Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
DAVUDPAŞA SARAYI
Bâzı metinlerde Davudpaşa Kasrı adı ile de kaydedilir; İstanbulun şehir sınırı dışında hem mimârî hem de hâtıraları mühim ve meşhur bir binâdır: Topkapu dışında eski Edirne yolu üzerinde kendi adına nisbetle Davudpaşa Sahrâsı diye anıla gelmiş mevkîde, Çırpıcı ve Haznedar dereleri arasındaki tepenin doğu yamacı üzerinde, bir yandan İstanbul surlarına, diğer yandan Bakırköyüne doğru uzanan geniş bir sâhaya hâkim bir noktadadır. Bu sarayın XV. asrın ikinci yarısında temelini atan, saraya ve kurulduğu sahrâya adını veren İkinci Sultan Bayazıda 1482 ile 1497 arasında onbeş yıl sadrâzamlık yapmış Davudpaşadır (B.: Davudpaşa).
Geçen asırda aynı mevkîde yapılmış olan bir kışla da “Davudpaşa Kışlası” adı ile anıla gelir; eski Edirne yoluna göre kışla azıcık geride kalır, ve sarayın bulunduğu yamacın etrafa daha hâkim bir yerindedir.
İstanbulun fethinden sonra açılan Avrupa (Batı) seferlerinde, Türk ordusu, devlet merkezi olan Istanbuldan yalnız kapukulu asker ocaklarından sefere memur kıt’alardan mürekkeb olarak sefer yoluna çıkardı ve o ilk hareket günü ilk konak yeri olarak Davudpaşa Sahrâsında durur, burada son teftişler, yoklamalar yapılır, asıl seferî yürüyüş buradan başlardı. Sefere memur edilmiş eyâlet askerleri (Yerli kulu askeri, timarlı sipâhiler), “Beylerbeyi”, “Sancakbeyi” un...
⇓ Read more...
Bâzı metinlerde Davudpaşa Kasrı adı ile de kaydedilir; İstanbulun şehir sınırı dışında hem mimârî hem de hâtıraları mühim ve meşhur bir binâdır: Topkapu dışında eski Edirne yolu üzerinde kendi adına nisbetle Davudpaşa Sahrâsı diye anıla gelmiş mevkîde, Çırpıcı ve Haznedar dereleri arasındaki tepenin doğu yamacı üzerinde, bir yandan İstanbul surlarına, diğer yandan Bakırköyüne doğru uzanan geniş bir sâhaya hâkim bir noktadadır. Bu sarayın XV. asrın ikinci yarısında temelini atan, saraya ve kurulduğu sahrâya adını veren İkinci Sultan Bayazıda 1482 ile 1497 arasında onbeş yıl sadrâzamlık yapmış Davudpaşadır (B.: Davudpaşa).
Geçen asırda aynı mevkîde yapılmış olan bir kışla da “Davudpaşa Kışlası” adı ile anıla gelir; eski Edirne yoluna göre kışla azıcık geride kalır, ve sarayın bulunduğu yamacın etrafa daha hâkim bir yerindedir.
İstanbulun fethinden sonra açılan Avrupa (Batı) seferlerinde, Türk ordusu, devlet merkezi olan Istanbuldan yalnız kapukulu asker ocaklarından sefere memur kıt’alardan mürekkeb olarak sefer yoluna çıkardı ve o ilk hareket günü ilk konak yeri olarak Davudpaşa Sahrâsında durur, burada son teftişler, yoklamalar yapılır, asıl seferî yürüyüş buradan başlardı. Sefere memur edilmiş eyâlet askerleri (Yerli kulu askeri, timarlı sipâhiler), “Beylerbeyi”, “Sancakbeyi” unvanlarını taşıyan kumandanları ile, bundan sonraki konak yerlerinde takım takım gelerek orduya katılırlardı. Eğer bizzad sefere gitmeyecekler ise, padişâhların, orduyu Davudpaşa Sahrâsından uğurlaması, ve sefer dönüşü de orduyu kezâ Davudpaşa Sahrâsında karşılaması bir an’ane olmuştu. İşte Sultan Bayazıdın vezîri âzamlarından Davudpaşa bu sarayı, pâdişahlara mahsus olarak bu an’anenin doğurduğu bir ihtiyac karşısında inşâ ettirmişdi; 1497 den evvel yapılmış olan ilk Davudpaşa Sarayının mîmârı bilinmiyor. Bu ilk sarayın zamanımıza bir harâbe izi dahi intikal etmemişdir.
