Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÇORAB
“Ayağa giyilen örme şey” (Hüseyin Kâzım, Büyük Türk Lûgatı).
Çorab ya el örgüsü, yahud makina örgüsüdür. Zamanımızda el ile sadece köylerde örülmektedir. Şehirlere, bu arada en başda İstanbula hehangi bir işde beden kuvveti ile çalışmaya gelmiş, ve bekâr uşağı olmuş köylülerin ayakları el örgüsü çorablara alışık olduğundan, onlar için el örgüsü köylü tipi çorablar ticaret metâı olarak İstanbul piyasasına da gelmekte ve seyyar çorabcı yine bekâr uşağı köylüler eliyle sokaklarda ve pazar yerlerinde satılmaktadır. Tahtakale gibi amele ırgad yatağı bir iki yerde de el örgüsü köylü tipi çorab satan birkaç dükkân vardır. Bizde makine örgüsü çorabın giyilip yayılması 1853 Kırım Harbinden sonradır.
Önce kadın ve erkek çorabı olarak ikiye ayrılır. Sonra ipliğinin cinsine göre üçe ayrılır: Yün ipliğinden örülmüş “yün çorab”, pamuk ipliğinden örülmüş “tire çorab”, ipek ipliğinden örülmüş “ipek çorab”, zamanımızda çorabda ipeğin yerini “naylon = nylon” adı, hattâ tire ve yün çorab giyenler bile çok azalmıştır.
Çorab giyildiği yere ve renklerine ve sair küçük hususiyetlerine göre çeşidli isimler alır:
Kısa konçlu, uzun konçlu, ajurlu, düz beyaz, düz siyah, düz renkli, yanları baget nakışlı, tüm desenli, dağcı çorabı, futbolcu çorabı, varis hastalar çorabı.
Memleketimizde çorab sanayiinin merk...
⇓ Read more...
“Ayağa giyilen örme şey” (Hüseyin Kâzım, Büyük Türk Lûgatı).
Çorab ya el örgüsü, yahud makina örgüsüdür. Zamanımızda el ile sadece köylerde örülmektedir. Şehirlere, bu arada en başda İstanbula hehangi bir işde beden kuvveti ile çalışmaya gelmiş, ve bekâr uşağı olmuş köylülerin ayakları el örgüsü çorablara alışık olduğundan, onlar için el örgüsü köylü tipi çorablar ticaret metâı olarak İstanbul piyasasına da gelmekte ve seyyar çorabcı yine bekâr uşağı köylüler eliyle sokaklarda ve pazar yerlerinde satılmaktadır. Tahtakale gibi amele ırgad yatağı bir iki yerde de el örgüsü köylü tipi çorab satan birkaç dükkân vardır. Bizde makine örgüsü çorabın giyilip yayılması 1853 Kırım Harbinden sonradır.
Önce kadın ve erkek çorabı olarak ikiye ayrılır. Sonra ipliğinin cinsine göre üçe ayrılır: Yün ipliğinden örülmüş “yün çorab”, pamuk ipliğinden örülmüş “tire çorab”, ipek ipliğinden örülmüş “ipek çorab”, zamanımızda çorabda ipeğin yerini “naylon = nylon” adı, hattâ tire ve yün çorab giyenler bile çok azalmıştır.
Çorab giyildiği yere ve renklerine ve sair küçük hususiyetlerine göre çeşidli isimler alır:
Kısa konçlu, uzun konçlu, ajurlu, düz beyaz, düz siyah, düz renkli, yanları baget nakışlı, tüm desenli, dağcı çorabı, futbolcu çorabı, varis hastalar çorabı.
Memleketimizde çorab sanayiinin merkezi İstanbuldur; en ince, en zarif, en lüks kadın çorabları dahi imâl edilmekde olub “Vog”, “Bali”, “Di-Ba” gibi, markalar gaayetle müşkilpesent kadınları tatmin etmektedir; o kadar ince, hayal gibi çorablar yapılmaktadır, hele gözleri cezbeden dilber bir kadın, kız bacağında var mıdır, yok müdür, farkedilemez.
Bilhassa artist kızlar ve kadınlar çoraba büyük önem veregelmişlerdir; eskiden hafif meşreb yosmalar, tiyatro sahnelerinde kantocu kızlar etek kaldırarak bacak gösterme nümayişinde bulundukları zaman çorabın ipek güller, fiyongalarla süslü jartiyerleri bilhassa nazarı dikkati çekerdi. Zamanımızın strip-tease yıldızları gazino, paviyon sahnelerinde esvablarını ve çamaşırlarını teker teker çıkarıp atarak ana doğması uryan kalıncaya kadar soyunurlar iken en şûhâne hareketlerinden biri çorablarını çıkarırken görülür.
Dildârının ayağından çıkmış hattâ kirli çorabını bir fetiş olarak saklayan ruh hastası âşıklar pek çoktur.
