Büyük bir ihsan ile de taltifinizi ferman buyurdu. Keyfi gayet yerinde, hattâ yemekten sonra orta oyunu bile emrettiler.
Vakit gecikmişti. Doktor çıkarken Kaptan Mehmed Ali Paşa’nın yaveri gedli. Mehmed Âli Paşa Abdülmecidin hemşiresi Adile Sultanla evlenmişti. Kaptan Paşanın kendisini dairesinde beklediğini ve hemen gitmesini söyledi. Doktor gitti. Kaptan Paşa tehditkâr bir sada ile dediki:
— Bana doğrusunu söylersen dost oluruz, söylemezsen düşman oluruz. Fakat bilirsin ya, düşmanlığım da fenadır. Doktor açıkça cevap verdi:
— Paşa hazretleri, size söyliyeceğim şey hakikaten kederli, Efendimizin dûçar oldukları hastalık tedavi edilemez.
— Daha ne kadar yaşar zannediyorsun:
— Orasını Allah bilir, fakat felâket yakındır. Şimdiye kadar ne derece uzadiyse bundan sonra da uzayabilir..
— Bana dediğini başkasına söyleme.. Bu meseleyi ne kadar saklarsan devlete o kadar hizmet etmiş olursun!
Ertesi günü birbiri arkasından üç yaver koştu. Doktoru saraydan istiyorlardı. Doktor Zografos Abdülmecidin hastalığına dair yazdığı risalede vak’ayı şöyle anlatıyor:
“Saraya geldiğim zaman, Zatı Şahanenin sabaha doğru birbiri arkasıdan bir kaç defa bayıldığını, halâ da baygın olduğunu söylediler. Hastanın odasına girdim. İkinci mabeyinci Ali Bey o gece nöbetçi olduğu için yatağın biraz ötesinde oturuyor, hastanın mühlik iniltisi işidiliyordu. Mabeyinciye:
— Ne oldu? Burada niçin bekliyorsunuz? diye sordum. Cevabını beklemeden hastanın yatağına doğru yaklaştım. Sultan Abdülmecidin gözleri tavana dikilmişti. Ağzı açık ve gayet kuru idi. Teneffüsü sıktı. Göğsünün hırıltısı fazla, nabzı uzamış, hararet tabiiliği geçmişti. Hulâsa kendisini hiç bilmiyordu. Ali Beye:
— Çabuk doktor Kara Todoriyi çağırınız! dedim.
— Fakat Efendimiz yalnız sizi ferman buyurdular.
— Siz dediğimi yapınız! Biraz su!..
Ali Bey çıktı. Elimi muhtazırın şakaklarında ve kollarında hafifçe gezdirdim. Ellerini kolonya ile oğmağa başladım. Mabeyinci çarçabuk geldi.. Elinde gümüş bir kap içinde az bir su vardı. Hıristiyan olduğum için Padişahın dudaklarını bu su ile benim ıslatmama müsaade etmedi.
— Zemzemi şerif!.. dedi.”
Bir kaç saat sonra toplar atılıyordu, bunlar Sultan Abdülâzizin cülusunu tebşir içindi. (Ahmed Refik, Sultan Abdülmecidin irtihali, İkdam).
Sultan Abdülmecid
Abdülmecidin turası
Sultanselimde Abdülmecidin türbesi
(Resim : Sadettin)
Abdülmecid devrinde Haliç Köprüsü
(W. H. Bartlett’in gravürlerinden)
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010281
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 1, pages 125-136, 160E1
Note
Image: volume 1, pages 125, 126, 160E1
See Also Note
B. : Mahmud II; B. : Kuleli vak’ası; B. : Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı
Theme
Person
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.