Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
DAYAK, DAYAK ATMAK
Dayak, dayanacak değnek, asâ sopa demekdir, bir kimseyi sopa, değnek ile dövmeye de “dayak atmak” denilir, fakat zamanımızda bir kimsenin el ile dövülmesine, tokatlanmasına da dayak atmak, hattâ sadece dayak denilmektedir. Yakın geçmişe kadar “dayak atma”, mutlaka sopa ile, değnek ile dövmek anlamında kullanılırdı.
Yine yakın geçmişe kadar toplum hayatımızda mekteblerde, asker ocaklarında ve suçlu esnafın cezâlandırılmasında resmen atılan dayaklar vardı.
Dayak ya kaba et üzerine yahud çıplak ayak tabanına atılırdı. Çıplak ayak tabanına atılacak dayakda suçlu yere sırt üstü yatırılır; dayak için, ayakları bileklerden bukağı içine alıp tabanları, sopa veya değneği yapıştıracak olana yerden kaldırıp havada tam hedef olarak tutan ve Falaka denilen bir âlet vardı. Kaba etine dayak atılacak suçlu ise yere yüzü koyun yatırılırdı.
Yeniçeri ocağının kanlı bir şehir muhârebesi ile kaldırıldığı 1826 yılına kadar İstanbul zâbıtası bu asker ocağının elinde idi (B.: Yeniçeriler). Kendilerinden gayrı halkdan bir kimseye dayak atılma cezâsının tatbikine memur yeniçeri neferlerine “falakacı” denilirdi. Pâdişâhın davlet idâresinde mutlak vekili olan sadırâzamlar devlet merkezi İstanbul şehirinin ve vâlisi, en büyük idâre âmiri yerinde idiler. Her sadırâzam tarafından mutlaka yapılmamakla beraber,...
⇓ Read more...
Dayak, dayanacak değnek, asâ sopa demekdir, bir kimseyi sopa, değnek ile dövmeye de “dayak atmak” denilir, fakat zamanımızda bir kimsenin el ile dövülmesine, tokatlanmasına da dayak atmak, hattâ sadece dayak denilmektedir. Yakın geçmişe kadar “dayak atma”, mutlaka sopa ile, değnek ile dövmek anlamında kullanılırdı.
Yine yakın geçmişe kadar toplum hayatımızda mekteblerde, asker ocaklarında ve suçlu esnafın cezâlandırılmasında resmen atılan dayaklar vardı.
Dayak ya kaba et üzerine yahud çıplak ayak tabanına atılırdı. Çıplak ayak tabanına atılacak dayakda suçlu yere sırt üstü yatırılır; dayak için, ayakları bileklerden bukağı içine alıp tabanları, sopa veya değneği yapıştıracak olana yerden kaldırıp havada tam hedef olarak tutan ve Falaka denilen bir âlet vardı. Kaba etine dayak atılacak suçlu ise yere yüzü koyun yatırılırdı.
Yeniçeri ocağının kanlı bir şehir muhârebesi ile kaldırıldığı 1826 yılına kadar İstanbul zâbıtası bu asker ocağının elinde idi (B.: Yeniçeriler). Kendilerinden gayrı halkdan bir kimseye dayak atılma cezâsının tatbikine memur yeniçeri neferlerine “falakacı” denilirdi. Pâdişâhın davlet idâresinde mutlak vekili olan sadırâzamlar devlet merkezi İstanbul şehirinin ve vâlisi, en büyük idâre âmiri yerinde idiler. Her sadırâzam tarafından mutlaka yapılmamakla beraber, çarşamba günleri sadırâzamların çarşıları ve esnafı teftişe çıkması bir gelenek idi. Bu teftişlerde sadrızâmın kalabalık maiyeti arasında falakacılar da bulunur, muhtekir veya hilekâr olduğu tesbit edilen, görülen esnaf hemen o anda dükkânının ve halkın gözü önünde falakaya yatırılırdı, ve emredilen sayıda değneklenirdi, ve çoğu zaman dayak yiyenlerin tabanları yarılır, ayak üstüne basamaz olurdu.
Zamanımızın polis karakolları yerinde olan Yeniçeri Kolluklarında da bir falaka mutlaka bulunurdu. Uygunsuz bekâr uşakları, şıkırdım delikanlılar, kadınlara gençlere harfendazlık eden yaramzlar suçüstü yakalandıklarında, kolluklarda, yeniçeri ağalığı tarafından verilmiş yetki ile kolluk âmiri olan çorbacılar tarafından falakaya yatırılırdı. Son yeniçerilerden Çardak Kolluğu çorbacısı ve halk şâiri Galatalı Hüseyin Ağa Mısır Çarşısında Kuleli Dükkânının çırağı Attar Benli Ömer şânında yazdığı bir destanda kendi kolluğundaki bir dayak faslını şöyle anlatıyor :
........................................................
