Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
DERVİŞ (Şeyh Köçeği Ahmed)
Tophâne Ketebesinden Üsküdarlı halk şâiri Âşık Râzinin evrâkı metrûkesi arasındaki bir notuna göre, onyedinci asrın ilk yarısında Dördüncü Sultan Murad zamanında devlet otoritesine meydan okumuş ve hattâ silâhlı bir isyânın başına geçmiş olan Sakarya Şeyhi adı ile meşhur bektaşi babasının kendi adı Ahmed Derviş olup tâze civanlık çağında İstanbulda Merdivenli (Merdiven) Köyünde meşhur Şahkulu Bektaşi Tekkesinde bulunmuş, orada adı bilinmeyen büyük Babanın şeyh köçeği (hususî uşağı) olmuş, ve Şahkulu Tekkesinden kaçdıkdan sonra baş döndüren mâceralı hayatına atılmışdır.
Âşık Râzi onbeş on altı yaşlarında iken bir maddeden babasına küsmüş, baba evinden kaçarak Şahkulu Tekkesine sığınmışdı (B.: Bektâşiler; cild 5, S. 2449); ölümünde Üsküdarlı Vâsıf Hocanın eline geçen bir büyük sandık dolusu evrâkı arasından Şahkulu Tekkesindeki günlerine âid bir deftercik çıkmışdır; yukarda bahsettiğimiz notu oradan aynen naklediyoruz :
“Bu fakirin Şahkulu Dergâhı Şerîfinde babamız huzûrunda teslim olup ayak mühürlediğimiz eyyam mutfakı şerîfin yanındaki yeni hamam henüz inşâ edilmemiş idi ammâ aynı mahal yine hamam olub kapudan girildikde sağlı sollu iki oda olup içerde halvet yok idi, üç kurna var idi, sağdaki odada canlar soyunur idik, soldaki oda zincir ile bağlı asma kilid ile mukaffel durur i...
⇓ Read more...
Tophâne Ketebesinden Üsküdarlı halk şâiri Âşık Râzinin evrâkı metrûkesi arasındaki bir notuna göre, onyedinci asrın ilk yarısında Dördüncü Sultan Murad zamanında devlet otoritesine meydan okumuş ve hattâ silâhlı bir isyânın başına geçmiş olan Sakarya Şeyhi adı ile meşhur bektaşi babasının kendi adı Ahmed Derviş olup tâze civanlık çağında İstanbulda Merdivenli (Merdiven) Köyünde meşhur Şahkulu Bektaşi Tekkesinde bulunmuş, orada adı bilinmeyen büyük Babanın şeyh köçeği (hususî uşağı) olmuş, ve Şahkulu Tekkesinden kaçdıkdan sonra baş döndüren mâceralı hayatına atılmışdır.
Âşık Râzi onbeş on altı yaşlarında iken bir maddeden babasına küsmüş, baba evinden kaçarak Şahkulu Tekkesine sığınmışdı (B.: Bektâşiler; cild 5, S. 2449); ölümünde Üsküdarlı Vâsıf Hocanın eline geçen bir büyük sandık dolusu evrâkı arasından Şahkulu Tekkesindeki günlerine âid bir deftercik çıkmışdır; yukarda bahsettiğimiz notu oradan aynen naklediyoruz :
“Bu fakirin Şahkulu Dergâhı Şerîfinde babamız huzûrunda teslim olup ayak mühürlediğimiz eyyam mutfakı şerîfin yanındaki yeni hamam henüz inşâ edilmemiş idi ammâ aynı mahal yine hamam olub kapudan girildikde sağlı sollu iki oda olup içerde halvet yok idi, üç kurna var idi, sağdaki odada canlar soyunur idik, soldaki oda zincir ile bağlı asma kilid ile mukaffel durur idi, ve kapusunun tâkında lâl boya ve sülüs hat ile şu kitâbe mastur idi :
Makamdır
Şehîdi pâki râhi akşu muhabbet gülgancei velâyet Şeyh Köçeği Ahmed Derviş Baba eşşehîr benâmı Sakarya Şeyhi, sene 1081 (Milâdî 1670-1671)
“Şehâdeti giceridir rivâyeti ile saferin dokuzuncu gecesi kapusunun önüne hamamcı can bir kebir taş şamdan vaz idüb tâ besabah mum yanardı. Bu makaamın temizliğine memur olduğumuzda, pencere yokdur, dört duvar zemini tahta boş odanın bir cidârında beyaz üzerine surh (kırmızı) ile şu levha manzurumuz olmağla anı da istinsah eyledik :
Dîdei uşşâka belâ
Hâki pâyidir tûtiya
Yüzün sür gel eyle niyâz
Makaamı Şeyhi Sakarya
Eyledi bunda beytûtet
Kaçan idi tâze civan
Anınçün gül kokar yâ hû
Hânikah da gör bu dîvan
Köçeki hoş cünbüş iken
Başın alup gitmiş ol şâh
Şâhin uçdu lâne kaldı
Anınla fahr ider dergâh
Tâmiyeyle târihini
Yazdı bu âşıkı bî bâk
Güller başın çaldı yere
“Şerha şerha vücûdi pâk”
Ahvâli tevârih de masturdur”.
