Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ABDÜLHAMİD II
Osmanlı Hanedanının Otuz altıncı hükümdarı, İstanbul tahtına oturan Türk hükümdarlarının yirmi sekizincisi, Abdülmecid ile Gülnihal kadının oğlu, 21 Eylûl 1842 (16 Şaban 1258) de doğdu, 31 Ağustos 1876 (11 Şaban 1293) de büyük kardeşi Beşinci Muradın yerine otuz dört yaşında tahta geçti; 27 Nisan 1909 (7 Rebiülâhir 1327) Salı günü İkinci Meşrutiyete ihanet ve otuz bir Mart irtica ihlâlini tahrik ile suçlanarak tahttan indirildi; dokuz yıl, evvelâ Selânikte Alâtini köşkünde, sonra İstanbulda Beylerbeyi sarayında mahbus yaşadı, 10 Şubat 1918 (28 Rebiülâhir 1336) da, Beylerbeyi sarayında yetmiş altı yaşında olarak öldü. Kabri İkinci Mahmud türbesindedir. Otuz iki yıl, yedi ay yirmi altı gün Padişahlık etmiştir. Zamanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyet arasında uzun bir istibdat devri olmuştur.
Halk ağzında Sultan Hamid diye meşhurdur; tahttan indirildikten sonra da, devrinin ricali, “Ankazı İstibdad”, kendisi de “Hâkanı Mahlû”, oldu; lâübali ve mütecaviz kalem ve ağızlarda da ya sadece “Hamid”, yahut “Pinti Hamid” denildi.
Eşref’in:
Yapışmış muttasıl çarlu çevirmekte Kızıl Sultan
Sanır bir giyotin şimdi görenler tahtı sultanı
Beyitinde olduğu gibi ona “Kızıl Sultan” da dediler; bu, Üçüncü Cumhuriyetin ateşli Fransız gençleri tarafından kullanılmış romantik “Le Sultan Rouge” ter...
⇓ Read more...
Osmanlı Hanedanının Otuz altıncı hükümdarı, İstanbul tahtına oturan Türk hükümdarlarının yirmi sekizincisi, Abdülmecid ile Gülnihal kadının oğlu, 21 Eylûl 1842 (16 Şaban 1258) de doğdu, 31 Ağustos 1876 (11 Şaban 1293) de büyük kardeşi Beşinci Muradın yerine otuz dört yaşında tahta geçti; 27 Nisan 1909 (7 Rebiülâhir 1327) Salı günü İkinci Meşrutiyete ihanet ve otuz bir Mart irtica ihlâlini tahrik ile suçlanarak tahttan indirildi; dokuz yıl, evvelâ Selânikte Alâtini köşkünde, sonra İstanbulda Beylerbeyi sarayında mahbus yaşadı, 10 Şubat 1918 (28 Rebiülâhir 1336) da, Beylerbeyi sarayında yetmiş altı yaşında olarak öldü. Kabri İkinci Mahmud türbesindedir. Otuz iki yıl, yedi ay yirmi altı gün Padişahlık etmiştir. Zamanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyet arasında uzun bir istibdat devri olmuştur.
Halk ağzında Sultan Hamid diye meşhurdur; tahttan indirildikten sonra da, devrinin ricali, “Ankazı İstibdad”, kendisi de “Hâkanı Mahlû”, oldu; lâübali ve mütecaviz kalem ve ağızlarda da ya sadece “Hamid”, yahut “Pinti Hamid” denildi.
Eşref’in:
Yapışmış muttasıl çarlu çevirmekte Kızıl Sultan
Sanır bir giyotin şimdi görenler tahtı sultanı
Beyitinde olduğu gibi ona “Kızıl Sultan” da dediler; bu, Üçüncü Cumhuriyetin ateşli Fransız gençleri tarafından kullanılmış romantik “Le Sultan Rouge” terkibinin tercümesinden başka bir kıymet taşımaz (B. : Taşkışla divanı harbi)
Büyük kardeşi Beşinci Murad mecnundu; şu yerinde hükmü İslâm Ansiklopedisinden alıyoruz: “Zeki, ve bilhassa hakikî seciyesini ve düşüncelerini gizlemekte pek mahir olan İkinci Abdülhamid” ne dedesi gibi kanlı, ne babası gibi ayyaş, ne amcası gibi saf ve lâübali, ne küçük kardeşleri gibi iradesiz ve zelil olldu. Müsteşrik Vamberi nakleder, Almanya İmparatoru İkinci Vilhelm bir ziyafette Avusturya İmparatoru Fransuva - Jozef’e İkinci Abdülhamid hakkında: “Hükümdarlık sanatını ondan öğrenmeliyiz” demişti.
Osmanlı İmparatorluğunun son vak’anüvisi Abdurrahman Şeref Efendi, ölümü münasebetiyle yazdığı bir makalede yakından tanıdığı bu hükümdarın halini şu yollu anlatıyor:
“Sima ve bünyesinde Hanedanı Osmaniyeye mahsus olan alâmetler iyice fark ve müşahede olunurdu. Zeki ve hassas, dakikaşinas, muamelei mu’tadesi nazik, halâveti muhsusai sadaya malik, efendiliğin ve hilâfet ve saltanatın izzü vekarını tamamiyle yerine getirir, bendegânını taltif ve kendisiyle görüşen ecnebileri tatlı dili ve cazibei nezateki ile teshir etmenin yolunu bilir, tehdidini hakkiyle ikaa kadir ve lüzumunda şiddet göstermeğe veya hiddetini teskin etmeğe muktedir idi. Küçük yaşından beri müptelâ olduğu vehimliliğin tesiriyle saltanat ve hayatını daima tehlikede görmek kendisinde müzmin ve mânevi bir hastalık halini almıştı. Jurnalcıların ardı arkası kesilmiyen (dedikoduları) vehimini bir kat daha arttırmış, mevkiini korumak için hatıra gelen ve gelmiyen korunma tedbirleri ve tazyiklerinin hepsini yapmış, uyku ve rahatını bu uğurda feda ettiği halde Cenabı Hakkın adaleti tecelli ederek âkıbet korktuğuna uğramıştı.”
Uzun saltanatının memleket ve millet üzerinde açtığı yaralar, İkinci Abdülhamidin şahsî seyyiatı değil, herhangi bir istibdad idaresinin kaçınamıyacağı kötülüklerdir. İkinci Abdülhamid anasından pek küçük yaşta öksüz kalmıştı; üvey analarından Abdülmecidin dördüncü zevcesi Perestu Kadınefendi tarafından büyütüldü; ki, tahta çıktıktan sonra hayatını şefkatine borçlu olduğu bu kadına “Valide Sultan” ünvanını vermişti. Abdülâzizin anası Pertevniyal Sultan da bu öksüz şehzadeye karşı koruyucu bir sevgi ve alâka gösterdi, Abdülhamid bu kadına karşı da minnet ve şükran borçlarını unutmamıştı. Babası da anası da veremden ölmüştü; çocukluğunda ona yetmiş altı yıllık bir ömür asla tahmin edilemezdi; veraset yoliyle aldığı bu müthiş hastalığı, yaşamak ihtirasının kamçıladığı bir irade ile yenmişti. Zevklerini sıhhatine feda etti; burada, çocukluğundan beri doktoru olan Mavroyani Paşanın adını has mânasiyle bir dost olarak kaydetmek lâzımdır. Şehzadeliğinde spor, günlük hayatının başlıca işlerinden olmuştu; mükemmel bir binici ve avcıydı, yaz mevsiminde, Kızkulesine kayık ile geçerek denize girdiği rivayet edilir; kendisinin Tarabya üstündeki, kız kardeşi Cemile Sultanın da Alemdağındaki çiftlikleri en sevdiği yerlerdendi, burada, her türlü gürültü ve dedikodudan uzak, haftalarca kaldığı olurdu. Saltanatının son günlerine kadar da sarayındaki hususî atölyesinde, devrinin en mahir ince marangoz ustalarından biri olarak çalışmıştır. Babası gibi bir erkek güzeli değildi, çirkin de denilemezdi; bu orta boylu adamın yüzündeki kendisine has kıymetler, bakışları keskin ve işleyici elâ gözleriyle iri ve kemerli burnuydu; sesi de bir devlet reisi ağzına yakışacak şekilde gür ve kalındı. Kolları, hânedanının karakteristik hususiyetlerindendir, çok uzundu; kavuşturduğunda elleri rahat rahat koltuk altlarını bulurdu. Muharrir Fikret Âdil anlatır: Halen Havagazı Şirketi memurlarından Bay Tevfik Fuadın babası Fuad Bey Saray Muhafız alayı zabitlerindenmiş. Yıldız sarayında marangozhanede çıkan yangında can ve baş ile çalışmış, ve tepeden tırnağa kadar ıslanmış; Abdülhamid kendisine teşekkür ederek ıslak esvapla üşümemesi için ceketlerinden birini hediye etmiş. Neftî renkte olan bu ceketin koltuk altlarında iki tabanca cebi varmış... Öyle ki kollarını kavuşturarak duran hükümdar, her iki eliyle birer tabanca kabzasını kavrıyabilirmiş...
