Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ABDÜLHAMİT II DEVRİNDE HAFİYE TEŞKİLÂTI VE HAFİYELİK
İkinci Abdülhamid devrinde, memleketin üzerine bir örümcek ağı gibi gerilmiş olan hafiye teşkilâtının en korkunç ve iğrenç faaliyetine İstanbul sahne olmuştu. Bu hükümdarın en yakın adamlarından Mabeyini Hümayun Başkâtibi Tahsin Paşa, hâtıralarında, bu mevzua şu satırlarla temas eder:
“Sultan Hamid memleketi sıkı bir kontrol çemberi altında bulundurmak için tâ sarayın kapısından başlayarak her tarafa kuvvetli bir istihbar şebekesi vücude getirmiş ve bu şebekede çalışanları kesesinden bir çok nimetlerle garketmişti. İsraf diye telâkki olunan bu sarfiyat, mutlak ve müstebit bir idarenin levazımı zaruriyesinden sayılmak icabeder. Yaşadığı devri ve etrafındaki insanların ahlâk ve istidadını, hangi noktaların ne gibi şeraite karşı zayıf olduklarını iyice tetkik etmiş olan Sultan Hamid, para ve menfaat vasıtasiyle celbi kulûba muvaffak olacağını kestirdiğinden ve ilk tecrübeleri bu hususta muvaffakıyet temin ettiğinden artık saltanatının sonuna kadar bu yolda devama mecbur idi. Nimetin, ihsanın, atiyenin, hülâsa menfaatin arkası kesilirse şebekenin gevşiyeceği, hattâ dağılacağı ve sadakatten ötürü arzolunan hizmetlerin nihayet bulacağı muhakkak idi.
“Sultan Hamidin vehmi, ister yaradılışı icabı olsun, ister bilâhare muhitinin tesiriyle husule gelmiş bulunsun, her halde alelâde denilece...
⇓ Read more...
İkinci Abdülhamid devrinde, memleketin üzerine bir örümcek ağı gibi gerilmiş olan hafiye teşkilâtının en korkunç ve iğrenç faaliyetine İstanbul sahne olmuştu. Bu hükümdarın en yakın adamlarından Mabeyini Hümayun Başkâtibi Tahsin Paşa, hâtıralarında, bu mevzua şu satırlarla temas eder:
“Sultan Hamid memleketi sıkı bir kontrol çemberi altında bulundurmak için tâ sarayın kapısından başlayarak her tarafa kuvvetli bir istihbar şebekesi vücude getirmiş ve bu şebekede çalışanları kesesinden bir çok nimetlerle garketmişti. İsraf diye telâkki olunan bu sarfiyat, mutlak ve müstebit bir idarenin levazımı zaruriyesinden sayılmak icabeder. Yaşadığı devri ve etrafındaki insanların ahlâk ve istidadını, hangi noktaların ne gibi şeraite karşı zayıf olduklarını iyice tetkik etmiş olan Sultan Hamid, para ve menfaat vasıtasiyle celbi kulûba muvaffak olacağını kestirdiğinden ve ilk tecrübeleri bu hususta muvaffakıyet temin ettiğinden artık saltanatının sonuna kadar bu yolda devama mecbur idi. Nimetin, ihsanın, atiyenin, hülâsa menfaatin arkası kesilirse şebekenin gevşiyeceği, hattâ dağılacağı ve sadakatten ötürü arzolunan hizmetlerin nihayet bulacağı muhakkak idi.
“Sultan Hamidin vehmi, ister yaradılışı icabı olsun, ister bilâhare muhitinin tesiriyle husule gelmiş bulunsun, her halde alelâde denilecek derecenin çok üstünde idi. Etrafını kuşatan insanlar, onu bu vehim yolunda tahrik ve teşvikten geri durmamışlar, ona daima vehmini kızıştıracak hâdiseler göstermişler, her tarafta onun hayat ve saltanatına düşman bulunduğunu söyliyerek saltanattan mahrumiyet ve ölüm tehlikeleriyle vehme alabildiğine vüs’at vermişler, hattâ çok defalar ortada hiç bir sebep ve vesile yok iken onun vehmini körükleyecek hâdiseler icat etmişlerdir. Sultan Hamidi etrafındaki adamlar, sadrazam ve nazırlariyle, saray bendegân ve mensubini ile, hülâsa bir dakika peşinden ayrılmamış olan muhiti ile muhakeme etmek elbette en doğru yoldur”.