Kolluk divânının vakti ikindi
Bir sârik tutuldu didiler şimdi
Getirin göreyim nerede o gidi
Bir tâze yiğitmiş zeberdest fetâ
Zincire vurulmuş eli ayağı
Tığ gibi pırpırı bekâr uşağı
Didiler bu itdir soyan çardağı
Güzellikde Yusuf misâli yektâ
Didim hiç tanımam hüsünle hatır
Sârikin cezâsı ip ile satır
Falaka bendeki siyâset yatır
Dayak şu şehbaza ihsâna atâ
Didim hüküm yüzdür yalun tabana
Yiğit ağlar dir ki kıyma sen bana
Yüz değnek satıra bedeldir ağa
Aşkbazlık dalgası oldu bu hatâ
Siyehçerde civan misâli pelenk
Perişan kâkülü sünbülî çelenk
Gamze işmarından aldım nakış renk
Emrü fermânıma olmuş alesta
Nârayı attım ki misâli mecnun
Bre meded durun varın savulun
Sır dökmeye halvet emreder kaanun
İzin verdim ana derdin anlata
........................................................
Büyük şehrin günlük zabıta vukuuâtında yakalanub türlü suçlardan şer’î mahkemelere sevk edilen de hafif suçunun derecesine göre dayak cezasına mahkûm olur idi, o zaman dayak için hâkim huzurunda falakaya yatırılırdı.
Başka yeniçeriler bütün kapukulu asker ocaklarının disiplin nizâmında dayak cezâsı vardı. Aşağıdaki satırları R. E. Koçu’nun “Yeniçeriler” isimli eserinden alıyoruz :
“Acemioğları falakaya yatırılırdı ve değnek çıplak tabanlarına vurulurdu. Yeniçerilere ise dayak yüzü koyun yatırılarak kaba etlerine atılırdı. Dayak, aşırı edebsizlik, serkeşlik, âmire itaatsizlik, sarhoşluk, sokakda ırz ehline harfendazlık suçlarında atılırdı. Ocak geleneği olarak, suçlunun mensub olduğu ortanın yoldaşları huzurunda, fakat akşam namazından ve akşam yeneğinden sonra, tek bir mum işiğı altında, hemen hemen karanlıkda tatbik olunurdu. Dayak yiyen neferin kim olduğu elbet ki bilinir, lâkin dayak esnasında yüzü seçilmez, bu suretle koğuş arkadaşları arasında askerlik haysiyet ve şerefi korunmuş olurdu.
“Dayak, yere serilen bir kilim üstünde nefer yüzü koyun yatırılarak kalınca kızılcak değneği ile kaba etlerine vurulmuk suretiyle atılırdı. Aynı ortanın kıdemli neferlerinden dört kişi ayrılır, dayağa yatırılan neferin ikisi ayaklarından, ikisi de kollarından basdırarak kıpırdamasına mâni olurdu, dayağı da odabaşı ağa atardı. Dayağa getirilen nefere tekdir, tevbih yerinde de, dayağa nezâret eden çorbacı ağa sâdece: — Aşk olsun yola!.. derdi.
“Acemioğlanları falakaya yatırılırken yeniçeri neferlerinin kaba etlerine dayak atılması ne hikmete dayanır bilemeyiz. Her halde taban yaraları kapanıncaya kadar yere basamayıp zelîlâne sürünmesi hoş görülmediğinden olacakdır.
“Dayağı hak etmiş neferin sabıkası yok ise değnekler senbolik, hafifce vurulurdu. Dayağın son haddi, şiddetle vurulmak şartı ile 240 değnek idi. Fakat bir seferde hiç bir insan vücudu buna tahammül edeteyeceği için bu âzamî cezâ üç gece arka arkaya seksener değnek olarak tatbik edilirdi. Bir yeniçeri ortasının en büyük zâbiti olan çorbacı ağa suçlu bir neferine kendi hükmü ile en çok 40 değnek attırabilirdi, kırk değnekden fazla dayak cezâsı ancak Ağa Divânı denilen yeniçeri mahkemesinde verilirdi: cuma geceleri ve ramazan ayı içinde dayak cezaları tatbik edilmezdi”.
