Maddeler
İstanbul Ansiklopedisi'nin A harfinden Z harfine tüm maddelerini bir arada inceleyin.
Ciltler
1944 ile 1973 yılları arasında A harfinden G harfine kadar yayımlanmış olan ciltlere göz atın.
Arşiv
Reşad Ekrem Koçu'nun, G ve Z harfleri arasındaki maddelerle ilgili çalışmalarını keşfedin.
Keşfet
Temalar veya belge türlerine göre arama yapın; ilk kez erişime açılan arşiv belgeleri arasında gezinin.
ÇÖMEZ
Batı türkçesinde isim; Hüseyin Kâzım Bey Büyük Türk Lûgatında bir kelimenin türkçeye “arkadaş” anlamına lâtince “comes” den alındığını kaydediyor; eski medrese hayatında medrese odalarında bekâr hayatı yaşıyan softaların, mollaların aynı zamanda uşakları olan yamak çocuklara, mürâhik gençlere çömez denilirdi. İstanbul medreselerinde istisnâsız hepsi kimsesiz, diyar gaaribi oğlanlardı. Tahsil yolunda boğazı tokluğuna softasının yemeğini pişirir, çamaşırını yıkar, her hizmetini görür, hattâ sapık softaların çömezleri sine bülbüllüğü dahi yapardı. R. E. Koçu, 1730 ihtilâlinin yalın ayaklı lideri dellâk Patrona Halilin hayatını roman çeşnisinde yazarken, Damad Nevşehirli İbrahim Paşanın can düşmanlarından İspirizâde Şeyh Ahmed Efendinin amıcası Çağşırcı Hocanın çömezi Devrekânili Seyyid oğlanda bir çömez tipini en kuvvetli çizgileri ile tesbit etmiştir; aşağıdaki satırları oradan alıyoruz:
“... Zincirlikuyu Medresesinde oturan Çagşırcı Hoca torunu yerinde 12 yaşındaki Atlıases Fatma Hanımla evlenmiş, çok zengin karısının Davudpaşa iskelesindeki yalısına iç güveyisi gelirken çömezi Seyyid Oğlanı da beraberinde yalıya getirmişdir. O devirde bu türlü izdivaçlar bir müddet için sembolik şer’i akidden ibâret kalırdı. Çakşırcı Hoca da Fatma Hanıma ne dede şefkati, ne de koca muhabbeti ile ...
⇓ Devamını okuyunuz...
Batı türkçesinde isim; Hüseyin Kâzım Bey Büyük Türk Lûgatında bir kelimenin türkçeye “arkadaş” anlamına lâtince “comes” den alındığını kaydediyor; eski medrese hayatında medrese odalarında bekâr hayatı yaşıyan softaların, mollaların aynı zamanda uşakları olan yamak çocuklara, mürâhik gençlere çömez denilirdi. İstanbul medreselerinde istisnâsız hepsi kimsesiz, diyar gaaribi oğlanlardı. Tahsil yolunda boğazı tokluğuna softasının yemeğini pişirir, çamaşırını yıkar, her hizmetini görür, hattâ sapık softaların çömezleri sine bülbüllüğü dahi yapardı. R. E. Koçu, 1730 ihtilâlinin yalın ayaklı lideri dellâk Patrona Halilin hayatını roman çeşnisinde yazarken, Damad Nevşehirli İbrahim Paşanın can düşmanlarından İspirizâde Şeyh Ahmed Efendinin amıcası Çağşırcı Hocanın çömezi Devrekânili Seyyid oğlanda bir çömez tipini en kuvvetli çizgileri ile tesbit etmiştir; aşağıdaki satırları oradan alıyoruz:
“... Zincirlikuyu Medresesinde oturan Çagşırcı Hoca torunu yerinde 12 yaşındaki Atlıases Fatma Hanımla evlenmiş, çok zengin karısının Davudpaşa iskelesindeki yalısına iç güveyisi gelirken çömezi Seyyid Oğlanı da beraberinde yalıya getirmişdir. O devirde bu türlü izdivaçlar bir müddet için sembolik şer’i akidden ibâret kalırdı. Çakşırcı Hoca da Fatma Hanıma ne dede şefkati, ne de koca muhabbeti ile bağlanmışdı). Çakşırcı Hoca yalının selâmlığında medrese hayatını devam ettiriyordu. Böylece iki sene geçti, bu iki sene içinde Mollanın şâbıemred çömezi de hayli değişmişdi. Devrekâninin bir dağ köyünden kaşı gözü yerinde, eli ayağı düzgün bu tığ gibi oğlanın yüzüne tâze bir karanfil bıyık ve zülüflü taze bir sakal ayrıca yiğitlik halâveti vermişdi. Yanında çömezi, Çağşırcı Hoca bir gün sokakda karısı ile karşılaşdı. Torunu yerinde karısına hiçbir zaman alıcı gözle bakmadığı için ferâce ve yaşmak altında tanımadı; fakat Atlıasesin ateşli ve vahşi bakışlı kara gözleri yanındaki çömezi titretti, oğlanın alâkasını fark eden Molla:
— Seyyid... önüne bak!... diye homurdandı.
“Yürüdüler. Çağşırcı Hoca:
— İki ihtimalden gayri yokdur, helâlin olmayub sokakda gördüğün avret ya ırz ehlidir, ona nefsî ile nazar günâhı kebâirdendir, yâhud ki neûzibillâh din ve iman oğlusu fâhişe kahbedir, ona da istek ile nazar haramdır!... dedi.
“Seyyid kadının ırz ehlini de kahbesini de bilmiyordu. O fidan boylu tâze kadın yanlarından geçerken gül bağçesine girmiş gibi tatlı bir koku duymuştu, demek ki din ve imam oğrusu, şeytan âleti kahbe değildi. Acaba kendisinin de bir gün böyle bir helâli olacak mıydı? Mollasının tâzeden tâze, körpeden körpe bir karısı vardı, fakat ayda bir defa bile hareme gidip onun yüzünü bile görmüyordu, şeytanın içine girdiği fark etmeden: — Ah... o kızın kocası şu herifin yerine ben olacakdım... diye düşündü.
“... (Seyyidi gördükden sonra Fatma Hanım kesin kararını verir, kocasından boşanıp onun şehbaz çömezi ile evlenmek) Genç kadına Devrekânili Seyyid hakkında ilk malûmatı ayvaz getirdi: Oğlan Mollanın gaayetle makbûlü mahbubu idi, para ve mal canlısı idi, Boğazı tokluğuna hizmetten sık sık şikâyet ediyordu. Çöpçatanlık işini bir Kolbaşı Rahime kadın üstüne aldı:
— Gam çekme hanımım... o mahbub civanı koynunda bil... dedi.
“Don, gömlek, çorabından şalvar, entâri ve kaftanına, cübbesine, külâhına, dülbendine, sırmalı uçkuruna, çevresine varınca Seyyide bir âlâ boğça hazırlandı.
Bir arzuhalciye en hararetlisinden bir muhabbetnâme yazdırıldı, nâmenin yanına bir elmas gül yüzükle bir de mücevherli altın koyun saati kondu.