İkinci Meşrutiyetin ilânı ve Abdülhamidin tahttan indirilmesi üzerine, hafiye teşkilâtı ve hafiyeler hakkında pek çok şey yazılmış ve söylenmiştir. En namlı hafiyeler halkın münferit ve toplu hakaret ve nümayişlerine hedef olmuş, bir kısmı sürgüne gönderilmiş, hapse atılmış, Kabasakal Mehmet Paşa ve Fehim Paşa gibi şöhretler de yaptıklarını hayatlariyle ödemişlerdi. (B. : Fehim paşa ve Mehmet Paşa, Kabasakal).
Hafiye teşkilâtı, başlarında saray ve hükümdar ile daima temas halinde olan devrin en nüfuzlu rical ve erkânı bulunan, dal ve budakları en aşağı halk tabakalarına kadar inen çeteler halinde kurulmuştu; bunlar büyük şehirdeki faaliyet sahalarını aralarında taksim etmişlerdi; ve meselâ “Fehim Paşa takımı” ve “Mehmed Paşa takımı” diye de isim almışlardı.
Bugün, çok yazıktır ki salâhiyetli ve namuslu bir kalemin mahsulü olup bu teşkilâtı hurda teferrüatiyle aydınlatan bir eser bulunmadığı gibi saraya verilmiş jurnallardan mürekkep bir koleksiyon da mevcut değildir.
1909 da “Müellif ve muharriri Mahmud“ imzasiyle neşredilmiş “Hafiyelerin listesi” adındaki risale, halkın heyecan ve merakını istismar etmek için yazılmış ve İkinci Abdülhamid devri memurlarından bir çok namuslu kimseleri de “hafiyelik” ile lekeliyen bir eser gibi görünüyor.
Meşrutiyetin ilânında namlı hafiyelerden en ağır harakete maruz kalanlardan biri İkinci Abdülhamid devrinde Adliye Müfettişliği yapmış olan Yusuf Şetvan Beydir; İkinci Meclisi Meb’usana Bingazi Meb’usu olarak giren bu zat, Mecliste asabî bir heyecan ile karşılanmış idi; bu arada Biga Meb’usu Arif İsmet Bey tarafından alenen: “Şetvan Bey namı erbabı namusu tethiş eder, bu ünvanın hamiyetli insanlarda müthiş hâtıratı vardır!” diye itham edilen ve bu itham Meclisin alkışlariyle karşılanan Bingazi Meb’usu heyeti umumiyenin karariyle Meclisten çıkarılmıştı.
Tuhaf bir nümayişe hedef olan bir namlı hafiye de Nafia Nezareti Mektupçu muavini Kanlıcalı Said Bey olmuştu; bir akşam Köprüden Boğaza giden Şirketi Hayriye vapuru, Said Beyin yalısı önünde içindeki yolcular tarafından durdurulmuş, yalının camları, vapuru kömürleriyle ve “Yuha!.. Kahrolsun hafiyeler!..” nâ’ralariyle bir anda kırılıp indirilmişti.
Rivayet edildiğine göre hafiyelerin arasında en şeni’ simalar Sakallı Mehmed ve Fehim Paşaların takımlarında toplanmıştı; bunlar, işi jurnalcılıktan çıkararak Paşalarının behimî hırslarını tatmin için çalışan bir ırz ve namus düşmanı çete haline gelmişlerdi; Fehim Paşalıların en iğrenç siması da, Beyoğlunda muhabbet tellâllığından ûlâ rütbesi sınıfı evveline kadar yükselen musevîden dönme Süreyya idi ki Meşrutiyetin ilânında izini kaybettirerek Avrupaya kaçmağa muvaffak olmuştu.
O devri yaşamış olanlar nakleder: “Bunlar, bu ünvan, bu mensubiyet sayesinde umumhanelerde belâlı yani zoraki zampara, pek nadiren kazalı, yani kadının erkeğe tutgun vaziyetinde yaşarlar, hiç bir zaman paralı sınıfında yaşamazlardı” (Ahmet Rasim, Muharrir bu ya..)
