Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
DÂRÜŞŞEFAKA
Öksüz ve yetim müslüman çocuklarını okutmak için Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye tarafından kurulmuş ve eğitime 1873 yılında başlamış, vatanımıza binlerce kıymetli insan yetiştirmiş büyük mekteb, büyük ilim ve şefkat yurdu (B.: Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye, cild 7, sayfa 3484; Çırak Mektebi, cild 7, sayfa 3941). Bir asra yaklaşan tarihçesi ayni cemiyet tarafından titiz bir ciddiyet ile idâre edilmektedir.
Kuruluşunda asıl adı “Dârüşşefakatül İslâmiye” dir; önceleri halk ağzında sâdece “Dârüşşefaka” adı ile anılagemiş, sonra “Dârüşşefaka Lisesi” ismini almış, yakın zamanda da adı “Dârüşşefaka Kolleji” ne çevrilmiştir.
Dârüşşefaka, kuruluşundan zamanımıza kadar, hamiyet ve şefkat sâhiblerinin nakdî yardımları, Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiyeye bu mekteb için yapılan mülk bağışlarının gelirleri ve devlet yardımları ile nâmus timsâli eller vasıtası ile ilân edilmişdir. Cemiyet Tedrisiyei İslâmiyenin kurucularını Dârüşşefakanın da kurucuları olarak görmek gerekir; burada onların isimlerini kaydetmek bir şükran vecîbesidir; hepsi rahmeti Rahmana kavuşmuşdur: Yusuf Ziya Bey (Cemiyetin kuruluşunda ilk teşebbüsü yapan zât, dolayısı ile Dârüşşefakanın Babası ünvanını verebiliriz, sonra Mâliye nâzırlığına kadar yükselmişdir), Ahmet Muhtar Bey (Müşir Gazi Ahmed Muhtar Paşa), Vidinli Tevfik Bey ...
⇓ Read more...
Öksüz ve yetim müslüman çocuklarını okutmak için Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye tarafından kurulmuş ve eğitime 1873 yılında başlamış, vatanımıza binlerce kıymetli insan yetiştirmiş büyük mekteb, büyük ilim ve şefkat yurdu (B.: Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye, cild 7, sayfa 3484; Çırak Mektebi, cild 7, sayfa 3941). Bir asra yaklaşan tarihçesi ayni cemiyet tarafından titiz bir ciddiyet ile idâre edilmektedir.
Kuruluşunda asıl adı “Dârüşşefakatül İslâmiye” dir; önceleri halk ağzında sâdece “Dârüşşefaka” adı ile anılagemiş, sonra “Dârüşşefaka Lisesi” ismini almış, yakın zamanda da adı “Dârüşşefaka Kolleji” ne çevrilmiştir.
Dârüşşefaka, kuruluşundan zamanımıza kadar, hamiyet ve şefkat sâhiblerinin nakdî yardımları, Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiyeye bu mekteb için yapılan mülk bağışlarının gelirleri ve devlet yardımları ile nâmus timsâli eller vasıtası ile ilân edilmişdir. Cemiyet Tedrisiyei İslâmiyenin kurucularını Dârüşşefakanın da kurucuları olarak görmek gerekir; burada onların isimlerini kaydetmek bir şükran vecîbesidir; hepsi rahmeti Rahmana kavuşmuşdur: Yusuf Ziya Bey (Cemiyetin kuruluşunda ilk teşebbüsü yapan zât, dolayısı ile Dârüşşefakanın Babası ünvanını verebiliriz, sonra Mâliye nâzırlığına kadar yükselmişdir), Ahmet Muhtar Bey (Müşir Gazi Ahmed Muhtar Paşa), Vidinli Tevfik Bey (ünlü matematik bilgini Vidinli Tevfik Paşa), Ali Naki Efendi (İlk Osmanlı meclisi mebusanında Trabzon mebusu).
Aşağıdaki satırları 1927 de Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye tarafından neşredilmiş “Dârüşşefaka, Türkiyede ilk halk mektebi” isimli eser ile 1945 de Osman Nuri Ergin tarafından bu İstanbul Ansiklopedisine verilmiş notlardan alıyoruz :
“Cemiyet Tedrisiyenin kurucuları büyük bir halk mektebi vücuda getirmeyi düşünürlerken, (1865 — 1867), o sırada Paris sefâretinden İstanbula gelerek Cemiyete giren Sakızlı Esad Paşa “Dârüşşefakatül İslâmiye” adı ile bir yetimler — öksüzler mektebinin kurulmasını tavsiye etti ve bu tavsiyesi Cemiyeti Tedrisiye tarafından kabul edildi. Esad Paşa Paris civarında gördüğü “Prytanée Militaire de la Flèche” (okunuşu: Pritane militer de la fleş) mektebi gibi, Dârüşşefakanın da kız ve erkek yetimlere mahsus bir tâlim ve terbiye müessesesi olması fikrinde idi. İlk karar kız - oğlan bir karma okul kurulması yolunda iken Dârüşşefakanın önce yalnız erkek çocuklara tahsisi uygun görüldü.
“Mektebin kurulması için bir yandan iâne topalnır iken bir yandan da yapdırılacak binânın yeri, arsası alındı.