Eski asker ocaklarından devren kalmış bir ceza olarak meşrutiyete kadar askerlere ve askerî okullar talebesine de dayak atılırdı, ve dayak cezâları askerî mahkemelerce verilirdi, ve eskiden olduğu gibi suçlu nefer veya talebe falakaya yatırılmaz, yüzü koyun bir kilim üzerine yatırılarak tıbkı yeniçerilerde olduğu gibi kaba etleri değneklenerek dövülürdü. Hasan Baba adında bir kimsenin yayınladığı “Nizâmiye Kapusu” isimli eserde Kuleli Askerî İdâdisindeki dayak sahneleri tafsilâtı ile anlatılmışdır; fakat bir takma isim olduğu belli Hasan Baba bu eserini gaayetle avâmî bir dil ile yazmışdır, geçmişi edeble nakil yerine tehzil bayağılına düşmüşdür (B.: Kuleli).
Eski sibyan mekteblerinde de mekteb hocalarının çocukları falakaya yatırma yetkisi vardı, bu yetki çocuk velîleri tarafından da öylesine bir hak bilinmiş idi ki bir çocuk mektebe verilirken : “Eti senin, kemiği benim” denilirdi. Bâzı sadist hocalar dayak yetkilerini pek zâlimâne kullanırlardı. (B.: Sibyan Mektebleri).
İlk rüşdiye mekteblerinde de dayak cezâsı olmuş, sibyan mektebleri gibi oralarda da çocuklar falakaya yatırılmışlardır. Biri Sultanahmedde diğeri Süleymaniyede ilk açılan iki rüşdiyeden Süleymaniye rüşdiyesinin talebesi olmuş. Aşçı Dede İbrahim Beyin pek kıymetli hâtıralarında çok şirin bir dayak sahnesi nakledilmişdir:
“...ders cihetinden Süleymâniyeliler, yazı cihetinden Sultanahmedliler birinci idi, ama bizim içimizde hüsnü gibi hattı da güzel Ziya Bey var idi, bu Ziya Bey Adana Vâlisi iken vefât eden meşhur şâir Ziya Paşadır. Benim gibi Kandillili olup mahalle mektebinde dahi birlikde okumuş idik. Hemşerilik dolayısı ile beni pek severdi, ikimiz de ondört onbeş yaşlarında idik, lâkin o, o kadar zeki ve fatin idi ki sual ve cevabda birinci hoca Numan Efendiydi durdururdu, Numan Efendinin ziyâdesi ile sevgilisi bir dânesiydi. Birgün nâzır İmamzâde Efendi mektebe geldi, bizi imtihan edecekdi, Ziya Bey : — İbrahim.. sen içeri imtihana girince kapunun önüne otur, ben perdenin arkasından sana söylerim, imtihanı verirsin!.. dedi. Canıma minnet memnun oldum. İmtihana toplu olarak girdiğimizde diğer çocukların cevab vermedikleri suallere ben cevab verirdim. Imamzâde memnun olur bana âferin oğlum der öbürlerinin de yüzüne tükürürdü. Bir ara Ziya Bey sesini perde arkasından fazlaca çıkarmış, İmamzâde işitti, Numan Efendiye: — Perdenin arkasında birisi var, çabuk şu habisi tutup bana getir!.. dedi. Numan Efendi dışarı çıkıp da Ziya Beyi görünce ele vermemek için: — Kimse yok efendim.. dedi. Fakat İmamzâde ısrar edince zarurî Ziya Beyi tutup getirdiler ve İmamzâdenin emri ile Ziya Beyi falakaya yatırdılar. Bîçâre numan Efendi elleri titreyerek Ziya Beyin ayaklarına yavaşca bir iki değnek vurup İmamzâdenin eteğini öptü: — Kulunuza bağışlayın!.. demesi ile Ziya Beyi falakadan kaldırdılar...”
Büyük muharrir, İstanbulun büyük evlâdı Ahmed Rasim (B.: Ahmed Rasim, Cild I, sayfa 443) çocukluk ve mekteb hâtıralarının önemli kısmını “Falaka” isimli eserinde toplamışdır. (B.: Falaka); pek şirin hâtıralar arasında dayağı ile meşhur Hâfız İsmail adında bir mekteb hocasının, mektebinin talebesi olmayup hariçten terbiye için getirilen çocukları da falakaya yatırdığını anlatıyor ve falaka dayağının çeşidlerini şöyle sıralıyor :
“Mest üstüne hafif; mest çıkarılarak çorab üstüne az ağır; yalın ayak üstüne ağır; ıslak yalın üstüne daha ağır; kuvvetli bükmelerle zincirli falakada ıslak yalın ayak üstüne pek ağır; bu son vaziyetde vurulan sopa ayağın tabanından birden bire kaldırılmayıp, sopanın taban ile temâsı sıkı sıkıya muhâfaza edilerek yavaş yavaş bütün taban üzerinden deri parçalayarak geçirilmesi en ağır”.