Tarihimizde Tanzimat denilen güdük kalmış inkılâbdan önce İstanbulda ayak takımı ve esnaf tabakası el örgüsü kaba yün çorabı yalnız kışın, pek soğuklarda giymiş, bahar, güz ve bilhassa yazın pabucunu yalın ayakla geçirib dolaşmışdır. Orta tabaka ve kibar hayatında ise, çorab ayaklara her gün tertemiz olarak geçirilmişdir, ve akşamları ayakdan çıkarılan çorab hemen kirli sepetine atılmışdır. Kirli, yırtık ya bir ucundan ayak parmakları dışarı fırlamış, yahud öbür ucundan topuk meydana çıkmış yırtık çorabla dolaşanlar Birinci Cihan Harbinden sonra görülmeye başlanmışdır. “Tarihten Çizgiler” diye gazete ve mecmualara karikatürümsü resimler yapmış ve bunları ayrıca albümler hâlinde de neşretmiş olan Salih Erimez, yakın geçmişteki toplum hayatımızı tehzil yolunu tutmuş, çorab giydirdiği ayakların çoğunu, yırtıklarından topuğu ve parmakları görünür resmetmiştir ki; o devrin kürd hammallar müstesnâ, hiçbir ferdinde öyle çorab görülmemişdir; kürd hammallar da yamalı, hattâ dayanıklı olsun diye topuk kısmı meşin yamalı çorab giymişler, fakat yırtık çorab giymemişlerdir. Salih Erimez zamanının çorab zerâfetini yakın geçmişe mal etmiştir (B. Erimez, Salih). Yırtık çorab üzerine aşağıdaki satırları bir hastahâne tasvirinde devrimizin büyük mizah yazarı humorist sanatkâr Aziz Nesin’den (B.: Nesin, Aziz) alıyoruz:
“... hademelerle doktorlar hiç ayırdsız, hep beyaz giyiyorlar... fakat hademelerin bir nişanları vardır; kasıla kasıla teftişe çıkmış feldumarşal gibi yürüyorlar, suratları asık, gömlek bembeyaz, beyaz ceket gıcır gıcır, pantalon ama ardı yırtık, topuklar meydanda... Ayağına bakacaksın çoraba yırtık topuğu görünüyor mu, hademedir!...” (Kazan Töreni, Gaçıncı Glinik).
Kirli, pis çoraba gelince, zamanımızda hani bir zâbıta yasağı çıkarılması gerekecek durumdadır; bunun en elîm tezahürü de mescidlerimizde, câmilerimizde görülür; bir hafta, on gün, bir ay müstemiren ayakda taşınmış, iyi tabakalanmamış deri ve ayak teri kokusu birbirine karışık mütaffin, mülevves, müstekreh çorablar, abdest alır iken gıcır gıcır yıkanmış ayakara tekrar geçirilip mescide veya camie girenlere cemaatı iz’ac ettiklerini, temizliğin ibâdetden efdal islâmi fazilet olduğunu anlatmak imkânı bir türlü bulunamıyor. Bizce bunun en kestirme yolu, mescidde veya camilerde namaz yalın ayak kılınır diye bir hükmi şer’înin çıkarılmasıdır. Çorabın sokaklarda işportalar dolusu selsebil edilerek satıldığı bir devirde kirli çorablarla dolaşanlara rastlamak da ayrıca şaşılacak bir şeydir. Bilhassa el örgüsü yün çorab giymek itiyadında olanların ayaklarında terle kirle keçeleşmiş çorablar, etrafa iğrenç kokular saçmakda bir tekeden farksızdır.
Yukarda da kaydettiğimiz gibi zamanımızda İstanbul halkının yüzde sekseni çorabını işportalı seyyar çorabcılardan alır: kadın, erkek, çocuk çorabları, hele naylon çorablar yaygın olduktan sonra, bütün çarşı boylarında, meydanlarda, köprü üstünde vapur iskelelerinde satılmaktadır.
Soğuk cinaslar ve yakıştırmalarla gûyâ mizah yollu kaleme alınmış “Letâifi Esnaf” isimli matbu risâlede “çorabcı” hakkında da “ayak”, “kadem”, “taban”, “basmak”, “bacak”, “pâ”, “adım”, “topuk” gibi kelimelerle tekerleme kılıklı oyunlar yapılarak şunlar yazılıdır:
“Daltabanda bir ahbaba giderken Hoşkadem Camii Şerifi civârında bir çorabcıya tesâdif olundukda ayaklarımın geri geri gitmeye başladığını görünce:
— Efendim... ayağınıza taş mı değdi? neden böyle ayak sürüyorsunuz?... dedi.
— Hayır... sizi gördüm de uyuşmak istedi... dedim.