“Kısa bir zamanda 30 bin altın gibi mühim bir para toplandı; önemli yardımda bulunmuş hamiyet sâhibleri şu zatlerdir:
Hükümet tarafından 10841
Mısır Hidivi İsmail Paşa 2000
Maliye Nazırı Mustafa Fazıl Paşa 1000
Sadırâzam Âli Paşa 500
Keçecizâde Fuat Paşa 400
Şurâyıdevlet Reisi Kâmil Paşa 400
Zabtiye Müşürü Hüsnü Paşa 350
Şeyhülislâm Türşücuzâde Muhtar Efendi 300
Paris Sefiri Cemil Paşa 250
Mustafa Nailî Paşa 150
Dahiliye Nazırı Rüşdi Paşa 100
Bahriye Nazırı Mahmud Paşa 100
Hariciye Müsteşarı Servet Efendi 100
(Şehremini Server Paşa)
Viyana Sefiri Halil Bey 100
Namık Paşa 50
Midhat Paşa 50
Cevdet Paşa 40
Rüstem Paşa 40
Şirketi Hayriye Müdürü H. Hâki Efendi 30
Riza Paşa 30
Saffet Paşa 30
Ticaret ve Ziraat Nazırı Kabûlî Paşa 30
Kâni Paşa 70
Emin Muhlis Paşa 30
Serdarıekrem Ömer Paşa 30
Tophâne Müşürü Halil Paşa 30
Mehmed Refik Efendi 25
Kâmil Bey 25
Mehmed Paşa 25
Mısır Kapukâhyası Mümtaz Efendi 20
5. Ordu Müşürü Mehmed Paşa 20
Afif Bey 20
Mâbeyin Başkâtibi Emin Bey 20
Cemil Bey 20
Hâlet Paşa 20
Âsım Paşa 20
6. Belediye Dâiresi Reisi 20
Hariciye Mektubcusu Pertev Efendi 20
Hakkı Bey 20
Sarraf Muradzâdeler 20
Devletşûrasından Subhi Bey 20
Ferid Bey 20
Said Efendi 20
Osman Paşa 20
5. Ordu Müşürü İzzet Paşa 20
Askerî Şûradan İbrahim Paşa 20
Askerî Şûradan Hüsnü Paşa 20
Askeri Mektebler Nâzırı Galib Paşa 20
Yusuf Bey 20
Sâir hamiyet sâhibleri 13741
30712
(Toplam hatâlıdır: İst. An)
“Mekteb yeri olarak, İstanbulun en havadar bir mevkii, Sultan Selim ve Fâtih camileri arasında, Halic ile Boğaz ağzına hâkim Bahriye feriklerinden Mâşuk Paşanın konağı ile bağçesi seçildi ve burası 2100 altına satın alındı. Bitişiğinde Aliye Hanımın bir bostan yeri ile Kadıasker Ahmed Râşid Efendinin arsası da alınarak yapılacak mektebin yerine eklendi.
“Bir bodrum katı üstünde üç katlı büyük bir mekteb binasının inşâsına 16 ağustos 1868 de başlandı.
“Binânın plânını Ohannes Kalfa çizmişdi (Dârüşşefaka isimli kitab bu zâti Dolmabağçe Sarayının mimarı olarak gösteriyor; Dolmabağçe Sarayının mimarı Karabet Amira Balyan, sarayın muâyede salonunu yapan da Nikagos Balandır. (İst. An,); binâ Şehremini Servet Paşa, Erkânı Harbiye Reisi Mahmud Paşa ve Barizoni adında bir İtalyan mimarın da bulunduğu bir heyetin nezâretinde yapıldı, ve beş yılda tamamlandı.
“Bodrum katı: Yemekhâne, erzak anbarı, hanedar odaları! 1. Kat: 2. devre dershâneleri, İdâre ve muallim odaları, muhâsebe dâiresi, Kimya Lâburatuarı, Resim - elişi dershânesi, muallim ve memur yemekhânesi, hastahâne; 2. Kat: İlk devre dershâneleri, kütübhâne, Tabiî bilgiler lâboratuarı — müzesi, konferans salonu (sinema), Matematik dershânesi, Fizik lâboratuarı, esvab debboyu; 3. Kat: Yatakhâneler idi.
“Mekteb 15 nisan 1873 de tedrisata başladı; Dârüşşefakanın kapuları yetim ve öksüz Türk Çocuklarına şefkat kanadları olarak açıldı.
“Sekiz sınıflı bir mektebdi; O zamanın ilmî seviyesine göre Dârüşşefakayı bitiren bir genç idâdilerin çok üstünde bir tahsil görmüş oluyordu. Programlarda başda matematik, müsbet ilimlere çok önem verilmişdi. Türkiyede henüz liselerin bulunmadığı devirde Dârüşşefaka bir efn lisesi gibiydi; mezunları her hangi bir mesleğe girebilecek ve o meslekde kolaylıkla devam edebilecekdi; Telgrafçılık, Posta Muamelâtı, Gümrükçülük, Coğrafiyâyi Umrânî (İmar Coğrafyası), Kavânin (Kanunlar) gibi dersler vardı.
Mektebin kurucuları, sekiz yıllık tahsil programını hazırlar iken şu iki nokta üzerinde durmuşlardı :
1 — Dârüşşefaka bir yetim mektebi idi; buradan çıkanlar çoğunlukla bir yüksek okula devam edemiyerek hemen hayatını kazanmak mecburiyetinde bulunacak idi; kendilerine bunu sağlayacak bilgileri vermek lâzımdı;
2 — Dârüşşefakadan çıkanlar yüksek tahsil yapmak imkânını bulurlarsa, umumî bilgileri seçecekleri meslekde muvaffakiyet sağlayacak derecede olmalı idi.
“Mektebin açıldığı 1873 yılında yalnız iki sınıfına 28 talebe alındı; ve 8. sınıf, ilk alınan tarafından selâmlanır, Bunu müteâkib müdür şu tenbihlerde bulunurdu:
— Sokakda velîsiz gezilmeyecek, ceketin ön düğmeleri çözük olmayacak, toka belde bulunacak; kahvehânelere, çalgılı yerlere, gazinolara, tiyatroya, orta oyununa, karagöze gitmek yasak; Galata ve Beyoğlu taraflarına geçmek katiyen yasak, evinin yolu buralarda olanlar her izin de bir defa geçer ve dönerler; bu tenbihlere riayet etmeyenler dayak ve hapisle cezâ görürler, üc aydan altı aya kadar izinsiz bırakılırlar; suçları tekerrür ederse mektebden tard olunurlar; her efendi mektebin haysiyetini gözetmeyi boynuna borç bilmelidir; mektebe gelirken para, çakı ve gazete getirilemez; dışarda mahalle çocukları ile, kıyafetsiz kimselerle beraber bulunmak şiddetle yasakdır; haricde bir sınıf efendisi diğer sınıf efendisi ile beraber gezemez; bir efendi kendi sınıf arkadaşının da evine gidemez, orada kalamaz, yatamaz; her çocuk yedinci sınıfa geçmedikce dışarda velisiz gezemez; hiç kimsesi olmayanlar izin günlerini mekteb hademesinden (?) yahut mubassırlarından biri nezâretinde harice çıkıp gezecekler”.
Hiç şüphesiz ki o zamanların hâleti ruhiyesine göre verilmiş tâlimatdır. Dârüşşefakanın o eski ilk devrinin en zengin hâtıraları, mubtelif eserlerinde Ahmet Rasim tarafından tesbit edilmiştir (B.: Dârüşşefaka Hâtıraları).
2 — Duraklama Devri (1895-1903)
İkinci Sultan Abdülhamidin istibdad devridir, Her çeşid toplantıların şiddetle yasak olduğu bu devirde Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye âzâları hatta mekteb binası içinde bile toplanamadı, mekteb idaresi gereği gibi murâkabe edilemedi; muallim kadrosu zedelendi, tedrisat aksadı.