“... (Seyyid’e yazılan nâmenin sûreti) Şifaül kulûb, likaaül mahbûb, gözüm yâşı ile yazıldı efendim bu mektub: Nûs idüb aşkın sârahını ciger hûn ile dolsun, âşifte gönül derdine derman bulsun. Ey rûyi mâhım, gül yüzlü şâhım, melek sîmâ civânım, benim Seyyid Hânım; zülfü kemendim, servi bülendim, sen civanımı geçen yolumda gördüm, gaayet beğendim Perî ruhsârım, şeker güftârım, şîveli yârim, mâlûm olsun sana hâlim, destindedir def’î melâlim, zâtindedir fikrü hayâlim, senin için fedâdır mâlü menâlim, eğer olur isen benim helâlim. Derde dermânım, tâze fidânım, ah efendim, şehbâzım, hümâ pervâzım, bana senden başka dünyada ne lâzım. Cânımdan azîzim, şekerden lezîzim, varayım aşkın ile ey dilber oğlan âleme destân olayın, lütfeyle, lütfin ile pâyin bûs iderek derdime derman bulayım. Kâhya kadın siz Seyyid Efendi civanıma bir elmas gül yüzük, ve dahi mücevherli altın koyun saati hedâyâmız olmuşdur, makbulünüz olmasını niyaz iderim. Ağız haberi dahi kâhya kadındadır.”
“... nâmeyi ve boğçayı odasında bulduğu gece Seyyid uyuyamadı, yatağının içinde kâh oturdu kâh uzandı, gözleri kapanıp dalar gibi olurken yine açıldı. Güzel olduğunu mollasının ağzından da işitmişdi ama nâmede yazıldığı kadar şatafatlı şehbaz olduğunu bilmiyordu. Seyyid, o yaşına kadar yapılan telkinlerle aynadan şeytan kadar korkardı, kendi yüzünü bilmiyordu, yüzünün çizgilerini bilmiyordu ama ellerini ve çıplak ayaklarını görüyordu, işte hanım, şu ayaklarını öpünce derdine derman bulacakdı, günde beş nöbet yıkanan tertemiz çömez ayağı idi, hanım sanki karşısındaymış gibi şehbaz gururu ile şöyle bir uzattı. Oğlanın çıplak ayakları bilmediği bir âlemin eşiğinde idi, o eşiği atlayınca sürçmeden yürüyebilecek miydi? Seyyidin içinde korku, heyecan merak kör düğüm oldu. Avucunda para görmemişdi. Önündeki güzel güzel çamaşırlar, esvablar, ona kalsa, ömrü boyunca tedârik edip sırtına geçiremiyeceği şeylerdi. Sonra dağlı kıyımı elinin üstüne bakdı, parmağına da elmas bir gül yüzük takılacakdı. Sonra mücevherli altın koyun saatini düşündü, fakat bir türlü ona şekil veremedi. Sabahı iple çekerek kâhya kadının getireceği ağız haberinin ne olacağını merak etti. Eğer helâlinden kocası olmayı kabul ederse hanımın bütün malı, menâli de onun olacakdı. Ya şu kadar yıl yemeğini pişirdiği, kirli çamaşırlarını yıkadığı, hamama vardıklarında kese sabun sürerek dellâkliğini yapdığı Çakşırcı Hocası ne olacakdı? Efendinin boşayacağı kadının koynuna gireceğini bir türlü havsalası almıyordu.
“... (Çömez civar bir bostanda kâhya kadınla buluşur, hanım molladan boşanıp onunla evlenmek arzusundadır, o da kesin kararını verir) Kâhya kadına:
— O hanım Molla Efendiden boşansın, benim makbulümdür, helâlinden alırım, boşamaz ise harama yanaşmam ve hem be hedâyasını da geri vermem!... dedi, tenbihini de unutmadı, Molla Efendi karısının bana âşık olub ateşime yandığını bilmesin!... dedi.
“Güzeller güzeli ve zengin bir tâze kadın tarafından sevilme cilvesi, dağlı çömeze garip bir nahvet, gurur getirmiş.