Gençliğinde giyim ve kuşamına dikkat etmezdi; amcasının yanında yaptığı Avrupa seyahatinden ise sade bir zarafet içinde dönmüştü; elbiselerinin kumaşlarında tercih ettiği renkler hemen daima koyu kurşunî, neftî ve devetüyü idi.
Devrinin bütün Şehzadeleri gibi müstakbel bir hükümdara lâyık bir tahsil görmemişti. Fakat okumaktan zevk alırdı; Hânedanının tarihini iyi bilirdi; Yıldız sarayında çok zengin bir kütüphane kurmuştu ki, bugün İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinin temel parçasıdır, denilebilir, bilhassa türkçe yazmalar bakımından bir hazinedir..
Yavuz Selimi pek severdi, Almanya İmparatoru İkinci Vilhelm’in İstanbul ziyaretinde bu ceddine karşı olan sevgisini bu hükümdara açmış olacak ki, Vilhelm’in emriyle Berlinde Alman matbaacılığının nefîslerinden biri olarak basılan Sultan Selimi Evvel Divanı’nın pek mükellef ciltlenmiş bir nüshası, İkinci Abdülhamid’in kütüphanesine hediye edilmişti.
Abdülâziz ile Beşinci Murad’ın tahttan indirilmelerini, İkinci Abdülhamid hiç bir vakit unutamamıştı; Suavi Efendi vak’ası, Ermeni vak’ası, Bomba vak’ası ve hafiye jurnallarının yarattığı korku havası, onu, vehmi yasiyle beraber artan bir hükümdar yapmıştı; en kuvvetli olduğu zamanlar bile bir saltanat darbesinin hazırlanabileceğini düşünmüştü; işte bu devirlerdedir ki, kendisinde cinaî romanlara karşı bir merak başlamıştı. Ziya Şakir’in roman çeşnisiyle kaleme alınmış eserlerinden birinde bu merak şöyle nakledilmiştir:
“Sultan Hamid erken yatardı. Fakat, hiçbir zaman, yatar yatmaz uyumazdı. Onun, hal’edildiği tarihe kadar tamamiyle sadık kaldığı âdetlerden biri de, roman okutup dinlenmekti. Bu da yatak odasında, hususî bir tertibat alınmasını icap ettirmişti.
“Yatak odasının, selâmlık küçük mabeyin tarafında da bir kapı vardı. Bu kapı, sağ tarafa doğru bir paravanla kapatılmıştı. Bu pravanın arkasında, küçük bir masa ile bir mum bulunurdu.
“Sultan Hamid, yatmak için odasına gir- paravanın arkasında, küçük bir masa ile bir roman ile bekliyen okuyucuyu içeri alırdı. Bu, okuyuculuk vazifesini, vefatına kadar gidiş müdürü Hacı Mahmud Efendi ifa etmişti. Onun vefatından sonra da bu vazifeyi esvapçıbaşı İsmet Bey ile şifre kâtibi Asım Beye intikal eylemişti.
“Roman okuyucusu, kapıdan girer, paravanın arkasına geçerdi. Orada tek mumlu bir şamdan ile bir kutu kibrit hazırdı. Bu mumu yakar, masanın başına otururdu. Önüne romanı açarak Sultan Hamid’den emir beklerdi.
“Bu esnada da Sultan Hamid, büsbütün gecelik kıyafetini alır ve yatağa girer:
— Dün akşam, falan yerde kalmıştık. Devam edin bakalım.
Derdi. O zaman roman okumaya memur olan zat, biraz yüksek sesle, romana devam ederdi. Yüksek sesle okumasının sebebi de Sultan Hamidin sağ kulağının biraz ağır işitmesi idi.
“Sultan Hamide okunan romanların hemen hepsini polis romanları teşkil ederdi. Bunlar, mabeyin mütercimleri —ve bilhassa bunlardan İzzte Bey — tarafından tercüme edilirdi.
“Sultan Hamid, bunları büyük bir dikkatle dinler ve takip ederdi. Hattâ bunların entrikalı noktalarının tekrar okunmasını isterdi”. (Ziya Şakir, İkinci Sultan Hamid, şahsiyet ve hususiyetleri).
İkinci Abdülhalmide mahsus tercüme edilmiş olan bu romanlar, bugün gayet güzel ciltler içinde el yazması olarak Üniversite kütüphanesindedir.
Saltanatının ilk yıllarında halkın dikkat nazarını kendi üzerine çekmeğe çalışan, arabasında karşısına oturttuğu Sadrâzam Kâmil Paşa ile beraber bir Cuma günü kâğıthane mesiresinde görünen, Serasker kapısını ziyaretinde askerin karavanasından yemek yiyen, Yunan muharebesinin malûlgazilerine Yıldız sarayında verdiği bir ziyafetin sonunda davetlilerine kendi eliyle yaptığı bastonları hediye eden bu hükümdar; hafiye teşkilâtının bilhassa İstanbulu bir örümcek ağır gibi sardığı devirde, halktan ve hükûmetten ürkmüş, “Yıldız Sarayının esrarengiz münzevisi” olmuştu; Âlemi İslâmın Halifesi olan Osmanlı hükümdarları tarafından Cuma selâmlığı adı altında an’anevî merasim ile kılınan Cuma namazlarını bile, kendisinin sadece “evim” dediği bu sarayın yanında yaptırdığı Hamidiye camiinde kıldı. Her Cuma Yıldız camiinden evine döndüğünde de, Yıldız ve havalisinin inzibat ve âsâyişine memur İkinci Fırka Kumandanı Yaveriekrem Müşir Şevket Paşaya kırmızı bir kese içinde ve kendi eliyle bin altın ihsanı şâhâne verdiği itimat edilen ağızlardan rivayet edilir. Otuz üç yıllık İkinci Abdülhamid saltanatının pek buhranlı geçmiş olan ilk zamanlarının en büyük ve felâketli vak’ası 1876 (H. 1293) Rus seferi oldu. Abdülâzizin son zamanlarında başlayan Hersek, Bosna ve Bulgaristan ihtilâllerini, Beşinci Murad zamanında, Sırbistan ve Karadağ’ın Türkiyeye açtıkları bir harp takip etmişti. Türk ordusunun Sırbistanda kazandığı muvaffakıyetler üzerinden, Balkan Islavlarının hâmisi olan Rusya Sırplarla bir mütareke yapılmasını istiyen bir ültimaton verdi; bir Türk - Rus harbini, Yakın Şark’ta yeni menfaatler temin ederek önlemek istiyen İngiltere de Şark Meselesi’nin yeniden gözden geçirilmesi için İstanbulda bir konferans toplanmasını teklif etti. Bâbıâli hem mütareke, hem de konferans tekliflerini kabul etti; fakat bu konferans açılırken 23 Birincikânun 1876, atılan toplar, Türkiyede Kanunu Esasî’nin kabuliyle Meşrutiyet İdaresi’nin kurulduğunu ilân etti; bundan böyle İstanbul Konferansına yapacak bir iş kalmamakla beraber Bâbıâli’ye Türkiye’deki Hıristiyanların hukukunu koruma yolunnda bir proje tevdi edildi; yüksek devlet ricalinden kurulan fevkalâde bir meclis, devletin istiklâl ve şerefini korumak azminde olan Sadırâzam Midhat Paşaya tam güven göstererek bu yabancı müdahalesini reddetti; konferans dağıldı. Fakat, Abdülhamid, bu nazik zamanda Midhat Paşa’yı azletti ve Kanunu Esasi yapılırken koydurttuğu bir maddeye dayanarak Sabık Sadırâzamı hudut dışına çıkarttı; diğer taraftan mebus seçimine başlattı ve Birinci Osmanlı Mebusan Meclisini açtı. Rusyanın harp ilânını önlemek üzere İngilterenin arzusiyle Londrada ikinci bir konferans toplandı; bu konferansın kararlarını da Meclisi Mebusan reddetti. Romanyalılar Rusların müttefiki olarak, Bulgarlar ve Sırplar da Rus ordusuna öncülük eden çeteler çıkararak harbe girdiler. Türk ordusu, Balkanlarda Gazi Osman Paşa’nın Plevne müdafaası, Şarkî Anadoluda Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın muharebeleri gibi mevziî muvaffakıyetler gösterdi, fakat malî darlık, cephe gerilerinde yolsuzluk, iaşe ve levazım işlerinde bozukluk, orduda subay, bilhassa genç ve mektepli subay azlığı ve harbin İstanbulda Yıldız Sarayından idaresi gibi korkunç bir garabet mağlûbiyetimize sebep oldu; Rumeli cephesinde ise bu mağlûbiyet bir bozgun halini aldı ve bir Rus ordusu, arkasının kesilerek yok edilmesi tehlikesini göze alarak İstanbul kapılarında Ayastefanosa (Yeşilköy) geldi. İstanbul, Rumeli muhacirleriyle doldu; bu muhacirlerin kış ortasındaki perişan halleri, büyük şehir tarihinin en hazin yapraklarından birini teşkil eder (B. : 93 Muhacirleri ve Muhacir Mahalleleri). İkinci Abdülhamid bir taraftan Rusya Çarına sulh teklif etti, diğer taraftan da harp felâketini Meşrutiyet rejimine yükliyerek Meclisi Mebusanı bir daha açılmamak üzere dağıttı. İkinci Abdülhamid’in İstaibdad Devri, tarihimize “Şubat hükûmet Darbesi“ diye geçen bu vaka ile başladı (B. : Birinci Meclisi Meb’usan).