3 — Maarif İdaresi Devri (1903-1908)
İstibdadın en şiddetli devri; Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye dağıldı, Dârüşşefaka Maarif Nezâretine devredildi; mebkteb kötü bir duruma düşdü.
4 — Yeni Devir (1909-1955)
Meşrutiyetin ilânı üzerine Dârüşşefaka mezunlarının teşebbüsleri ile Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye yeniden kuruldu; ve 5 temmuz 1325 (1909 da Cemiyet Dârüşşefakanın İdaresini tekrar eline aldı, Mekteb tekrar eski ananevî hayatına kavuştu; Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiyenin çok ciddi ve namuskâr faaliyeti hamiyet sahiplerinin Dârüşşefakaya yeni ve büyük bağışları, Mektebi, himâye âguuşuna aldığı çocuklara tahsil yolunu refah içinde açtı, Maarif inkilabları dikkatle takib edildi. Cumhuriyet devrinde de İstanbulun büyük, yatılı ve meccanî bir lisesi oldu” (Dârüşşefaka; Osman Nuri Ergin, Not).
5 — 1955 Eylül ayından itibaren öğretim ve eğitim sisteminde bir reforma girişilmiş, orta ve lise sınıflarında Fen ve Matematik derslerinin İngilizce olarak okutulmasına başlanmıştır, lise “Kollej” adını almıştır.
Okul, biri iki senelik hazırlık sınıfları biri üç senelik orta kısım, diğeri üç senelik lise kısmı olmak üzere üç üniteden müteşekkil bir bütündür.
1948 senesinde tanzim edilmiş bir istatistik cetveline göre 1873 de 28 çocuk ile tedrisata başlayan Dârüşşefakaya 76 yıl içinde 4771 talebe alınmıştır; yine o 76 yıl içinde bu çocuklardan 1311 kişi diploma almış, 1035 kişi iki sene aynı sınıfda kaldığı için, 134 çocuk hastalık dolayısı ile, 968 çocuk da türlü uygunsuz hallerinden mektebden ihrac edilmişler, 650 çocuk tahsili terketmiş, 319 çocuk da talebe iken vefat etmişdir,
Aşağıdaki isimler, kuruluşu yüzüncü yılına yaklaşmış olan Dârüşşefakanın yetiştirdiği kıymetler arasında pek seçkin simâlardır:
Salih Zeki Bey, Ahmed Rasim Bey, Hüseyin Remzi Bey, İsmail Safâ Bey, Hâşim Bey, Mehmed İzzet Bey, Harun Reşid Bey, Osman Nuri Ergin, Hüsnü Sadık Durukal, Dr. İhsan rifat Sabar. Bu isimlere yine pek kıymetli yüzlerce isim eklenebilir (B: Reşid Paşa, Ahmed; Hüseyin Remzi Bey; Fuad Bey, Mustafa; Hâşim Bey; Ahmed Rasim Bey; Hasan Ferid Bey; İsmail Safâ Bey; Mehmed İzzet Bey; Sâlih Zeki Bey; Selek, Sezâi; İbrahim Bey; Kocacan, Harun Reşid; Akyüz, Ali Kâmil; Hasdal, Şükrü; Yusuf Hafid Bey; Ergin, Osman Nuri; Durukal, Hüsnü Sâdık; Hızır, Abdüllâtif; Sabar, İhsan Rifat; Kocatürk, Vasfi Mâhir),
Osman Nuri Ergin: “Dârüşşefakanın hâtırâî şükrânını son demi hayatına kadar devam edecektir; feyzimi o şefkat yurduna borclu olduğumu söylemek ile övünürüm” diyor. Aynı duygu 1895 de İsmail Safâya şu manzûmeyi yazdırmışdır:
1
Dârüşşefaka lâyıkı her türlü senânın
Öksüzlük içinde geçilen renc ü anânın
Mâhîsi, kâşânesidir belki cinânın
Mihmânı yetimiydim evet dârı fenânın
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!
çocuklardan sınıflarında kalmayanlarla yedi yıl sonra 1879 da açıldı.
“Yönetmeliğine göre, Dârüşşefakaya her yıl kadro imkânına göre yalnız 1. sınıfa talebe alınacakdı; çocuk bu ilk sınıfdan mezun oluncaya kadar okulun terbiye sistemi ile yetiştirilecekti.
“Her yıl gazetelerle ilân edilen talebe kabulü şartları şunlar idi:
1 — Müslüman evlâdı, ailesi nâmus erbabından olmak;
2 — Yaşı ondan aşağı, onikiden yukarı olmamak;
3 — Anadan babadan, yahud yalnız babadan mahrum olmak. Müsabaka imtihanında musâvi numara alanlar içinde anasız babasızlar tercih edilecek;
4 — İlk okulların en az dördüncü sınıfına geçmiş olanlarla o derece tahsil gördükleri imtihanla anlaşılanlar arasında yapılacak musabaka imtihanını kazananlar;
5 — Sakat ve hastalıklı olmamak.
“Dârüşşefaka ilk mezunlarını 8 kişi olarak hicrî 1927 (M. 1880) yılında verdi; ki o yıl mektebin talebe mevudu 125 idi; ilk mezunlar memleketleri veya semtleri ile isimleri şunlardır: İshakpaşalı Fahri Efendi (Anadolu Demir Yolları müfettişi olmuştur), Beşiktaşlı Mustafa Fuad Efendi (Telefon idaresi başkomiseri olmuşdur), Sultanahmetli Şevki Efendi (İstanbul Posta — Telgraf baş müdürü olmuşdur), Giridli Tahsin Efendi, Yenibağçeli Rifat Efendi, Giridli Hâşim Efendi, Müftüyamamlı Mehmed Şükrü Efendi, Arablarlı Hakkı Efendi.
“Dârüşşefakanın tarihçesi beş devreye ayrılır:
1 — Yükselme Devri (1873 — 1894)
“Kurucularının canla başla çalışdıkları bu devirde Askerî mektebler ders nâzırı Süleyman Paşa Darüşşefakanın da eğitim meclisi başkanlığını üzerine aldı. Askerî okulların en seçkin muallimleri Dârüşşefakada vazife aldılar. Dârüşşefaka Türkiyenin örnek okulu oldu.