— Dükkâna teşrifinizde ayağınıza sıcak su dökeceğim... zirâ pek ayak altına aldınız... çiğneyerek geçmek lâyık değildir... biz ayak türâbıyız... içi dışına mutâbık pek güzel imam işleri geldi, geçende takdim edecekdim, vakit bulamadım, kış basmaksızın bir ayak evvel dükkâna gelseniz de bir parça ayak dinlendirseniz... ayağınız pek uğurludur... mutlaka beklerim!.. diye ayak basdığında:
— Giderim ama şu şartla ki ayağını direyecek ve bu Karabacağın el örgüsüdür, birbiri üzerine onbeş hesabı ile kaç defa müşteriye gidecekdi de eksiğine vermedim diyerek ter ter tepinecek ve bir ayak üstünde bin söz söyliyecek ve ayaklarıma karasu indirecek ve işi çorab söküğüne döndürecek olursan bir daha ayak basmam!. dedim.
“Ve bu kavil ile dükkâna gittim:
— Sana bir iki çift sözüm var... birisi topuk çalıp halkı oynatmamalı, ikincisi ayağını tez tutup deve tabanı gitmemeli... adamın dizinin bağı çözülünceye kadar tek durmamazlık etmemeli, fırıl fırıl dönmeli, çünki bu işde dönmeyince olmaz, sonra adamın içini dışına çevirirler, beyhûde tersine muamele görürüsün... çöz bakalım!... derdemez:
— Efendim... beni baldırıçıplak mı yoksa ayak akımındaki alabacak mı zan eylediniz ki öyle ayağınızın tozu ile çöz dediniz... ele bir parçacık ayak dinlendiriniz bakalım... dedi yine çözmeye başladı.
“Çünkü adım başına bir dükkân olduğundan alış veriş ise Kalpakçılarbaşından aşağıya kadar ayak sürüdüğünden ve işin gelişini müşterinin ayak alışından bildiğinden ayağını denk aldı ama ayak teri henüz kesilmediğinden uğurlu kademli ola diyemedik.Öyle ayaklarını taşdan esirgemez bir sürü daltaban hemhâlar ile dört ayağını bir yere getirip de ayağına güvenen kadem dâvâsına gelsin diye bağırınca ayakları suya erip ayakdaşları ile beraber tabanı kaldırıp ayak patırdısı ile ayakyoluna kaçdılar. Amma tabansızmış ha!..
Bezmi ey sâki pür tumturan etmez misin
İş ayağa düşdü, sen teşmîri sâk etmez misin”.
Yukarıdaki yazının kıymetli, el örgüsü çorablar devrinde de ipliğinin, nakşının, renginin çeşidlerine çorabların bir takım isimler almış olduğuna işâret etmiş olmasıdır, fakat maalesef “imam işi” diye tek çorab ismi vermektedir; imam işi çorabın nasıl bir çorab olduğunu tesbit edemedik.
İstanbulda el örgüsü yün çorablar ve tire çorablar giyildiği devirde nevcivanların türlü türlü çiçek nakışlı çorablara rağbet ettiği, onlar şânında manzûmeler kaleme almış kalender meşreb şâirlerden öğreniyoruz; aşağıdaki kıt’alar Üsküdarlı halk şairi Tophâne ketebesinden Âşık Râzinindir:
Dağlıdır civanım Ilgaz levendi
Kadrini bilmeyen sâdece kendi
Çiçekli çorabla reftâri bir hoş
Pâ bürehne görsen olursun sarhoş
Vahşeti bir güzel nahveti güzel
Mestâne işmarla dâveti güzel.
*
Hele bak şehbazın çorablarına
ne de güzel al al çiçekleri var
Reşk ettiği gülün, benefşelerin
Derâguuş ettiği pâyi muattar.
*
Allı güllü çorabının içinde
Kesme billur güzelimde ayaklar
Gülistanda gezer tozar ceylandır
Uşşâkından anı sanma kim saklar.
Çorab İstanbul ağzında deyimlere de girmişdir; türlü hile, oyun, yalanla bir adamın başına belâ getirmeye, derd açmaya “Başa çorab örmek” denilir; misâl:
Bir adamcağız derd yanar: — Hüsnüniyetimi ve sonsuz itimâdımı sûi istimal ile başıma öyle bir çorab ördü ki, masallardaki meşhur Ayyaş Hamza dahi şaşar.
Bir kötü işin tahkikine girişildiğinde zincirleme kötülüklerin meydana çıkmasına: “çorab söküğü” denilir; misâl:
Bir komiser bir kahvehânede ketum olduğunu öğrendiği bir gazeteci ile konuşur: “Şu yalın ayaklı yarım pabuçla tüysüz oğlanı gördün mü beyim!.. Kişmir Ali derler, görünüşde yük arabası sürer, zehir gibi esrar kaçakçısıdır.. kaç defa elime düşdü, bir türlü konuşduramadım.. oğlanı içeri tıkmak iş değil, dillendirmek lâzım... canından korkuyor, haksız da değil vururlar ve kim vurduya gider, yoksa bir dilleme, ardı çorab söküğü şu perçem en azından üç dört milyonerin yakasına yapışacak.
Hırpânî ve salak kimseleri tasvir için de “Hıngılışık çorabı düşük” denilir.
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080132
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 8, pages 4101-4103
See Also Note
B. Erimez, Salih; B.: Nesin, Aziz
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.