Ruslarla imzalanan Ayastefanos Muahedenamesi Avrupa Büyük Devletlerini telâşa düşürdü (B. : Ayastefanos Muahedesi); İngilterenin itirazı, Avusturyanın buna iştiraki, Almanyanın da araya girip daveti üzerin- Berlinde, Türkiye, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Alamnya ve İtalya Murahhaslarının iştirakiyle Almanya Başvekili Bismark’ın başkanlığında yeni bir sulh konferansı toplandı; Ayastefanos Muahedesi Türkiye lehine değiştirildi, fakat tavassut eden devletlerden bazılariyle komşu bîtaraf devletlere yeni menfaatler temin edildi (1878); Berlin Muahedesi ile:
Küçük, Türkiyeye bağlı bir Bulgaristan Prensliği kuruldu; Balkan Dağlarının cenubunda Hıristiyan bir vali ile idare edilir bir Şarkî Rumeli vilâyeti teşkil edildi; ;Romanya, Sırbistan ve Karadağa istiklâl verildi; Besarabya, Tuna ağızları, ve Anadoluda Batum, Kars ve Ardahan Rusyaya bırakıldı. Muvakkat kaydiyle Avusturya Bosna ve Herseki işgal etti; tatbik kıymeti olmıyan bir İttifak Muahedesi ve yine muvakkat kaydı ile İngiltere Kıbrıs adasını aldı; Tesalyanın büyük bir parçası Yunanistan’a verildi; İran lehine de bir hudut tashihi yapıldı.
Berlin Sulhü’nden sonra İkinci Abdülhamid mutlakiyeti Büyük Devletler’e karşı daima ihtiyatlı davrandı ve emrivâkileri kabul eden bir uysallık gösterdi:
1811 de Fransızlar Tunus’u, 1882 de İngilizler Mısırı, 1885 de, tam istiklâlini ilân eden Bulgaristan Şarkî Rumeli vilâyetini işgal ve ilhak ettiler; Bâbıâli, bu tecavüzleri protesto etti ve bu protestolarını takip etmedi. Abdülhamid’in bu dış siyaseti hiç değişmedi: 1897 de Girid Hıristiyanlarının çıkardığı ihtilâle yardım eden Yunanistan’a harp açtı, harbi kazandı, fakat Avrupa devletlerinin tavassut ve müdahalesiyle eski hudut üzere sulh yaptı ve yine Büyük Devletler’in tazyiki ile Girid Adasına muhtariyet verdi.
İçerde ise, en ufak fırsattan istifade ederek istibdad baskısını ağırlaştırdı. Abdülâziz’in kan dâvası olan Yıldız Muhakemesiyle Midhat Paşa’yı mahkûm ettirdi (B. : Yıldız Muhakemesi ve Midhat Paşa).
İslâm Ansikpoledisinden alınan aşağıdaki satırlar, bu uzun saltanatın, Ebebiyat Fakültesi Dekanı A. Hâmid Ongunsu’nun salâhiyetli kaleminden çıkmış bir tarihçesidir.
“Osmanlı-Rus Harbinden ve Meb’usan Meclisi’nin dağıtılmasından sonra, Abdülhamid, Ali Suavi Vak’asına rağmen, milleti birdenbire tazyik cihetine gitmiyerek, matbuat ve tedrisat sahasında bir müddet müsamahakâr davranmıştır. Fakat siyasî muvaffakıyetsizliklerin devamı ve bilhassa Hürriyet cereyanının gittikçe kuvvetlenir ve yüksek mekteplere yapılır görünmesi, kendisini hal’olunma endişesine düşürmeğe başlamıştır. Filhakika Abdülâziz Devri’nde başlamış olan Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs) hareketinin devamı olmak üzere, Askerî Tıbbiye talebesinden İshak Sükûtî, İbrahim Temo ve Hüseyinzade Ali ile arkadaşlarının “İttihad ve Terakki“ adı ile bir cemiyet teşkil etmeleri (1889), Abdülhamid’in dikkatini mekteplere ve matbuat ile neşriyata çekmiş ve bunlara gittikçe şiddetlenen bir mürakabe, takip ve takyit sistemi tatbik olunmağa başlanmıştır. Biraz sonra genç muhalif ve münevverlerin Avrupa’ya kaçmağa başlaması da, gittikçe genişliyen bir hafiye teşkilâtı kurulmasına sebep oldu. Mektep programları ve kitapları ile umumiyetle matbuat ve neşriyata tatbik edilen sansür sistemi fikrî ufku daraltıp karartmağa çalışırken, hafiye teşkilâtı da, hürriyet cazibesine kapılmış münevver insanları, mahpes ve sürgüne göndermek suretiyle, tecride gayret eder oldu. Fakat bu kara istibdat rejimine rağmen, Avrupa’ya kaçanların neşriyatı, memleket dahilinde bulunanların da muhtelif namlarla cemiyetler teşkil etmeleri devam etti. Avrupa’da bulunan muhalifler, Meşveret gazetesini neşreden İttihad ve Terakki ve Terakki gazetesini çıkaran Teşebbüs-i şahsî, Meşrutiyet ve Adem-i merkeziyet cemiyetleri olmak üzere, iki grup teşkil ediyorlardı. Bunlardan başka muhtelif namlar alan ve ayrılık gayeleri güden ermeni teşekkülleri de mevcuttu.
Yıldız tepesindeki sarayında, türkün gayri unsurlardan vücude getirdiği alayların muhafazası altında yaşayan Abdülhamid, bir muhalefetin teşekkülüne mani tedbirlere baş vururken, memleketin vüs’ati ve devrinin uzunluğu ile mütenasip olmamakla beraber, yurdun bir dereceye kadar imarını ve maarifin neşrini temin edecek bazı tedbir ve tesislere de müracaattan halî kalmamıştır. Devletin zayıf bütçesinin müsaadesi ve bazı valilerin şahsî gayretleri nisbetinde bir takım yollar, köprüler, mektep binaları, ecnebî sermayesi ile de Rumeli ve Anadolu’da, kısmen kilometre te’minatı ile ve kısmen de te’minatsız olarak, demiryolları inşa edilmiştir. Diğer taraftan, saltanat merkezinin ve Padişah nüfuzunu arttıracak münevver memurlar yetiştirmek üzere, Mekteb-i Mülkiye kurulmuş, Hukuk Mektebi, Hendese-i Mülkiye Mektebi tesis olunmuş ve Darülfünun yeniden açılmıştır. Rüştiye ve idadî teşkilâtı da, sıbyan mekteplerinin fevkinde, ilk ve orta tahsilin kuvvetlenmesine yardım etmiştir. Abdülhamid zamanında bunlardan başka, Avrupa kanunlarından alınan bir takım kanunlar da neşir ve tatbik olunmuştur.