Hafiye jurnalı ile başından en tuhaf ve garip vakalar geçmiş kimselerden biri de büyük muharrir Ahmed Rasimdir; Üstad bunlardan ikisini şöyle nakleder:
“Galata rıhtımı yapılmak üzere idi. Biz o zaman beş on arkadaş her akşam bu sahil üzerinde bulunan, gündüzleri kahvehane, geceleri meyhane olan bir gazinonun süslü, temiz, etrafı buzlu camlarla kapalı bölmesinde toplanır, içer, çakar, eğlenir, burası alelâde hafiye uğrağı olmadığı için rahat rahat görüşürdük. Merhum Borazan (Tevfik), meşhur (Muhsin), (Nuri Baba), Enderunî (Ayı Râşid) gibi kibar mukallidin, (Nuri Şeyda) gibi üstadı musiki, rum olduğu halde rumlarla görüşmez, bizimle düşer kalkar, cidden ehlidil, kalender (Afandos), bir de vaktiyle mahud (Kuleli Vak’ası) denilen ilk Meşrutiyet mürettiplerinin ve bilâhare Midhat Paşanın İzmirden İstanbula celbi de istintakına memur olmak suretiyle Sultan Hamid’in emnü itimadını kazanmış olan Fındıklılı (Mehmed) Efendinin oğlu (Nâzım) Bey namında gayetle riyakâr, okkalarla rakı, şarap içtiği halde mutaassıp görünür, masa başında fesini çıkarıp takkesiyle oturur biri, daha bir kaç kişi bu gazinonun hemen gün kaçırmaz müdavimlerindendik...
“Biz (Nâzım) ın her hali endişe verdiği için yanımızdan uzaklaştırmak istiyorduk ve bu emel hepimizce takarrür etmişti. Bilhassa (Nuri Baba) bu babda icra memuru gibi davranıyor, anınla her gece eğleniyor. İşi sarhoşluluğa vurarak söğürüyor, sayıyordu. Fakat aldıran veya aldıracak kim?
“Bir gece (Afandos) gecikti. Fakat bir saat sonra beraberinde diğer bir Rum olduğu halde geldi. Bize de (Aleksandros) Efendi namiyle prezante etti. Adamcağız oturdu. Hasır şapkasını çıkardı. Bermutad beyaz takkesiyle oturan (Nâzım) ın tâ tepesine müsadif olan çengele astı. Bu tesadüf derhal Nuri Baba’nın nazarı dikkatini celbetmiş olmalı ki gülerek yüzüme baktı. Andalım, (Nâzım)’a bir azizlik yapacak!.. Birer kadeh.. Birer kadeh daha.. Babada gözler parladı. Ha babam, ha babam ha!.. Tam (Nâzım) kadehini içip de üstüne suyu yuvarlarken baba bir hamlede paşkayı alınca başına geçirmesin mi?
“Olacak bu ya... Şauka biraz büyücek, (Nâzım) ın kafası küçücük olduğu için kulaklarına kadar geçince siması öyle komik bir manzara bağladı ki kahkahalarla gülmemek kabil değildi. Daha tuhafı (Nâzım)’ın gûya kemali takvasından elini şapkaya sürmekten de tevakki ederek Babaya;
— Çıkar şu murdarı başımdan!
Demesiydi!..
Elhasıl gülüşüp dururken bizim bölmeden içeriye tanımadığımız iki kişi girdi. Biri bana doğru eğilerek kulağıma:
— Rasim Bey, Nâzım Bey kimdir?
Deyince gösterdim. Herif doğruldu. Nâzıma hitaben:
— Buyurun Bey, sizi Merkezden istiyorlar!
Dedi.. (Nâzım) da betbeniz attı. Takkeyi düzeltti. Fesi giydi. (Nuri Baba) o ikiden birini tanıyormuş, sebebi tevkifi sordu. Dedi ki:
— Şapka giymiş diye jurnal verdiler, komiser bey istiyor...
Bizde bir hayret!..
— Kim vermiş?
— Kasap Mehmed namında biri...
— Ne vakit giymiş?
— Bu gece!..
(Nâzım) titriye titriye kalkındı. O iki sivil memurla beraber gitti.