Tarih mısraı ebced hesâbi ile 1068 tutar; yere çalınan güllerin başı “kef” harfidir ve 20 karşılığıdır, 1068 den çıkarılınca Sakarya Şeyhinin îdam tarihi olan hicrî 1048 yılı bulunur. Şahkulu Takkesinin tâmirinde bu kadar kiymetli bir târih vesikasının kayboluşu pek hazindir.
R. Ekrem Koçu “Dağ Pâdişahları” adlı eserinde Sakarya Şeyhinin hayatını târihî bir hikâye çeşnisi ile şöyle anlatıyor :
“Onyedinci asrın ilk yıllarında Eskişehir ile Bilecik arasında Bozdağ’da Sakarya nehri kıyısında bir bektâşî tekkesi vardı. Önünde koca nehir gürül gürül akar, etrafı çam ormanları ile kaplı, haşmetli bir güzelliğin âguuşunda, uzakdan bakılınca şâhin yuvası, içine girilince, mermer döşeli avlusu, avlusunda fiskiyeli havuzu, derviş odaları, şeyh köşkü, semâhânesi, misafirhânesi ile türk yapı sanatının bir bedîası idi. Kapusunun tahta kanatları üstüne güzel bir hat ile: “Girene kapumuz açık, yiyene aşımız hazır!” yazılmışdı.
“Burada yaşayan canların, gül gibi kokmasalar dahi, yeşil yapraklar ortasında açmış al, sarı mor yaban şakayiklerini andıran bir hayatı vardır; ilim ile irfan ile ilgisi olmayan, bir güzel gördüler mi hû deyip tapan, âr ve nâmus şişesini taşa çalıp kıran gönlü büyük aşıklardı; “iç bâde, güzel sev, var ise aklü şuurun, dünya var imiş, yâ yok imiş ne umûrun” diyen cehlin ağzı ile bir yol tutmuşlardı.
“Milâdın 1628 yılı ilk baharında bu bektâşî tekkesine bir garip oğlancık gelip sığındı. Onbeş, onatlı yaşlarında, yalın ayak, üstünde partal, belki yüz yamalı şalvar ve mintan, başında yağlı keçe külâh, kirli bir dülbend, fakat vücud yapısı sağlam, eli ayağı düzgün, kaşı gözü yerinde, hattâ bir melek gibi güzeldi, ve gözlerinde de zekâ ışıkları oynaşırdı. Baba Efendi :
— Bu oğlanda çehre var, çehresi olanda cevher olur, tekkede kalsın, barınsın!. dedi.
“Oğlanı soydular, hamama koydular, yıkandı, paklandı, bektâşi kılığına girdi, canlardan biri kahve ocağında bir köşe, ve o köşede bir koyun postu gösterdi :
— Burada yatarsın.. dedi.
“Oğlanın adı Ahmed’di Elleri her işe yatkın, ayakları da iş yolunda koşarlı çıkdı. Her işe canla başla sarıldı, her emre ve arzûya itaat etti. Bektaşiler nereli olduğunu ve baba ocağını niçin terk ettiğini sormamışlardı, lüzumu da yokdu.
“Büyük Baba Efendi okuma yazma bilmezdi, bütün müridleri de öyle idi. Tekkede okur yazar Alâeddin Baba adında bir kişi vardı. Baba Efendinin halifesi yerinde idi, tekkenin hesabını, kitabını, da o tutardı. Bu Alâeddin Baba müstesna tekkedeki bütün canlar demlenirlerdi. Ahmed de, kâh tekkede, kâh ormanda, kâh ırmak kenarında kurulan işret sofralarının kadehkârı oldu. Sesi de pek güzeldi, nefesler öğrendi, okudu. Oyun da biliyordu, şarâbı gürrenk ile keyf olup güzellik âşıkı rindlere köçeklik etti,hattâ büyük baba efendinin mahbub sâkisi ve köçeği oldu.