Merhum Üsküdarlı Vâsıf Hoca da bir karakol dayağı üzerine şu vak’ayı anlatıyor : “... 1878-1880 arasında 15-17 yaşlarında idim; benden üç yaş kadar büyük Yusuf Şah adında güzelliği dillere destan olmuş bir delikanlı vardı ki Üsküdarın Doğancılar yangın tulumbası sadığının uşaklarındandı. Yosma hanımlardan biri güzel oğlana göz koymuş, fakat oğlanın yoluna saldığı kılavuzlar, çöpçatanlarla Yusuf Şahı kandırarak evine getirememiş, murâdına erememiş, muhabbeti gayze, kine çevrilmiş, bir gün çarşı boyundan araba ile geçerken, gençlik, zıpırlık, bıçkınlık şânından tulumbacı şehbazı da gaflet ile kadına laf atmış: — Hanımın yüzüme pek bakma, işmarını aldım ama bir altın saat ile bir elmas yüzük ergenlik hediyesini almadan gelemem!.. demiş. Yosma da fırsatı kaçırmamış, hemen karakola şikâyet etmiş. Koca çarşı boyu, yüzlerce şâhid. Irz ehli hâtuna pervâsızca laf atma, o zamanın tabiri ile “harfendazlık” suçundan Yusufu çarşı karakoluna almışlar. Karakol kumandanı bu gibi vak’alar üzerinde titiz asabiyetle durur ve dayağı ile meşhur bir amansız, gaddar adam idi, halk tarafından takılmış lakabı ile Cellâd Süleyman diye anılırdı. Yusuf Şahı hemen falakaya yatırmış. Hiç unutmam, bir Cuma günü idi, vak’ayı gözümle gördüm. Dayak sahnesini görmedim, görmedim ama delikanlının feryâdını karakol önünde biriken halk arasında dinledim, sesi hâlâ kulaklarımdadır. Önce avazı çıkdığı kadar bağırdı. Sonra sesi perde perde alçaldı, ve bir inilti halinde kesildi. Tam o sırada karakola bir asker paya girdi, onun da: — Karakol kumandanı mısın, cellâd mısın alçak herif!.. diye gürlediğini ve Allaha sığınarak atılmış bir kaç şamar sesi duyduk. Bu paşa kim idi bilemiyorum. Sonra öğrendik ki Yusuf Saha kırk değnek vurmuşlar. Destancılıkda ustam Aşık Râzi Yusuf Şaha dayak atan Zabtiye çavuşunu şu manzüme ile hicvetmişdir :
Kıl kalemle Bihzad eylemiş tersim
Yusuf Şah dirler ki hoş düşmüş isim
Gedâyım ne haddım o şâhı telsim
Bûsegâhım iken o şahda ayak
Nasıl kıyarsın da atarsın dayak
Koşarlı ayakla o hümâ pervaz
Yavru pelenk misâl yangıncı şehbaz
Ne revâ dayakda enîn ü âvâz
Bûsegâhım iken o şahda ayak
Nasıl kıyarsın da atarsın dayak
Lânetle yâd olsun kahbenin adı
Bir nigârın şerri, fitne, fesâdı
Dayağa yıkdırdı kaddi şemşâdı
Bûsegâhım iken o şahda ayak
Nasıl kıyarsın da atarsın dayak
Tulumbacıların serveri güzel
Hâki pâyı yüzbin kahbeye bedel
Zelil idaneler lânet eyle gel
Bûsegâhım iken o şahda ayak
Nasıl kıyarsın da atarsın dayak
Be zâlim kırılsın kubad ellerin
Be kâfir yüzülsün mülevves derin
Gayyâvı cahimdir ey şaki yerin
Bûsegâhım iken o şahda ayak
Nasıl kıyarsın da atarsın dayak
“... Bu dayakdan sonra Yusuf Şah uzunca bir zaman yürüyemedi, koltuk değneği ile dolaşdı, ve en civelek, uçarlı koşarlı çağında tulumbacılığı da bırakdı...” (B.: Yusuf Şah).
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080535
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 8, pages 4316-4319
See Also Note
B.: Yeniçeriler; B.: Kuleli; B.: Sibyan Mektebleri; B.: Ahmed Rasim, Cild I, sayfa 443; B.: Falaka; B.: Yusuf Şah
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.