“... (Çakşırcı Hoca karısının boşanma teklifini derhal kabul eder, hemen o gün çömezini alarak kitabları ve çamaşırı, iki heybe ile girdiği yalıdan bir araba yükü eşyâ ile bir han odasına gider. Fakat ertesi sabah Seyyidini odada bulamayınca şaşırır, gözüne bir kâğıd ilişir: Efendi Baba... Ben sılaya giderim!... yazılmışdır. Aslında ise oğlan ertesi sabah Davudpaşa İskelesindeki yalıya dönmüşdür. O gün çömezle hanımın nikâhları kıyıldı, gecesine de murâda erdiler) Seyyid Atlıases Fatma Hanımdan daima şübhelendi, görgüsüz kafası, kocası varken bana muhabbetnâme gönderen avret elbet ki benden güzelini bulunca o erkekle de oynaşır diyen bayağı hükme saplandı. Molla uşaklığı ruhunun derinliklerine sinmişdi, muhabbetli günler ancak bir hafta sürdü, sonra istintaklar, tazyikler, tehdidler, hırpalamalar başladı, onların tabiî tepkileri de göz yaşları, istiskaal ve nihâyet nefret oldu.
“Deverekânili Seyyid geçimsizliğ kendi nobranlığında, iltifat şımarıklığında aramadı, hele istiskaller başlayınca kâhya kadının yeni bir dolap çevirdiğini zan etti. bir gün de onun üstüne yürüyerek:
— Vallah billâh ben seni kıtır kıtır keserim!.. diye tehdidde bulundu.
“Oğlanın bir şey yapamıyacağını bildiğinden kadın tehdidi alaya aldı:
— Kes şehbazım, kes benim Seyyid Şâhım.. Şamlı Arab Rahimesi iki otuzundan sonra nevcivan bıçağı altında şehid oldu diye tevârihe yazarlar da şan bulurum! dedi.
“Seyyidin gördüğü istiskal yalnız haremde değildi, selâmlıkda bile çubuk ister, getirmezler, kahve ister pişirmezlerdi. Yalının külhanları haftada bir gün yanar iki hamamı vardı, haremdeki hamamı hep kadınlarla dolu buldu, girmedi, selâmlıkdaki hamamda ise o, evin efendisi yıkanırken içeriye arabacı ile seyis girdi, ardından bağçivan ile yanaşması, aşçı ile yamağı geldi, aşçı tuvana yamağı dururken:
— Seyyid Efendi... sen şu kadar yıl molla yıkamış şehbazsın... bana bir nâzikâne kese çal!... diycek kadar küstahlaştı.
“ Nihayet derdini bir fırında hamurkâr olan bir hemşehrisine açdı; hamurkâr yaşlı ve tecrübeliydi:
— Seyyid... o hanım artık sana yâr olmaz... orada başına türlü belâ kazâ da gelir... yapacağın hanımdan altın alıp karıyı boşamak ve memlekete dönmekdir... bağçe, tarla alırsın, bir de kız bulursun sana, işte bu kadar... dedi.
“ Seyyid hanımı boşamak için üçyüz altın istedi, Atlıases oğlana acıdı, benim şânımı hiç düşünmez garib uşak diyerek üçyüz yerine beşyüz altın verdi. Yalıya geldiği gece yalın ayakları öpülen çömez yalıdan tam yobaz yüzsüzlüğü ile ayrıldı:
— Ben hanıma ergenlik hakkımı helâl ettim... onun altınları da bana helâldir!... dedi...” R.E. Koçu, Patrona Halil, Ulus Gazetesi.
Şehrengiz yollu yazılmış “Hûbannâmei Nevedâ” isimli manzum risâlede Çömez şu beyitlerle övülmüşdür:
Çömezin dilberi softanın gülü
Hem dahi sinede şakır bülbülü
Çamaşırın çırpar kotarır aşın
Hamamda dellâki sûhte kallâşın
Anın ki yoktur bir çömez fetâsı
Bil ki ol mollanın çokdur hatâsı.