“Artık bizde muhavereler:
Subhanallah!.. Bu nasıl iş canım... Zavallı Nâzım donakaldı... Hasbünallah!.. Bak şu olan işe... Şimde ne yapalım?.. Oğlana yazıktır!.. Baba ne olacak?
Baba eliyle sakalını sığadıktan sonra dedi ki:
— Ne olacak?.. Rasim, birer tane daha çakalım. (Voyvoda) komiseri (Yusuf) benim bildiğimdir, gidelim anlatalım, kurtarırız.
— Olur!..
Çaktık... Arkadaşlara:
— Biz şimdi geliriz!
Diyerek yola düzüldük.
“Merkezden içeriye girdik, Komiserin odasına vardık. (Nâzım) melûl ve mahzun oturuyordu. Bizi görünce ferahladı. Filvaki komiser, Babayı hüsnü istikbal etti. Hal ve hatır sordu. Sebebi ziyaretini de anlamak istedi. Baba da anlattı. Komiser dedi ki:
— Vallahi Nuri Bey... jurnalı veren adam buralardadır, çağırtayım, bir kere daha sorayım. Biraz bekleyin.
Zili vurdu. Gelen memura:
— Kasap Mehmedi buldurun.
“Bir çeyrek sonraydı ki içeriye sarhoşluğu (zom) ta’bir edilen halinde biri girdi. Gözleri kapanıyor, herif bacakları üzerinde sallanıyordu. Komiser, ben, Baba gülmeğe başladık. Komiser:
— Biraz beriye gel... (Nâzımı göstererek) şapkayı giyen bu muydu?
Ne dersiniz? Kasap uyanır gibi oldu. Gözleriyle üçümüzü süzdü.. Ağzından tükürük saçıyordu, bizi bir daha süzdü, ne dese beğenirsiniz?
(Nâzım’ı göstererek):
— Hayır, bu değil.. (Benimle Nuri Babayı başiyle işaret ederek):
— Bunlar idi!
Biz yine birbirimize bakışarak gülüştük. Sözündeki tezadın işimize yarayacağına inanmış idik. Komiser:
— Peki, haydi, git... Nâzım Bey siz de teşrif buyurun... Nuri Baba siz biraz oturun.
Dedikten sonra masanın gözünden bir kâğıt çıkardı. Bir şeyler yazdı. Nuri Babaya dedi ki:
— Yanınıza bir sivil efendi vereyim de siz Galatasarayına kadar gidin.
— Nasıl? Bizi mi tevkif ediyorsunuz, halbuki biz buraya şefaat için geldik.
Komiser ellerini oğuşturarak:
— Ne yapayım ki bu Kasap Mehmed, mabeyin hafiyesidir. Başka türlü bir şey yapamam.
— Yapma Yusuf Bey...
— Başka çarem yoktur, yazdığım jurnal de onun aleyhinde, sizin lehinizdedir, al oku!..
Filvaki dediği gibiydi. Bir (Hasbünallah) daha!..
— Şaka etme Yusuf Bey...
— Şaka değil, ciddî söylüyorum.
Demekle beraber zili vurdu. İçeriye giren sivil memura:
— Al şu jurnalı.. Beyleri Galatasarayına götür.
Çarünâçar kalktık. Memurla beraber Merkezden çıkarak Yüksekkaldırımı tırmandık. Eski (Yani) birahanesinin önüne geldik. Dedim ki:
— Baba, şurada karnımızı doyuralım, ne olur ne olmaz!..
Benim içime bir şeyler doğuyordu. Bu teklife memur da icabet etti. Girdik. Memur da hemkadeh oldu. Yedik içtik. Doğruca Galatasarayına gittik. Baba, yolda diyordu ki:
— Bizim Hâfız Bey orada...
(Hâfız Bey) dediği o zaman jandarma tabur ağasıydı. Bilâhare alaybeyi oldu. Ben de tanırdım. Mabeyine mensup hafiyelerden idi.
Biz Galatasarayı polis komiserliği odasına girdiğimizde kapıdan bir kere baktı, bakış o bakış, bir daha görünmedi. Komiser jurnalımıza göz geçirir geçirmez zembereği boşanmış gibi birdenbire ayağa kalktı. Kaşları şahlandı; jurnalden gözünü ayırmıyordu. Dışarıya çıktı. Taşlıkta bir fiskos başladı.