“Yıllar yel gibi geçdi. Şeyh köçeği Ahmed yirmi bir yaşına basdı, bir tüvânâ yiğit oldu. Yalın ayağını pekçe basıp topuk vura vura yürürken yer sarsılırdı. Ortalık çakıl çakıl buz tutmuş iken nevcivanlık harâretinden yüzünün pul pul terlediği görülürdü.
“Tekkeye Ahmedin levend adımları ile iki saatlik yerde ve Sakarya kenarında Meşeli adında bir köy vardı, her hafta büyük pazar kurulurdu, o civârın en büyük pazarı idi. Meşelinin en zengin ağasının dâridünyâda biricik kızı bir yaz günü pazara gelmiş olan şeyh köçeği Ahmedi gördü, bir görüşde de delikanlıya gönül verdi. Alnında perişan kâküller, uzun saçları lüle lüle omuzlara dökülmüş, dilber yüzünde karanfil bıyık ve kıvır kıvır civan sakalı, sînesi uryan, gaayet serbest tavırlı, edâlı, erkek işi iri kıyım çıplak ayakları ile levendâne topuk vurarak yürüyen civelek Ahmed, elhak her kızın gönül vereceği şehbazdı. Fakat bektâşilerden nefret eden köy ağası kızının gönül kuşunu şeyh köçeği oğlanın kara perçemine kondurduğunu öğrenince ateş püskürdü:
— Bre ben kızımı Sakarya nehrine atarım, şu iki elimle boğarım da ağızları şarab kokan zındıklara köçeklik eder yalın ayaklı hîz oğlana kız vermem.. ırzım var, nâmusum var!.. dedi.
“Meşeliden ve sâir köylerden tekkeye gelip gidenler çok olurdu. Hattâ köy imamları bu ziyaretleri hoş görmedikleri halde yine giderlerdi, ve tekkedeki canların işret sofralarına misafir olurlardı. Kısa da olsa bir zaman için ahret korkusunu atarlar, “ben doldurur, ben içerim, günah benim, kime ne..” diyebilirlerdi, dünya lezzetleri tadarlardı. Onların ağzı ile köy ağasının sözü tekkeye geldi, Şeyh köçeği Ahmed de:
— Bre ben de and içerim, o ağayı Sakarya nehrine atıp kızını âguuşi muhabbete çekerim!... dedi.
“Bu sıralardadır ki Ahmedin hâmisi olan büyük baba efendi öldü. Halifesi Alaeddin Efendi baba postuna oturdu. Alaeddin Baba nefsinde gaayet perhizkâr adamdı, tekkeden içki sofralarını, rindlik, âşıklık perdesi altında yüz kızartıcı nefis azgınlıklarını kaldırdı. Hele selefinin mahbub sâkîsine hiç yüz vermedi. Tekkeden kaçırtmak için Ahmede her vesîle ile hakaaret etti. Yatağını kahve ocağından ahır sekisine kaldırttı, ahır küretti, ayak yollarını yıkattı. İnsan vücudu pulâddan olsa dayanamayacağı kadar ağır iş altında ezdi.
“İşret sofraları ortadan kalkınca tekkeye beş vakit namaz girmişdi. Ahmed namaz kılacak oldu, yalan yanlış abdest aldı, diğer canlara bakarak yatıp kalakacaktı, Alaeddin Baba “Senin namazın ile cemâatin ibâdeti fâsid olur” diye kovdu. Oğlan namaza gelmedi, bu sefer de: “Zındık habis!.” diye yüzüne tükürdü. Delikanlı her kötü muameleye tahammül etti:
— Bu bize imtihandır.. sabır gerek!.. dedi.
“Yıllardır lâbübâli bir hürriyete alışmış olan diğer canlara da Alaeddin Babanın idâresi çok ağır gelmişdi. Bir müddet sonra mırıltılar, homurtular, köşe köşe gizli dertleşmeler şikâyetler başladı. Ahmed bunu fırsat bildi; önce lâtife yollu :
— Beni baba postuno oturtun, sizlere zevkü sefâ, âşıklık ve muhabbet üzeri bir nizam vereyim ki görün!. dedi.
“Sonra işi ciddîye döktü. Sordular :
— Yâ Alaeddin Baba ne olacak?.. dediler.
— Siz beni baba yapmaya karar verin, ben Alaeddin Babaya buradan başını alıp gideceği yeri gösteririm.. dedi.
“Ahmed tekkedeki canları kendine uydurduktan sonra Alaeddin Baba bir gece kayıplara karışdı. Akşam yatmak üzere girdiği odası sabahleyin boş bulundu. Ahmede babayı ne yaptırdığını kimse sormadı; eski şeyhköçeğini baba postuna oturttular.