Türk ordusunun sefere çıkışında ve sefer dönüşünde devlet an’anesi hâline gelen uğurlama ve karşılama törenlerinde yer almış bu sarayın, Avrupa seferlerinin en parlak, haşmetli devri olan XVI. asırda, ve bilhassa Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Davudpaşadan kalma binâ ile yetinilmeyeceği muhakkadır. Davudpaşa binâsı sarayın Kanunî devrinde yıktırılarak, tarih kaynaklarımızda artık “Davudpaşa Bahçesi” denilmeye başlanmış olan yerinde yeni bir saray inşâ edilmişdir; İstanbulun surlar dışındaki mesîrelerinden bahseder iken saray veya kasır diye bir bîna adı kaydetmeden: “Davudpaşa Bağçesi Sultan Sülemyanın binâsı ve Mimar Sinanın eseridir” diyor. Fakat “Tezkiretül Bünyan” da Mimar Sinan yapısı 33 saray arasında Davudpaşa Sarayının adı yokdur; halbuki aynı eserde yine pâdişahlara mahsus iki yapı: “İskender Çelebi Bağçesi Sarayı (Floryada) tecdîden binâ olundu; Halkalı Sarayı tecdîden binâ olundu” diye kaydedilmişlerdir.
Kesin olarak bilinen Davudpaşa Sarayını ikinci defa olarak yeniden yapdırtan Birinci Sultan Ahmeddir (Pâdişahlığı 1603-1617); sarayı yapan da Sultanahmed Camiinin mimârı Sedefkâr Mehmed Ağadır (B.: Mehmed Ağa, Sedefkâr).
XVI. asırdan kalma Sancak Köşkünün ancak duvarları bulunmaktadır.
An’ane hâline gelmiş ordu bir merâsiminde pâdişahların yanlarındaki kalabalıkla birlikde birkaç günlük ikaametleri için yapılmış olan Davudpaşa Sarayı, on yedinci asır ortasında kırk yıl pâdişahlık yapmış (Pâdişahlığı 1648 — 1687) çılgın bir av meraklısı Dördüncü Sultan Mehmed tarafından İstanbulda tercih edilmiş bir ikaametgâh olarak kullanılmış ve saray en parlak yıllarını o devirde yaşamışdır; pâdişahın cemaatle namaz kılması için sarayda bir mescid yapılmış, bir müddet sonra da Cuma namazı kılınabilmesi için bir minare inşa edilip bir de minber konularak mescid camie tahvil edilmişdir (B.: Davudpaşa Sarayı Mescidi).
Bu pâdişâhın Davudpaşa Sarayına ilk gidişi hicrî 1066 yılı sefer ayının üçüncü perşenbe günüdür (2 Aralık 1655); Sultan Mehmed 13 yaşında idi, sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa Erdal seferine çıkarken çocuk pâdişahı o asırda ihtilâller şehri hâline gelmiş olan İstanbulda bırakmayı tehlikeli görmüş, Edirneye götürmüşdü. Köprülü seferde iken Anadolu Abaza Hasanın etrafında toplanmış vâlilerle sancak beylerinin büyük isyanı çıkdı; pâdişah tarafından merkeze çağrılan sadrâzam Edirneye dönünce oradan Sultan Mehmedi de alarak İstanbula geldi ve hemen âsî paşaların tenkili için Anadolu yakasına geçdi; devrin müverrihlerinden Fındıklılı Silâhdar Mehmed Ağa şöylece anlatıyor:
“... Orduyu Hümâyun Davudpaşa menziline geldi, pâdişah oradaki saraya indi; görülen lüzum üzerine İstanbul şehri içine girmedi. İki gün sonra Ordu Davudpaşadan Kâğıdhâne Sahrâsına geçdi, pâdişah da Davudpaşa Sarayından Kâğıdhâne Sahrâsında kurulan otağına çıkdı, Kapukulu askerinin ulûfesi verilecekdi. paranın noksansız tedârikine kadar Kâğıdhânede kalmak îcab etti. Mevsim kış, durmadan yağmur yağıyor, yağmur kara çeviriyordu. Çok sıkıntı çekildi. Nihayet para geldi, ulûfe, sabahı bile beklemeden, gece meşaleler altında dağıtıldıkdan sonra seferin 14 üncü pazar günü pâdişâh, sadrâzam, ordu, bütün vüzerâ ve ümerâ gemilerle, yine İstanbul içine uğramadan, Üsküdar yakasına geçdiler...”