“Ben (Nuri Baba) ya, o da bana bakakalmış idik. Jurnalda bizi itham edecek harfi vâhid olmadığı halde bir komiseri böyle büyük bir ehemmiyetle saran sır acaba neydi? Bizi getiren sivil memur bile şaşkın şaşkın bakınıyordu. Elhasıl aradan beş on dakika geçtikten sonra bir jandarma neferi odaya girdi. İkimize birden sert bir surat ile:
— Haydi yürüyün!
Dedi. Yürüdük. Hapishaneye giden yol üzerinde alçak tavanlı loş bir odaya girdik. Görülmemiş bir manzara! Sağ tarafında kalın tahta parmaklıklı bir kapı, aralıklarından bir takım gözler bize bakıyordu. Sol tarafta bir yazı masası, üstünde bir kırbaç, hokka evrak. Bu masanın arkasında abusülvecih bir polis çavuşu oturuyordu. Ama yüzümüze bile bakmıyordu. Odanın etrafı yüksek peykeli olduğu için oturduk. Benim bacaklarım sallanıyordu. (Nuri Baba), babahindi gibi kabararak kızarıyordu. Bu halinden korkmağa başladım. Çünkü baba bu hale geldi mi ondan öte ne yaptığını bilmez. Hattâ korktuğum bir dakika sonra başıma geldi.
“Oturur oturmaz bizi getiren jandarmaya sordu:
— Biz burada mı kalacağız?
Köşeden müthiş bir sada:
—Sus!.. P.....
Baba yerinden yıldırım gibi fırladı. Polis çavuşunun gırtlağına sarıldı. Altına aldı. Tahta parmaklık arkasından da:
— Vur!
Sesleri yükseldi.
Anlaşılıyor a. İş çığrından çıktı. Bir anda odanın içi polis, jandarma, sivil memurlarla doldu. Çavuşu babanın elinden güç kurtardılar. Baba artık var kuvvetiyle alabildiğine bağıra bağıra sövüyordu. En nihayet ikimizi üç jandarma hıfız ve emanetinde olarak taşlığa çıkardılar. Baba aslanlar gibi köpürmüş, atılacak yer, adam arıyordu. Yanımıza elleri prangalı iki kişi daha kattılar. Galatarasarayından çıkardılar. Nereye gidiyorduk? Jandarmanın biri dedi ki:
— Babızaptiyeye!
— Yayan mı?
— Paran varsa araba tut, ben sizinle binerim, ötekiler gitsinler!..
Baba, munsif bir adamdı. Dedi ki:
— Onlara da bir araba ttun, anca beraber, kanca beraber...
“Arabalar tutuldu, bindik. Ben birbirini takip eden nâme’mul hâdiseler tesiriyle mebhut, hiç bir şeyden anlamaz bir haydeydim. O tarihte (İkdam) da çalışıyordum. Bir ümidim var ise o da Zaptiye Nâzırı (Nââzım) Paşanın insafındaydı.
“Köprü başına geldiğimizde açık olduğunu haber aldık. Bir belâ daha..., arabalardan indik. Büyük bir barkoya bindik.
“Ne gizliyeyim? Ben Babanın pöflerinden; öflerinden korkuyordum. Çünkü aklı zivanadan çıkmış görünüyordu. Gayet asabî olduğu için kaldırıp kendisini denize atar.. Atar mı atar. Vaktiyle bir meseleden dolayı böyle bir sabıkası da vardı.
“Her neyse, Sirkeci, Bâbıâli caddesi yürüdük. Gece yarısına doğru Bâbızaptiyeden içeri girdik. Kelepçeliler ayrıldı, bizi (İfade odası) denilen bir odaya soktular. Burada bir polis yatmış horluyordu. Kaldırdılar. Galatasarayında alelâcele yazılmış olan jurnalımızı verdiler. Polis okur okumaz:
— Verin içeriye!
Dedi. Bizi doğruca Tevkifhaneye götürdüler. Üstümüzü yokladılar. Açılan bir kapıdan salmaya salıverir gibi içeriye attılar.
“Genişçe bir koridora açılmış bir takım odalar, hepsinden de ince, kalın, horultular, kesik, sürekli öksürükler geliyordu. Bu odaların birinden karşımıza biri çıktı. Bize Azerbaycan şivesiyle:
— Buyurun beyler!