Abdülhamid, gerek dahilde nüfuzunu te’yit etmek, gerek haricî siyasette bir mesnet olarak kullanmak için, halife unvanına hususî bir ehemmiyet atfetmiştir. Bu sıfatla, dahilde ve hariçte nüfuzunu arttırmak maksadı ile, Hicaz hattını inşaya kalkmış ve topladığı ianelerle bu teşebbüste, müşkülâtla da olsa, kısmen muvaffak olmuştur. Abdülhamid, haricî siyasette daima passif vaziyette kalmakla beraber, komşularının tecavüz siyaseti, İngiltere ile Fransa’nın da devamlı bir müzaheretten müçtenip davranmaları ve bazan yeni emrivâkiler yapmaktan çekinmemeleri dolayısiyle, Avrupa’da gittikçe ehemmiyet ve nüfuzu artan ve iktisadî inkişafı dolayısiyle, yeni mahreçler arayan Almanya’ya temayül lüzumunu hissetmiş ve Almanya da, Avrupa’da yeni siyasî kombinezonlara iştirakte kendini takyit etmeksizin, bu temayülden istifadeyi düşünerek, Abdülhamid’e karşı bir dostluk çehresi göstermekle bazı imtiyazlar ve bilhassa beynelmilel bir çok menfaat çarpışmalarına yol açan Bağdad hattı imtiyazını elde etmiştir. Fakat bu imtiyaz müzakereleri Rusya’yı da demiryolu işlerinde yeni isteklere sevketmiş ve bu devlet, Karadeniz mıntıkasında demiryolu inşası için, rüçhan hakkını almıştır.
Abdülhamid, seleflerinin israfları, neticesinde çekilen malî müzayakanın verdiği neticeleri bildiği cihetle, bu hususta bir dereceye kadar ihtiyat ve tasarrufa riayet etmekle beraber, malî muzayakanın önünü almağa muvaffak olmamış; selefleri derecesinde değilse bile, yine haricî istikraz yoluna gitmiştir. Osmanlı borçları alacaklarını zarardan korumak meselesi Berlin kongresinde de konuşulmuş ve bu suretle açılan müzakereler bir müddet sonra neticelendirilerek, Muharrem 1882 kararnamesi ile, Düyun-u Umumiye idaresi kurulmuştur. Ecnebi ve türk alacaklı vekillerinden mürekkep bir idare meclisinin yürüteceği bu idareye pul, müskirat, tuz, ipek, balık ve av resimleri ile bazı mümtaz eyaletler vergilerini doğrudan doğruya cibayet ve borca yatırma salâhiyeti verilmiştir. Bu idare, yabancı alacaklılara verdiği emniyet dolayısiyle, yeni istikrazlar yapılmasına imkân vermekle beraber, devletin hâkimiyeti üzerinde bir nevi vesayet tesis etmiştir. Diğer taraftan Padişahın mürakabesiz ve bütçesiz idaresi dahilde hükûmetin kredisini daima baltalamıştır. Filiyatta da hükûmet tediyeleri intizamsızdı. Memurlara, gayri muayyen olarak, senede ancak altı-yedi aylık verilebiliyordu.
İşte bir taraftan malî muzayaka ve her türlü hürriyetlerin tahdit ve takyidi, devletin harice karşı şeref ve haysiyetini korumak kudretinde bulunmaması ve zaman zaman dahilî isyanların tekerrürü, yeni, yeni muhtariyet ve istiklâl taleplerinde bulunan millî ihtiraslara gem vurulamaması ve Büyük Devletlerin fırsat buldukça, emrivâkiler ihdası ile, memleketin birer parçasını koparmalarına veya devletin büsbütün parçalanmasına yol açacak haklar ihdasına set çekilmemesi, gittikçe halk tabakalarında memnuniyetsizlik uyandırıyor ve gizli bir muhalefetin teşekkülüne sebep oluyordu. Abdülâziz devrinde başlıyan Yeni Osmanlılar ve Abdülhamid devrinde Genç Türkler hareketlerine ait hatıralar, şöhret kazanmış vatanperverlerin yazıları ve menkıbeleri yüksek mektepler talebesi arasında yeni kaynaşmalara sebep oluyor. Meşrutiyet fikri yeniden canlanıyor, takibe uğrayıp kaçanların Mısır’da ve Avrupa’daki neşritayı da tesirden halî kalmıyordu. Avrupa’da bulunan muhalifler, muhalefet ve Meşrutiyet esasında mutabık olmakla beraber, tatbikat hususunda ani fikirdi bulunmuyorlardı. Bundan dolayı hariçtekilerden ziyade dahildeki hürriyetperverler ve bilhassa Makedonya’daki çetecilik dolayısiyle toplanmış bulunan asker kıt’alarının başındaki münevver zabitler Kanunu Esasî’nin iadesinde esaslı rol oynamıştır. Nihayet komşu büyük devletlerin yeni müdahalelere hazırlanmaları inkılâp hareketini tacil etmiş ve Abdülhamid Kanunu Esasînin yeniden tatbikini kabule mecbur olunmuştur (23 Temmuz 1908).
Meşrutiyetin ilânı, bir çok kimselerin tahmin ettiği gibi, memlekete serî bir salâh getirmedi. Çok geçmeden Bulgaristan tam istaklâlini ilân ettiği gibi, Avusturya - Macaristan da Bosna-Hersek’in ilhakını bildirdi. Bu meselelerin tasfiyesine mecburiyet hasıl oldu. Dahili vaziyete gelince, her türlü hürriyetin ve bilhassa matbuat hürriyetinin kanun çerçevesi dışına taşması, cemiyetin, din, milliyet, kültür ve duygu bakımından hiç mütecanis olmıyan unsurları arasında ihtirasın büsbütün körükledğii bir mücadele doğurdu. Muhafazakâr ve cahil unsurlar arasınde menşei henüz vuzuh kazanmayan, muhtelif propagandaların tesiri altında, günün birinde, Meşrutiyeti muhafaza için Selânik’ten getirilmiş olan avcı taburlarının önayak olduğu, bir irtica hareketi (31 Mart vak’ası) baş gösterdi (13 Nisan 1909 - 31 Mart 1325); yeni rejimi tehlikeye düşürdü. Lâkin Rumeli’de bulunan yeni rejim taraftarları zabitlerle İstanbul’dan kaçıp onlara iltihak edenlerin, “Hareket Ordusu” namı ile, teşkil ettikleri kuvvet İstanbul üzerine yürüdü ve payitahttaki mürteci asker ve unsurları tenkil ederek, vaziyete hâkim oldu. Abdülhamid, ihtiyatkâr hareket etmekle beraber, irtica hareketinden istifade temayüllerinde bulunduğu için, birinci Meşrutiyet’inkine benzer bir âkıbete meydan vermemek üzere, Meb’usan ve Âyan’ın Ayastefanos (Yeşilköy) ta umumî meclis halinde toplantısında hal’e varar verilerek, tahtından indirildi. (B. : 31 Mart Vak’ası).
İkinci Abdülhamid’in tahttan indirilmesini, o sırada Maarif Nazırı bulunan Vak’anüvis Abdurrahman Şeref Efendi şöyle anlatıyor
“Herkesçe malûm olmıyan keyfiyeti hal’ini beyan ve hikâye edeceğim:
31 Mart (13 Nisan 1909) isyanı askerîsi üzerine Selânikten İstanbula azimet ve bugatı askeriyenin te’dibini deruhte eden Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa Ayastefanos’ta içtimaa başlıyan Âyan ve Meb’usan Meclisine vürudunda hal’ keyfiyetini asla hatıra getirmemeyi ifade ve ihtar eylemiş ise de efkârı umumiyenin heyecanı önüne geçilecek raddede olmadığından çarunâçar tebeddülü saltanat hedefi enzar oldu.