“1876 Rus Harbinde Rumelinden binlerce muhacir İstanbula dökülmüşdü. Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye bunlardan binden fazla kız ve oğlan çocuğunu bir vatan hizmeti olarak Dârüşşefakaya alıp barındırıldı. Bu münasebetle tedrisat altı ay kadar aksadı. Anasız babasız kız çocukları İstanbulun hâmiyetli ve temiz ailelerine dağıtıldı, yine anasız babasız oğlan çocuklar da Sanat mektebleri ile Tophanedeki Sanayi Alaylarına gönderildiler, ve mekteb eski intizamını aldı.
“Bu devre içinde Dârüşşefaka mezunları Posta - Telgraf ve Gümrükler idâreleri tarafından ideal elemanlar olarak kabul edilmiş, her yıl Dârüşşefakalılar buralarda daima yer ve iş bulmuşlardır.
“Bu devirde mektebin günlük hayat içinde terbiye sistemi ve disiplini hakkında en güzel bilgiyi veren, Dârüşşefakanın 1882 (üçüncü devre) mezunlarından büyük muharrir Ahmed Rasim Beydir (B.: Ahmed Rasim ,cild 1, sayfa 443):
“Darüşşefakada her izin günü büyük divan günüdür. Öğle yemeğinden evvel bütün sınıflar resmî rubalarını giymiş oldukları halde Divanhânede sıra ile, intizam ile toplanır. Müdürün gelmesi beklenir. Müdür gelince talebe
2
Bâmileri yâ rab ne büyükmüş, bu ne himmet!
Şâkirdleri elbette olur sâkiri nîmet
Elbette unutmaz bu büyük nîmetli ümmet;
Melce’ bugün evlâdına fukâranın
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
3
On altı yıl evvelce ki mahrum pederden,
Bîvâye ü bîkes, yine vâreste kederden;
Mârum çocuk, bîhaber ahkâmı kaderden,
Oldum burada fâriki her sûd u riyânın,
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!...
4
Mâmur olasın dembedem ey dâri emânım!
Sâyende saadetle mürûr etti zemânım;
Kâf imi teşekkür bu kadar deyne zamânım.
Feyizle olub namzedi hâli ganânın
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!...
5
Gelsem ne zaman yolda anınla mütebâzır,
Her revzeni çeşmi refkattir bana nâzır;
Tebrik ediyor sanki beni cümle menâzır,
Bir şey diyorum savti hazîniyle cenânın
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
6
Üç öküz o mekteb bize mâden, perde oldu.
Eyvâh... Vefâ, korkarım artık heder oldu!
Lâkin tanıyan girye ile yâd ider oldu
Birkaç seneler hemdemi Kami’yle Vefânın.
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
7
Ya Rab o ne âlemdi sezâvârı tezekkür!
Bilmezdim anın kadrini lâyıkdı teşekkür.
Mâzinin o hengâmını ittikce tefekkür,
Mahsûtü şu söz olmada bir hissi nihânın,
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
8
Dârüşşefaka... en büyük âsârâ zamîme,
Dârüşşefaka... sâlibi ahtâkı zemîme,
Dârüşşefaka... câlibi eşfâkı amîme,
Teskînine mahsus yetimâna figaanın,
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
9
Allâh!.. ne mektebdir o şâyânı temâşa!..
Bânileri mensî mi kalır dehrde, hâşâ!..
Bir heykeli yekpâre olunmuş demek insâ
Rahmet okumakdır demesi bunca lisânın:
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
10
Eytama o, sermâyede nân ü nemekdir;
Hâmi o, mürebbî o, müzekkî o demekdir.
Takdîs!.. bu mekteb, bu ne kıymetli emekdir!..
Tenvîrine şâyeste nücûmiyle semânın
Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!..
11
Ey sâyei sakfinde bulunan toplanan eftâl!
Mes’udsunuz, tâliiniz gerçi siyehfâl;
Gayret!... sizi hiç eylemesin nefsiniz iğfâl,
Gayret ki ider gıbta size kalbi sefâ’nın..
Ben sâyei sakbinde yetişdim bu binânın!...
İsmail Safâdan otuz iki yıl sonra, 1927 de, şâir Vasfi Mâhir de Darüşşefakanın son sınıf talebesi iken kendisini yetiştiren bu irfan ve ve şefkat yurdu şânında şu manzumeyi yazmıştır:
Dârüşşefaka annesi yüzlerce yetimin
Onlarla ider milletin âtîsini temin.
Hîcranla giren koynuna şefkatle gülümser,
Tahsile koşan milletin evlâdına: “Gel!..” der.
İnsanlığı telkin ediyor gün gelecekdir
Mutlak barınan sînesine yükselecekdir.
Mâbed gibi feyz almada Hakkın güneşinden,
Mihrâbının üstünde yanan ilm ateşinden
Kaç alnı açık nur alub etrâfına yurdun
Neşretti... bütün ilme ve insanlığa meftun
Koynunda yetişmiş nice kıymetli zekâlar:
Sâlih Zekiler, Mehmed Eminler ve Safâlar...
Dârüşşefaka Bağçesinin gülleridir hep.
Darüşşefaka nur ocağı, sevgili mekteb,
Mağrur olurum, çünki yerim oldu benim de..
Yâ Rab o ne hicrandı ki hiç sönmez içimde:
Bin derd ile hışkırmada her parçası yurdun,
Çstündeki her âile bir derd ile solgun
Ölmüş babalar cebhede, öksüzdü çocuklar,
Her gün vatanın derdini söylerdi ufuklar.
Bin türlü dem kalbi günlerce kanatmış,
Mektebliliğin zevkini, hicrânını tatmış,
Düşmüş gibi bir âilenin şen kucağından
Bir nazlı çocuk, ben de, bu şefkat ocağından
Hicranla yanan kalbime son çâreyi sordum,
Mekteb!.. diye mecnun, mütehassıs geziyordum.
Dârüşşefaka tam o zaman karşıma çıkdı,
Her derdi saran kolları sefkatle açıkdı,
Düşdüm açılan göğsüne, hicrânı unuttum,
Yıllarca süren derdimi koynunda uyuttum.
Rûhumda yaşar artık o şefkat ebediyyen.
Rûhum ki bugün feyz alıyor her köşesinden.
İlmim, şerefim, her ne mi andımsa onundur;
Nem varsa onun, her ne kazandımsa onundur.
Bâzan diyorum kendime rûhiyle safâ’nın:
“Ben sâyei sakfinde yetişdim bu binânın!...”