Dedi. Herifi takip ettik, bir odadan içeriye girdik. Herif derhal bizim ikimize bir yatak serdi. Cidden söylüyorum, mis kokulu çarşaf, yorgan koydu. Ben daha yastıkları görür görmez kendimden geçmeğe başladım.
— Beyler paralarınızı bana verin... Yoksa karışmam, çaldırabilirsiniz.
Başka ne yapabilirdik? Verdik. Baba ile koyun koyuna yattık...
“Ne rahat yer imiş! Koca tevkifhanenin içinde çıt yoktu. Gözlerimi açtığım zaman yirmi otuz kadar mevkufun bize karşı nazar eylediklerini gördüm, utanıyordum.
“Köşede bir semaver fokurduyor, gece bizi karşılayan herif istiyenlere çay veriyordu. Biz de istedik. Bize de getirdi, hem de:
— Hoş gelmişsiniz!..
Dedi. Bu söz, Babanın hoşuna gitti. İsmini sordu, o da şivei mahsusasiyle cevap verdi:
— Bana Acem Ali derler.
— Sen burada necisin?
— Koğuş eskisi...
— Çoktan beri burada mısın?
— İki sene kadar oluyor...
“Baba bir çay daha ısmarladı. Diğer mevkuflarla sorgu suale başladı. Pek neşeli görüşüyor, her biriyle lâtifeler ediyor, sebei tevkifleri olan cürümler hakkında esbabı muhaffefe dermeyan ediyordu. İçlerinden biri de bizim sebebi tevkifimizi sordu. Baba hiç düşünmeden beni göstererek dedi ki:
— Bunu gördünüz mü? Bilseniz ne civelektir.
Şaşaladım. O devam ediyordu:
— Dün akşam Galatada Sakallı Kostinin balozuna gittik. Meğer bunun oradaki karılardan biri dostuymuş. Bir masaya oturduk. Karı da yanımıza geldi. Konuşup dururken mavnacının biri karıya söz attı. (Yine beni göstererek) Bu da herifin suratı budur, dedi. Bira kadehini fırlattı. Ayağa kalktılar. Seninki koltuğunun altından koca bir kama çıkarıp da herife yallah etmesin mi?
“Babanın yalanı bu derekeye indiği esnada idi ki dışardan acı acı bir feryat koptu. Bu feryat:
— Şapka gi...yenler!!
Diye aksediyordu. Ben hacil ve mahcup yerimden fırladım. Münadinin yanındaki polise uyarak tevkifhaneden çıkarken arkamızdan biri; “Tuğ! gâvur kafalı köpekler!” diyordu.
Tam dört gün dört gece Babı zaptiyede istintak edildik. Bizi artık tevkifhaneye vermediler. Polis mahpusîn koğuşuna yani meriyülhâtır odasına verdiler. Hini istintakta sorduklarına nazaran tevkif edildiğimiz geceden bir kaç gece evvel başlarına silindir şapka giymiş iki Türk, İngiliz sefarethanesine kaçmışlarmış. Sultan Hamid polis hafiyesi bunları arıyormuş.
“Güç hal ile bizim böyle şapka giymediğimizi isbat ettik, yakamızı nefiyden, mahpusiyetten kurtardık idi.” (Ahmed Rasim, Muharrir bu ya!)
“O zamanda (Pendik) te barbunya gibi leziz balıklarla bir de al şarap vardı. Bir kaç tane ondan, bir kadeh de berikinden hülyası ağzımı sulandırıyordu.
“Yalnız başımayım. Arkadaşım, filân yok. Varır varmaz deniz kenarına giden caddeyi tutturdum. Birinci gazinodan içeri girdim, Oturdum, oturmadım, karşıma pos bıyık bir herif dikildi:
— İsminiz?
— Rasim!
— Necisiniz?
— Muharrir.
— Hangi gazetede?
— (İkdam) da!
— Buraya ne için geldiniz?
— Adaya gitmek için...
— Adada ne yapacaksınız ?
— İşte orasını bilemiyorum... Yalnız şu var ki burada ne yapacaksam orada da onu yapacağım..., Siz neye soruyorsunuz?
Herif afalladı. Bir dakika düşündükten sonra:
— Ben buranın zabıta memuruyum...