Köprülü Mehmed Paşa gibi diktatör bir sadrâzamın İstanbuldan çekinmesi, çocuk pâdişâhın üzerinde devlet merkezine karşı bir vahşet uyandırmış, saltanatının sonuna kadar Edirneyi İstanbula tercih etmiş, ancak yazları geldiği İstanbulda da, şehir içindeki Topkapusu Sarayından ziyâde Üsküdar Sarayında, Boğaz içi kasırlarında ve bilhassa Davudpaşa Sarayında oturmuşdur.
Aşağıdaki satırları yine Silâhdar tarihinin hicrî 1088 (Milâdî 1677) vekaayi arasından naklediyoruz: “... Pâdişah hazretleri Üsküdar Sarayından İstavroz Bağçesine, oradan Kandilli Bağçesine (Bu bağçelerdeki kasırlara), oradan da Karaağaç Yalısına (Haliçde Mezbahanın olduğu yer) göç etti. Güz eyyâmı olduğundan, âdeti veçhile avlara çıkmak için o yalıdan da Davudpaşa Sarayına nakletti...”.
1683 de Viyananın ikinci muhasarasının mağlûbiyet ile sona ermesi ve korkunç bir bozgun devrinin başlaması, av hastası Dördüncü Sultan Mehmedi hükümdarlık vazîfesinin başına döndüremedi, çok ağır masraflarla yapılan avlarına devem etti, hem halkın, hem askerin nefretine hedef oldu. Bilhassa İstanbul halkı, hükûmeti ve orduyu nâ ehillerin eline bırakan ve yalnız kendi eğlencesini düşünen pâdişahı bozgun felâketinin en büyük sorumlusu bildi. Silâhdar Fındıklı Mehmed Ağa hicrî 1097 (milâdî 1686) vak’aları arasında şöylece anlatıyor:
“... Bozgun devam ediyordu, nihayet Budin de düşman eline geçdi. İstanbulda camilerde vâizler avlarda dolaşmakdan başını alamayan pâdişâhı ağır şekilde ittiham ediyordu. Sultan Mehmed İstanbulda idi, fakat Davudpaşa Sarayında oturuyordu. Şeyhülislâm Ankaravî Mehmed Efendi:
— Lütfet pâdişahım!... birkaç gün şikârdan el çek, ya sarâyı hümayununa veya yalılardan birine teşrif buyur, şu dedikodu basılsın da sonra yine zevkinde ol.. siz avdan vaz geçmeyip burada oturdukça ağızlar kapanmaz, ortaya bir yaramaz çıkarsa, halkın kalbi size karşı çok kırıkdır, onun peşine takılır, fitnenin def’i mümkün olmaz!... dedi.
“Padişah da :
— Avdan vaz geçdim.. inşâllâh birkaç güne kadar buradan Tersâne Sarayına geçerim... dedi ve birkaç gün sonra Davudpaşa Sarayından Tersâne Sarayına göç etti...”.
Birkaç ay sonra da cebhede başlayan bir askerî ihtilâl sonunda Dördüncü Sultan Mehmed tahtdan indirildi. Davudpaşa Sarayına bir şeâmet çökdü. Zaferler devri kapanmışdı, ordunun tantanalı merâsim ile uğurlanması, zafer neş’esi ile karşılanması târihî bir hâtıra oldu. Davudpaşa Sarayı harabiye terkedildi. Fakat binâ, müştemilâtı ile Türk yapı san’atının çok güzel eserlerinden biriydi; çökmesine de gönüller râzı olmadığı için orada yapılan tâmirle ayakta tutuldu:
“... Davudpaşa Kasrı çok harab bir halde iken bu yıl tâmir edildi..” (Vâsıf Tarihi, H. 1175 = M. 1761-1762 vekaayii).
“.. Eski seferlerde hâtıraları çok büyük olan Ok Meydanı Tekkesi ile Davudpaşa Sarayı pek harab halde idiler. Üçüncü Sultan Selim Orduda ıslahat yaparken ve yeni harb silâhları ile uğraşırken teberrüken bu iki kadın binâmın tâmirini de irâde buyurdu, ve tekke ile saray kısa zamanda tâmir olundular..” (Cevdet tarihi, H. 1203 = M. 1791 vekaayii).