Dârüşşefaka kuruluşundan zamanımıza kadar talebelerine her sene bir kat dahili esvab ile bir kat harici elbise (üniforma), 1 çift ayakkabı, gömlek ve çamaşır veregelmiş, talebelerinin kitab, defter vesair okul levâzımını da temin etmiştir, Büyük okulun yüz yıla yaklaşan tarihçesi boyunca, haricî elbise denilen üniforması beş defa değilmiş, Darüşşefaka 1955 yılında Kollej olduktan sonra da bu üniforma, üzerinde Darüşşefakanın en küçük bir alâmetini taşımayan lacivert bir ceket ile gri bir pantalondan ibaret olmuşdur. Bizce bir mekteblinin göğsünde Darüşşefaka arması, amblemi o çocuğa, o gece ancak şeref verir. Yetimlere öksüzlere yü zyıldan beri âguuşu açmış bir ilim ve irfan yurdunda bulunmaktan sıkılacak çocuğun, gencin, zekâ ve gayreti ne olursa olsun tıyneti üzerinde şübhe ile durmalıdır. Temiz büyük şöhretlerin şâhikasına yükselmiş Salih Zeki Bey, İsmail Safâ Bey, Ahmed Râsim Darüşşefadan yetişmiş olmakla övünmüşlerdir. Talebe çeketlerinin göğsünden Darüşşefaka amblemini kaldıran sahte vekaar zihniyetin, bir gün Darüşşefa adını da kaldıran kolleje şatafatlı bir yeni isim takması da beklenir.
1920 den 1966 yılına kadar, Cumhuriyet devrinde şu zatlar Darüşşefa Lisesi müdürlüğünde yahut müdür vekilliğinde bulunmuşlardır; 26-27 yıl içinde 18 müdürür veya müdür vekilinin değişmesi büyük mektebde büyük ve acı bir huzursuzluk alâmetidir:
A. Kâmi Akyüz (Md.) 1920 - 1939
M. Fuat Aral (Md. V.) 1939
Efdalettin Tekiner (Md:,) 1939
Hasan Fehmi (Md.) 1939 - 1943
? ?
Reşat Alasya 1944 - 1945
İ. Rıfat Sabar 1945
V. Mahir Kocatürk (Md. V.) 1945 - 1946
? ?
Mazlum Baysan (Md.) 1948 - 1948
Vehbi Batu (Md.) 1948 - 1950
? ?
M. Tevfik Ararat (Md.) 1952 - 1952
? ?
Halit Gürol (Md. V.) 1955
Mesut Erginsav (Md.) 1955 - 1957
M. Vefa Veznedaroğlu (Md. V.) 1957 - 1958
Zeki Sezin (Md.) 1958 - 1959
Hayri İrdel (Md. V.) 1959 - 1960
Nurettin Baç 1960 - 1963
Bozkurt Güvenç (Md.) 1963 - 1964
Fettad Aytaç (Md. V.) 1964 - 1965
Nazıma Antel (Md. V.) 1965
Darüşşefa hakkında bize notlar veren ve istediğimiz bazı resimleri temin eden Darüşşefaka Cemiyeti (eski adı ile Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye) ikinci başkanı Fethi Sezâi Türkmen ile umumî kâtibi İhsan Tekkan’ın isimlerini buraya hürmetle kaydediyoruz.
Okul hayatı hâtıraları — Bu büyük yatılı mektebin günlük hayatı üzerine en güzel, en şirin hâtıralar Ahmed Rasim’in kaleminden çıkmışdır. Eserlerinde zamanını renkli ve sesli bir film gibi yaşatmış bu büyük yazar (B.: Ahmed Rasim) Dârüşşefakanın üçüncü devre mezunlarındandır. Dârüşşefaka, babası tarafından aranmayan, müşfik bir ananın âguuşı muhabbetinde mânen yetim Râsim’in hafızasında öylesine silinmez derin izler bırakmışdır ki muharrir zaman zaman o günleri anmakdan bir zevk duymuş, hattâ Dârüşşefakadan bahsetmeyi, onun hâtırasını tâzizi kendisine bir borç bilmişdir; “Gecelerim”, gençliğinde Dârüşşefakayı asla unutamıyacağını bildiren eseridir; “Falaka”, “Muharrir bu ya”, “Muharrir, Şâir, Edib”, “Fuhşi Atik” de de biri öbüründen güzel acı ve tatlı okul hâtıraları vardır.
Aşağıdaki satırları “Gecelerim” den alıyoruz:
“Vâlide kapuda, ben içerde kaldım.
“Bir gömlek, don, keten uruba, kırmızı fes, bir lapçın verdiler, giyindim, bağçeye fırladım.
“Bir alay çocuk, oynayorlar. Ben durur muyum!.. Yarım saat içinde cümlesine alışdım, altısının adını bile öğrendim: Hüseyin, İhsan, Mehmed, Reşid, Ali, Sâlih, Fahri. Hep bunlar benim arkadaşım. Fakat burada birisi var, bir mi ya, beş altı kişi var, bize nezâret ediyorlar.
“Ârif Ağa mubasırımız, Naki Egendi müdürümüz. Ziyade haşarılık olmayacak, derhal kaş çatıyor. Bu iyi, bu mektebde dayak yok!... Ne idi o dayaklı mekteb (B. Falaka), gık desem koca sopa başıma iniyordu.
“Vâlideyi unuttum. Aşkama kadar o geniş, çiçekli, muntazam bağçede oynadık. Bir düdük sesi!.. Kim aldırır?.. O ne?.. Herkes toplandı, sıra duzüldü, Ben de onları taklid ettim. Bizden bir sene evvel giren efendilerden biri bizi tabur hâline koydu; kemâli gurur ile:
— Tabur ileri arş!... dedi.
“Yürüdük, doğru musluklara. Yine o efendi bize abdest almasını tâlimetti, aldık; herkes havlularına silindi. Yine tabur olarak arş kumandası üzerine bir merdiven daha çıkarak camie geldik. Bizi sıra ile oturtdular. Ben namaz kılmasını bilmiyordum, vâlidem öğretmişti. Fakat ikindi namazında kaç rekât kılınacağını bilmem; taklidle kıldım.
“Bir düdük daha, yine tabur olduk. Arş!.. yürüdük. Yemekhâneye geldik. İşte burası iyi! Böyle âlâ mekteb olmaz, yemek var, oyun var, esvab var, arkadaş var.
“Ben hâlâ akşamüzeri eve gideceğiz zannediyordum. Sular karardı. Arkadaşıma dedim ki :
— Sen eve gitmeyecek misin ?
— Hangi eve ?
— Kendi evine !
— Artık biz eve gidecek miyiz ya..
— Burada mı kalacağız ?
“Boynunu bükdü, hazin bir edâ ile dedi ki:
— Burada kalacağız!..
