Entries
Examine all the Istanbul Encyclopedia entries from A to Z.
Volumes
Browse A to G volumes published between 1944 and 1973.
Archive
Discover Reşad Ekrem Koçu's works for the entries between letters G and Z.
Discover
Search by subjects or document types; browse through archival docs that are open access for the first time.
ÇOCUK, EVİNDEN KAÇAN ÇOCUKLAR
Azgın öz anaların ve sadist üvey anaların, sarhoş, ayyaş, kumarbaz, sevgi ve şefkat yoksulu babaların ihmallerine, cevir ve cefâlarına, türlü zulümlerine, dayaklarına, işkencelerine dayanamayarak evlerinden kaçan çocuklardan gayri, naz ve nimet içinde şefkat ve muhabbetle büyütüldükleri halde çocuk yayın adı altında okudukları kötü kitablarının veyâ yaşlarına hitab etmeyen filimlerin tesiri altında, yahud aslında rûhen hasta, mâcerâperest, ihtibas edilmiş cinsî arzuların ve ekseriyâ kendisi de halinin farkında olmayan mâkûs mütevellid bazı çocuklar herhangi bir sebep yaratarak evlerinden kaçmışlar ve büyük İstanbulun dârülnedvei haşerât olan köşelerinde acı maceralara atılmışlardır.
Çocuğu evinden ayıran hâdiselerden biri de, okulların yaz tâtiline yaklaşdığı sıralarda babaları tarafından sınıfda kaldıkları takdirde eve gelmemesi şeklinde yersiz ve mânasız tehditler, yahud işkence şeklini alan ve çocuğu dehşet içinde bırakan dayaklardır. Böyle bir durum karşısında çocuk, okulda karnesini alıp da sınıfta kaldığını öğrendiği anda ne yapacağını şaşırmış, o günün akşamı ayakları evinin yolunu tutmayarak kendini ya bir sabahçı kahvehânesinde, yahud cüretkâr bir serserinin, cinsî sapığın ininde, odasında bulmuştur.
Evinden kaçan çocuklar, hemen değişmez âkibet olarak kısa zaman içinde ...
⇓ Read more...
Azgın öz anaların ve sadist üvey anaların, sarhoş, ayyaş, kumarbaz, sevgi ve şefkat yoksulu babaların ihmallerine, cevir ve cefâlarına, türlü zulümlerine, dayaklarına, işkencelerine dayanamayarak evlerinden kaçan çocuklardan gayri, naz ve nimet içinde şefkat ve muhabbetle büyütüldükleri halde çocuk yayın adı altında okudukları kötü kitablarının veyâ yaşlarına hitab etmeyen filimlerin tesiri altında, yahud aslında rûhen hasta, mâcerâperest, ihtibas edilmiş cinsî arzuların ve ekseriyâ kendisi de halinin farkında olmayan mâkûs mütevellid bazı çocuklar herhangi bir sebep yaratarak evlerinden kaçmışlar ve büyük İstanbulun dârülnedvei haşerât olan köşelerinde acı maceralara atılmışlardır.
Çocuğu evinden ayıran hâdiselerden biri de, okulların yaz tâtiline yaklaşdığı sıralarda babaları tarafından sınıfda kaldıkları takdirde eve gelmemesi şeklinde yersiz ve mânasız tehditler, yahud işkence şeklini alan ve çocuğu dehşet içinde bırakan dayaklardır. Böyle bir durum karşısında çocuk, okulda karnesini alıp da sınıfta kaldığını öğrendiği anda ne yapacağını şaşırmış, o günün akşamı ayakları evinin yolunu tutmayarak kendini ya bir sabahçı kahvehânesinde, yahud cüretkâr bir serserinin, cinsî sapığın ininde, odasında bulmuştur.