“.. Dersaadet civârında Davudpaşa Sarayı ile ittisâlindeki Camii şerif devri zaman ile müşerrefi harâb olarak îmar ve inşâları, ve Davudpaşa Kışlasına dâir bâzı ebniye tanzîmi lâzım geldiğinden sarayın atik kârgir ve ahşab dâireleri ile hâriciyesindeki ebniyenin tâmir ve tecdidi, ve çeşmelerin yolları ile iki ahır inşâsı hususlarının 8000 bu kadar kuruşa mal olacağı anlaşıldığından tarafı şahâneye (İkinci Sultan Mahmuda) arz olundu. Padişâh bu kadar para ile bu işlerin yapılamayacağını söyleyerek tâmir için yeni bir keşif yaptırmasını defterdara irâde buyurdu..” (Lütfi Tarihi, H. 1243=M. 1827 - 1828 vekaayii).
Uçüncü Sultan Selim Davudpaşa Sarayını tâmir ettirdikden sonra bir gün buraya kalabalık bir mâiyetle gelerek enderunlu ağalara büyük bir atlı cirid oyunu oynatmısdı; bu vesile ile yakın bendelerinden mâbeyinci Nâşid İbrahim Bey 66 beyitlik bir kasîde yazmışdır, iki beyitini alıyoruz:
Temâşâye gürûhi bendegânı seyr içün bir gün
Biniş emreyledi şâhi cihan Davudpâşâya
Kudûmiyle o deşti dilküşâ cennet nümun oldu
Oturdu şevketü ikbâl ile kasrı ferahzâya
29 ve 37 yıl ara ile bu üç tâmir kaydından anlaşılıyor ki Davudpaşa Sarayının 1762 ve 1791 de gördüğü tâmirler pek sathî olmuşdur. 1828 de düşünülen tâmirin tahakkuk edip etmediğine dâir başka bir kayde rastlanmadı; fakat 1848 de Sultan Abdülcemidin Velifendi sahâsında bir askerî manevrayı bu saraydan tâkib etmiş olması o tâmirin yapıldığını gösterir.
Eski an’aneye göre Davudpaşa Sarayında Orduyu Hümâyunu karşılayan son pâdişah Dördüncü Sultan Mustafa olmuşdur, fakat bu karşılama tamâmen siyasî endişelerle yapılmışdı. Ordu seferde iken Yukarı Boğaz kalelerindeki Lâz yamakların ayaklanması ile başlıyan ve tarihimizde “Vakai Selimiye” ve “Kabakcı Mustafa Vak’ası” isimleri ile anılan ihtilâlde Uçüncü Sultan Selim tahtdan indirilmiş, yerine Dördüncü Sultan Mustafa geçmiş, o sırada Rusya ile de mütâreke imzalanmış, Orduda bulunan Sultan Selim taraftarları Ruscuk Ayânı Alemdar Mustafa Paşanın etrâfında toplanmışlar ve Alemdarın milislerinin silâh kuvveti ile Sultan Selimin tekrar tahta çıkarılmasına karar vermişlerdi; bunun için de Ordunun İstanbula dönmesi, Alemdar Paşa ile sâir Rumeli âyanlarının da askerleri ile beraber orduya katılarak Istanbula gitmesi lâzımdı. Sadrâzam ve serdar Çelebi Mustafa Paşa, mütarekeden istifâde ederek İstanbula gidilmesi için iknâ edildi ve, devlet merkezinde ciddî bir endişe uyandıran bu gelişe, Alemdar Paşa ile sâir Rumeli âyânlarının yeni pâdişâha arzı ubûdiyet süsü verildi. 1808 yılında Dördüncü Mustafa işde böyle bir siyâsî endîşe ile Davudpaşa Sarayında orduyu istikble çıkmışdı. Ruscuk yârânından Râmiz Efendi Alemdar Paşaya Sultan Mustafanın Davudpaşada tevkif edilerek işi kestirme yoldan bitirmeyi teklif etmiş, fakat Alemdar Mustafa Paşa: “Böyle kahbelikle iş görmek merdliğe yakışmaz!...” diye teklifi red etmişdi. O gün pâdişâh ve bendegânı o kadar telâşlı idiler ki, vakanüvisin târifi ile: “dırıntı kabilinden yeniçerilerin karşısında Alemdar onbin kişi kadar olan muntazam ve fedakâr askerlerini görüp dehşet içinde kalmışlar”, ve Davudpaşa Sarayında Sadrâzam Serdar ile yanındakilere mutâd ziyâfet de verilememiş, istikbâl merâsimi bir kahve ikrâmı ile bitmişdi.