“Bu müdhiş!.. Ben annemi isterim!. Ben onsuz kalırsam ağlarım. Ağlar mısın?.. Bura ağlarsan dövecekler! Ötede ise döverek ağlatıyorlardı!
“Garlar yandı. Ben de elemi hasretle yandım. Annemin o güzel yüzü gözümün önünde. İki defa falaka yiyeyim, annemi göreyim, yirmi defa kulağımı çekisinler, ben annemin yanında bulunayım.
“Bir düdük daha, yatısı namazına!
“Namazdan çıkar çıkmaz merdivenlere tırmandık, ta üst kata çıkdık. Ayrı ayrı odalar, sıra sıra kariyolalar. Zâbitin biri yataklarımızı gösterdi: Soyunduk yatdık. Bir türlü uyuyamadım, yerimi yadırgadım. Yorganı çekdim, boğuluyorum sandım. Ağlayacağım!.. Artık dayanamadım, boşandım. Bir mubasır derhal başıma dikildi, beni teselli etti, yarın anneme göndereceğini vaad ediyordu. Ağzımdaki tatlılık ne?. Öksürük şekeri!.. Fena değil.. Hem gözümden yaş akıtıyorum, hem de o şekeri geveliyorum!.. Yarım saat sonra uyumuşum. Birden uçurumdan uçar gibi oldum. Karyolaya alışmamışım, o yanıma bu yanıma döneyim derken aşağıya fırlamışım! Bir hademe koşar, beni kucaklayarak yatağıma yatırdı. Ah o ilk gece!
“Tamam doksan gece geçti, ve bir gece rüyâda annemi görerek bir perşembe günü saat altında (alaturka saatle öğle vakti) bizi deshâneden aldılar, yukarı çıkardılar. Yeni esvablar giydik, yeni fotinler verdiler ;kaput da var. Acabâ ne olacak?.. Zâbit ihtiyatsızlık etti, izine gideceksiniz dedi. Bugün mü? Bugün ya!.. Çıldırmak işden değil. Bir velvele kopdu!.. Bu meserret nümâyişi bizi seyre gelmiş olan müdürü de şaşırttı.
“Müdürün huzûruna çıktık, tenbihâtı lâzımeyi dinledik.
“Ertesi gün (cuma günü) saat akşam onbirde mektebde isbâtı vücud edecekdim. Bir temennâ!.. Kapıdan dışarı fırladım.
“Aman!.. urubalar bana pek yakışmış!.. Minimini Mektebli!.. fotinlerim gıcırdadıkca ayağımın altında taşlar eziliyor zanediyorum. Kaputumun düğmelerini mahsus çözdüm, parlak toka görünmeli!.. Üzerimdeki mübârek Dârüşşefaka ismi okunmalı!..
“Ben o mektebde sekiz sene okudum. Bir gün sonra imtihanı verdim; bilmeyerek girdiğim o kapudan bilerek çıkdım. Arkama dönerek o azametli binaya bakdım. İri pencereleri, geniş merdivenli kapuları, ağaçlı yolları gözümde tüttü. Bana ne hoş göründü!..” (Gecelerim).
Ahmet Râsim “Muharrir, Şâir, Edib” isimli eserinde de Dârüşşefakadaki talebe hayatına geniş yer vermişdir; aşağıdaki satırları o eserden alıyoruz:
“.. evet, ben yetişdim ama çekdiğimi de yine ben bilirim. Badincan yazmamışım diye az kaldı bir patlıcan yüzünden sınıf geçemiyordum!
“O zamanlarda Dârüşşefaka lüzumundan ziyâdı sıkı idi. Hatırımda kalmadı, bilmem hangi rüşdiyei askeriye dâhiliye zâbiti mekteb görmüş diye bize müdür tâyin edilmiş, bir taamhâne onbaşısı da kıdemlidir imtiyâzı ile mubassır olmuşdu. İşte biz bunların ellerinde sessiz sadâsız, hâifü sergerden büyüdük. Bereket versin ki muallimlerin ekserisi seçme erbâbı iktidardan idiler.
“..küçüklüğümde evimizde gazete, mecmua nedir bilinmezdi. Mekteb de, bunların ne demek olduğunu bildirmemek için mektebe girmelerini men ederdi (İlk gördüğüm, tanıdığım, aldığım mecmua Çanta’dır) Çocukluk bu ya, Çantada Gönüllü nâmında neşredilmiş bir piyesi oynamak için ittihad ettik. Nasıl oynadık bilemiyorum. Sahne, teneffüshânede sıraların birer tarafa çekilmesi ile teşekkül etmiş idi. Mubassır için arkadaşlardan birini kapuya nöbetçi bırakmış, işe başlamışdık. Bir de kapu açıldı, içeriye müdür, iki mubassır, mektebin imamı girmesinler mi ?.. Cümlemiz dona kaldık. Seyircilere bir şey demediler, biz aktörlere birer güzel dayak attıkdan sonra iki gün de kuru ekmek yemeğe mahkûm olduk. Edebiyat yüzünden ilk uğradığım darbe budur:
“...mekteb müdürü bizi her izin günü divanhânede topluyor, nasihat yollu sözler söyledikten sonra şu tenbihlerde bulunuyordu:
— Galataya, Beyoğluna geçilmeyecek!. o semtde oturanlar bile sokaklarında gezinmeyecek!..
— Tiyatrolara, çalgılı kahvelere gidilmeyecek!..
— Düğmeler ilikli, tokalar belde olacak!..
— Altıncı sınıfa kadar sokakda velîsiz gezilmeyecek!..
— Ellerde boğça, büyük paketler bulunmayacak!..” (Muharrir, Şâir, Edib).
Şiddetli yasağa rağmen Galatada Kuşlu Tiyatrosunda Ahmed adındaki bir arkadaşı ile yakalandıklarını şöyle anlatıyor:
“...katoları seyrettik. Aynı sistem, aynı edâ aynı kızlar. Aynı dilsiz, aynı velvele. Pantomim başladı. Bir aralık gözlerime fıldır fıldır dönen iki gazablı gözün dikilmiş olduğunu fark ettim; vekilharc Hacı Şerif!..
“Birinci perde indi, Şerif her ikimize:
— Kalkın!.. dedi.
“O önde, biz arkada kös kös ikindi üstü mektebin kapusundan girdik. Müdür ceviz toplatıyordu. Şerif bizi karşısına dikdi, vak’ayı anlattı. Benim sağ, Ahmedin sol yanağına birer tokat patladı :
— Bunları soy!.. habsa tık!..