Müverrih Şânîzâde Atâullah Efendi, kendi adına nisbetle anılan tarihinin hicri 1233 (milâdî 1817-1818) yılı vekaayii arasında İstanbulun medrese odalarında oturan softalarla çömezlerinin hayatını çok ağır ittiham taşıyan aşağıdaki satırlarla tasvir ediyor: “... suhtekân ile tullâbı şebâbı nev suftekân ile medârisde bî muhaba hikâyei kavmi Lût ile meşgul ve mümâris olup tasvirî mesâili sekkâkiyede sâhibi yedi tûlâ ve fâris idiler...” Şânizâde ilim feyzini medreseden almış idi; o devrin medreselerinde toplanmış mollalar hakkında sık sık yobaz tâifesi tâbirini kullanır; bu tâbiri kullanır iken ve yukarıdaki satırlarla onları katran karası bir levs çukuruna atar iken elbet ki yüreği sızlamakda idi; ama yazdıkları hakikat idi, hakikatleri yazmaktan çekinmeyenlerdir ki, toplum hayâtında doğru yolu gösterecek ışığı tutarlar.
1818 yılı mayısının ortalarında, Medreselerin hepsi dolu olduğu için Fâtih timarhânesinin izbe gibi bir koğuşuna sığınmış İzmitli Hacı İbrahim adında otuzluk bir yobaz softa ile on sekiz yaşındaki çömezi Kastamonulu Hüseyin bir gece Fatih de bir ebeyi sözde lohusaya götürüyorlarmış gibi evinden almışlar ve koğuşlarına atarak şen’î tecavüzde bulunmuşlardı; ebe hanım ölüm tehdidi altında başına gelenden şikâyette bulunmayacağına yemin ederek canını kurtarmış, fakat ertesi sabah kol gezen Fatih Kolluğu Çorbacısı tarafından görülerek sorguya çekilince softayı ve çömezini ele vermişdi. İzmitli Hacı İbrahim ile çömezi Kastamonulu Hüseyin Kıbrısda Magosa Zındanında prangaya vurulmak üzere bir tersâne gemisine bindirilmişler, kaptan da verilen gizli emir üzerine Boğazdan çıkınca her ikisini de gemide boğdurarak cesedlerini denize atmıştı.
Üsküdarlı halk şâiri Âşık Râzi de çömezi şöyle hicvediyor:
Bildin mi kim çömezi
Bilmediğini bilmezi
Softasının tosunu
Yokdur nefis perhizi
Der ki ayıracak yok
Dünyada ikimizi
Haram günah yok bize
Göstermemek şart izi
Doldururuz gizlice
Şarabla destimizi
Gönlü büyük aşıklık
Mestâne kılmış bizi
Kalenderlik şânından
Bitimiz dizi dizi
Kulak virmez cihâna
Biliriz işimizi
Pek canımız çekerse
Buluruz dişimizi
Kule dibinde evler
Kıydık mı biz mangizi
Üç ay köylüyü soyar
Gizleyüb cehlimizi
Bildin mi şu yalabuk
Bilmediğini bilmezi
Ense kulak yerinde
Gülle topuk çömezi
Nâzenin Hanım Atlıases ve Molla bülbülü çömez Seyyid.
(Resim: S. Bozcalı)
Tema
Diğer
Emeği Geçen
S. Bozcalı
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.
TÜM KAYIT
Kod
IAM080153
Tema
Diğer
Tür
Ansiklopedi sayfası
Biçim
Baskı
Dil
Türkçe
Haklar
Açık erişim
Hak Sahibi
Kadir Has Üniversitesi
Emeği Geçen
S. Bozcalı
Tanım
Cilt 8, sayfalar 4114-4117
Not
Görsel: cilt 8, sayfa 4115
Tema
Diğer
Emeği Geçen
S. Bozcalı
Tür
Ansiklopedi sayfası
Paylaş
X
FB
Bağlantılar
→ Kullanım Şartları
→ Geri Bildirim
İstanbul Ansiklopedisi kayıtlarıyla ilgili önerilerinizi istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org adresine gönderebilirsiniz.