Hareket Ordusunun İstanbul dühulünü müteakip Âyan ve Meb’usan dahi Ayastefanos’tan Ayasofya’daki dairei mahsusalarına avdet etti ve 1327 Rebiülâharının yedinci Salı günü (14-27 Nisan 1909) Mebusan salonunda Meclisi Millî halinde birlikte içtimaları vukubuldu. Hal’ mukarrer olup icrasında müşkülâta tesadüf olunmamak için Yıldız’da bulunan asakir ve tevabiin ahzı ve kurbu saltanattan teb’idi evvelce kararlaştırılmış ve bunun da yevmi mezkûrda husulü temin kılınmış olduğundan Meclisi Millî’nin içtimaından maksat hal’ kararını vermek idi.
Yevmi mezburda Meclisi Umumînin celsesi hafi ve daimî olldu. Ve Meclise Âyan Reisi Said Paşa riyaset etti. Celsenin küşadında Yıldız’ın teslim alındığına ve mucibi endişe bir şey kalmadığına dair Mahmud Şevket Paşadan gelen telgrafname okunarak bir çok hatipler söz istedi. Herkes tetabüü kelâm ile hedefe vâsıl olmayı düşünüyor idi. Fakat en evvel söz sözliyen Gazi Muhtar Paşa meseleyi hallediverdi. Müşarünileyh dedi ki: “Bugün Cenabı Hak Meclisi Millîye bir mühim vazife tevdi etmiştir. Millet telâş içinde bu vazifenin ifasını bekliyor, hepimiz kalbimizde evvelce kararını vermişizdir. Sözü uzatmağa hacet yoktur. Yalnız iki şeyi sizlerden rica ederim. Evvelâ Devleti Aliyyede emsali nâmesbuk olmayan bu ahvalde bazan itlâf dahi vukubulmuştur. Lâkin âlûdei hûn olmak milletin şan ve nezahetine yakışmıyacağından bu husustan tevakkî olunmasını şiddetle iltizam eylerim. Saniyen ahvalimümasilede fetvaya müracaat olunmak âdet olmağla bugün dahi meselenin tarafı şer’i şeriften istifta olunmasına teklif eylerim.”
Bu teklifler alkışlarla kabul olundu ve Fetva Emininin celbi için hemen bir heyeti murahhasa gönderildi. Muhtar Paşa’nın sözleri huzzarın muzmeri derûnlarına terceman olduğundan fazla iradı kelâma hacet kalmadı ve Fetva Emini Hacı Nuri Efendinin vürudiyle fetva istihsal olununcaya kadar celse muvakkaten tatil olundu. Fakat âzadan hiç birinin Meclis salonundan çıkmaması ve hariçten dahil hiç kimsenin içeri girmemesi kararı kat’î altına alındı.
Fetva Emini geldikte Âyan ve Meb’usan Reisleri ve Vükelâ (Tevfik Paşa Kabinesi) ve fıkıha intisabı olan birkaç Meb’us Meclisi Meb’usan Reisi Ahmet Rıza Beyin odasında toplandılar. Bir küçük ve mühim encümen de orada oldu. Meb’us Efendilerin tesvid ettikleri fetva suretini tasvipte Hacı Nuri Efendi bidayeten taallül gösterdi, ve kendisi iftaya memur olamadığından bu hususta rey ve mütalâası sorulmağa lüzum olmadığını ifade edüp Şeyhülislâm Ziyaedden Efendiye işaretle: “Müftiyülenam zatı âlileridir. Fetva vermek kendilerine aittir. Nasıl tensip buyururlarsa olveçhile icra ederler.” dedi.
Bunun üzerine söz uzayıp sokaklarda müçtemi’ ve mütemevviç olan binlerce halkın kavliyattan ziyade fiiliyata muntazır olduğu söylendi. Nihayet Hacı Nuri Efenri reyini izhar ile: “Hali’de meymenet yoktur, muktazi ise teklif ediniz, nefsini azletsün.” dedi. Müsevvid Efendiler fetvanın nihayetini hali’ olunmak veya isti’fa teklif edilmek şıklarından hangisini erbabı hal ve akid tercih eylerse icrası mealindeki bir fıkra ilâvesiyle tashih etmekle bu şekli tashihe Hacı Nuri Efendi razı oldu. Fetva tebyiz ve imza olunduktan sonra Meclis salonuna avdet edilerek celse yeniden açıldı. Fetvayı imza eden kalemi yadigârı tarihî olarak Ahmed Rıza Bey almıştı.
Bizde hal’leri bir takım gavaili dahiliye ve hariciye takip eylediği ve mülkü millet hayli mazarrat gördüğü tarihen sâbit olmağla Âyandan ve Maarif Nazırı bulunan abdi âciz dahi isti’fa teklif olunmak taraftarı idim. Ve bu hususta tanıdığım Meb’uslara ve Âyandan bir takımına keşfirâz etmiş idim. Cümlesi tasvip etmişler idi. Hareket Ordusu Yıldız’ı teslim almış ve tablakâr hademeyi bile kâffeten kaldırmış olduğundan böyle bir teklif karşısında Sultan Abdülhamid’in mukavemet ve muhalefeti adîmülimkân idi.
Yeni celse fetvanın kıraetiyle başladı. Her taraftan “Hali’ hali’” sesleri yükseldi. Gulüvvü heyecan o mertebede idi ki istifa teklifini ağıza almak hücumu umumiyi davet edecekti. Mebuslar padişahı hali’ etmekle hâkimiyeti milliyenin kuvvetini izhar eylemek zu’mü niyetinde idi.
Reis Paşa bir aralık: “Erbabı hal ve akidden murad vükelâyi devlet değil midir?” diye ortaya bir söz atarak hal’i vükelâya tahmil etmek istedi. Vükelânın müvekkili azletmesi muhalifi mantık olduktan başka meb’uslar derhal muhalefet ettiler. Hali’ bütün zihinleri işgal eyliyor idi. Âyandan Ferik Sami Paşa İstanbulun Fâtihi Sultan Mehmed olduğu gibi bu defa payitahtın desti istibdad ve irtica’dan tahlisi dahi bir fethi mübi olduğundan Veliahdi Saltanat Hazretlerinin Sultan Mehmed Hanı Hâmis ünvaniyle ilânı cülûsunu teklif etmiş ve işbu teklifi alkışlarla telâkki olunmuştu.
Hal’i kararı verileceği anda ulviyeti hale dâl olmak üzre Reis Said Paşa kürsüde ayağa kalktı. Bütün huzzar dahi kıyam ettiler. Hasıl olan sükûtü muvakkat içinde Meclis gurur ve azametle meşbu’ ve nesîmi ferah ve inbisat ile meşhûn oldu. Vazifenin ağırlığiyle beraber ifasının lüzum ve isabeti kanaati kalblerde mahsûs, vaziyetin mehabeti ve verilecek kararın ehemmiyeti simalarda mün’akis idi.
Reis Paşa — Efendiler, okunan fetvayi şerife ve millet tarafından gösterilen arzuyü umumî mucibince Sultan Abdülhamid Hanı Sâninin hilâfet ve saltanattan hal’ine karar veriyor musunuz?
Huzzar tehalükle el kaldırdılar.
Reis Paşa — Sultan Abdülhamid hali’ olundu. Seriri hilâfet ve saltanata Veliahdi meşru’ Mehmed Reşad Efendi Hazretlerinin iclâsına karar veriyor musunuz?
— Yaşasın Sultan Mehmed Hanı Hâmis! nidalariyle bu teklif dahi kabul olundu.
Derhal âyandan Ârif Hikmet Paşa ve Aram Efendi ve Meb’usandan Esad Paşa (Draç) ve
Karasu Efendi (Selânik) den mürekkeb bir heyet intihap olunup hal’ini ihbar etmek üzere Yıldız’a Hakan’ı Sabık nezdine gönderildi.
İ’tayı karar esnasında istifa teklifi tasavurrunda buluan âyandan bir hizbi kalil ayağa kalkmamıştı. Reis Paşa “Bilittifak karar verildi!” sözünü söylerken oturanlar gözüne ilişip “İttifak ile mi, ekseriyet ile mi?” Demesi üzerine o zevat dahi kıyam ettiler. Binaenaleyh hali’ ittifakı ârâ ile karargir olmuştu.