“Elbisehâneye çıkdık, soyunduk, gündelikleri giyindik, hademeden birinin yanında mekteb mahbushânesinin höcrelerine tıkıldık üç gün hapis yattık, üç ay izinsiz kaldık idi.
“Hacı Şerif mektebde talebeye cevir ve ezâsı ile tanınmış bir memur idi. O zamanlar memura da lüzum yokdu, her hangi bir kimse sokakda omuzdaki numarayı alıp müdüre bildirse gittiğimiz yer mahbes idi. Musiki ile edebiyatı dayak yiye yiye ve hapis yata yata öğrenmek kadar fâsıladârı lezzet olan hiç bir ders bilmiyorum...” (Muharrir, Şâir, Edib)
“...mektebin defterini tanzim eden ve hesablarına bakan biri Hayredin Bey vardı. Eski, yeni, bizde hükûmetlerin müfrit dediği adamlardandı; Şinasının, Kemal Beyin, Ahmed Midhat Efendinin, Hoca Tahsinin, Ziya Paşanın isimlerini ondan öğrendik; sarayın istibdâdından, hükûmetin zulmünden bahsederdi. eski gazetelerden Bedir,in, Muhbir’in, Devir’in nushalarından getirirdi, Kemalin şiirlerini yazdırtır, sıkı sıkı saklamamızı tenbih ederdi; bizi sır saklamaya alıştırdı. Notlarımızı basmak için de mahallebi yapmak usûlünü öğretmişdi. Müzâkerehânenin pencerelerinden birinin sahanlığını Matbaa yapdık; el ayak tutkal, yüz göz mürekkeb içinde çalışıyorduk. Hattâ gazete çıkarmaya bile yeltendikdi.
“...biz üçüncü, dördüncü sınıflarda iken (1875-1877) meğer mektebde hüriyet varmış; her gazete her sınıfa birer tâne yollardı. Sonra Darüşşefakaya gazete girmesi yasak edildi. Çç dört sene zarfında mektebin nizâmı başka bir mecraya çevrildi; talebenin de mâneviyatı değişti. Bir gün müzâkerehâne kapısı birden açıldı. Müdür ile iki mubassır içeriye girdi; biri :
— Yoklama olacak!.. dedi.
“Kitab dolaplarına, gözlerine bakdılar, bir şey bulamadılar. Üzerlerimizi aradılar, bir şey bulamadılar. Müdür:
— Aradık, bulamadık... fakat ilerde hanginizin üstünde bir gazete çıkacak olursa hem döveceğim, hem hapsedeceğim, hem de aylarca izinsiz bırakacağım!.. belki tard edilebilir!.. dedi.
“Aman ya rab.. benim Redhavs Lugatının kabı üstüne Tercemânı Hakikat Gazetesinin bir yaprağını geçirmişim!.. Bir anda ne olduğumu bilemedim, müdürün de mubessırların da gözleri o tarafda idi. Bizi idare edenlerin garâbetine bakın ki gazeteyi ancak müvezziden alınan şeklinde tanıyabiliyorlar...” (Muharrir, Şâir, Edib).
“İyice hatırlayamıyorum, beşinci sınıfda mı, yoksa altıncıda mıydım, yeni ruba vermişlerdi.
“Dârüşşefaka kıyâfetini tamamlayan tokalı kayış, kollarda beş altı sıra yeşil şerid, parlak düğmeler, zübaf kalıb fes, gıcırı bükme botin pek hoşuma giderdi.
“Yolda ikide birde toka düzeltilecek, sol kol üzerindeki yanpuru onbaşı, çavuş nişanına arada sırada bakılacak, semtine göre fes kaşlar üstüne yıkılacak, cart curt yürünecek!.. bizce o zamanın cakası böyle idi.
“Gaalibâ bir gün kendimi pek ziyâde aldırmışım ki yolda giderken hafif bir elin enseme nüvâzişkârâne temâsi üzerine birden bire döndüm. İhtiyar bir kadın mütebessimâne söyleniyordu :
— Kurumunu sevsinler.. mâşallah evlâdım!.. annene söyle de yavrum ceblerine çörek otu koysun!..
“O zamanlar yırtık değildim, bozuldum, kızardım ,terledim. Kadın hem ilerliyor, hem dönüp bakıyor, hem de mırıldanıyordu:
— Erkek çocuk değil mi ?.. kurumlu olur.. hem de yakışdırıyor!..
“Çattık, yolu değiştirmeden başka çâre yok, sapdım. İki dakika sonra kadınla yüz yüze gelmeyeyim mi?.. Hızlanıp kaçacağım, kadın:
— Bana bak oğlum!.. unutma, annene söyle, eve gider gitmez seni tütsülesin!.. deyince, zâhir kızmış, yüzüne dik dik bakmış olacağım ki:
— Yoook!.. öyle horozlanma!.. diye o da kaşlarını çatdı idi...” (Şehir Mektubları).
Aşağıdaki satırlar Dârüşşefakadan 1906 yılında mezun olmuş Afuyon Asliye Hukuk Hâkimliğinden emekli İsmail Hakkı Ergüvencin mekteb hâtıralarından alınmışdır:
“Mektebin mahbushânesi onbir bölme idi. En başdaki bölmenin üstünde bulunan tek pencereden ışık alırdı, öbür ucdaki bölmelerin içi gün ortasında bile hemen zifiri karanlıkdı. Teker kişilik bölmelerde bir ot minder ile bir battaniye vardı. Bu mahbushâne 1903 senesinde Dârüşşefaka talebesinin mekteb idâresini şikâyet yolunda yaptığı Bâbıâli yürüyüşünden sonra yıkdırılmışdı.
“1903 de altıncı sınıf talebesi idim. Bir gün öğle yemeğinden sonraki teneffüsde sınıf başılarımız bizi bağçede topladı:
— Efendiler.. düdük çalınca sınıflara girmiyeceğiz ve izin kapısında toplanacağız!.. dediler.
“Derse giriş düdüğü çaldığı zaman, başta bu işi tertipleyen yedinci sınıf olduğu halde bütün Dârüşşefaka talebesi izine çıktığımız kapının önünde toplandık. Durumu gören hademeler kapıyı kapatmağa koştularsa da talebenin bir kısmı hademeyi tutarak kapıyı açtı. Bundan sonra bütün talebe üzerlerinde dahili elbiseler olduğu halde Fâtihe ve oradan da arka sokakları tâkiben Bâbâliye yürümeğe başladı.
“Bizim Bâbâli kapısında toplanmamız etrafda epeyce telaş yarattı ve o esnada herhangi bir hadiseye mani olmak üzere 40-50 kadar polis koşarak yanımıza geldi.