“Baba postuna oturan Şeyhköçeği Ahmed sözünü tuttu, evvelâ haramı ve günahı kaldırdı :
— Bizlere nefis ve arzuyu Tanrı vermiştir. Dünya onun eseridir, bütün dünya nimetleri ve lezzetleri de insanlara onun lûtfu, ihsanıdır, insanın perhiz ile nefsine azab eylemesi Tanrıya karşı nankörlüktür; ırz, nâmus, edeb, haram, günah ham ruhların uydurduğu şeylerdir.. şu fânî dünyada her lezzeti tatmak insanın hakkıdır.. dedi.
“Kendisi gece ve gündüz işret sofrasından kalkmayarak en rezilââne fuhşiyatı hiç sıkılmadan alenen yapmaya başladı. El altından da etrafa kendisinin “Mehdî” olduğunu yaydırttı :
“Artık Kıyamet Günü yakındi, Ahmed Babayı yer yüzüne kullarım son günlerinde onun irşâdı ile mes’ud olsunlar diye, Tanrı yollamıştı.
“Ahmet Baba işi güngünden azıttı :
— Abdest, namaz, oruç yokdur.. Tanrıya ibadet nîmetlerine şükür ile, aşk ve muhabbet zevkü safadır!.. dedi.
“Cahil köylüler bu şeytânî telkinllre kolayca kapıldılar ve Şeyh Ahmede taparcasına bağlandılar. Artık “Sakarya Şeyhi” diye anılmaya başlayan serserînin şöhreti süratle yayıldı. Köylerden imamlar kovuldu. Şeyhin nüfuzuna karşı köylü üzerindeki otoritelerini korumaya çalışan köy ağalarının çiftlikleri yakıldı, yağma edildi. Sakarya Şeyhî intikam yolunda içerdiği andı da yerine getirdi, Meşeli ağasını Sakarya nehrine attırdı, kızını da, kocasının elinden aldırtarak tekkeye kaldırttı, âguuşî muhabbetine çekti. Tekkesine güzel güzel kızlar ve oğlanlar doldurdu. Çengi, köçek, iyşû işret, bir çılgınlık bütün Sakarya vâdisini tuttu. Bozdağ Tekkesi Hasan Sabahın yer yüzü cennetine benzedi. Buraya gelen köylüler, muhayvilesinin sınırı dışında, çırıl çıplak hürriyet içinde nefis yolunda aklına geleni yapınca bir daha ayrılamadı. Sakarya Şeyhinin yoluna başını koydu, onun uğrunda ölümü dahi hiçe saydı. İçten içe yanıp da alevi birden bire çatıya saran yangın gibi, Sakarya Şeyhinin ahvâli Padişaha aksedinceye kadar üç yıl geçti.
“1638 senesinde devrin Padişahı Dördüncü Sultan Murad Bağdad fethi niyeti ile sefere çıkmıştı. Ilgın konağında Eskişehir kadısı Padişahın huzuruna çıktı ve Sultan Muradın ayaklarına kandı :
— Padişahım, Sakarya Şeyhi dedikleri Şeyh Ahmed Mehdîlik iddiaeder bir dinsiz ahlâksız heriftir.. bütün Sakarya köyleri, Kocaeli ve Mudurnu tarafları tamamen onun sözü altındadır, dervişlerden, çobanlardan, eşkiyâdan, yalın yaklı bağrı açık âşık makuulesi sekiz binden ziyâde silâhendaz askerleri vardır, ihmâl olunursa fitne gün günden büyür.. dedi.
Sultan Murad Anadolu Beylerbeyisi Vadar Ali Paşa’yı bir miktar askerle Sakarya Şeyhinin yakalanıp kendisine getirilmesine memur etti. Bunu haber alan Şeyh Ahmed de müridleri ve yoluna baş koymuş levendleri ile cenge hazırlandı. Bozdağ eteklerinde bir gün seher vaktinden gün batıncaya kadar devam eden kanlı bir cenk oldu. Vardar Ali Paşa bozguna uğradı, Tırhala ve Karahisar Sancak Beyleri ile bin kadar askerî şehit düştü, ikibin kişi kadar da yaralandı.
“Vardar Ali Paşa’nın bozulması Sultan Muradı Sakarya Şeyhine karşı son derece gaza getirdi. Bu adamın mutlaka yakalanmasını istedi, ve bu işe bu sefer Çiftelerli Osman Ağa memur edildi, hem tuttuğunu koparır takımındandı, hem de o havâlinin halkındandı, kayıplara karışan Şeyh Alâeddin’in de ahbaplarındandı. Yanına beşbin kadar asker koşuldu ki hepsi Rumeli tarafındandı.