Evinden kaçan çocuklar, hemen değişmez âkibet olarak kısa zaman içinde yalın ayak, yarı çıplak hâneberduş kılığına girivermişler, iffetlerini, ismetlerini pek çabuk yitirerek zelîl ve sefîl oldukdan başka genç ve körpe vücutları da haytalar pençesinde hırpalanmışdır. Dar gelirli bir amelenin orta okulda okuyan oğlu Ali Pazvand ile hâli vakti yerinde bir dul kadının yine orta okulda okuyan oğlu Orhan Oflazın, ruhî birer boşalma ile kendilerini belki de cinnete kadar götürecek bir girdabtan kurtaran itirafnâmeleri (B.: Pazvand, Ali; Oflaz, Orhan), İstanbulun, içine girilmedikçe görülemeyen bir âlemini bütün çıplaklığı ile yaşatan ve ancak bir ruh hekiminin tahlileri ile neşri gerekir çok acı, fakat yer yer çok pitoresk tarafları ve sahneleri olan büyük otobiyografik romanlardır.
Günlük gazetelerde, ekseriyâ yanında bir resimle beraber yayınlanan kayıp çocuk ilânlarından çoğu Pazvandın ve Oflazın itirafnâmeleri gibi eserlerin ilk satırları olabilir.
Evlerini terk eden çocuklar arasında, bâzı suçları ebeveyni tarafından, bilhassa ceza ölçüsü ayarsız babalar tarafından aşırı şiddetle tedîb edilmiş ve hatta evden koğulmuş çocuklar da vardır, ki bazı kayıb ilanlarında “Kusuru af edilmiştir” yollu bir kayıd bunun açık delili olur.
Herhangi bir sebeple evinden kaçmış çocukların bir kısmı da, müdhiş tesâdiflerin karşılarına çıkardığı cânilerin kurbanı olmuşlar ve vahşiyâne öldürülmüşlerdir; böyle bir dramın örneğini R. E. Koçu “İlbasan Cinâyeti” isimli bir yazısında şöyle anlatıyor:
“Vak’a hayli eskidir, 1935 de işlenmiş bir cinayettir. Fakat hafızama öyle yerleşmiş ki unutamadım. Çatalcada birinci fırka ambarında yedek subay olarak askerlik vazifemi yapıyordum. İki odalı, bir evceğizim vardı. Mevsim yaz sonu tatlı, akşamları kafa dengi iki üç arkadaş o evin bahçesinde toplanır, nevâlesi meci ile düzülmüş bir sofranın başında sohbet ederdik. 1936 kışında Itsranca ormanında bir kar fırtınasına tutulup vazifesi başında donarak ölen müddeiumumî Hayri Bey merhum da akranımız olduğundan meclisimizde sık sık bulunurdu.
“Bir gece saatin on suları bir jandarma, müddeiumumiye Çatalca’nın İlbasan köyünde cinayet işlendiği haberini getirdi. Ertesi gün izinli olarak İstanbula gidecektim. Bir cinayetin ilk tahkikatının nasıl yapıldığını görebilmek için bu fırsatı kaçırmadım ve müddeiumumiye refakati iznime tercih ettim. Posta otomobili ile gece yarısına yakın İlbasan köyüne vardık. Vak’a köye oldukça uzak bir yerde geçtiğinden ve muhbir çoban da dağdaki ağılda kaldığından geceyi muhtarın evinde geçirdik, ertesi sabah da erkenden yola çıktık.
“Cinayet yeri ıssız bir vâdi idi. Öylesine ki hayvan pisliği yok, sürü uğrağı değil. Öldürülen 14-15 yaşlarında bir erkek çocuk. Başına kalınca bir sopa ile vurulmuş, beyin kanamasından ölmüş; kumral saçlı harikûlâde dilber bir oğlan. Kaatilin öldürücü darbesinden sonra üç dört adım ancak atabilmiş, bir fundalık dibine yığılmış, yaralı başını kolunun üstüne koyup teslimi ruh etmiş. Üzerinde et üstüne giyilmiş bir basma mintan ve beyaz yelken bezinden kir ve lekeyle kararmış bir pantalon vardı. beline kemer yerine bir kravat bağlamış. Ayakları çıplak ve pantaloniyle tam tezad halinde, tertemiz. Kuşak, kemer yerine kullanılmış kravat da nazarı dikkati çekiyordu; hayli örselenmiş, yıpranmış olmasına rağmen bir diplomatın bağlayabileceği ağır bir fransız kravatı idi. Çıplak ayaklarının dibinde, kendisinin olmadığı belli büyük ve partal bir yemeni var, yemeninin öbür teki, cesedin sekiz on adım ötesinde idi; çocuğun başına vurulduğu yer olacak; oğlan sendelemiş, zaten ayağına büyük geldiğinden pabuç fırlamış... Cinâyet âleti sopa meydanda yok.