Heyeti Murahhasa Hakanı Sabık’a hal’ini tebliğ eyledikte: “Muktezayi kader böyle imiş, ben anı anladım idi” diyerek devlete ettiği hizmetler yâd ve ta’dad ve biraderini senelerce muhafaza ettiği için Çırağanda suikastten beri olarak ikametine müsaade olunması arzusunu izhar etmekle bir arzusunun Meclisi Milliye tebliğ olunacağı vâdi verildi. Fakat arzusu is’af olunamıyarak ertesi akşam Selâniğe izam kılındı”.
İkinci Abdülhamid’in hal’i için verilen fetvanın sûreti şudur:
İmamülmüslimin olan Zeyd bazı mesaili mühimmei şer’iyeyi kütübü şer’iyeden tay ve ihraç ve kütübü mezkûreyi men ve harkü ihrak ve Beytülmalde tebzir ve israfla mesagı şer’î hilâfına tasarruf ve bilâsebebi şer’i katil ve hapsü tağribi raaye vesair gûne mezalimi itiyat eyledikten sonra salâha rücu etmek üzere ahdü kasem etmiş iken yemininde hânis olarak ahval ve umuru müslimini bilkülliye muhtel kılacak fitnei âzime ihdasında ısrar ve mukatele ika etmekle meneai müslimin Zeydi mezburun tegallübünü izale ettiklerinde bilâdı islâmiyenin cevanibi kesiresinden mezburu mahlû’ tanıdıklarına dair ihbarı mütevaliye vürut edip mezburun bakasında zarar muhakkak ve zevalinde salâh melhuz olmağın mezbure imamet ve saltanattan feragat teklif etmek veya hal’etmek suretlerinden hangisi erbabı hallü akit ve evliyayı umur tarafından ercah görülür ise icrasi vacip olur mu?
Elcevap: Olur.
Ketebehülfakir
Esseyd Mehmed Ziyaettin
Afa Anhü
İkinci Abdülhamid’in Selânik’e götürülüşünü, o devir üzerindeki tetebbüleriyle tanınmış olan muharrir Ziya Şakir şöyle nakleder:
“Yıldız Sarayı, kurulduğu gündenberi böyle telâş görülmemişti... Saray kadınları, bu uzunca seyahatten ürkmekle beraber, tatlı bir macera ümidiyle bu yolculuğa iştiraki kalben istiyorlar... kendilerini de refakatine alması için Sultan Hamid’e rica ediyorlardı.. Sultan Hamit, bütün saray halkını beraber götüremiyeceğini biliyor, bunların arasından mahdut bir kısmını seçiyordu. Götüreceği kadınların başında, Ayşe Sultanın validesi Müşfika Kadınefendi bulunuyordu.. Bu kadına karşı derin bir sevgi besliyor.. yirmi senedenberi kendisini bir an bile kırıp incitmemiş olan bu sevgili zevcesini, ömrünün son dakikasına kadar yanından ayırmak istemiyordu ... Ayni zamanda, pek çok sevdiği en küçük şehzadesi Âbid Efendi ile validesi Naciye Kadınefendiden de ayrılamıyor, onları da refakatine alıyordu..
“En lâzımlı şeyleri ihtiva eden birkaç bavuldan başka eşya alınmıyordu. Zaten Üçüncü Ordu Kumandan Vekili Hâdi Paşadan gelen telgraftan da şimdilik ağır eşyaya lüzum olmadığı anlaşılıyordu. Hâdi Paşa, Selânikteki vaziyeti şöyle anlatıyordu:
Mehremane - Gayet müstaceldir.
Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa Hazretlerine:
C, 14 Nisan 325. Robilân Paşanın muvafakatini istihsal eyledim. Yarına kadar haneyi mobilyasiyle beraber terkedecektir. Lüzumu varsa aşçısını ve sofra takımını dahi verebilecektir. Selânike gece geç vakitte muvasalat edebilecek veçhile trenin hareketini tanzim etmek lâzımdır. Robilân Paşanın otomobili ile trenden haneye nakli tensip edildi. Trenin İstanbul’dan zamanı hareketinin ve mümkünse Selâniğe vakti muvasalatını ve hanede kaç zat için yatak ihzarı lâzım geleceğinin ve aşçı ile sofra takımının buraca tedarikine lüzum olup olmadığının iş’arı ve talimatı saire hakkında tafsilât itası mütemmannadır. Robilân Paşaya malûmatı kat’iye verebilmek için bu baptaki evamiri devletlerine makine başında muntazırım.
Ferik
Mehmed Hâdi
Mahmud Şevket Paşa ile Hâdi Paşa, makine başında muhabere ederlerken Yıldızdaki hazırlıklar da bitmişti. Mabeyndeki arabalar saray kapısının önüne çekilmiş; bir bölük de süvari getirilmişti... Herkes telâş içinde idi. Bugüne kadar esatirî bir mahlûk gibi Sultan Hamid’in yalnız ismini işitenler, şimdi onu gözleriyle görecekleri için büyük bir heyecan hissetmektelerdi. Harem kapısının bir kanadı açılmış... Titrek fener ziyaları, oradan oraya koşuşmıya başlamıştı.
Şu anda, Sultan Hamid’in husushi hayatında yeni bir safha açılıyor... ibrete şayan olan şu hazin sahne, tarihe mal oluyordu. Sultan Hamid, otuz üç sene mütemadiyen büyük merasim ve saltanatla girip çıktığı şu kapılardan, artık son defa olarak büyük bir hüznü tevekkülle çıkıyor... Kendisini selâmlamak için ne bir tek silâh ve ne de bir tek el kalkıyordu. O, iki elleri koyu kurşunî kısa bir pardesünün ceplerine sokulmuş.. sedef kaplı iki Smit Venson rovelverini avuçlarının içinde sımsıkı tuttuğu halde yavaş yavaş harem kapısının önündeki arabaya doğru ilerliyor.. arkasından da, onu bu felâketli günlerinde takip eden sadık kadınları geliyordu. Sultan Hamid, rükûbuna tahsis edilen âdi bir tebdil arabasının yanına geldiği zaman durmuş, kendisine refakat edenlere son defa olarak göz gezdirmiş ve sonra da arkasında bıraktığı harem dairesine bakarak derin derin içini çekmişti. Şu anda harem dairesinden, güçlükle boğulan feryatlar ve ağlaşmalar işitiliyor. Asabî eller tarafından, kafesler açılıp indiriliyordu. Sultan Hamid’e refakat eden kadınlar da kendilerini tutamıyorlar; birdenbire karşılaştıkları erkek ve asker kalabalığı önünde birbirlerine sokularak hıçkırıklarını kimseye göstermemeye çalışıyorlardı. Sultan Hamid, rükûbuna tahsis edilen bir tedbil arabasına, en evvel sevgili zevcesi Müşfika Kadınefendiyi bindirmiş ve sonra da kendisini binerek Şehzade Âbid Efendiyi de arabaya istemişti.. Şu da kayda şayandır ki Sultan Hamid, hayatında ilk defa olarak bir kadınla arabaya biniyor. Bilhassa böyle, gece yarısı âkıbeti kendisince meçhul bir yolculuğa çıkıyordu. İkinci arabaya Naciye Kadınefendi ile Şehzade Abdürrahim Efendi binmiş.. diğer kalfalar da geride kalan arabalara taksim edilmişti.
Süvarilerle muhat olan bu araba kafilesi, yavaş yavaş Yıldız yokuşundan iniyor; Sultan Hamid’i Selâniğe nakle memur olna Fethi Bey de kafileyi atla takip ediyordu. İdarei örfiye bütün şiddetiyle hükümran olduğu için sokaklarda halktan kimse bulunmuyordu. Yalnız, Beşiktaştan Sirkeci istasyonuna kadar olan caddelerde, kuvvetli devriyeler geziyor.. bunlar, kafilenin uzaktan gelişini görünce, hemen bir kenara çekilerek merak ve hayretle arabalara bakışıyorlardı. Kafilenin Galata caddesinden geçişi, muhite heybet ve haşyet saçıyordu.. Gecenin derin zulmet ve sessizliği içinde kaldırım taşlarından kıvılcımlar çıkaran at nalları ve arabaların demir tekerlekleri, büyük bir gürültü ile yüksek binaların cephesinde korkunç akisler yapıyor.. binaların karanlık cephelerinden camlar açılarak mütecessis başlar uzanıyordu.