— İyi ya... Neye soruyorsun?
Yine afalladı.
— Bir cürmüm mürmüm var mı?
— Ha...yır! Öyle emir aldık!
— Benim için mi?
— Ha...yır!..
— O halde vazifeni tecavüz ediyorsun!
— . . . . .
— Çakar mısın?
— Ha... yır!
— Yer misin?
— Şimdi yedim.
— Öyle ise bir kahve iç? Otur bakayım!
“O zamanın da tabiatini müdrik olduğum için herifin simasından akan hissi memnuniyeti derhal anladım. Onun benim yanımda oturması vazifesini ifa etmesi demek idi. Oturdu.
Bir sigara...
— Garson, gel, efendiye bir kahve!.. Şekerli mi?
— Ha...yır!. Sade!
— Sade!.. Yiyecek ne var?
Garson saydı. Hiç birini canım istemedi. Dedim ki:
— Ben buraya balık için geldim.
Zabıta memuru davrandı.
— Ben size şimdi taze barbunya bulurum.
— Teşekkür ederim.
“Gitti. Filvaki bir rumyos oğlanın elinde dört beş barbunya geldi. Verdim kızarttılar. Şarabı getirdiler. Göçürdüm. Fakat öğle üstü!.. Vapura üç dört saat var.. Gazinoda ârâm ile, dalga saymakla bitmez ki!.. Gezineyim, hazır gelmişken köyü de anlamış olurum, dedim. Kalktım. Zabıta memuru bir tavrı istifham ile yüzüme baktıktan sonra:
— Nereye Bey?
Ben lâkayıt:
— Şöyle bir gezineyim. Hazmı taam...
(Pendik) in burun gibi olan çıkıntısını göstererek:
— Fakat o tarafa gitmeyin!
— Neden?
— Damat Mahmud Paşa firar etti... Sonra sizi!..
“Ne Paşa merhumu tanırım, ne de burada oturduğunu bilirim...
Durdum. Zamanın tabiatini bilirim dedim a. Duruşum bir hattı hareket tayini için idi. Dedim ki:
— Öyle ise Adaya da gitmiyeyim!
— Gitmeyin. Çünkü karşı karşıya!..
— Acaba kaçta tren var!..
— Trenden evvel karakola gelin de, ifadenizi alayım!..
— Buyurun!..
“Başka ne diyebilirdim? Gittik. Ufak bir ifade aldı. İmzaladım... Saate baktı. Yirmi dakika sonra tren olduğunu söyledi. Kös kös döndüm. Fakat beni istasyona kadar teşyi etti. Bindim, avdet ettim. Aradan bir gün mü geçti, iki gün mü?.. Beni Zaptiye Nâzırı çağırttı. Huzuruna çıktım. İlk sözü:
— Ne vakitten beri Mahmud Paşayı tanırsınız?
Dedim ki:
— Mahmud Paşa namında tanıdığım kimse yoktur.
— İnkâr eyleme!..
— Tahkik buyurabilirsiniz...
— O halde (Pendik) te ne geziyorsunuz?
— Hovardalık!..
— Biz ama sizi söyletiriz.
— Yalan istiyorsanız söyliyeyim!
Nâzır da afalladı. Bunun üzerine macerayı etrafiyle anlattım. Dinledikten sonra masasının gözünü çekerek bir kâğıt çıkardı.
— Okuyunuz!
Dedi. Belki yetmiş seksen satır var. Aman!.. Ben neler yapmşım!.. Köşkün kapısına gidip de çalmamış mıyım!.. Zabıta memuruna -gireyim diye- rüşvet mi teklif etmemişim!.. Ennihayet bir yolunu bir yolunu bulup kaçmamış mıyım?..
Velhasıl gecenin saat yedisine kadar uğraşa uğraşa nâzırı ancak ikna ettim.
Son sözü bu olduydu: Ben kefil oluyorum da sizi tahliye ediyorum.
“Yerle temennayı bastırıp azîm bir:
— Teşekkür ederim Paşa Hazretleri!
Dedim. (Ahmed Rasim, Gülüp ağladıklarım).
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010232
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 1, pages 110-115
See Also Note
B. : Fehim paşa ve Mehmet Paşa, Kabasakal
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.