“ilk tahkikatta maktulün İlbasan ve civar halkından olmadığı anlaşıldı. Çatalcaya kaldırılan ve soğuk bir mahzende üç gün kadar muhafaza edilebilen cesedi, Edirneden, diğer Trakya kasabalarından ve İstanbuldan oğulları kaybolmuş sekiz on aile gelip gördü. Ne ölünün sahibi çıktı, ne de kaatil bulundu.
“Cesedi görme sahneleri arasında sadece tavır, hareket farkları vardı, bir de eşhas değişiyordu:
“Erkekli kadınlı bir küçük kaafile gelir, onlara evelâ basma mintan, yelken bezinden pantalon, kemer işini gören kıravat ve partal yemeniler gösterilirdi. Hepsi dehşet ve heyecan içinde, ekseriya gözler nemli, sesler titrek, feryad ve figan nerede ise başlıyacak; içlerinden biri ölüyü benimser:
— Kaybolduğu gün üstünde bir şeyler yoktu...” derdi. Ve sonra kaybolan çocuklarının kılık kıyafetini tarif ederdi, mesela: “Mavi frenk gömleği vardı, ayakkabıları yeniydi...” derdi. Sonra mahzene inilir, çıplak cesedin üzerindeki örtü kaldırılır ve ölünün yüzüne bir fener tutulurdu.
“Keskin bir çığlık, sonra ürkek bir dikkat... Sonra... İşte burasını tasvir etmek güçtür: Yaşlı gözlerle bir sevinç şimşeği çakar ve dudaklarda birden hafif bir tebessüm belirir, kendicilik ve lâkaydi ifâde eden bir tebessüm; ve göğüsler derin bir nefes alırdı:
— Oh... Bizimki değil... derlerdi.
“Evet.. İlbasan cinayetinin kurbanı onların çocukları değildir. Amma bu çocuğun elbet ki bir sahibi, ölümüne yanıp feryad edecek, cesedine gözyaşlariyle sarılacak bir yakını vardır...
“Ya kendilerininki, türlü sebeplerle evlerinden kaçan öbür çocuklar ne olmuştur? Onları bir bıçak, bir kurşun, bir sopa, yahud kuvvetli bir pençe veya bir ırmak veya deniz kesip, vurup, boğup öldürmemiş ise nerededirler ve ne yapıyorlar? Sapık zevklerin bâziçesi olarak bir girdabı mezellette midirler? Ruhlarını saran serserilik havasiyle sefâlete ve ölüme koşarlarken bu hareketlerinden yalnız kendilerini mi mes’uldürler?.. Onları evlerinden soğutan ve kaçırtan yalnıkat analar ve babalar, üvey analar ve üvey babalar İlbasan cinayetinin ve türlü hırsızlık ve katil vak’alarının suç ortakları değil midirler?...” (Hergün Gazetesi, 1956).
Evinden kaçan erkek çocuklar en küçük 13-14 yaşlarındadır. Kız çocukları da kaçarlar, fakat evinden kaçan kız çocuklar daha büyük yaşlarda, 16 - 17 yaşlarında olur; eğer evinden dışarda geçirdiği ilk gecelerde bir civanmerd kimseye rastlayıp da baba ocağına teslim edilmez ise, kızların da hemen düşecekleri yer fuhuş girdâbıdır; hatta onları da ölüm bekleyebilir; İstanbul basınında Sarıyer Cinâyeti diye isimlendirilen Sevim adında kızın âkibeti gibi (B.: Sarıyer Cinâyeti).
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.
TÜM KAYIT
Identifier
IAM080070
Theme
Other
Type
Page of encyclopedia
Format
Print
Language
Turkish
Rights
Open access
Rights Holder
Kadir Has University
Description
Volume 8, pages 4062-4064
See Also Note
B.: Pazvand, Ali; Oflaz, Orhan; B.: Sarıyer Cinâyeti
Theme
Other
Contributor
Type
Page of encyclopedia
Share
X
FB
Links
→ Rights Statement
→ Feedback
Please send your feedback regarding Istanbul Encyclopedia records to istanbul.ansiklopedisi@saltonline.org.