“Hüsnü Paşa ile Miralay Galip Bey, daha evvel Sirkeci istasyonuna gelmişler; oradaki tertibatı gözden geçirmişlerdi.. Sultan Hamid’in, son ve hazin mevkibi istasyon önüne geldiği zaman, istikbal etmişler; ve doğruca trene binilmesi için yol göstermişlerdi. Sultan Hamid kendisini takip eden kadınların önünde yürüyor, metin görünmeğe çalışmasına rağmen, heyecanını zaptedemiyordu. Vagona girer girmez, pencerenin önüne gelmiş, bir şişe Taşdelen suyu istemişti. Şimendifer memurlarından biri koşmuş, suyu getirmişti. Sultan Hamid şişeyi almış, üzerindeki mührü muayene ettikten sonra açtırmış.. suyu içmiş, getiren memura otuz kuruş vererek:
— Bunu sucuya veriniz.
Demişti.
Tren hazırdı. Yolcular bindikten sonra da lokomotif trene bağlanmıştı. Bu küçük tren iki vagondan ibaretti. Öndeki salonlu vagon Sultan Hamid ile refakatindeki kadınlara; arkasındaki birinc mevki vagonu da, Fethi Beyle, kırk Selânik jandarmasından mürekkep olan muhafızlara ve sabık padişaha refakat eden erkek bendegâna tahsis edilmişti... Fethi Bey, Hüsnü Paşa ve Galip Beye veda ederek trene bindi. İstasyonun büyük saati (Alafranga) tam biri gösterirken, tren hareket etti.
“İkinci Abdülhamidin yanında Selânik e gidenler şu kimselerdi:
1 — En sevgili zevcesi ve Ayşe Sultanın validesi (Müşfika Kadınefendi), 55 yaşında. 2 — Şehzade Abdürrahim Efendinin validesi. 3 — Yine en sevgili ve sadık zevcelerinden, şehzade Âbid Efendinin validesi Naciye Kadınefendi... 25 yaşında. 4 — Refia Sultanın validesi, Fatma Kadınefendi. 5 — Şaziye Sultan. 6 — Ayşe Sultan. 7 — Refia Sultan. 8 — İkinci hazinedar; Zülfet hazinedar usta... 35 yaşında. 10 — Haznedar Fulya usta... 20 yaşında. 11 — Mâhı Enver kalfa. Şehzade Âbid Efendinin dadısı... 50 yaşında. 12 — Sırrı Cemal kalfa. Sultan Hamid’in emektar cariyesi... Çok yaşlı. 13 — Cenânıyâr kalfa. 14 — Melekcihan kalfa. 15 — Nûristan kalfa. 16 — Nevber kalfa. 17 — Cevherriz kalfa. 18 — Dilbeste kalfa. 19 – 20 — İsimleri öğrenilmemiş olar diğer iki kalfa. 21 — Şehzade Abdürrahim Efendi. 22 — Şehzade Âbid Efendi (henüz, beş yaşında). 23 — Sabık hükümdarın kaimbiraderi Mehmed Paşa. 24 — Musahip Nuri Ağa. 25 — Musahip Şöhrettin Ağa. 26 — Musahip Cevher Ağa. 27 — Sabık hükümdarın en sadık bendegânından, kahvecibaşı Ali Bey. 28 — Aşçıbaşı Raşit Ağa. 29 — Aşçı Veli Ağa. 30 — Aşçı Mustafa Ağa. 31 — Bendegândan Hakkı Efendi. 32 — Bendegândan Sıtkı Efendi. 33 — İnekçi Mehmed. (Sultan Hamidin son günleri; Tabii Muallim Fuad Gücüyener, İst. 1943).
Abdülhamid, Selânikten, İstanbuldaki Almanya sefarethanesinin Lorley yatı ile getirilmişti.
Ölümüne sebep olan hastalığa konulan teşhis “Ozima ile müterafik eyserle ihtikanı rie” idi. Ayni eser ölümünü ve cenaze merasimini şöyle naklediyor:
“Ağırca bir hastalık neticesinde vefat etmiş olan sabık hükümdarın niçin gecelik giymemiş olduğu ve ölüm hâdisesinin ne suretle vuku bulduğu tahkik edildi. Bunlara da Musahipler tarafından şu şekilde cevaplar verildi:
Rahatsızlık artmıya başladığı zaman Doktor Atıf Bey, hem muayene etmek ve hem ilâcını içirmek için odaya gelmiş. Tamamiyle soyunup yatağına girmesi için rica etmiş. Sultan Hamid: — Nasıl olur?.. Doktorlar girip çıkıyorlar. Yabancılara gecelikle görünemem. diye, evvelâ buna muhalefet göstermiş. Fakat doktorun ısrarına, Kadınefendilerin de ricaları inzimam edince; yalnız ceketini çıkararak öylece yatağa uzanmıya muvafakat etmiş... Aradan kısa bir müddet geçmiş. Birdenbire ağzından biraz kan gelmiş. Hafif bir titreme geçirmiş. Onu müteakip de, gözleri açık olarak kendinden geçmiş.. Fakat en küçük bir sekerât ıstırabı bile göstermemiş. Buna binaen Kadınefendiler, ölümü akıllarından bile geçirmemişler. Bayıldığına hükmetmişler. Derhal doktoru istemişler. Ancak, doktor gelip de muayene ettikten sonra, acı hakikatı öğrenmişler...
“Sadrâzam Talât Paşa Ruslarla aktedilen sulh muahedenamesini imza etmek için, Brest Litovsk’ta bulunuyordu.
Sadrâzam vekili ve Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, derhal faaliyete geçti. Cenamezin ne suretle kadırılacağına dair müzakerede bulunmak için, vükelâ heyetini davet etti.
Evvelâ, Padişah, Sultan Reşadın fikrini almak istediler..
“Nasıl münasipse, öyle yapılsın” diye, haber gönderdi.
Enver Paşa, düşüncesini açıkça söyledi.
— Sultan Hamid’in cenazesi, bir hükümdara lâyı bir şekilde kaldırılmalıdır.
Dedi... ve, muhteşem bir cenaze alayı programının tertip edilmesi için icap edenlere emir verdi.
“Ertesi sabah, Fındıklı sarayında, Meb’usan Meclisi toplandı. Riyaset mevkiine geçen Hacı Adil Bey, ayağa kalkarak hazin bir ifade ile şu sözleri söyledi:
— Efendiler!.. Cenabı Hak, ömür ve âfiyeti şâhaneyi müzdat buyursun... Hâkanı sabık, Sultan Hamid Hânı sanî hazretleri, dün irtihali dârıbeka eylediler.
Bu sözleri kâmilen ayakta dinliyen meb’uslar:
— Allah rahmet eylesin...
Sesleriyle mukabele gösterdiler.
Hacı Adil Bey, devam etti:
— Şevketmeab efendimiz, biraderlerinin hükümdarâna mahsus bir alâyı vâlâ ile cenaze merasiminin icrasını ferman buyurduklarından, divanı riyaset, heyeti celilenizi temsilen bu merasime iştirak edecektir.
Dedi. Ve merasime iştirak için, Meclis tatil edildi”.
Burada, büyük muharrir Ahmed Refik’in kıymetli bir tarih vesikası olan bir makalesi okunmağa değer:
“Hâkanı Sâbık irtihal etmiş. Bu havadis ilk defa gazetelerden öğrenildi.
“Boğaz, güneşin parlak ziyaları altında, gülüyordu. Beylerbeyi sarayı uzaktan, mavilikler içinde görünüyordu. Otuz dört sene müddet Osmanlı tahtını işgal eden Sultan Abdülhamidi Sâni bir kaç saat sonra, güzel İstanbulun toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamidin cenazesi Beylerbeyi sarayından Topkapı sarayına getirilecekti. Orada yıkanacak, ve saat dokuzda, Sultan Mahmud türbesine gömülecekti. Topkapı sarayına gittim. Orta kapı önünde, başında kabalak, elinde tüfek, tek bir nöbetçi bekliyor, Babüssaâde önündeki Akağalar, kemali nezaketle gelenleri karşılıyordu. Kubbe altı, harap ve metrûk, ihtişamlı devirlerin hâtıratiyle meşhun, asırların vekayiine acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir iki hademe, ellerinde tırmıklar, Şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerinden, sararmış yaprakları topluyorlardı.