Bab-ı Âliden çıkan bir zat bize hitaben:
— Efendiler.. niçin geldiniz? diye sordu.
“Evvelce bize tenbihlendiği veçhile bir ağızdan:
— Mektebin idaresinden şikâyetçiyiz, meseleyi sınıfbaşılarla görüşün!.. dedik.
“Bunun üzerine Sadrazam Avlanyalı Ferid Paşa sınıfbaşıları görüşmek üzere içeri çağırdı. Bu sırada polisler bizi guruplara bölmeğe başlayınca, o devirdeki ahvâle göre topdan hepimizin sürgüne gönderileceğini düşünerek, hep bir ağızdan feryadı basdık:
— Biz aynı vapurla sürgüne gideceğiz!.. diye bağrışdık.
“Bu sırada kim olduğunu tanıyamadığımız siyah elbiseli bir zâbit bize cevap verdi:
— Efendiler... o ne biçim lâf, sizin mektebinize dönmeniz için irâdeyi seniye çıkdı... dedi.
“Bunun üzerine guruplar halinde Dârüşşafakaya dönmeğe başladık. Sınıfbaşılarımız da bu esnada bize elbise verilmediğini, iyi bakılmadığınımızı ve bu sebebden mektebin müdürü Ferik Hüseyin Paşa ile muavin Zekeriya Beyden şikâyetçi olduğumuzu söylemişler.
“Mektebe girdikten sonra bütün talebe sınıflara girdi ve Ferik Hüseyin Paşa sıra ile bütün odaları dolaşmağa başladı. Paşa, bizim sınıfa girdiğimiz zaman çok üzgün bir halde idi, gözlerinin yaşlı olduğunu gördük. Bize ezcümle şöyle hitab etti:
— Ötedenberi size söylerim, kimden şikâyetiniz var ise bana söyleyin, eğer benden de var ise gene bana söyleyin!.. dedi.
“Bundan sonrada bütün mektebe umumî bir emir verdi: — Efendiler yorulmuşdur, açın kapıları bu gün ders yok!..
“Bir müddet sonra biz bahçede iken, ismini bilmediğimiz bir başka paşanın o zaman kanun denilen bir inzibat ile birlik de bizim paşayı alıp götürdüklerini gördük. Sonradan öğrendiğimize göre, Ferik Hüseyin Paşanın rütbesi geri alınarak Diyârıbekire sürgün gönderilmiş. Fakat daha henüz Amasya civarında yolda iken padişahın öfkesi geçmiş ve paşanın rütbesini iade ederek, 4. ncü orduda bir kumandanlığa tâyin etmiş.
“Dârüşşafakanın bu Bâbiâli yürüyüsünden sonra mektep maarifin emrine verilmiştir.” (İ. H. Ergüvenç).
“Dârüşşefakadan bir talebinin tard (mektebden kovulma) sahnesini tasvir eden aşağıdaki satırları, o çocuğun Tayfun Ağa adında bir jandarmaya yazdığı mektubdan alıyoruz; Dârüşşafakadan tard edildiği 1312 (1894-1895) senesinde onyedi yaşında bulunan bu talebinin adının kaydına lüzum görmedik:
“Velînimetin makamı pederim Tayfun Ağa evvela dü desti pederânenizden bûs ederim ve işbu mektubumu mekteb mahbushânesinden yazıyorum ki gece ve gündüz akan kanlı göz yaşlarımla, zirâ tamam bir aydır ki ihtilâtdan memnu olarak mahbusdeyim gün aşırı divan huzuruna çıkardılar, dünkü gün artık inkâra mecal kalmadı. Divandaki büyük hocalardan biri oğlunuza sus menhus pis çiyan diye bağirup ateş olmayan yerde duman çıkmaz divan tamamdır dedi, beni divandan çıkarup geri mahbese koydular. Bir saat kadar zaman mürür idüb mubassir efendi gelüp : — Kendin kıydın kendine, lânet olsun seni râhi dalâlete sevk idene, seni mektebden tard ettiler yarın formaların sökülüp zabtiyeye teslim edilirsin dedi.. Gece dahi nesfilleylden sonra hademe Behlül Ağa gelüp teselli eyledi ki bu mektubumu anın ile yollarım...”
“Velinimetim makamı pederim Tayfun Ağa; Mektubunuzu aldığımda dünyalar benim oldu, bu oğlunuzu sorar iseniz gaayetle sefil ve perişanın, üstde yok başda yok don paşa yalın ayak Salıpazarı İskelesinde kayıkcı esnafından Temel Ağanın ikiçiftesinde yedekcilik ideyorum... Mektebden tardımda bana çok şeyler ettiler ki tezlil ve tahkir bu kadar olur. Bütün efendileri aşağı büyük taşlıkda toplamışlar. Beni hakaret için yalın ayak ve eski yırtık pantol ile meydana çıkardılar. Ayak direr idim ve hüngür hüngür ağlar idim, iki nefer hademe iki kollarımdan tutup sürür idi. Sonra müdür mekteb tard kararını okudu, gözlerimi kapadım; ayakda bayılır, ayılır idim; işte şu halisin hâli sizlere ibret dersi olsun dedi. Mubassır efendi caketimin kollarında olan şeridleri çakı ile sökdü kopardı ve apoletlerini keza koparıp aldı, sonra belimden tokalı kemeri çözüp aldı. Beni o kılıkla bir zabtiye neferi refikatındı bir kupa arabasına bindirdiler..” (Tayfun Ağa terekesinde bulunmuş altı mektub).
Fâtihde Çarşanbada Dârüşşlfaka binası
(Resim: Sabiha Bozcalı)
Dârüşşefaka üniforması (1873 — 1927)
(Resim : Sabiha Bozcalı)
Dârüşşefaka Lisesi Üniforması (1927 — 1950)
(Resim: Sabiha Bozcalı)
Dârüşşefaka Lisesi Üniforması ve Dârüşşefaka Kolleji kıyâfeti 1950 – 1965)
Theme
Other
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080445
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Contributor
Sabiha Bozcalı
Description
Volume 8, pages 4254-4264
Note
Image: volume 8, pages 4255, 4256, 4258
See Also Note
B.: Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye, cild 7, sayfa 3484; Çırak Mektebi, cild 7, sayfa 3941; B.: Dârüşşefaka Hâtıraları; B.: Ahmed Rasim ,cild 1, sayfa 443; B.: Ahmed Rasim; B. Falaka
Theme
Other
Contributor
Sabiha Bozcalı
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.