Lütfi Tarihinin 1828 yılı vekaayii arasındaki kaydından açıkca anlaşılıyor ki Davudpaşa Sarayı, kısmen kârgir, kısmen ahşap dâirelerden mürekkeb ve hayli müştemilâtı olan büyük bir saraydır. Muhakkak ki geçen asır başındaki o tâmirde, bilgisizlik yüzünden, tarihî sarayın her tarafı Birinci Sultan Ahmed camiindeki çinilerin benzerleriyle kaplı olduğu halde kırılarak sökülmüştür.
1942 yılı aralık ayında Yüksek Mimar muhterem Sedad Çetintaş bu saray hakkında muharir Selahâddin Güngör’e şunları anlatmıştır:
“1938 yılı içinde bir gündü, İbrahim Paşa sarayı için yaptığım kavgaları gazete sütunlarında takib eden Davudpaşa Kışlası komutanının, huviyeti bir türlü anlaşılamıyan bu binayı teşhis için beni davet ettiğini söylediler. Haberi getiren Sadeddin Nüzhet, Dr. Osman Şevki Uludağ ve Rıfkı Melûl ile birlikte Davudpaşaya gittik. Binayı daha görür görmez mütaleamı söyledim.
— Kesin olarak bir şey diyemem ama, Sultanahmed camiini yapan mimar Sedefkâr Mehmed Ağanın yapısını andırıyor; ancak içine girip yakından inceleyince bu kanaatim değişebilir! dedim.
“Binayı köşe bucak dolaştıktan sonra kanaatim değişmek şöyle dursun, bir kat daha kuvvetlendi: Burası Birinci Ahmed zamanında yapılmış bir kasırdır.. dedim.
“Sarayın alt salonundaki çeşme kitabesinde Birinci Ahmedin manzumesini okuyup dış kısmında gene ayni pâdişah devrinde dikilmiş bir nişan taşını görünce artık hiç şüphe kalmadı; tarihimizin meşhur Davudpaşa sarayı, işte burasıdır, ve Birinci Ahmed devrindeki eserlerin çoğu gibi, bu da Sedefkâr Mehmed Ağanın eseridir.
“Sarayı, ilk defa tetkik eden, ben değilim. En başta büyük şâir Yahya Kemâl, sonra, Hamdullah Suphi merak edip gezmişler. Fakat binâ, o derece harab, birçok asırların eklemeleri ile hüviyetini o kadar değiştirmiş, o derece tahrîfe uğramıştı ki, eski mimarî eserleri uzun müddet etüd etmiş olanların bile sathî bir tetkikle işi kestirip atmasına imkân yoktu.
“Sarayın eski halini size birkaç kelime ile anlatayım: Merdiven molozlarla kapalı. Üst katla alt katı birbirinden ayırmışlar. Bütün sahanlık pencereleri kapı haline getirilmiş. Sarayın şimâl cihetindeki kapısının verandası mahvolduğu gibi kapısı da örülüp baştan başa sıvanmış. Ortadaki büyük mermer direk hiç görünmüyor. Üst katın taraçasına o kadar çok toprak yığmışlar ki, üzerinde biten otlardan âdeta küçük bir koru peyda olmuş.
“Bazı odaların kapıları gene moloz taşı ile örülerek battal edilmiş. Hasılı binâ. içerden dışardan acayib bir şekle sokulmuş.
“Once binânın plânını çizdim, şimdi de temizlemeye çalışıyorum..”.
Değerli bilgin Yüksek Mimar Sedad Çetintaş ile Davudpaşa Sarayının harab kalıntısı için de konuşan Selâhaddin Güngör, 1942 de Cumhuriyet Gazetesinde intişar etmiş makalesinde kendi müşâhadesini de şöyle tesbit ediyor:
“Sırasında, kendisi de bir ırgad gibi çalışarak, sabah akşam, gide gele, yirmi beş günde sarayın önünü açtırmağa muvaffak olan Sedad Çetintaşın, bu çetin işten ne derin bir zevk duyduğunu anlamak için kendisini yakından tanımak gerek... Bir yandan benimle konuşuyor, bir yandan da toza toprağa bulanarak bir moloz yığınından öteki moloz yığınına atlıyor. Kâh elinde bir cam kırığı, kâh bir küçük çini parçası ile yanımıza dönüyor.