“Sultan Ahmedi Sâlis kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe Lâle Bahçesi tarafından hızla koştu; cenaze geliyordu. Sarayburnuna doğru ilerledim. Ufak bir kafile, parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış, sarı bacasından dumarlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi: Marmara, sahiller, tepeler, güneş içindeydi. Uzakta Hamidiye camiinin nârin ve beyaz binası, Yıldız’ın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen müselsel damları, mebhut ve sâkindi. Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde, beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu: Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde, bîruh yatmıştı. Kalın, sarı çizgili yatak çarşafı, sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı, kıymettar, koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudün, ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi sarayının muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderunu Hümayun Ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, Damad Paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müpbem bir sükût. Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerinde beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu, Sultan Abdülhamidi Sâninin fesiydi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş, bakıyordu. Etrafta, cesedi taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu.
“Cenaze, Lâle Bahçesi önünden geçirildi. Hırkai Saadetin yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve Damad Paşalar Mecidiye Kasrında, cenazeye refakat edenler dışarda kaldılar. Kapı kapandı, içeriye, Hırkai Saadet erkâânından başkası giremedi.
“Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıda, geniş, buzlu camlar Haliç’in görünmesine mani oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde, serviden, altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde, ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid, üryan ve bîruh, teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet pençeresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirane durdum.
“Teneşirin etrafında, ikisi yeşil, ikisi beyaz sarıklı, dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindârâne bir ihtiramla nâ’şı yıkayorlardı. Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir peştemal örtülmüştü. Göğsünden yukarsı ve dizlerinden aşağısı açıktaydı. Vücudünde uzun bir hastalığın za’fı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu; fildişinden, câmid bir cisim gibiydi, boyu ufak, saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu, çehresine nisbeten uzuncaydı. Gözleri kapanmış, çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının avz’ında melâl ve teessür vardı.. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru, sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsüydü. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince, ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında, parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bîtâbâne iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı, sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyeti umumiyesi sevimliydi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir nâ’ş, yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tabi, uzanmış yatıyordu. Nâ’şın karşısında, ellerinde gümüş buhurdanlar, ağalar duruyordu. Herkes huzu’ içindeydi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu. Hırkai Saadet dairesi tarihî bir gün yaşıyordu. O gün, vekayile dolu, uzun bir saltanat devresinin son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar, Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Nâ’şa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan öd ve anber kokularına karışıyordu. Etrafta hâşiâne bir sükûn hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların, hasırlar üzerinde, ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayak ucunda, direğin yanında, Damadlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri nâ’şa ma’tuf, müteessirane ağlıyorlardı.
“Nihayet nâ’şın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi, Sultan Abdülhamid’in nâ’şı hürmetle tabuta indirildi.
Sultan Abdülhamid, son dakikalarına kadar, kendini kaybetmemişti. Hattâ vasiyet etmişti: Göğsüne ahidname duası konacak, yüzüne Hırkai Saadet destemali, siyah Kâ’be örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi.
“Kefen bağlandı, tabut kapandı. Sedef kakmalı, asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri Hırkai Saadet dairesinin ulviyeti içinde aksetti, tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvelâ bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayak ucuna lâciverte yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üste Kâ’be örtüleri, kıymettar taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Nâ’ş yıkanırken, çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırkai Saadet dairesinin gözler kamaştıran renkleri ve yaldızlariyle tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Abdülhmid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de tevafuk etmişti.
“Herkes çekildi. Yalnız, müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda Dairei Aliyye’nin penceresinden altınlar ve sırmalarla müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekeler, kıymettar ve tarihî levhalar, kelâmı kadîmler görülüyordu. Arzhane önünden bir ayak sesi işitildi. Damad Paşalardan muhterem bir zat, müteessirane adımlarile ilerledi. Hırkai Saadet duvarının köşesinde melûl ve mahzun durdu. Ellerini açtı, gözleri tabuta müteveccih kısa bir dua etti, samimi bir hıçkırık müzeyyen kubbelerde akisler bıraktı.
“Saat dokuz. Hırkai Saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalariyle sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebîler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar, hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahdi saltanat, şehzadeler, büyük üniformalariyle gelmişlerdi. Şubat güneşi altında, nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.
“Hırkai Saadet dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi, kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalbler müteheyyiç; cenazeyi görmek istiyordu.. Nihayet, elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile, parmaklar üzerinde, mühîb ve muhteşem, dışarı çıktı. Erkânı devlet, zabitler, Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut, Hırkai Saadet kapısı önüne yüksek bir mevkie konuldu. Hamidiye camiinin Kürsü Şeyhi, sırmalı yeşil esvabı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu:
— Merhumu nasıl bilirdiniz?
Velveleli, hazin, müteessir bir çok ses, serviler arasında aksetti:
— İyi biliriz.
“Kısa bir fâtiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı, Sultan Ahmedi Sâlis Kütüphanesinin, Arz odasının sağından ağır ağır geçti, Babüssaade önüne geldi, cenaze namazı alelusul burada kılındı. Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân, âyan, meb’usan, erkânı devlet, süfera, ümera, saray agavatı, hep burada toplanmışlardı. Arada sırada, teşrifat memurlarının sırmalı esvaplariyle, ellerinde beyaz bir kâğıt:
— Âyan, meb’usan, ricali ilmiye, ümera.. diye çağırdıkları işidiliyordu. Nihayet alay tertip edili. Servilerin önünde hademei şahane zabitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı, silâhlarını omuzlarına asmışlar, kemali sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar Ederunu hümayun ağaları ve saray erkânı idi.
“Tabut, Babüssaadeden Ortakapıya kadar, serviler arasından, yavaş yavaş ilerledi.. Orta kapıdan vekar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir tehlil, ruha huşu’ ve tevekkül veren tatlı bir sada, Orta kapının taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahbes teşkil eden kapı arasına, aksetti. Önde dedegânın fasıladar, hazin nevaları işidiliyor, Şazelî dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir arab lâhnı ile okudukları Kelimei Tevhid; tekbirler ve naatlar arasında, âheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Ortakapı ile Babı hümayun arası Alman zabitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalariyle dolmuştu. İki zarif hanım, arabada, ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Biraz ötede, Bizansın İrini kilisesi ve son devrin askerî müzesi önünde, Mehterhane takımı, cesîm kavukları, kırmızı şalvarları, sırma çepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklariyle durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ve tevkir ile tabutu selâmlıyordu.
“Cenaze Babıhümayundan çıktı. Sokaklar insandan görülmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar kadınla, çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut acıklı ve müessir dualarla, tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler, müteessir oluyorlardı.. Evlerin pencereleri kadınlarla doluydu. Bir hanım, hıçkırıklarını zabtedemiyor, mendili gözlerinde başını duvara dayamış, ağlıyordu. Cenazeyi lâkaydane seyredenler de vardı. Fakat hassas kalbler, bu hazin merasime, bu müellim feryadlara, bu dini ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene Hilâfet makamını işgal eden Osmanlı Padişahının son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.
“son şehkayı andıran Allah! Allah! nidalariyle tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve tekrim ile kabre indirildi, Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette hitama erdi. (Ahmed Refik, Abdülhamidi Sâniye dair).
İkinci Sultan Abdülhamid
(Resim: H. Çizer)
İkinci Abdülhamidin turası
Dolmabağçe sarayının merasim salonunda 1877 (1293) Mebusan Meclisinin açılış töreninde Hattıhümayunun okunması.
(L’Illustration’dan).
Theme
Person
Contributor
H. Çizer
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM010229
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
H. Çizer
Description
Volume 1, pages 94-108
Note
Image: volume 1, pages 94, 98-99
See Also Note
B. : Taşkışla divanı harbi; B. : 93 Muhacirleri ve Muhacir Mahalleleri; B. : Birinci Meclisi Meb’usan; B. : Ayastefanos Muahedesi; B. : Yıldız Muhakemesi ve Midhat Paşa; B. : 31 Mart Vak’ası
Theme
Person
Contributor
H. Çizer
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.