“Osman Ağa evvelâ sekiz on köylü ve çoban yakalattı, onları sözde Şeyh hakkında sorguya çekiyormuş gibi görünerek: “Biz dahi Şeyh babanın yolundayız.. tekkenin aşını yemişlerden ve kendisine inanmışlardanız.. bizden endişesi olmasın.. Padişah emri yerine gelsin diye şöyle bir dolanıp döneriz.” dedi. Bu haber derhâl Şeyhin kulağına ulaştı, ve gaflete düşüp eski uslûbu üzere keyif âlemine düştü. Osman Ağa da son yakaladığı iki köylüyü işkenceye verip Şeyh Ahmedin dağdaki yerini öğrendi, ve bir gece sabaha karşı, işret sofrasının başında köçek oğlanlar oynatırken bastı. Kanlı bir çarpışma oldu, her iki taraf da ağır telefat verdi, Ahmed Baba ile on iki müridi de diri olarak ele geçirilip zincire vuruldular.
“Sakarya Şeyhini çırıl çıplak soydular, üstünde yalnız bir iç donu bıraktılar, bir de başında siyah tülbent sarılı kûlâhı kaldı. On iki müridi ile beraber o sırada Konya sahrasında bulunan Padişahın yanına yaya olarak götürüldü. Yolda atları tırısa kaldırırlar, iplerle çekilerek koşdururlar, at ayağına yetişemezler, düşerler, sürünürler, kaldırıp tekrar koştururlardı.
“Ordugâhtaki otlağı hümâyunda Sultan Murad Sakarya Şeyhini bizzat sorguya çekti :
— Bakaa.. sen Hazreti Îsâyım der imişsin, doğru mu?.. diye sordu.
Ahmed Baba :
— Hâşâ.. ben Ümmeti Muhammeddenim.. ama İsa Peygamberin gökten inmesini bekliyenlerdenim.. dedi.
Pâdişah Sakarya Şeyhinin, zincirbend olarak getirilmiş on iki müridinin gözleri önünde işkence ile îdamını ferman etti. Cellâd başı meşhur Kara Ali Ahmed Babanın evvelâ el, ayak parmaklarını mafsal mafsal kesti, Şeyhin ağzından bir of, aman sesi işitilmedi, hattâ yüzü bile kırışmadı. Sonra göğüsünün ve sırtının dersi yüzüldü, o zaman Cellâd Kara Aliye :
— İşini çabuk çabuk görme cellâd ağa, yaptıkların zevkime gidiyor, tadına doyayım!. dedi. Bunu duyanlar dehşet ve hayret içinde kaldılar.
“Cellâd Kara Ali çıplak vücudu ve üstünde donu kan içinde kalmış Sakarya Şeyhinî başındaki kocaman siyah sarığı ile bir eşeğe bindirdi ve ordugâhda dolaştırarak askere teşhir etti. Sonra tekrar işkenceye başladı, burnu, kulakları, elleri ve ayakları kesildi, ağzından yine en küçük bir feryad çıkmadı, o hâli ile bırakıldığı yerde öldü. Adamın bu metânetine Padişah da şaşırdı. Sakarya Şeyhi acaba bir deli miydi?..
“Sultan Muradın emri ile Bozdağ Tekkesi ile o civarda bulunan kırk kadar köy temellerinden yıkılarak kaldırıldılar.” (R. Ekrem Koçu, Dağ Pâdişahları).
Öyle tahmin ediyoruz ki Sakarya Şeyhi çok yakın bir dostuna çocukluğunda bir ara Merdiven Köyündeki Şah kulu Tekkesinde bulunduğunu, belki de bu tekkede yıkılan eski hamam yanındaki odada yatar kalkar tekkenin dellâk canlarından olduğunu söylemiş olacakdır, sonra bu dost, büyük kanlı vakadan canını kurtarmış, İstanbula gelecek Şahkulu Tekkesinde Âşık Râzinin bahsettiği makamı ihdas etmiş olacakdır.
Şeyh Köçeği Derviş
(Ressam Münif Fehimin Kompozisyonu)
Theme
Person
Contributor
Münif Fehim
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080810
Theme
Person
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Münif Fehim
Description
Volume 8, pages 4494-4498
Note
Image: volume 8, page 4495
See Also Note
B.: Bektâşiler; cild 5, S. 2449
Theme
Person
Contributor
Münif Fehim
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.