“Davudpaşa sarayının bilhassa üst katındaki geniş salon hakkında Çetintaşın bana anlatacak çok şeyleri vardı. Zaten o, anlatmasa da, İzniğin en nefis çinileri, Marmara adasının ve daha bilmem nerenin en parlak mermerleri ile bezenen bu muhteşem salon, bir zamanlar ne heybetli toplantılara sahne olduğunu kendi hal dili ile bize söylüyordu.
Fakat ah şu çiniler.. Tırnakla kazınmış gibi delik deşik edilerek şimdi sadece izleri kalan o yeşil mücevher parçaları. Zaman mı çok merhametsizmiş, biz mi fazla kayıdsızmışız? Galiba ikimizde de kabahat var. Bari, bundan sonrası için elde kalanları kurtarabilsek.
“Salonu bir çırpıda tarif etmeğe çalışacağım: Tepemizde, geniş bir kubbe. Yer yer çatlakları var. Hattâ kilid taşlarından birkaç tanesi yerinden oynadığı için bina, gitgide tehlikeli bir duruma da girebilir.
“Gayet sağlam bir harcla yapılan duvarların ötesinde berisinde yekpâre mermerle kaplı küçük raflar var. Köşede büyük bir ocak... Hasılı, ağır, yüksek üslûblu, temiz bir kubbealtı salonunda bulunuyoruz.
İlerde, Davudpaşa sarayını, yalnız mimarın fırça ve kalemi ile değil, çekic ve kazma ile yâni hakikî şekilde, restore (ihya) etmek lâzımgeleceğini de bu vesile ile kısaca kaydetmeği unutmıyayım” (S. Güngör).
Sedad Çetintaşın bu temizleme teşebbüsünü tenkid edenler de olmuşdur; aşağıdaki satırları Turing Klüb bülteninden alıyoruz:
“Asarı kadimeden Davudpaşa köşkünün ötedenberi harablığa maruz kaldığı ve son zamanlarda da Mimar Sedat Çetintaş’ın ika eylediği hasar ile de bütün bütün fena bir duruma girdiği ötedenberi tebarüz ettirilmiş ve ahiren bu köşkün tamirine karar verildiği ve teşebbüste bulunulduğu anlaşılmıştır. Geçenlerde Eski Eserleri Koruma Encümenince topluca gidilip mezkûr köşk bir daha tetkik edilmiş ve maalesef bilinen harablığın bir misli daha arttığı anlaşılmıştır. Merasim Salonunun zemini sökülerek altındaki salonun kubbesi açıkta bırakıldığından açık pencerelerden giren yağmur ve kar gibi tesiratı havaiye ile sıvalar dökülmüş, demir kirişler meydana çıkmış bakiye kalan pencere söğeleri sökülerek bir kenara konmuş, teshin ocaklarının cephe sütreleri yıkılarak ateşe mütehammil tuğlalar çıkarılıp bir köşeye yığılmak üzere hemen nakle müheyya bir halde ihzar edilmiş ve yukarı katta yalnız bir pencerenin parmaklığı kalmıştır. Bekçisiz ve bakımsız olan bu kıymetli parça giren çıkan belli olmıyacak bir haldedir. Muhitte askerler ikamet etmekte ise de bu hususta muhatap addedilecek ne bir makam ne de bir şahıs bulunmaktadır. Bu vaziyette devam edildiği ve bir an evvel, yâni bu kışa kadar, bir miktar muhafaza tedbiri alınmadığı takdirde, binanın mühim kısımlarında mutlaka yıkıntılar husule geleceğinden şüphe yoktur.”
Çalınabilecek, aşırılacak demek var iken “hemen nakle müheyyâ bu halde ihzâr edilmiş” gibi îmâlı bu cümlenin kullanılması ve “îkaa eylediği tahrib” diye de mesnedsiz bir ittiham, yukarıdaki bendin bir ilmî tebliğ kıymetini düşürmektedir; o bendin kâtibi tarafından Sedat Çetintaşın, unutulmuş bir âbidenin daha 1942 de ilk defa olarak hüviyetini beyan eden kimse olduğu hakikati karşısındaki gafleti şâyanı esefdir.
Davudpaşa sarayı — kasrının zamanımıza kadar gelebilmiş kısmı hâlen restore edilmiş bulunmaktadır.
Davudpaşa Sarayı
(Resim: Sabiha Bozcalı)
Theme
Building
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080523
Theme
Building
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 8, pages 4308-4313
Note
Image: volume 8, page 4309
See Also Note
B.: Davudpaşa; B.: Mehmed Ağa, Sedefkâr; B.: Davudpaşa Sarayı Mescidi
Theme
Building
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.